İzmir’de havaalanından şehre girerken yardımcım Aysın’a “Bu şehri gördüğümde bir burukluk kaplıyor içimi...” dedim, “İzmirli’ydi evlendiğim genç kadın... Yarım kalmış bir gençlik evliliği gelir aklıma... İzmir’e her gelişimde o burukluk girer içime...”
Babamın arabasıyla gitmiştik Ankara’dan İzmir’e, Selin’le...
Sonra onu baba evine bırakıp, ertesi gün elimde çikolatayla evlerine gidip, babasından istemiştim Selin’i...
“Geleneklere uygun kız istensin” demişlerdi...
“Biz devrimciyiz... Bizde kadının mal gibi alınıp satıldığı gelenek olmaz...” demiştim, “Ben aileyle görüşmeye gelirim... Sohbet eder tanışırız... Ancak kız isteme falan olmaz... Biz karşıyız...” demiştim...
Annemle babam da öyle kalmışlardı...
Selin de devrimciydi ben de...
Biz aileyle tanışarak evlenirdik, kız isteyerek kız vererek değil...
Önceki gece İzmir’e girerken, 23 yaşındaki o genç geldi gözümün önüne...
Ertesi sabah İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde 20-23 yaşlarındaki gençlerle sohbet edecektim...
Bana yılın köşe yazarı ödülünü vereceklerdi...
Sabah 11.30’da okula gittiğimde, muhteşem bir törenle karşılaştım...
Sıcacık, sevecen, insanın içini ısıtan gençler...
Ellerinde çiçeklerle kapının önünde beni bekliyorlardı...
Alkış gırla kıyamet, resimler çektirdiler...
Üç dakika soluklanmam için bir odaya geçirdiler...
Sonra, konferans salonu ve tertemiz, önyargısız, sevecen, ancak didikleyen sorular...
O sımsıcak ortamı yaşarken, bir gün önce Ege Üniversitesi’nde Hıncal Abi’ye yapılan protestoyu düşündüm...
Yazık değil miydi, bir protestonun yazarla gençler arasındaki o müthiş sohbeti yerle bir etmesi...
Kalk ayağa “Sizi protesto ediyorum Hıncal bey, bu sözlerinizden dolayı” de...
Sonra diyeceğini de...
Bekle, müsaade et o da söyleyeceğini söylesin...
Senden sonra, başkaları da başka şeyleri keyifle, merakla konuşsunlar, söyleşsinler...
Benim için meslek hayatımı anlatan kısa bir bant hazırlamışlar, gördüğümde ancak şöyle diyebildim:
“Arkadaşlar burada gösterilen bant çok başarılı, muhteşem bir hayat kurgusu...
Burada anlatılan muhteşem hayat benim değil...
Muhteşem olan bandı hazırlayan arkadaşların kurgusu...
Benim değil...”
Sevgi dolu, meraklı ve sevecendiler...
“İlk yayına çıktığım günü” sordular...
Onlara hiçbir yerde söylemediğim ilk gün anekdotlarını anlattım...
Kahkahalardan inliyordu salon...
İzmir muhalif...
Üniversiteler ve gençler her zaman biraz daha muhalif elbette...
O konularda merak ettikleri çoktu, sordular yanıtladım...
Bir sözü çok dikkatli dinlediklerini farkettim:
“Ne olursanız olun sahici olun... Gerçek duygularınızı, sevgilerinizi, korkularınızı, kendinizi dile getirin... Kendiniz olun, olmak istediğiniz ya da benimsemek zorunda hissettiğiniz değil...
Sanal değil, gerçek olun...
O zaman ilkeleriniz olur...
O zaman gerçekliğiniz de...
Çünkü o zaman siz gerçeksinizdir!..”
REKLAMLAR VE BANKALAR...
Hani, çağın en son teknolojileriyle yenilendiğini söylüyorlar ya...
Hani “şubelere bile uğramanıza gerek yok, biz sizin için her şeyi çözeriz” diyorlar ya...
Hani “Bu banka otomatik, tuşlara basın paranızı çekin, tüm işlemlerinizi yapın” diye sallıyorlar ya...
İnanmayın...
Çünkü reklamı yapanlar, sloganlar hazırlıyorlar...
Hayatın gerçeği, banka reklamlarının o sloganlarının çok dışında...
Para kendi param...
Şube HSBC Bebek şubesi...
Göndereceğim yerin ismi, cismi, hükm-i şahsiyeti, adresi belli...
Bir haftadır, genel müdür yardımcısı kadıncağız bile çözemedi, benim gönderilmesini istediğim paranın, kendi şubemden İstanbul’daki bir bankaya gitmesini...
Sonunda dün akşam, ben çıldırmış şekilde bağırıyordum...
“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz” diye...
Hani banka reklamları var ya “Her şeyi otomatiğe bağladık... Sizin için hizmet üretiyoruz” diyen... Hani elimle götürüp versem, elli defa teslim etmiştim parayı...
İnanmayın siz reklamcı palavralarına...
EFSANE EFES OTELİ VE SWİSS OTEL’İN HAVUZU...
Bir gece kalacağım İzmir’de...
Gece 22 uçağıyla gidiyorum, sabah 11.30’da söyleşi ve ödül töreni var, öğleden sonra da 15’te dönüyorum...
Hem yazılar, hem de Pazar Vatan’daki sayfayı ancak yetiştirebileceğim böylece...
“Crown Plaza’da yer ayırtıyoruz Reha Bey... Çok iyi bir otel orası...” dedi her şeyi en ince ayrıntısına kadar düzenleyen Emre...
“Biliyorum... Beşiktaş yöneticisiyken kaldım...” dedim, “Fakat ben nicedir eski efsane Efes Oteli’ne gitmek istiyorum... Dostum Murat Vargı’nın ellerinde yepyeni bir otele dönüşen, Swiss Otel’e dönüşen efsane Efes Oteli’ne...”
Efes Oteli...
Havuzunda ünlülerin mayoları ve bikinileriyle güneşlenip, en Avrupai içkileri yudumladıkları efsane otel...
Barında, havuzunda, odalarında nice skandalların yaşandığı, sanat dünyasının ünlülerinin, uğrak yeri, kaldığı otel, eğlendiği, sohbet ettiği mekan...
Ajda Pekkan’la Aziz Üstel Efes Otel’den çıkarken yakalanmamış mıydılar?..
Nice fotoğraf, nice anı, nice yaşanmışlığın enerjisi her tarafına sinmemiş midir otelin?..
Swiss Otel odaları, çağın en yüksek teknolojisiyle, detaya inanılmaz önem vererek donatmış...
Hiç şaşırmadım...
Cep telefonunu Turkcell’le Türkiye’ye getiren dostum Murat Vargı’yı tanıyorum...
Onun hayatında ne kadar mükemmeliyetçi ve detaycı olduğunu biliyorum...
Patronu öyle olan bir müessesenin, banyo camının ortasından ekran çıkmaz mı?..
Sabah erken kalktım...
İzmir’in denizini, meltemini içime çektim...
Aşağı indim, “Yüzme havuzuna gideceğim...” dedim...
“Kapalı yüzme havuzumuz şu tarafta” dedi genç...
İçimden gence, “Ben ne yapayım kapalı yüzme havuzunu” diyorum;
“Her tarafta SPA ve kapalı havuz var... Ben Efes Oteli’ndeki kapalı havuzu ne yapayım... Bana açık havuz lazım... O ünlülerin resimlerinin çekildiği, buzlu viski, cintonik kadehlerinin havuz başında tokuşturulduğu o havuz lazım... Nostalji yaşamaya gideceğim, o tarihin renkli sararmış soluk sayfalarında...”
Havuz soğuktu, henüz ısıtmamışlardı...
Önemi yoktu...
Yarım saat havuzun yanında gözlerimi kapadım, İzmir’in hafif güneşini yüzüme çektim, rüzgarını dinledim...
Efes Oteli’nin havuzunun yanıbaşında, yapayalnızdım...
İçimden bir şarkı mırıldanmak geçti o anda...
“Sorma bu akşam, sen de bir hoş musun?..
İçmeden hatıralardan sarhoş musun?..
Ellerin bak hala ellerimde...
Yanıyor duyuyor musun?..
Kimler geldi...
Hayatımdan kimler geçti?..
Hiç birisi...
Senin kadar sevilmedi...
En güzeli hasretini gidermedi...
Kimler geldi, kimler geçti?..”
Ajda söylüyordu...
Başka da kimsecikler gelmedi zaten gözüme...
Şarkıyı mırıldandım...
Sonra efsanelerle dolu havuzu arkamda bıraktım...
Sanki şarkı arkamdan bana mırıldanıyordu...
“Kimler geldi... Sorma sakın kimler geçti...”
AHMET HAKAN VE BENZERLERİNE...
En kötü özelliğiniz, “neyi neden yaptığınızı başkalarının bilmediğini zannetmeniz...”
Kurnazlığın en kötü tarafı, “hayatta sadece kendini zeki zannetmek, başkalarının senin de düşündüğünü bildiğini bilmemektir...”
Oysa beyninizin içinde düşündüğünüz kurnazlıklar iyot gibi açıkta kalmış durumdalar...
Siz uyanıklıklarınızı ve kurnazlıklarınızı karşınızdaki anlamıyor mu zannediyorsunuz...
Oysa herkes anlıyor...
Onun için “iyot gibi açıkta bir durumla”
karşı karşıya, makbule hiç uğramadan
yaşamaktasınız!..

