Haberin Devamı
82 yaşındalar onlar...
Babam “beyin kanaması geçirdiğinden beri” topallıyor...
Annem biri göğsünden biri bağırsaklarından, iki ağır kanser ameliyatı geçirdi 82 yıllık ömründe...
Mesanesi alındı, bir göğsü yok ve idrar torbası yoluyla idrarını yapabiliyor...
Benim evimin yanıbaşındaki küçük dubleks dairede yaşıyorlar, on yıldan beri...
20 yaşında onlardan koptum...
Uzak dünyalarda, uzak hayatlar yaşadım...
On, oniki yıl önce yeni evimi aldığımda, evimin bitişiğindeki dubleks daireyi onlara tahsis ettim...
70 yaşına gelmişlerdi...
Tek çocuklarıydım...
Benden başka kimseleri yoktu bu hayatta...
Yaşlılık günlerinde yanıbaşlarında olayım, bir ihtiyaçları olursa, hemen müdahale edeyim dedim...
Benim gibi uzaklara ve sonsuz özgürlüklere alışmış birisi için anneyle babayla bu saaten sonra bitişik yaşamak kolay değil...
Onların gözünde çocuğum, hiçbir zaman büyümüyorum...
Ne ki, onlar 20 yaşına kadar bana baktı, beni büyüttüler...
Ben de 70’lerinden itibaren onlara bakacağım, yaşlılıklarını rahat geçirmelerini sağlayacağım...
Onlar nasıl vazgeçmek zorunda kaldılarsa beni büyütürken birçok şeyden, nasıl fedakarlık yaptılarsa yaşadıkları hayattan, ben de aynısını onların yaşlılığında yapacağım...
Hayat böyle bir şey benim için...
82 yaşındalar onlar...
Her hafta sadece 1.5 gün torunlarını görmek, büyüdüklerine bir parça tanıklık edebilmek dışında hiçbir amaçları yok bu hayatta...
Babam profesör...
Onbinlerce öğrenci yetiştirdi...
Şu anda bakanlar arasında babamın öğrencileri var...
Emekli olalı 15 yılı buldu...
Annem edebiyat öğretmeni...
Kütüphanelerde müdürlükler yaptı, emekli oldu...
Bu hayatta yaptıkları herşeyi torunlarına bıraktılar...
Başka hiçbir kimseleri yok onların...
Hiçbir amaçları da...
İstemedikleri bir süreç yaşadılar onlar...
O istemedikleri süreçte, 82 yıldır tertemiz kalmış isimlerine, “leke sürülmesini” hazmedemediler...
Bu hayatı her noktasında namuslu yaşadılar...
Tek bir kuruş “haram” boğazlarından geçmedi...
Bu hayatı her bir noktasında “mazbut” kimselerin laf edemeyeceği şekilde yaşadılar...
Tek bir kare “bohem” girmedi hayatlarına...
Tek bir çocuk yetiştirdiler...
O çocukla övündüler...
O çocuk da onları yetiştiren annesi ve babasıyla övündü...
Bu hayatta 82 yıl hiçbir “leke” sürdürmediler isimlerine...
Hiçbir “leke” de sürdürmemeye yeminliler...
Bu hayatta kaç yıl ömürleri kaldı bilinmez...
Ancak yaşayacakları sınırlı zaman diliminde, “kutsal”larına, namuslarına, hayatlarına edilecek hiçbir lafı kaldıramazlar...
Yaşadıkları tertemiz hayat adına...
Çocuklarına ve torunlarına bırakacakları tertemiz isimler adına...
82 yaşında mahkemeye gidemeyecek iki insan, eğer bir dava açıyorsa...
82 yıllık ömründe hiç kimselere açmadığı türden bir davayı açıyorsa...
Bir iki insan “hayattan vedaya az bir süre kala, şerefi, namusu, aile değerleri ve tertemiz isimleri” adına bir dava açıyorsa, en azından ona derin bir saygı gösterilir...
Onun hayatta “para” için değil, şeref ve onur için açıldığı bilinir...
O sembolik paranın da dokunulmadan torunlara aktarılacağı malumdur...
82 yaşında hayatlarından boğazlarından tek kuruş haram geçmemiş, her şeylerini çocuklarına ve torunlarına vermiş insanların başka bir şey yapması mümkün değildir...
Bunu değerlendirebilmek için, hayatta bu değerlere sahip olmak gerekir...
Bu değerlerin kıyısından köşesinden geçmemiş olanlar, elbette açılan davayı 82 yaşındaki insanların para kazanma vesilesi olarak görür...
Namus, şeref ve onur için açılan davaları bilebilmek için, namus, şeref ve onurla birarada yaşamak gerekir...
Mehmet Emin (Karamehmet) Bey...
Dün sizin yayın grubunuza ait olduğu bilinen bir mevkutenin “paçavra” haberinde, 82 yaşındaki annemin, babamın onurlarını korumak adına açtığı davayı alaya alan, aklısıra ironi yapan yalan yanlış satırlar çıkmış...
Ne özel hayata...
Ne aile değerlerine...
Ne de haberde doğruluk arayan, haberi her taraftan çek ederek dürüstlük ilkelerine uyma prensibini ayaklar altına alan, “paçavra” bir haber çıkmış...
O “paçavra” haber benin annemin, babamın, ailemin tertemiz ismini ve o ismin kutsal değerlerini lekelemez...
O “paçavra” haber, olsa olsa o haberi yapanların isimlerinin üzerinde “kara bir leke olarak” kalacak...
ZAVALLI “KARDELEN”!..
Patron olmak ne zor ve dramatik bir durum...
Bir yıl önce, Türkcell’in KARDELEN’ler projesi için New York’ta Birleşmiş Milletler’deydik...
Birleşmiş Milletler Genel Sekreter yardımcılarından bir hanımı, Türkiye’den gelen milletvekilleriyle birlikte “Kardelen”ler projesinin değerini anlatmak için dinlerken, hepimizin gözleri dolmuştu...
Türkiye’den gelen, “Türkcell’in okuttuğu genç Kardelen kız diplomat olup Birleşmiş Milletler’de çalışmak istediğini” söylediğinde, annesi ve kardeşlerinin gözünden sicim gibi yaşlar akmıştı...
Türkcell’in tepe yöneticileri, “Bir ticari firma olmanın ötesinde insanlık adına bir şeyler yaptıklarını anlatabilmek için” New York’un en ünlü otellerinin birinde asma katları kapatmış “kahvaltılı konferanslarla, insanlığa kattıkları değerleri” anlatmaya çalışıyorlardı...
Ne acı...
Gruplarındaki bir “paçavra”nın, periyodik aşağılamaları ve ironiyle tatlanmış iftiralarıyla, “yarattıkları bütün değerler” tuzla buz oluyor gözümde...
“İnsanlık”mış...
İnsanlık önce mesanesi ve bir göğsü olmayan bir öğretmen anneyle, 82 yaşındaki bir profesör babanın bunca yıl sonra insanlara “hangi yaşam dersini vermeyi amaçladıklarını” anlamaktan geçer...
Zavallı “Kardelen”...
AZİZ YILDIRIM’IN MEDYADAN GİZLEDİĞİ EVLİLİĞİ...
Öğreneli uzunca bir zaman oldu, çok sevdiğim bir arkadaşımın, arkadaşı olan dünyalar güzeli iki kız kardeşten biriyle “birliktelik” yaşadığını Aziz Yıldırım’ın...
Hayatı gözönünde olan insanların çoğunun aksine, Aziz Yıldırım kendi hayatının hiç gözönünde olmasını istemez...
Kendi “kutsal”ını açık etmez, içki sofralarına meze yapmaz, her şeyi kendi dünyasının içinde yaşar, gözönüne çıkmaz...
Elbette çok zor bir iştir bu...
Sonuçta herkesin her an gözünün üzerinde olduğu Fenerbahçe gibi bir kulübün Başkanı’sınız...
Sizin gözönünde olmak istememeniz yetmez... Gözönüne çıkmamak için insanüstü bir gayret sarfetmeniz de gerekir...
Gonca Çelikkıran’la bir süredir “geleceğe yönelik, güzel bir birlikteliği” vardı Aziz Yıldırım’ın...
Hayatını rontgenlemesinler diye “şoför” bile almaz, kendi tek başına kullanırdı arabasını...
Gideceği yere kendi başına gider, kurduğu hayatı mümkün olduğunca kendi başına yaşardı...
Kendi hayatını o kadar kapalı, özel ve kimselere reklam etmeyecek şekilde yaşıyordu ki, bu birlikteliğini öğrendiğimde, onun hayatına saygılı olmak adına, kimselere “faş” etmedim, hayatındaki birlikteliği...
Hayatını reklam etmeden yaşamak istiyordu ve buna saygılı olunmasını arzuluyordu... Ben de onun özel hayatına karşı istediği saygıyı ona göstermekten mutluluk duydum...
Kimselerle bu olayın dedikodusunu yapmamaya özen gösterdim...
En yakınları ve en sevdikleri değilse, bu olayları hiçbir yerde konuşmadım...
Geçen hafta evlenmişler...
Evlilik aylardır “geliyorum” diyordu...
Mutluluklar dilerim Aziz Yıldırım’a da, Gonca kardeşe de..

