Ağlamamak için kendimi zor tuttuğum an...

7 Haziran 2011

Çok usta olabilirsiniz televizyonculukta... 20 yıl 30 yıl her canlı yayını bir türlü götürebilmiş, en tehlikeli sularda sörf yapabilmiş, en kaygan buzlarda slalom zikzakları çizmiş olabilirsiniz... Farketmez...Her canlı yayın, bir başka sırat köprüsüdür...İpin üzerindeki her gösteri, cambaz için, ölümle kalım arasındaki o ince çizgidir...***Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu’yla program yapmaya başladığımda “her an herşeyin olabileceğini “ düşündüm elbette...Fakat “her an herşeyin olabilmesinden hiç ürkmemiştim ki ben...”“Olursa olsun varsın” demiştim...Yine de içten içe, hiç beklememiştim, bunca yıldır tanıştığım insanlarla, böylesine bir “son”u...İki hafta boyunca çok gergin günler, hiç unutamayacağım saatler geçirdim...40 yıllık okul arkadaşımın isteğiyle döndüğüm programda, “iki yorumcunun, kurulmuş saatli birer bomba gibi üzerime geldiğini” gördüm...***Birbuçuk saat, her an çıkacak bir çıngarı beklerken bir taraftan da hiçbir şey olmamış gibi, canlı yayın konuklarıyla bağlantılar halinde programı sürdürdüm...Hem konuşmuyorlardı...Hem de konuşturmamaya niyetliydiler...O gün bir söz verdim...Egoların patladığı o programların parasını, engelli sporculara verecektim...O programlardan tek bir kuruş almayacak, englli sporculara ortez ve protez alınması için Yavuz Kocaömeroğlu’nun başkanrlık ettiği Engelliler Vakfı’na bağışlayacaktım...***Doğrusu dün Kocaömeroğlu beni öğle yemeğine davet ettiğinde, o paralarla 4 engelli sporcuya hayat verildiğini bilmiyordum...Teker teker resimleriyle, dosyalarıyla ve yap0ılan yardımlarla önüme serdi neler yapıldığını Yavuz Kocaömeroğlu...O resimleri gördükçe, onlara takılan ortez ve protezleri farkettikçe, boğazım düğümlendi, gözümden yaşlar sicim gibi akmak istedi...Kalabalık bir restoranın en civcivli öğle saatleriydi, ağlamamak için yutkundum, yutkundum, gözümdeki yaşları düğüm yapıp yuttum...***Hayat böyle bir şey...En kötü olayı, isterseniz en mutlu olay haline getirebiliyorsunuz...“Allah kahretsin” dediğiniz bir olaydan, “Allaha şükür” dediğiniz bir olay yaratabiliyorsanız, hayatın mucizesini yaşabiliyorsunuz demektir...Hiçbir para beni dünkü kadar mutlu etmedi...Vermek almaktan daha büyük bir mutluluktur derler...Bu sözü hiç unutmayın...Mucize denilen şeyin şifresi bu sözcüktedir... *****SAĞ AYAĞI OLMAYAN GÖKHAN’A TAKILAN PROTEZ BACAK!..Sekiz yıl önce sağ ayağını, tren raylarında geçirdiği kaza sonucu dizaltından kaybetti Gökhan...Sağ bacağının diz altı yok...Ancak futbola aşıktı Gökhan...Ayağını da kaybetse futbol oynama zevkini kaybetmek istemiyordu...6 yıldır Samsun Engelligücü Spor kulübü Ampute futbol takımında oynuyor... Son Kale programında o ne idüğü belirsiz tartışmadan sonra, “O programların Engelliler Vakfına bağışlanan” paralarından sağ ayağına yeni bir protez takıldı... İngiltere’ye karşı iki kez milli olan bir futbolcumuz Gökhan Sağır...Onun yeni protez bacağında katkım olduğu için dünyanın en mutlu insanıyım ben...Baştan kötü gibi görünen olaylara bakıp, “krizin altında ezilirseniz, hayat size negatif döner...”Oysa en berbat krizden, hayata ve insanlara nasıl katkı sağlayarak çıkabilirim diye düşünürseniz, en kötü olaylar, “insanlığa yardım olarak geri dönerler...”İyi ki, Son Kale programında o anlamsız tartışmalar yaşanmış... Sağ ayağının diz altı olmayan Gökhan Sağır şimdi yeni goller atacak, kimbilir kaç kez daha milli olacak...Yaşama umutla sarılacak... Hayatın keyfini yaşayacak...***Son Kale programında birileri “kendilerinin ne kadar vazgeçilmez olduğunu” anlatmaya çalışmak için anlamsız bir tartışmaya girmişlerdi... O tartışma Gökhan’a, Eşref’e, Leyla’ya ve Temel’e protez ve ortez olarak döndü...Şimdi onlar çocuk felci geçiren bacaklarına, diz altı olmayan sağ ayaklarına taktıkları ortez ve protezlerle hayatı mutlu yaşamaya başladılar...Egoların patladığı yere, ortezler ve protezler hayat verdiler... **********7 AYLIK HAMİLE BASKETBOLCU LEYLA...2 yaşında çocuk felci geçirdi Leyla Yavaşçı... Babasının işyerindeki kazada ayağında çatlaklar oluştu...Engelli derecesi yüzde 60...Yaşı 24...7 aylık hamile ve basketbol oynuyor...Şimdi yenisi takılan ortezle çocuğunu doğurduktan sonra, yeniden basketbol oynamaya devam edecek...O gün Son Kale programında, kimsenin sözünü kesmek, kimseyi engellemek değildi amacım...Birilerine “kaldırılamayacak derecede ağır sözler söylenmesini engellemeye” onların insanların hayatını hiç yere karartmamaktı amacım...***Bu çabanın karşılığında çok kötü günler ve saatler geçirdim...Her zaman bir ipe bağlı olan televizyonculuk kariyerinin gidip geldiği saatler yaşadım...O krizli saatlerden, Leyla Yavaşçı’ya, yeni doğacak bebeğiyle basketbol yapma mutluluğu doğdu...Yaşasın hayat... FELÇLİ AYAĞIYLA BASKETBOL OYNAYAN EŞREF...Benden 20 yaş küçük, 1979 doğumlu Eşref... Üç yaşındayken rahatsızlanıyor ve yüksek ateş sonucu tek taraflı felç geçiriyor... Sol bacağı felçli, yüzde 40 engelli...Son Kale programının engelli sporculara aktardığımız paralarıyla, Karbon Uzun Yürüme Cihazı (Ottobocak Diz ve Ayak Bileği Eklemli) Ortez takıldı kendisine...Basketbol oynuyor...Halter ve kort tenisini de amatörce yapıyor...Engellilyer Vakfı Başkanı Yavuz Kocaömer, dün Eşref Yıldız ve üç arkadaşının bu resimlerini verdi bana...“Yaptığın katkıları gör ve hisset” diye... Gözümden akan damla yaşı saklayabilmek için çok uğraştım restoranın ortasında...İyi ki yaşamışım o “berbat televizyon programı saatlerini...”Şimdi o stres dolu saatlere değdiğini hissediyorum.... ***** “HAYATIMDA HİÇBİR PARA BENİ BU KADAR MUTLU ETMEMİŞTİ...”Üç yaşında geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu engelli oldu Temel Albeni...Sakatlar Derneği’ne başvuru için gittiğinde, birçok kişinin basketbol oynadığını gördü ve “Ben de oynayabilirim” dedi...Yalova Ortopedik Engelliler Spor Kulübü’nde basketbol oynuyor yüzde 50 engelli bacağıyla...Ona da yeni bir ortez takıldı Son Kale programının, engellilere aktarılan paralarından...6. sınıfa ve 1. sınıfa giden iki çocuğu şimdi büyük bir gururla babalarını seyredecekler...Belki onlar da babalarına bakıp, basketbol oynamaya özenecekler...Hayat pozitif enerjinin birbirini tekiklemesiyle, olumsuz olanı ve yıkıcıyı diskalifiye edecek... Dün Yavuz Kocaömer ve Fatih Karaca’yla otururken şöyle dedim bir ara:“Hayatımda kazandığım hiçbir para beni bu kadar mutlu etmemişti...”

Devamını Oku

Darbe “rezil”; peki öldürülen gençlerin vebali kimin üzerinde?..

7 Haziran 2011

Yiğit Bulut geçen hafta “Sansürsüz” programında, “12 Eylül yöneticilerinin darbe yapmaktan yargılanacaklarını” hatırlatıp ne düşündüğümü sorduğunda ona şöyle söyledim:“Darbelerin önüne geçmek için, başarılı olan bir darbenin de yargılanması ve bir ceza alması gerekiyor... Bu kadar yıl sonra yargılanıp sembolik bir ceza alabilirler... Darbe açısından caydırıcılık olsun diye...”-”Ne söyleyecek ki Kenan Evren?..” dedi birisi...Hemen araya girdim...-”Ne söyleyecek?.. Elbette o günlerde memlekette kan gövdeyi götürüyordu diyecek... Günde 20-30 kişi öldürülüyordu onu hatırlatacak... ‘Biz bişey yapmasaydık da gençler ölmeye devam mı etselerdi yani?..’ diye soracak” diye açtım konuyu...İlginçtir “darbelerden en fazla çekmiş” aydınlardan olan Ali Sirmen, benim söylediklerimi destekliyordu...***Dün, Kenan Evren 3.5 saatlik ifadesinde “Pişman değilim” demiş 12 Eylül darbesi için, “Günde 20-30 kişi öldürülüyordu... Ülkenin Başbakanı (Nihat Erim) öldürülmüştü... Bir Emekli oramiral (Kemal Kayacan) öldürülmüştü... Bugün olsa bugün de aynı şeyi yapardım...” diyor...Yapardım, yapmazdım ayrı bir konudur...Fakat insanların can güvenliğinin olmadığı ortamlarda, “darbeler yasal gösterilmese” de, sivil sorumlulukların hesabı sorulmalıdır...Doğrudur...12 Eylül’e gelen günlerde, sağda ve solda provokasyonların haddi hesabı yoktu...Bir sağcıda çıkan silah, bir süre sonra bir sol eylemcinin eyleminde ortaya çıkıyordu...***Keza...12 Eylül’e giden yolun döşenmesindeki en önemli taşlardan biri olan Abdi İpekçi‘nin ölümünün arkasındaki sır hala ortaya çıkartılamadı...Mehmet Ali Ağca İstanbul’daki cezaevinden nasıl olup da kaçırıldı?..Abdi İpekçi’nin ölümüyle 12 Eylül darbesi arasındaki bağ neydi, kimler neler yaptılar?..Bu soruların cevabı masum değildir...Çok kuvvetle muhtemeldir ki, 12 Eylül darbesi “İçerde ve dışarda derin güçler tarafından tezgahlandı... Adım adım taşlar örülerek darbe zemini yaratıldı ve darbeye gidildi!..”Bu gerçekler, “Can güvenliğimizi sağlamakla sorumlu olan sivil yönetimin, sağlayamadığı can güvenliğimizi, yaşama hakkımızın engellenmesini, arkadaşlarımızın ölmesini, ünversitelerde öğrenim göremememizi” haklı kılıyor mu?..***20 yaşında umut dolu bir gençtim ben...Bana ne kimin hangi kirli darbe tezgahı yaptığından...Beni ne enterese eder, sağcı gençte çıkan silahın solcu gençte de çıkmış olması...Bana mı sordular Mehmet Ali Ağca’yı “Cezaevinden kaçırırlarken...”Abdi İpekçi’yi vururlarken...Benim onlarca arkadaşımı öldürürlerken...Kenan Evren 12 Mart darbesinin Başbakanı’yla, Harbiye’den oramiral olan öldürülen arkadaşını hatırlıyor, “darbe yaptım gerekliydi” diyor...Ben de öldürülen gazetecileri, okul arkadaşlarımı, yıkılmış ve sindirilmiş bir kuşağı hatırlıyorum...Darbenin “oluşturduğu suçu” görüyorum...Ancak, arkadaşlarım ölürken, öğrenim hakkım yok olurken, her gece eve silahların gölgesinde giderken, gazeteciler öldürülürken, öldürenler cezaevinden ellerini kollarını sallayarak kaçarlarken, hiçbir şey yapmayan sivil sorumluları da hesap vermeye çağrıyorum...***Kolayından darbecileri mesul gösterip, aradan tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmaya çalışmak yiğitlik değil...Çıksın ortaya sivil ikitdarları döneminde, üniversiteleri kana bulayanlardan hesap sormayanlar, İstanbul Hukuk’un önüne bomba koyup 7 kişiyi katledenlerin yakasına yapışmayanlar, Abdi İpekçi’yi öldüren Ağca’nın cezaevinden kaçırılışına ses çıkarmayanlar...Çıksınlar ortaya benim kuşağımı ve arkadaşlarımı, on yıllarca sürecek kederli ölümlere, ağıtlara ve sonrasında işkencelere maruz bırakan sorumlular...Kimse bana mavalokumasın... Sadece darbeciler yok o sorumluların içinde!..******GAZETECİLİK BÖYLE Mİ YAPILIYOR?..Pazar günü telefon ettiğinde iki yakamı biraraya getiremeyecek durumdaydım...Erdoğan Demirören ve eşinin Kemer’deki Orman Evi’nde düzenledikleri Pazar Brunch’una üç çocuğumu götürmüş, bir taraftan onlara gözkulak olurken, bir yandan da yıllardır görmediğim Milliyet’teki dostlarla hasret gideriyordum...Vatan’daki arkadaşlarla hoşbeş sohbet, yıllardır doğru düzgün biraraya gelemediğim yönetim kurulundaki sevgili dostum Kıvanç Oktay’la eski Beşiktaş günlerimizi yad etme derken, bir masaya bile bir saniye oturamadan bitti Brunch... Tam çocukları arabaya yerleştirdim BJK TV’ye röportaj veriyorum, ev sahiplerine vedaya hazırlanıyorum ki telefonum çalmaya başladı...Geç yakından tanıdığım, ancak doğruluğuna, dürüstlüğüne, samimiyetine yakından tanık olduğum Sacit Aslan arıyor...***Kendi elleriyle koskoca bir Sacit Aslan.com sitesini yönetiyor Sacit...80 bin hiti var her gün en az...Yaşamın, magazinin gündemini belirliyor sitesi...Gazinocular kralı Fahrettin Aslan’ın oğlu kendisi...Hiçbir şey fayda etmiyor, hayatıyla ilgili bir haberin doğru çıkması için gazetelerde...Fahrettin Aslan’ın “miras davasıyla ilgili” kardeşi Mehmet Aslan yıllar sürecek hapis cezasıyla yargılanıyor...Beyoğlu noterliğindeki bir katip keza aynı mahkemede 8 yılla yargılanıyor...En ilginci de şu...Sacit Aslan’ın kendisi de hapis cezası istemiyle yargılanıyor aynı davada...Telefonda içi yanmış diyor ki:“Bu haber değilse, Ece Erken’in incir çekirdeğini doldurmayacak lafından dolayı, 2.5 yıl hapis cezasıyla yargılanması mı haberdir?..”***Ona diyemiyorum ki, gazeteciliğin “salt habercilik” olduğu yıllar geçeli çok oldu...Artık gazeteci kisvesi altında birilerinin koruduğu insanlar, ilişki içinde bulunduğu çevreler, haberlerin manipüle edilmesine ortak olduğu odaklar var...Gazetecilik maalesef “Haber sadece haberdir... Babam olsa farketmez...” diyen muhabirleri ve gazetecileri çoktan yok etti...O odaklar, sadece haberleri görmemekle kalsalar iyi...Gazetecilik artık farklı odakların yürüttükleri psikolojik savaşların bir parçası haline getirildi...Bu meslekte 32 yıl geçirdim...Görmediğim hiçbir şey kalmadı diyebilirim...Genel yayın yönetmenliği yaparken, müdürler, editörler, muhabirler, kameramanlar gazeteciliğe yönelik zaafımı bilirler, “Gazetecilere bir saldırı oldu mu köpürterek yanıma gelirlerdi... Büyütelim mi haberi Reha Bey?..” Bilirlerdi ki “Büyüsüüünn...” diye ta diaframımdan ses vereceğim...Ne acı!..Öyle şeyler gördüm ve yaşadım ki gazetecilik adına, en kutsal gördüğüm “habercilik”i bile gözümde sorgular oldum...Haberler hangi amaçla yapılıyor diye sorgular oldum...Ben ki hayatımı haberden kazandım...Şanımı, şöhretimi, paramı...Habercilerin doğruluğunu sorgular oldum...Hani demiş ya Sezar, yeğeni Brütüs’ün kendisine bıçak saplamaya hazırlandığını görünce...“Sen de mi Brütüs... Öyleyse öl Sezar...” diyeBenimki de işte öyle bir şey...

Devamını Oku

“Büyük bir seçim sürprizi yaşanacağını söyleyen insanlar...”

5 Haziran 2011

Genelde bütün seçimler öncesinde olur “İçime bir şeyler doğuyor... Büyük bir sürpriz olacak...” diyen insanlar...Ahmet Çakar maçlardan önce herkesin tahmin ettiğinin tersine bir şeyler söylerken böyle yapardı:“İçime bir şeyler doğuyor... Tam tersi olacak... Beni hiç yanıltmaz içim...” diye trans halinde ufuklara bakarak “kehanetlerde” bulunurdu...Sonuç “kehaneti gibi çıkarsa”, “ben demiştim” derdi...Olay kehanetin yanına uğramazsa, kimsenin mecali olmazdı, Çakar’ın o kadar absürd iddiasının nasıl olup da gerçekleşmediğini sormaya...Yani her halükarda Ahmet Çakar durumdan kazançlı çıkardı...***Acaba durum Ahmet Çakar’ın ufuklardan kehanet çıkardığı gibisinden bir durum mu diye dikkatlice gözlemlemeye çalışıyorum...Hayır değil...Bu kez gerçekten “çevremde bir sürü insan” anketlerdeki oy oranlarının dışında bir sonuç çıkacağını söylüyorlar...Elbette bunu söyleyenler, AKP’nin oylarının bu kadar yüksek olmayacağını iddia ediyorlar...Tek başına iktidar olması ihtimalinin tam bir muamma olduğunu söylemekteler...***Ben çevremdeki bu psikolojik tazyikten dolayı, kamuoyu yoklamalarının sonuçlarını biriki puan kırpıyorum...Fakat genel trendi muhazafa ederek...Çünkü Ahmet Çakar’dan antrenmanlıyım...Önceleri “bu adam nereden biliyor” derdim...Sonra müneccimliğin, esasen duruma, şartlara ve şansa göre değişmekte olduğunu farkettim...Müneccimliğe soyunmaya gerek yok...Şimdilik “kamuoyu yoklamalarına itibar etmek” en hayırlısı...***KILIÇDAROĞLU’NUN TELEVİZYON POPÜLARİTESİ...Bu seçim kampanyasında -daha önce de yazdım- CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun reklamları çok güçlüydü...Vakur bir duruş, dürüst bir imaj ve halkın isteklerine odaklanmış mesajlar...Ben CHP’deki oy artışını ve Kılıçdaroğlu’nun popülaritesini “televizyon reklamlarındaki büyük başarıya” bağlıyorum...***Dün İstanbul Kazlıçeşme’de Kemal Kılıçdaroğlu “Amaç bir milyon kişiydi... O bugün gerçekleşti...” dedi...Kılıçdaroğlu’nun Kanaltürk televizyonunda canlı yayındaki ratinglerini söylediler bana...Özellikle sosyo ekonomik seviyesi yüksek izleyici demek olan AB grubunda 5.5-6’ları görmüş Kemal Kılıçdaroğlu...Şöyle söyleyebilirim;Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına gelmesi, Deniz Baykal’a yönelik bir seks kaseti skandalıyla gerçekleşti...Ancak Kılıçdaroğlu, CHP lideri olarak, önünde fazla zaman olmadığı bu seçimlerde, yerini doldurdu ve Baykal’ın popülaritesinin önüne geçti...***CHP hizmet partisi haline gelip sivilleştikçe daha geniş kitleler tarafından benimsenecek...Kılıçdaroğlu’nun askerlikten, işsizlik sigortasına yaptığı bir dizi somut öneri, “halka CHP’yi sevdiriyor...”Dikkat edilirse Tayyip Erdoğan CHP’ye hep geçmişten, İsmet İnönü döneminden ve hizmetsizlikten vurmaya çalışıyor...CHP’ye oy verecek kitlenin bir türlü düzeltemediği bir önyargısı var...“AKP’ye esasen din faktörünün oy kazandırdığını” düşünüyor...Türkiye gibi bir ülkede din faktörünün etkisi yok farzedilmez elbette...Ancak bunun doğru olması pek mümkün değil...AKP’nin küllerinden doğduğu Refah Partisi en güçlü zamanında yüzde 20 barajındaydı... AKP bugün Refah’ın iki katı oya sahip...Bu oylar vakt-i zamanında Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın aldığı “hizmet” oylarıdır...Aradaki yüzde 20’lik fark ideolojik değil, “hizmet arzusundan” kaynaklanan farktır...***Türkiye’de yüzer gezer oylar her dönem, “hizmetin” peşinden gittiler, ideolojilerin değil...Yıllar yılı CHP’nin anlamadığı gerçek buydu...Bugün Kılıçdaroğlu’nun mitinglerindeki kalabalık esasen ideolojik değil, “Kılıçdaroğlu’nun projelerine duyulan ilgidir...”Siyaset artık ideoloji değil Türkiye’de...Bunu anlamamak için kaz kafalı olmak lazım!..*****TAYYİP ERDOĞAN’IN SON SEÇİM ŞARKISI “HADİ BİR DAHA...”Açık söyleyeyim...Damardan girmiş ve çok etkileyici girmiş AKP’nin son seçim şarkısı “Haydi Bir Daha...”Tam CHP’nin oy oranını anlatırken söylediklerim var burada...AKP seçim kampanyasında “hizmeti” öne çıkartıyor...2023 hedefi, kanallar, hastaneler, üniversiteler “hizmete yönelik hedefler, ideolojilere değil...”Belediye Başkanlığı’ndan gelmiş olmak Tayyip Erdoğan için bir avantaj...İdeolojik oyların doygunluk naktasına ulaştığının farkında, “hastaneler, üniversiteler, 500 bin kişilik konutlar”la oy toplamaya yöneliyor...Farkında ki Demirel’i; Başbakan Demirel yapan, “merkez sağcı siyaset adamlığı değil, Barajlar Kralı Demirel” olmasıydı...***AKP’nin son seçim şarkısı vatandaşın “ülkü birliğini” öne çıkartmayı amaçlıyor...2023’ü de bu ülkü birliğine ulaşmada bir nihai amaç gösteriyor...Bu klip AKP’nin son kozu değil...Bu klipten sonra yayınlanmaya başlanacak olan Tayyip Erdoğan’ın oynadığı son bir klip var...Dün onu izledim...Tamamen “hizmet”e yönelmiş bir klip...Tayyip Erdoğan Türkiye haritasının önünden ekrana doğru yürüyor...Bir eli cebinde, siyah bir takım elbise ve kravatla...Her gencin üniversitede okuyacağını, her vatandaşın ücretsiz hastane hizmetinden yararlanacağını ve 500 bin yeni konut yapılacağını söyleyerek...Yine “hizmet” seçilmiş kitleleri etkileyecek slogan olarak...Seçimlerin aritmetiğinin şifresi, bence burada...*****ERSAN’LI PAZAR BRUNCH’U...Hani geçen hafta yazmıştım ya, Erdoğan Demirören’in Vatan ve Milliyet yazarları için verdiği brunch’u...Ben hafta içinden Pazar’a kaydırıldı diye, tarihe bakmadan geçen Pazar zannetmişim, oysa bu Pazar’mış o davet...Yıldırım Demirören dostum iki kez aradı “Revna ikizleri de alsın gelsin diyor, lütfen gel” diye...Ayşe Nazlı da benle beraber, düzenleyebilirsem Vatan ve Milliyet’teki dostlarla yemeğe üç çocuğumla katılmaya çalışacağım...***15 gündür transfer sezonunun önemli ismi Ersan konusu düğüm olmuştu...Ben Beşiktaş’ta oynadığı için Ersan’ın bu transfer sezonunda başka takımda oynamasının doğru olmadığını düşünüyordum...Zamanında Beşiktaş’a gelen Rüştü için de aynı şeyi düşündüm, Beşiktaş’tan giden Tümer için de...Ersan’la geçen Cumartesi öğle yemeğinde biraz sohbet ettik...Türkiye Futbol Federasyonu eski yönetim kurulu üyesi Şükrü kardeşim, Ersan’ın bütün futbol geleceğiyle ilgileniyor...Onu iki yıl sonra İngiltere Premier ligine taşımayı amaçlıyor...***Ersan’a “hayatındaki futbol ilhamını kaybetmemesini” söyledim o yemekte uzun uzun...İlhamını kaybedenlerin hayatta bütün mutluluk ideallerinin tuzla buz olduğunu anlattım...“Bizi biz yapan, içimizdeki yaşam enerjisinin kaynağı olan ilhamdır” dedim...“Eğer ilhamının peşinden gidersen, ilerde bütün ideallerinin gerçekleştiğini göreceksin... O ilhamı kaybedersen, hedeflediğin şeylerden birer birer uzaklaşacaksın...”Çok dikkatli dinledi beni...Dün akşam haberi telefonla bana söylediler...“Ersan Beşiktaş’ta kaldı...”Hayırlı olur onun için umarım...Ancak bu karardan daha önemlisi “içindeki ilhamı yok etmemesi, onun rehberliğini benimsemesi...”O ilham, onun ideallerini gerçekleştirmesine zemin olacak...

Devamını Oku

“Bu ülkede yaşıyorum diye...”

4 Haziran 2011

Bugün seçimlerden önceki son Pazar’ım...Önümüzdeki Pazar akşam saatlerinde “Yeni bir Türkiye ile karşılaşacağım...”AKP mi tek başına iktidar olacak,CHP-MHP mi koalisyona gidecek...BDP ne olacak kim bilir?..Hayat her halükarda önümüzdeki Pazar bütünüyle değişecek...Bir başka Pazar gelecek...Sandıktan güçlü çıkan konuşacak...Güçsüz çıkan biraz sessizleşecek...Kaybedenler önce hüzünlenecek...Kazananlar sevinecek...Belki bir “balkon konuşması” olacak...Belki olmayacak kim bilir?.. ***Kimin kazanacağı herkes için önemli elbette...Ancak daha önemlisi, kazanana ve kaybedene saygı gösterilmesi...Biz bu ülkede hep beraber yaşıyoruz...Eğer izin verilirse hep beraber yaşamaya devam edeceğiz...Bu ülkede yaşamayı seçtim diye “hapse girmek istemiyorum...”Bu ülkede yaşamayı seçtim diye ölmek istemiyorum...Bu ülkede yaşamayı seçtim diye, başıma durup dururken bir iş gelsin istemiyorum...Bu ülkede yaşamayı seçtim diye giyimime karışılsın istemiyorum...Bu ülkede yaşamayı seçtim diye, inançlarıma laf edilsin istemiyorum...Bu ülkede yaşıyorum diye bana ne yapmam gerektiği söylensin istemiyorum...***Bu ülkede istediğim gibi “özgür” yaşamak istiyorum...Kimselere tahakküm kurmadan, kimselerin üzerimde tahakküm kurması mümkün olmadan...Bu ülkede doğdum ben...Bu ülkenin vatandaşıyım ben...Bu aidiyetimden vazgeçmeden, özgürce ana dilimi konuşmak, ana dilimdeki gazeteleri okumak, ana dilimde tuttuğum takımın maçlarında tezahürat yapmak, ana dilimde sevişmek, ana dilimde aşık olmak istiyorum ben...Çocuklarımla ana dilimde iletişim kurmak, onlara bir baba olarak ana dillerini ana yurtlarında öğretmek istiyorum ben...Ana dilimde eğlenmek istiyorum...Ana dilimde şarkılar dinlemek, ana dilimde ağlamak, ana dilimde hüzünlenmek, ana dilimde sevinmek, ana dilimde haykırmak istiyorum ben...Ana dilimde coşmak, ana dilimde dans etmek, ana dilimde geyik yapmayı, ana yurdumda yaşamayı arzuluyorum ben...Özgürce...Sınırsız bir serbestlikte... İçerlere girmeden, zindanlarda çürümeden...Yarınlarımın huzur, çocuklarımın anayurtlarında mutlu olacağını bilerekten... ***AKP tek başına mı iktidar olacak?..CHP-MHP koalisyonu mu çıkacak?..BDP ne yapacak?..Bilmiyorum...İstediğim bunlar ve bunlara dokunulmaması...İstediğim ana yurdumda, ana dilimde, sınırsızca ve özgürce yaşayabilme özgürlüğüm...İstediğim kimselere tahakküm kurmadan, kimselerin tahakkümüne boyun eğmeden, hakkım olan yaşamayı elde etme hürriyetim...İktidarı kazanandan ve muhalefet etme hakkına kavuşandan yaşama ve özgür kalma hakkını talep ediyorum...Bunu kendim için, çocuklarım yakınlarım için ve tüm Türkiye için istiyorum...Bu ülkenin milyonlarının, özgürce yaşamaya hakkı olduğunu düşünüyorum...Yarınlar insanlığın bir parçası olarak bizlerin de olmalı...Politikacılardan bunu istiyorum...Pera Müzesi’nde 3 Temmuz’a dek gezilebilecek iki sergi...İhsan Cemal Karaburçak20. yüzyıl Türk resminin en özgün sanatçılarından biri olan İhsan Cemal Karaburçak, akademik eğitimi reddederek kendini geliştirmiş sayılı otodidakt sanatçılardan. Uzun yıllar sürdürdüğü memuriyet döneminde resimle tanışan, yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Ankara’da evinin bir odasından dönüştürdüğü mütevazi atölyesinde çalışmalarını sürdüren Karaburçak, Türk resminin değeri yıllar geçtikçe anlaşılan gizli kalmış ustaları arasında yer alıyor. Retrospektif niteliğindeki bu sergi, özgün üslubu kadar renkleri, özellikle de tuvaline imzası kadar yer etmiş “mor”uyla tanınan İhsan Cemal Karaburçak’ı yeniden tanıma fırsatı veriyor.Temelde İnsanTemelde İnsan: Çağdaş Sanat ve Nörobilim sergisi, yapıtları nörobilim araştırmalarıyla kesişen yedi çağdaş sanatçının yapıtlarını bir araya getiriyor. Küratörlüğünü New York’taki School of Visual Arts, Güzel Sanatlar Bölümü Başkanı Suzanne Anker’ın üstlendiği sergide farklı disiplinlerden gelen, temel öğe olarak robotbilim, üç boyutlu tarama, photoshop, hızlı prototipleme, mikroskopla inceleme ve bilgisayar görüntüsü gibi yeni teknolojileri kullanan sanatçılar; doğanın gizemlerini, birliğini ve süreçlerini, bilgi ve inançların aktarımını konu alıyor. Madde, algılama ve belleğin zihinde canlandırdığı metaforları yapıtlarına katan sanatçılar bu sayede, kendine özgü kişiselleştirmelerini, mecazi ve simgesel bir yapı çerçevesine oturtuyorlar. Sergi, sanat ve bilimi buluşturarak, çağdaş sanatla nörobilim arasındaki güçlü ilişkiyi anlamaya ve sorgulamaya davet ediyor.

Devamını Oku

Cüneyt Arcayürek, İnan Kıraç’ı niye faş etti?..

4 Haziran 2011

Burnu çok iyi haber kokusu alan bir gazeteci Cüneyt Arcayürek...Benim 30 yıl önce Milliyet Ankara bürosunda haber müdürlüğümü yaptığında, ünlü Johnson Mektubu haberini, “Ordu Uyarı Mektubu Verdi” manşetini çoktan Hürriyet’in manşetlerinde yayınlamış çok ünlü bir gazeteciydi...Anı kitaplarını didik didik karıştırmış, kendisine de kaç kere sorup öğrenmeye çalışmıştım “İsmet İnönüne’ye verilen Johnson Mektubu” haberini kimden aldığını...Ser verip sır vermeyen, haber kaynağını sonuna kadar koruyan, usta bir “muhabir-gazeteciydi” Cüneyt Arcayürek...***Geçen hafta çok yadırgadım yazısı okurken... tanıdığım Cüneyt Arcayürek gibi değildi...Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde önce “Ünlü bir işadamının nesine isterseniz varım” diyerek ‘CHP’nin seçimlerden birinci parti çıkacağına’ dair kendileriyle iddiaya girdiğini söyledi...Ertesi günü yazıyı okurken gözlerim faltaşı gibi açıldı...Cüneyt Arcayürek CHP’nin birinci parti çıkacağı konusunda iddiaya giren bu ünlü işadamının kimliğini açıklıyordu:“İnan Kıraç, CHP birinci çıkmazsa ne isterseniz veririm...” demişti...***En CHP yanlısı anketlerin bile AKP’yi yüzde 38’in üzerinde gösterdiği bir dönemde, Türkiye’nin sayılı işadamlarından biri, Vehbi Koç’un damadı İnan Kıraç, “CHP birinci çıkmazsa ne isterseniz veririm...” diyecek kadar iddialı konuşuyordu ve bunu da Cüneyt Arcayürek kamuoyuna faş ediyordu...Aklıma ilk şu soru geldi...Arcayürek gibi bir gazeteci, iki günlük muhabir değildi, 50-55 yıllık en büyük haberlere imza atmış bir gazeteciydi...İnan Kıraç’a sormadan İnan Kıraç’ın adını vermiş olabilir miydi?..Hayır olamazdı...Peki İnan Kıraç niye böyle bir “binde bir tahminle” kamuoyunun gündemine gelsin ve iktidarın tüm şimşeklerini üstüne çeksindi ki?..Anlaşılmayan bir durum vardı...***CHP’yi yeniden dizayn etme iddialarıyla birlikte adı sıkça gündeme gelince, Tayyip Erdoğan “Bir işadamının girmemesi gereken riskler bunlar” diye İnan Kıraç’ı işaret etti...İnan Kıraç’ın CHP’li olması, CHP’nin iktidara gelmesini arzu etmesi elbette sorun değildi...Ancak CHP içinde genel sekreter ve yardımcılarının görevden alınması için Deniz Baykal’la görüştüğü haberleri, Kılıçdaroğlu‘nun arkasındaki kişi olduğu iddiaları ve son olarak “Bir yerlerden duydum... CHP birinci parti çıkacak” sözleri, iktidarın tüm şimşeklerini üstüne çekmesi için yeterliydi...İşin ilginç yanı, bunları köşesinde faş ederek, İnan Kıraç’ı kurtlar sofrasına atan Cüneyt Arcayürek’in bu durumu bilmemesi düşünülemezdi...***Öyleyse ne oluyordu?..Cüneyt Arcayürek, İnan Kıraç’ın adını niyşe faş ediyordu?..Kıraç mı böyle istemişti...Tayyip Erdoğan’ın, Kıraç‘ı hedef alan sözlerinden sonra, İnan Bey’in açıklamaları bir fikir veriyordu aslında...İnan Kıraç, Cüneyt Arcayürek’in konuşmanın sonuna tanık olduğunu söylüyor, Emre Kongar’la yapılan bir sohbetin en sonunda, kimselerden öğrenmeden bir sohbet esnasında bu sözleri söylediğini ima ediyordu...Muhtemelen bir dost sohbetinin, biraz da wishfull thinking (Olmasını arzu ettiğini söyleme) yoluyla, geyik muhabbeti gibi görünüyordu Kıraç’ın söyledikleri...Dost muhabettinin biraz geyik kokan havasını, Cüneyt Arcayürek gibi kül yutmaz bir muhalif gazetecinin İnan Kıraç’ın adını vererek faş etmesinin nedeni, bir türlü anlaşılmadı...İnan Kıraç Galatasaray’dan başlayarak derin bir saldırının hedefi bugünlerde...Kıraç’ın zamanında günün muktedirlerine karşı hangi gazetecileri nasıl koruduğunu biliyorum ben...Herkes sessiz ve herkes İnan Kıraç’ı hedefe koymak için, inanılmaz bir uğraş içinde...Kim bilir ne kadar da yalnız hissediyordur İnan Kıraç bugünlerde kendisini?..*****AYŞENUR ASLAN’A ÇOK ÖNEMLİ NOTUM...Fethullah Gülen kasetleriyle ilgili dünkü yazımda “neyi niye kullanmadığımı” çok açık yazdım sanırım...Bence yazı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde net...Yine de sevgili Ayşenur Aslan’ın bazı anlamadığı noktalar olmuş sanırım...Ona; onu kırmadan şöyle söyleyebilirim...Haberlerin haber olarak sansasyonel değerini önemsedik...Ne var ki, “psikolojik savaşın bir parçası olmamaya çok gayret ettik...”Canlı yayında rüşveti belgeleyecek ve yayınlayacak kadar cesur ve araştırmacı gazetecilik yaptık...Fakat insanları itibarsızlaştırma gayretine girmemeye çok uğraştık...Yine Ayşenur‘u kırmadan son bir noktayı söylemeliyim ki;Habercilikte kırılma anları “psikolojik savaşın bir parçası olmak, insanların itibarsızlaştırılmasına yönelik yayın yapmak” biçiminde olduğu gibi...Bağlı bulunduğun medya gruplarının ticari çıkarları için haber yapmak ve rakip patronlara saldırmak şeklinde de olabilir...Ne mutlu SHOW’daki ve STAR’daki tecrübelerimize ki...Medyada bu türden bir ticari tetikçilik de yapmadık...Haberciliğin bu üç kırılma noktasını, sevgili Ayşenur‘u kırmadan aktarabildiysem ne mutlu bana!..Amacım onu kırmak değil, tarihe doğru kayıt düşmek...Yoksa gerisi...Dostlar sağolsun...*****ECONOMIST: “DEMOKRASİ İÇİN CHP’YE OY VERİN...”Tayyip Erdoğan dünkü konuşmasında dünyaca ünlü Economist dergisine çok sinirlendi...“Hele şunlara bakın... Uluslararası çeteler neler yapıyorlar?..” demeye getirdi...Dergi dünkü başyazısında “Meclis’in 3’te 2’sini AKP’nin alıp, anayasayı tek başına değiştirecek çoğunluğa sahip olmasını” Türkiye demokrasisi açısından zararlı görüyor...“Meclis’te AKP üçte iki çoğunluk sağlamasın diye Türkiye’deki seçmeni CHP’ye oy vermeye çağırıyor...”***Tayyip Erdoğan “Böyle gazetecilik olur mu?.. Kime oy vereceğini dikte ettiren seçim analizi olur mu” diyor...Doğru olmaz...Ancak aynı Economist dergisi 2007 yılında da “Demokrasi için AKP’ye oy verin” çağrısı yapıyordu Türkiye’deki seçmene...Bugünkü yanlışsa, o günkü de yanlıştı...Fakat esasen mesele o değil...Tayyip Erdoğan, Econonist’e kızacağı yerde, Economist‘teki tavır değişikliğinin nedenlerini araştırmalı bence...***2007 yılında Economist “Demokrasi için AKP’ye oy verin” derken, Tayyip Erdoğan henüz İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e Davos’ta “One munite” dememişti...2007 yılında Economist dergisi “Demokrasi için AKP’ye oy verin” derken, Mavi Marmara gemisi de Ortadoğu’yu altüst eden sivillerin öldüğü bir çatışmaya doğru İsrail’e gitmek üzere denize açılmamıştı...2007’den bu yana arada hiç de gözardı edilmemesi gereken bu önemli gelişmeler oldu...Eh...İsrail dediğiniz ülke, Papua Yeni Gine değil...Dünyadaki Musevi lobisi de Papua Yeni Gine’deki Mikronezyalı veya Malenazyalılar’a benzemiyor... Her “one minute”ün bir bedeli olduğunu sanırım Tayyip Erdoğan iyi bilmekte ki Kemal Kılıçdaroğlu’na şöyle diyor:“Bunların tek bildiği Tel Aviv’e selam çakmak...”

Devamını Oku

Fetullah Gülen kasetlerini biz yayınlamadık Mehmet ali!..

3 Haziran 2011

Son günlerde ilginç itiraflarda bulunuyor Mehmet Ali Birand...Geçmişi ve medyayı sorgulayan itiraflar bunlar...Dün bu itiraflardan birini Medya Mahallesi programında Ayşenur Aslan’a soru sorarak yapıyor...Programda Mehmet Ali Birand “Bizim için Genelkurmay herşeyden önemliydi” derken, Ayşenur Aslan itiraz ediyor:“Bizim için öyle değildi... Biz onların dediklerini yapmıyorduk ATV Haber’de...”Mehmet Ali Birand, bu söze soruyla cevap veriyor:“Nasıl yapmadınız?.. Fethullah Gülen’in kasetlerini yayınlamadınız mı?..”Ayşenur Aslan’ın pek de beklemediği şok bir açıklama bu...Birkaç saniye düşünerek cevap veriyor Ayşenur Aslan:“Fethullah Gülen’in kaseti gizli çekim miydi ki?.. Değildi... Ayrıca biz sana yönelik haberleri yayınlamadık...”“O ayrı bu ayrı...” diyor Mehmet Ali Birand...Muhatabıyla biraz orta yolu bularak, ısrar ediyor söylediklerinde...***Önce şu noktayı belirteyim...Mehmet Ali Birand’la çok ağır tartışmalar yaptım...Çok daha ağırını da yapardım, ancak birşeyler tuttu elimi...Gitmedi kalemim...Fakat gazetecilik, “her olayı kendi içinde doğrusuyla eğirisiyle değerlendirebilme sanatıdır...”Mehmet Ali Birand’ın son itiraflarının gerçekliği ve doğruluğu tartışılabilir...Ancak “samimi” olduğu kesindir...Mehmet Ali Birand bu açıklamaları yaparken, yüzde yüz doğruları aksettiremese de kendi açısından “samimidir...”Onun bu noktada samimiyetini sorgulamak yanlıştır... ***Fethullah Gülen’in yayınlanan kasetleri konusuna gelince...Mehmet Ali Birand o zamanlar köşe yazarlığı ve program yapıyordu, olayı tam bilmeyebilir...Tarihe kayıt düşmek açısından anlatayım...Bu kasetler, o zamanlar hemen her olayda olduğu gibi ilk kez başında bulunduğum SHOW Haber’e geldi...Kimin ürettiğini bilmem, ancak kaseti getirenler Mehmet Ali Birand’ın söylediği gibi “askerler” değildi...Fethullah Gülen’in müridi olduğu anlaşılan birkaç kişiyle sohbet baabındaki konuşmasını içeriyordu...Sohbetin samimiyetiyle söylenmiş birçok söz vardı...Ayşenur Aslan yanlış söylüyor...“Bunlar gizli çekim değildi” diyor...“Gizli çekimden ne anladığınıza bağlı” bu...O çekim, bir dost sohbetinin kayda alınması...Fethullah Gülen’in açık, kamuya yönelik bir konuşması değil kesinlikle bu konuşma...***Dost ya da yakın müritleriyle sohbetini birisi kaydetmiş...Fethullah Gülen’in kayıttan haberi var mı yok mu belli değil...Ancak bu çok önemli değil...Kasetlere baktım, izledim ve bir süre düşünüp, şimdi kim olduğunu hatırlamadığım haber merkezindeki arkadaşlara “Biz bu kaseti şu anda yayınlamayacağız” dedim...Canlı yayında rüşvetin bile SHOW Haber’de yayınlandığı günlerdi...Erbakan’ın masasında duran “rakı kadehinin” ona ait olup olmadığını sorduğumuz, Refah Partili milletvekillerinin kamuya açık salonlarda, Hac’da “ağır salvolarla dolu sallamalarının” kasetlerini tereddütsüz yayınladığımız günlerdi... ***Bunları yayınlıyorduk, çünkü bunları söyleyenler, bir dost sohbeti samimiyetiyle değil, kitlelere açık bir belagat ustalığının şehvetiyle bu konuşmaları yapıyorlardı ve karşılarındaki insanlar onları huşu içinde dinliyordu...Fethullah Gülen’in kaseti böyle bir kaset değildi...İkincisi ve benim için daha önemlisi Fethullah Gülen hakkında zaten arka arkaya davalar açılıyordu...Fethullah Gülen Türkiye’yi terketmek üzereydi ya da terketmişti...“Sansasyonel bir haberden ziyade, psikolojik bir harbin” parçası gibi göründü o anda bana o kasetler...***Bir gazetecinin “vicdanı”nın sesini dinlediği çok tarihi anlar vardır...O sırada Fethullah Gülen bugünkü gibi güçlü ve kudertli değildi...Tukaka edildiği günlerdi...Bu tip kasetleri yayınlamak prim getirirdi, yayınlamamak değil...Üstelik rating de getirirdi...Arkasından da “gündelik başarı” elbette...Fethullah Gülen’in ne cemaatine, ne düşüncelerine, ne de dünya görüşüne herhangi bir yakınlığım yoktu...Tersine uzak olduğum söylenebilirdi...Fakat bu bir duygudur...Bir yerlerde “bu kaseti yayınlamanın salt bir gazetecilik olayı olmadığını” hissedersiniz...Belliydi ki, bu özel sohbeti içeren kaset, yeni açılacak davalara zemin teşkil edecek ve bombardıman daha da artarak sürecekti...Oysa zaten, bir süreç başlamıştı ve bunun daha fazlası “psikolojik savaştı...”İlk kez bana gelen ve o günlerde sadece bende olan o kasetleri yayınlamaya vicdanım el vermedi...Salt gazetecilik gibi gelmiyordu bana bunları yayınlamak...Bir psikolojik savaşın parçası olduğunu hissediyordum...***Aradan bir aydan fazla zaman geçti...O kasetlerin ATV Haber’de yayınlanacağı flaş flaş altyazısıyla geçmeye başladı...Hiçbir şey yapmadım...Kendi haberlerimizi yayınladım...Bir taraftan göz ucuyla bir ay önce bana gelen ve “Biz yayınlamayacağız” dediğim o kaseti izliyordum...Haberci olarak bende olan bir haberi yayınlamayarak geride kalmıştım...Sansasyonel olarak rakibim bir kanal “bu olayın o günlerde görünen parsasını” toplamıştı...Haber bitti, camekanlı odama geçtim...Kendime viski koydum...Hiç sesimi çıkarmadan 15-20 dakika tek bir noktaya sabitlenmiş bakıyordum...Ertesi günü ne yapacaktım...Kaset olayını görecek miydim görmeyecek miydim?..Göreceksem nasıl görecektim ne diyecektim?..Gözüm ve kendim sabitlenmişti...Elim sadece arada bir viski kadehine gidiyordu...Neden sonra şimdi Cine 5’in Genel Yayın Yönetmeni olan Haber Müdürüm Bülent Çöltekin bana geldi...“Abi nişanlım Banu bekliyor... Sinemaya gideceğiz... Çıkmam lazım...” dedi...-”Bülent otur oturduğun yere” diye terslediğimi hatırlıyorum...Gitti 10 dakika oturdu...Bütün haber merkezi çıt çıkmıyor, adam ne zaman odadan çıkıp, toplantı yapacak diye bekliyordu...Sonra baktım Bülent yeniden geldi...“Abi gitmem lazım kız dışarda bekliyor...”“Giiiit” diye bağırdığımı hatırlıyorum...Belli ki “ne yapacağımızı şimdi konuşmak istemiyordu...”Oysa bana kalsa saatlerce toplantı yapacaktım...O gittikten sonra herkes yavaş yavaş dağıldı...Odada yalnız kaldım...Uzunca bir süre daha...O gece gidip İstinye iskelesinin yanıbaşındaki çay bahçesinde oturdum...Gözümün önüne anneannemin balık tuttuğu anlar geldi o iskelede...Vapurların yanaştığı ve cirit attığı o sularda 8 yaşında vapurların arasında sudan çıkar, anneannemi korkuturdum...Deli gibi bir akıntı ve vapurların çıkardığı köpükler olurdu çevremizde...Vicdanımın huzuru ile “haber gibi sansasyonun huzursuzluğu” arasında gitti geldi kalbim...En azından gece rahat uyuyacaktım...Bu da bana yeterdi...***ASKERDEN TALİMAT ALINDIĞI DOĞRU DEĞİL... MEHMET ALİ BİRAND’IN ANDIÇ BELGESİNİ DE YAYINLAMADIK BİZ...O günlerde sadece Fetullah Gülen’in değil...Mehmet Ali Birand’ın da Cengiz Çandar’la birlikte PKK’dan para alarak röportaj yaptığı gibi “andıç”lar ortaya çıkmıştı...Doğruluğunu veya yanlışlığını saptama olanağımız yoktu...Sonunda haber bir PKK yöneticisinin ağzından sızdırılan “andıç” belgesinde böyle yer alıyordu...***Mehmet Ali Birand’la da, esasen Cengiz Çandar’la da pek seviştiğimiz söylenemezdi...Hani meslekte kanka gazeteciler vardır...Ne Mehmet Ali’yle ne Cengiz’le böyle bir durumum yoktu...Özellikle Mehmet Ali Birand’la tam tersi bir durumdan söz edilebilirdi...Fakat Fethullah Gülen kasetinde olduğu gibi, benim kendi mütevazi ölçülerimde bir “vicdani kıstasım” vardı...Gelen haberden emin değilsem, ve vicdanım bir yerden bende “Burada sanki psikolojik bir savaş var... Bu haber onun parçası” duygusu uyandırıyorsa, o haberi ne olursa olsun yayınlamıyordum...***Askerden o andıç geldi ama, “askerden talimat almadığımız için” biz o haberi yayınlamadık Mehmet Ali...Sonraları senden “haberleri maymun ve sirk haberiydi” laflarını duyarken, üzülmedim değil senin onurunu korumak uğruna görmediğim o sahte andıç belgeleri...Ama pişman mıyım, senin itibarsızlaştırılmana ortak olmadığım için...Hayır Mehmet Ali...Pişman değilim...Bugün olsa bugün de yayınlamazdım o andıç belgesi denilen şeyleri...Vicdan ve habercilik böyle bir şey...Hiç ilgin olmadığı bir Fethullah Gülen kaseti...Pek de hazetmediğin bir Mehmet Ali Birand suçlaması...Ve vicdanının sesini dinleyerek kullanmadığın kasetler, haberler...Siz rahat uyuyun Abdi Bey, Çetin Bey, Orhan Tokatlı, Orhan Duru, İlhami Soysal...Siz de rahat uyuyun yavrularım...Babanızdan size “kirli bir miras kalmayacak...”

Devamını Oku

Seçimden sonra iç savaş çıkartmaya çalışıyorlar!..

2 Haziran 2011

MHP’li yöneticilerin teker teker seks kasetlerinin piyasaya sürüleceği söyleniyor...Bir tanesi yayınlanıp, “İstifa ederlerse diğerlerini yayınlamayacağız...” diyerek kasetleri yayınlamadan istifa etmelerini sağlıyorlar...Bundan daha açık bir suikast olur mu?..Kasetler, temiz toplum, ahlak vesaire...Bunlar bahane...O kadar bahane ki, MHP’nin diğer yöneticileri istifa ederse, kasetleri yayınlamayacaklarını bile söylüyorlar...***Dünyada kaç ülke var acaba?..Bu kadar provokasyon yaşayıp, hala provokasyonun şifrelerini çözemeyen?..Seçimlerden hemen önce, Devlet Bahçeli’nin etrafındaki hemen tüm MHP yöneticileri niye hedef alınıyor?..Birçok kişi “Deniz Baykal’ı düşüren kasetle, MHP yöneticileri hakkındaki kasetleri birbirine karıştırıyor?..”Oysa MHP’nin seks kasetleriyle, CHP’nin kaseti birbirinin zıttı hedeflere yönelik...***Bunu anlayabilmek için “zamanlamayı” bilmek gerekiyor...CHP’de “Genel Başkan değişikliğine” hizmet eden kaset, bir yıl önce patlıyor...Amaç CHP Kurultayı’ndan hemen önce, Deniz Baykal’ı düşürüp, Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde ana muhalefet partisine yeni bir rüzgar vermek...Yani Deniz Baykal’ın kasetini yayanlar, CHP’nin oylarını artırmasını amaçlıyorlar...Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Halkçı ve Gandhi”vari üslubuyla, Deniz Baykal’la Beyaz Türkler’in arasına sıkışan CHP oylarını artırmak amacındalar...***Oysa seçimlere sadece bir ay kala, MHP’nin bütün üst düzey yöneticilerinin seks kasetlerini çıkartmadaki amaç, MHP oylarını artırmak değil, MHP’yi parlamento dışına atmak...Tam seçim öncesi ekibi istifa etmek zorunda kalan Devlet Bahçeli’yi baraj altında bırakıp, liderlikten düşürmek...Böylece Meclis dışına düşen MHP’ye bir de lider değişikliği yapıp, MHP’yi bir parlamentoda bir güç olmaktan çıkartıp, bir sokak gücü haline dönüştürmek...Birinci seks kaseti skandalı CHP’nin oylarını artırmayı planlıyordu...İkinci seks kaseti skandalı ise, MHP’nin oylarını artırmayı değil, MHP’yi parlamento dışında bırakarak, Devlet Bahçeli’yi de liderlikten etmeyi amaçlıyor...Böylece MHP “şiddetli sulara” yüzebilecek...***Hafıza-i beşer nisyan ile malül Türkiye’de...Kimse hatırlamıyor...Oysa Devlet Bahçeli Apo yakalandığı zaman “idam idam” diye diretmeyerek, Türkiye’nin o günlerde bir kan gölüne çevrilmesinin önüne geçti...MHP lideri olarak Apo’nun yargılanması esnasında gösterdiği sukunet ve sağduyu, tarihe geçecek bir olgunluktadır...Bu keskin virajda Devlet Bahçeli’nin itidalli tutumu, belli ki önümüzdeki dönemde “kasetleri ortaya atan güçler tarafından pek arzulanmıyor...” Onlar “isteklerimi kabul etmezseniz, iç savaş başlar” diyen Apo’ya karşı, itidalli bir Devlet Bahçeli liderliği değil, korakor savaşarak, bir içsavaşın zeminini hazırlayacak güçleri istiyorlar...***MHP’deki kaset skandalının altında Türkiye’yi seçimlerden sonra bir “iç savaşa” sürüklemek arzusu yatıyor...51 yaşından 52 yaşına doğru ilerliyorum...Gazeteciliği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudum... 32 yıldır yurt içinde ve yurt dışında gazetecilik yapıyorum...Öncesinde de 4-5 yıl siyasetle içiçe bir geçmiş, bir maziden geliyorum...Bu kadar yılda bu ülkede en iyi öğrendiğim şey, bir provokasyonun ayak izlerini hissetmemdir...16 yaşımdan bu yana o kadar çok provokasyon gördüm ki bu memlekette...Ondan öncesine ait o kadar çok provokasyon okudum ki yine bu memlekette...Aşina olma ötesinde ustasıyım artık provokasyonların...Ortadoğu dengeleri, bu coğrafyanın güçlü aktörünü yani Türkiye’yi “iç savaşa ve bölünmeye” sürükleme arzusunu gösteriyor...Emin olun böyle bu olay... Buna karşı ne yapacağız sorusu aşağıdaki yazının konusu...*****KİMLER OYNUYOR BU OYUNU?..Cumhuriyet tarihinin en önemli oyunlarından biriyle karşı karşıya olduğumuz kuşkusuz...İçinden geçtiğimiz badire, provokasyona gelinerek, asalım keselim diyerek atlatılabilecek türden bir badire değil...Herkes 12 Haziran’a kilitlendi...Oysa Türkiye’nin esas meselesi 15 Haziran’da Güneydoğu’da “Kürt sorununda” başlayacak...***Bu badireyi atlatmanın olmazsa olmaz şartları var...Olayın aktif tarafları Meclis’te olmalılar...AKP tek başına iktidarda olsa da “tek başına Kürt sorununu çözemez...”Geniş bir mutabakat lazım onun için...CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu, hayati derecede önemli seçimlerden sonra... CHP ilk açılımını yaptı Anayasa konusunda...Kürtçe’de eğitimi zorunlu kılmak yerine, ana dildeki Türkçe zorunluluğunu koruyarak, Kürtçe öğretime yeşil ışık yaktı...Özerklik konusunda yeni açılımlar yaptı, adımlar attı...Cumhuriyet’in temel ilkelerini bozmadan “yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor CHP...”***Ancak bunların yeterli olacağını söylemek güç seçimler sonrası parti pozisyonlamasında...BDP’lilerin çok daha yüksek beklentilerinin olduğu, özellikle “ana dilde eğitim” konusunda geri adım atmaya pek yanaşmadıkları ve çok ısrarlı oldukları biliniyor...Açıkça bellidir ki, CHP’nin “evet” demediği bir çözüme AKP’nin tek başına “evet” demesi yeterli değil...Aritmetik ne olursa olsun sosyal matematik buna izin veremeyecek...Seçimlerden sonra birinci anahtar CHP...İkinci anahtar BDP’yse...Üçüncü anahtar da MHP’dir...***Açılımlara, Kürtçe öğretim, özerklik gibi konulara elbette karşı çıkacak MHP...Ancak bu karşı çıkışta “legalite” önemli...Sokaktan çok, parlamentonun yasal muhalefet sınırları içinde “meramını ve tepkisini koyması zaruridir...”Kaset skandallarını ortaya atanların istemediği, Meclis’teki MHP muhalefetidir...Onlar muhalefetin sokaklara taşmasına kana kan intikamla dolu bir kitlenin maceracı bir çizgiye kaymasını arzuluyorlar...***Çok belli ki “Taleplerimiz kabul edilmezse savaşa başlarız” diyen Güneydoğu’daki aktivist sesler, planlanan tezgahın öteki coğrfyasını oluşturuyorlar...Parlamento dışında kalıp sokağa taşmış bir MHP...Yazıcıoğlu’nun bir helikopter kazasıyla hayatını yitirdiği ve lidersiz bıraktığı Alperen’ler...“Taleplerimiz kabul edilmezse iç savaş başlatırız” diyen bir PKK...Tabloyu açıkça verdim ki...Bu oyunu kimlerin oynamaya hazırlandıklarını ortaya çıkartın...Kimler oynuyor dersiniz acaba bu oyunu?..İçerde ve dışarda?..*****NE YAPACAĞIZ PEKİ?..Bu kadar açıksa eğer oynanan oyun...Ne yaparsak fayda etmeyeceğinden yola çıkarak ne yapacağımıza gelelim...“Cumhuriyeti koruyacağı kollayacağı söylenen bir darbe, kolay kolay bir meseleyi çözemez...”Böyle bir girişimin suç olma özelliğini bir kenara bırakalım...Türkiye’de bir askeri yönetimin Güneydoğu’yu çözebileceğini söylemek, saflığın ve işbilmezliğin son noktası demek... ***Sivil siyasetin içinde “yasaklayarak, baskı altında tutarak, daha fazla radikalleşerek” işi çözmeye kalkmak, en azından fayda vermez...Mesele uluslararası boyutlarda ve artık lokalize edilebilecek boyutları çoktan aştı...Askeri bir idareyle çözemeyeceksek...Sivil idarenin otoriter yasakçı zihniyetiyle bu sorunu halledemeyeceğimizi aşikarsa, tek yol var önümüzde...Bireysel ve toplumsal özgürlüklere sonuna kadar açık olan bir Anayasa ve sivil sistemin kurulması...Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan 79 milyonun gerçekten gönüllü bir birliktelikle bu ülkede yaşamak istediğini tescil ettirmesi...Kimsenin birbirine tahakküm kurmaya çalışmadığı, kimsenin birbirinin yaşam biçimine karışmadığı, kimsenin başkasının kafasının üzerinde borazan çalmadığı bir ülke olması... İçki içenin “tıksırıncaya kadar içtiğinin düşünülmediği”, Aleviliğin “dinden sapan bir mezhep olarak görülmediği”, Kürtçe’nin her isteyenin resmi okullarda öğrenimini göreceği bir dil olmasının yadırganmayacağı, askerinin de durup durup “ben nasıl darbe yaparım” demeyeceği bir ülke olmalıdır Türkiye...

Devamını Oku

Yunanistan... Bir iflasın anatomisi...

1 Haziran 2011

Sabah erken saatlerde 7.30-8.00 gibi işlerine giderlerdi...Erken başlamak çok çalışmak gibi görünse de gerçekte tam tersiydi...8’den 10’a kadar, çoğunluk geceden kalma olduğundan, doğru düzgün kimse uyanamazdı...Bu sırada ayılmak için arka arkaya soğuk neskafe’yi köpürterek yaptıkları kafe-frape içerlerdi...On onbuçuk gibi ayılır, sabah kahvaltısı niyetine çevredeki börekçilerden peynirli, ıspanaklı, kıymalı böreklerden alır, yeni bir kafe-frape eşliğinde bu kez onu yerlerdi...Onbirden birbuçuka kadar, ikibuçuk saat ona çalışmak denirse çalışırlardı...İki-ikibuçuk gibi paydos ederlerdi...Sonra tavernaya gider, uzun bir öğle yemeği yerlerdi...Dörde beşe kadar...***Yemekten sonra siestaya çekilir, uyurlardı...Saat akşamın 18.30-19’una kadar, Yunanistan’da korna sesi duyulmazdı...Bu saatler arasında insanlar birbirini aramaya çekinirdi...Evde gürültü yapılırsa, komşuların polis çağırma hakkı vardı...Gece gibi, öğleden sonra herkes uyurdu Yunanistan’da...Akşam 19’dan sonra kafelere gider, yine frapelerini içer sohbetler ederlerdi...Bazıları uzerilere takılır, küçük tabaklardaki mezeler eşliğinde rakı içer demlenirlerdi...Saatler 21-21.30’u gösterdiğinde, yemek yemeğe, laflamaya, müzik dinlemeye, şarap içmeye restoranlara ve tavernalara gidilirdi...Yemek muhabbeti 24’e kadar sürer, 24’ten sonra buzuki dinlemeye “buzukya”lara gidilirdi...Eski porselen tabakların kırılması devri pahalı olduğundan sona ermiş, alçı tabakların kırıldığı, bazen de tabak yerine sanatçının kafasından aşağı çiçek döküldüğü geceler başlamıştı...***Her masada şişe şişe viskilerin olduğu, uzo kadehlerinin sahneye konup “zeybek” dansının yapıldığı amatör koreografilerin eşliğinde gece Yunan müziğinin sonsuz melodilerinin tınısına doğru yelken açardı... Gece saat 04’e kadar müziği, aşkı ve dansı çağırırdı...Saat 04’te vızır vızır akan bir trafik olurdu Yunan başkentinde... Buzukyalardan çıkmış çakırkeyf Yunanlıların bir bölümü evlerine, bir bölümü de işkembecilere giderdi...***Hafta böyle, yiyerek, içerek, gevezelik edip, dans ederek geçer, hafta sonları ise bir başka alem olurdu...Ülkenin dört bir yanı denizdi...Öyle Türkiye gibi de değil...Hangi noktadan çıkarsan çık, 10-15 dakika içinde bir başka denize ve deniz kenarı köyüne ulaşırdın...Cumartesi sabahtan, bitmek bilmeyen kuyruklar halinde sayfiyeye giderlerdi...Yoruldukları için dinlenmeye...Pazar akşamları saatler ve kilometreler süren trafikte, sayfiyeden evlerine dönerlerdi...Cumartesi Pazarlar deniz kenarında laklak ederek, kıyı tavernalarında kalamar kızartma, ahtapot ızgara, fava, plaki, cacıki mezelerindren yiyerek geçerdi...Bir tek Pazar geceleri nispeten sakin geçer, millet evinden pek dışarı çıkmazdı...Pazartesi sendromunu yaşamamak için Pazartesi sabahını tatil ilan etmişlerdi...Pazartesi öğlen saatlerinde işbaşı yaparlardı...***İşte de herkes ya futbol maçlarından ya da politikadan konuşurdu...Futbol ve politika konuşmak sevdası bitmek bilmezdi Yunanistan’da...Her biri profesyonel bir politikacı eski Atina’nın filozof liderleri gibiydi...İşyerlerindeki tartışmaları dışardan gören biri, kavga ettiklerini sanırdı...Dışardan kavga gibi görünen şey, iki Yunanlının sıradan politik tartışmasının şekliydi...Bir işyerinde siyasi tartışma olduğunda patron müdahale etmezdi...“Kardeşim ne yapıyorsunuz siz, çalışsanıza...” demezdi...O da konuşmaya katılır, çoğunlukla desteklediği sağcı partinin politikalarını amansızca savunur, sosyalist ve komünist parti taraftarı çalışanlarıyla korakor tartışırdı... Saatler bu tartışmalarla geçer, hiçbir üretim gerçekleşmeden paydos yapılırdı...Yunanistan’da yaşadığım yıllarda Türkiye’den gelen dostalara tanıdıklara, “Yunanlıları anlatırken zorlanırdım...”Akıllara ziyan bir durumdu onlarınki ve hiçbir yabancı anlayamazdı onları...Herhangi bir yabancının Yunan yaşam tarzına adapte olması için en az bir yıl geçirmesi gerekirdi... Önce sinirlenir, fitil olur, sonra yavaş yavaş alışırdı...Hatta o kadar alışırdı ki bir süre sonra dışardaki dünya Yunanistan’da yaşayan birisine “absürd” gelmeye başlardı...Bir yıl geçtikten sonra ben de Türkiye’den gelen ve ağızları açık durumu seyreden dostlarıma “Ne istiyorsunuz güzel güzel yaşıyorlar işte” derdim, “Stressiz ve rahat... Keşke biz de öyle yaşasak...”***Para Avrupa’dan gelirdi...Şarapçılığı destekleme fonu, tarımı destekleme fonu, turizmi geliştirme fonu adı altında...Avrupa Birliği o yıllarda milyarlarca doları Yunanistan’a gönderirdi... Avrupa medeniyetinin kaynağı sayılan Atina demokrasisinin yüzü suyu hürmetine...Dün baktım 60 milyar dolar yardım istiyorlar iflastan kurtulmak için...Avrupa Birliği benim montaj yapmasını öğrendiğim hayatımın ilk canlı yayınını gerçekleştirdiğim Yunan devlet televizyonu da dahil olmak üzere 50 milyar dolarlık özelleştirme talep ediyor...Çalışanların maaşlarının yüzde 10 düşürülmesini, iki yıl hiç zam almamalarını şart koşuyor... Elbette Yunanlı bu durumu da kabul etmeyip “greve gidiyor...”“Ücretleri düşüremezsiniz... İnsan haklarına aykırı kapitalist sistemi bize empoze edemezsiniz...” diyerek...***Bir tiyatro gibidir Yunanistan... Salona ilk defa girip izleyen birisi için “garip” bir oyun gibi görünür... Sahneye ve oyuna alışanlar ise bir süre sonra bu absürd oyundan garip bir zevk almaya başlarlar...Daha da kötüsü hiçbir şeyi ciddiye almazlar...Yedi yıl gece gündüz dolu dolu yaşadığım bir ülke orası...İflas deniyor ben bile ciddiye almıyorum...Yunanistan’da herşey çok ciddiye alınmış gibi yapılır...Ancak hiçbir şey ciddiye alınmaz çünkü...*****AŞK ADASINA TÜRK BAYRAĞI ÇEKİNCE!..Gazetelerden biri, Yunanistan’daki durumun vehametini hicvedebilmek için, ülkenin volkanik aşk adası Santorini’nin tepesine fotomontajla bir Türk bayrağı çektirmişler...Hatırısayılır oranda bir kesim ayağa kalkmış...“Siz nasıl olur da Santorini’ye Türk bayrağı çekersiniz?..” diye...Muhteşem bir aşk adasıdır o Santorini...***Volkanik bir ada ancak bu kadar romantik olabilir...Adanın tepesinden merdivenlerle, yamaçtan aşağı doğru sıralanmış küçük otellere inersiniz...O kadar dik bir yamaçtır ki, otelin küçük havuzları bile dik yamaçların yanıbaşında konuşlanmıştır...Tabii tavernalar ve restoranlar da...Bir gün batımı vardır o Santorini’de, insan her akşam cenneti hisseder...Bu haliyle Santorini de elden gidecek anlaşılan...“Türk Bayrağı”nı dikiyorlar ki durumun vehameti anlaşılsın...Bir de sembolik darağacı yapmışlar...“Yunanistan’ı bu hale getirenleri o darağacında sallandıracaklar sembolik olarak...”Kim bilir hangi zavallıyı bulacaklar bu kez kurban olarak?..Hala farkında değiller ki, bu yaşam tarzıyla Marks, ya da Adam Smith’in kendisi gelse, Keynes iktisat teorilerinin bütününü tedavüle soksa, çözemez hiçbiri Yunanistan’ı...*****HOŞ GELDİN HAZİRAN, MERHABA BODRUM...Ship A Hoy’un işletmecisi Cemal Yarar kardeşim 19 Mayıs’ta, “Abi mutlaka gel... Mavi’nin açılışını yapacağım... Bu sene işleri büyüttük... Ship A Hoy’u genişlettik, yanıbaşına 40 da oda yaptık... Bekliyorum...” dedi...Nerede bende o şans...Geçen yıl da aynı daveti yapmıştı Cemal kardeşim...Çoluk çocuk gitmiştik...Gözümün önüne geldi geçen 19 Mayıs; daldım gittim...***“Fırsat bulursam gelirim” dedim ancak gidemedim...Bakıyorum Bodrum Türkbükü’nün dostları sezonu açmışlar...Her şey yenilenmiş...İskelelerin boyları kısaltılmış, enlemesine genişlemiş...Kum Otelin işletmesini Clup 29 almış... Maça Kızı’yla müthiş bir rekabete girmiş...Kardeşim Cemal geçen yıl da yazdım “Türkbükü’nü Cemal bükü yapmak üzere harıl harıl çalışıyor...”Gece 03’ten sonra müzik devam etsin diye kapalı bir mekan yapmış ki, anlatanlar, öve öve bitiremiyorlar...Yine bir Haziran ve yeni bir Bodrum... Geçen yıl Temmuz ve Ağustos’ta iki üç günlük kaçamaklarda tek başına teknenin güvertesinde denize uzun uzun bakarak geçirmiştim yazı...Bodrum dalgalarının mini minnacık göründüğü, içimdeki dev dalgaların ise korkutucu alaboralar yarattığı saatler geçirmiştim bir başıma... Şimdi kim bilir nasıl bir yaz ve nasıl bir Türkbükü bekliyor beni?.. Henüz gitmedim ama önemi yok...Hoşgeldin Haziran... Merhaba Bodrum...

Devamını Oku