Avrupa'nın en iyi hava yolları THY...

23 Haziran 2011

İstanbul’dan Paris’e gidiyordum öğle sonrası uçağıyla bir yaz akşam üstü...25 yaşlarında sürekli seyehat etmeye başlayan bir gazeteciydim...Kendimi hiçbir şehre bağlı hissetmeyen, evinden uzakta sürekli seyahat eden, bir gazeteci olarak konumlamıştım...Zevk aldığım, keyif aldığım, kendimce korkusuzca kent kent, ülke ülke haber peşinde koştuğum günlerdi...Tesadüf!! bu ya o gün Türk Hava Yolları’yla seyahat ediyordum...Lufthansa’nın dünya çapında marka olduğu günlerdi...British Airways, Air Franca, Jall gibi dünya çapında markalarla uçuyordum...Havam yerindeydi...***Türkiye zaten o günlerde dünyadan alabildiğine kopuk, kahvenin bile bulunmadığı bir ülkeydi...Pencere kenarında oturmuş dışarıyı seyrediyor, yapacağım işleri planlıyordum...Hostes bir anket formu uzattı önüme...“Bunu doldurmanızı rica edeceğim” dedi...“Yolculuğunuz nasıl geçiyor?.. Nelerden şikayetçisiniz?.. Nelerden memnunsunuz?.. Bizim için cevaplarınız önemli...”Dünyada esamemizin okunmadığı yıllardı...Biz de Türkiye’ye inanmazdık zaten...“Bizden bir halt olmazdı...” öyle düşünürdük...Gençlik ukalalığında burun kıvırarak anket formunu aldım...Doldurmaya başladım...Memnun olduğum şeyler, olmadığım şeyler uluorta dolduruyordum...***O soruyu okuduğum anı hiç unutmuyorum...Şöyle diyordu soru:“Türk Hava Yolları’nı tercih etmenizin en önemli nedeni nedir?..”Şöyle bir düşündüm...Öyle bir cevap vermeliydim ki; okuyanlara “kapak olmalıydı...”Görmeliydi Türk Hava Yolları aslında matah hiçbir özelliğinin olmadığını...“Maalesef” dedim, “Ana dilimde uçuş yapan tek hava yolları şirketi... Tek özelliği bu benim için...”Aklım sıra aşağılıyordum kendi ülkemin hava yolları şirketini...O cevabı kim okudu, okuyanlar ne düşündü bilmiyorum...Ancak bu olayın üzerinden geçen 25 yıl sonra “bu gençlik cevabımdan utandığımı” hissediyorum...***Kabul, Türk Hava Yolları o günlerde muhteşem bir hava yolu şirketi değildi...Diğer hava yolları en azından bizim gözümüzde çok daha havalıydı...Pan-Am, dururken, Air France uçarken, SAS havada dans ederken, Türk Hava Yolları’nın adı bile sakil kalmaktaydı gözümüzde...Esasen Türkiye’nin gücüne, çağdaşlığına, medeniyetine inanmazdık ki biz...Bulgaristan’dan batıya doğru ötesi medeniyetti...Türkiye ise garabet...***Dün Genel Müdürü Temel Kotil, Türk Hava Yolları’nın dünyada 18.8 milyon kişinin oylarıyla, Avrupa’nın en iyi hava yolları seçildiğini açıkladığında 25 yıl öncesinin o öğleden sonrası geldi gözümün önüne...“Türk Hava Yolları’nı tercih emenizin nedeni nedir?..” diye sormuşlardı...“Maalesef kendi ana dilimde hizmet verilen tek hava yolu şirketi olması” cevabını vermiştim...Bugün sorsalar şöyle söylerim:“Mükemmel ikram servisi aldığım en önemli hava yolu...Hosteslerinin Air France’da olduğu gibi, Amerikan hava yollları şirketlerinde çok gördüğüm gibi ukalalık etmediği, hizmet vermeye çalıştığı hava yolları şirketi...Belki ismimden, ancak çokçası hizmetin kalitesinden rahat rahat şımarabildiğim, her durumda pratik bir formül bulunabileceğine inandığım tek hava yolu şirketi...Dünyanın kullandığım bütün hava yolları şirketlerinden, tek bir eksiği olmayan, fazlası çok olan bir hava yolları şirketi...En önemlisi...Gurur duyduğum ülkemin, gurur duyduğum hava yolu şirketi...”18-19 milyon dünyalının niye Türk Hava Yolları’nı seçtiğini bilmiyorum...Ben Türk Hava Yolları dışında bir şirketle aktarmalı bir yerlere gittiğimde içimden “Kim bilir yine uçakta ne aksaklık çıkacak” duygusunu yenemiyorum...İlahlar geçmişteki o “züppe” sözümün intikamını alıyorlar benden...*****MUSTAFA ÇOCUKLARINA KAVUŞUR MU BUGÜN?..Bugün Mustafa‘nın (Balbay), Mehmet Haberal’ın, Engin Alan’ın tahliye olup olmayacaklarına karar verecek mahkeme...Milletvekili seçildiler onlar...Mehmet Haberal’ı veya Engin Alan’ı tanımıyorum...Mustafa’yı ise yakından tanıyorum...Mustafa’yı tanımam, ona karşı torpil, diğerlerine karşı ise bir dezavantaj oluştursun istemiyorum...Hepsi için bu dileklerim geçerli...Fakat Mustafa’yı bildiğim için bu yazdıklarım daha bir sahici...***Kanunları bilmem...Mahkemeyi etkilemeye de hiç çalışmam...Ben olaya sadece insani açıdan bakıyorum...Çok zamandır çocuklarından hasret günler eçirdi Mustafa...Artık milletvekilidir...Yargılanacaklar ve yargılanma sonunda hüküm giyecek veya beraat edecekler...Milletvekili seçildiklerine göre kolay kolay kaçmayacaklarından, tutuklu kalmadan, yargılanmaları akla yakın, barışa hizmet edici bir tutumdur...Benim için ondan da daha önemlisi...Mustafa’cık ikinci çocuğunu öpüp koklayamadan geçirdi günlerini, aylarını, yıllarını...Bir parça gülümseyebilmeli o evlerdeki çocuklar ve aileler artık...O gülümsemeler Türkiye’de barışa hizmet edecektir...Emin olabilir herkes... *****HATİP DİCLE’NİN MİLLETVEKİLLİĞİ AKP’YE GEÇMEMELİ...Yasaların ince ayarı, yorumu başka olabilir...YSK kararında yasal olarak haklı da olabilir...Ancak ben olaya “vicdan ve adelet duygusu” açısından bakarım...Madem ki Hatip Dicle’nin miletvekilliği kabul edilmeyecekti, o zaman YSK niye milletvekili adaylığını kabul etti...Madem ki, Dicle hüküm giydiği için milletvekili seçilemeyecekti, bu durum neden daha önceden açık edilip bir başka BDP’linin aday gösterilmesi sağlanmadı?..Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülüp, yerine bir AKP’linin milletvekili olması vicdanları ve adalet duygusunu yaralar...326 milletvekili çıkaran AKP’nin bir milletvekiline daha ihtiyacı yok...Ha dört milletvekili bulmuş dışardan ha beş, Anayasa’yı değiştirmek için fark etmez...Seçimler bitti, herkes huzura erdi...Bu saatten sonra yeni gerginlikler, yeni tırmalamalar, ateşlenen yeni fitiller demokrasiye ve barışa hizmet etmez...Birilerini yine “krizden medet umacak hale getirmenin” alemi yok...Hatip Dicle’nin hakkıyla seçildiği milletvekilliği kendisine verilmeli...Yasalarda mı düzenleme yapılır, yorumda mı bilmem...O milletvekilliği BDP’nin hakkıdır...

Devamını Oku

Futbol federasyonu başkanı haberime attıkları iftira içimdeki haberci devi nasıl uyandırdı?..

22 Haziran 2011

Hani geçenlerde Futbol Federasyonu Başkanlığıı seçimleriyle ilgili, ince ayrıntı kulis ve diyalogları vermiştim ya...Hani haberden ve kulislerden memnun olmayanlar, bir taraftan “haber doğru değil” derken, diğer taraftan “Yıldırım Demirören mi yazdırıyor?..” diye sallıyorlardı ya...Çok kötü yaptılar...İçimdeki devi uyandırdılar...***Dün bana muhabirliği iciğine cıcığına öğreten Nilüfer Abla’nın ölümü dolayısıyla anısına birkaç satır karalarken bir kez daha fark ettim ki, benim esasen ruhum “muhabir”dir...Ünlü bir anchorman de olsam, gazetelere yarım sayfa yazı yazan gazeteci-yazar havası da atsam, spor programı moderatörlüğü, talkşov aktörlüğü de yapsam hiç fark etmez...Ruhumun derinliklerinde, Türk matbuatına uzun atlatmayı misyon edinmiş fırlama bir muhabir yatar...***Geçenlerde Vatan ve Milliyet’in devir teslim töreninde yılların dostu Milliyet’in Haber Müdürü Tunca Bengin’le karşılaştım...İkimiz de 50’li yaşlarımıza gelmişiz...Birbirimizin gözlerinin içine bakarken aynı şeyleri hatırlıyoruz...Onla ilk karşılaştığımda 1980 yılıydı...O Akajans’ta...Ben Ulusal Basın Ajansı’nda muhabirim...Gümrük Bakanlığı’na sotalanmışız...Tekel zamları açıklanacak...Daha diğer gazetelerin muhabir tayfası akıl edip, gelmemiş...Sadece ikimiz varız...Birbirimiz kolluyoruz...O benden birkaç yıl eski, ben biraz daha tıfılım...Ortada bir telefon var...Tunca aldı telefonu, Ajans’tan birisiyle konuşmaya başladı...Beş dakika, on dakika, onbeş dakika, telefonu kapatmıyor...Zamlar ha açıklandı ha açıklanacak ve Tunca ortadaki tek telefonu kaptığı için, açıklanan zamları önce o haber ajansına geçecek...Gümrük Bakanlığı Müsteşarı, daire başkanı bir sürü kişi var bulunduğumuz yerde...Odada tek de bir telefon, o da Tunca’da...***İşkillendim, sinirlendim, herkesin ortasında “Arkadaş bıraksana telefonu” diye söylenmeye başladım...Tunca hiç oralı olmuyor konuşmaya devam ediyor...Ben ortalığı birbirine katıyorum...Ne skandal kalıyor, ne rezalet ne Gümrük Bakanlığı personelinin vurdumduymazlığı...Utanmasam stajyer Ajans muhabiri halimle, Gümrük Bakanı’nı falan düşüreceğim...Niye?..Akajans muhabiri tek telefonu kapmış UBA muhabirinden önce, geçecek haberi merkezine...Öyle olay çıkarttım ki, bana müsteşarın odasındaki telefonlardan birini verdiler de olay yatıştı...***Yıllar geçti üzerinden bu kez ben SHOW Haber’in başındayım...Tunca da Milliyet Haber servisinin başında...Kimdiler hatırlamıyorum şimdi, bütün basının röportaj yapmak üzere peşinde olduğu birileri sanıyorum cezaevinden çıkacaklar...Televizyon haber merkezleri, gazeteler önceden hazırlıklarını yapmışlar, ertesi günü belli ki meydan muharebesi çıkacak...O kişiler hangi gazeteye ya da televizyona gelecekler diye...Topladım, en iyi muhabirlerimi ve haber müdürlerimi...- “Siz televizyon haber merkezlerini boşverin... Bizimle kimse baş edemez... Bir tek Milliyet’in ekibini darmadağın etmeye bakın... Onların başındaki adamı tanırım... Ne yapıp edip, adamları kaçıracaktır... Önce gazeteye, arkasından da Kanal D’ye verir... Dört adamımız Tunca’nın adamlarını marke etsin... Geri kalan üç adamımız da adamları arabaya atıp bize getirsin...”***Gören beni takımı son 30 saniyeye hazırlayan basketbol koçu ya da meydan muharebesini planlayan örgüt lideri zanneder...Ertesi günü telefon elimde an be an takip ediyorum bütün olayları...Tahmin ettiğim gibi Tunca’nın ekibiyle bizimkiler, son düzlükte baş başa kaldılar ve bizimkiler planladığımız şekilde, röportaj yapılacak kişileri büyük bir gazetecilik hüneri sergileyerek kaçırdılar...Akşam yayınımızı yaptık ortalığı yıktık geçirdik..Fakat Tunca bu pes etmez...Ertesi günü bir de baktım Milliyet gazetesi manşetinden “bizim röportaj yapılan insanları alenen kaçırdığımızı” yazıyor...Bizi etik dışı yöntemlerle adam kaçırdılar demeye getiriyor...Sen misin bunu yapan...Aldım bütün kasetleri, çağırdım işin içindeki kıdemli muhabir ve müdürleri...Tek tek kasetleri okuyoruz Milliyet muhabirlerinin “adamları kaçırmak için yaptığı eylemleri, halka içine alıyoruz...”“Kimmiş adam kaçırmaya çalışan gazete” manşetiyle vereceğiz haberi akşama yayında...Onu da yaptık...Bir de hızımı alamadım “Tepkilerinizi Milliyet gazetesinin santraline bildirin lütfen” dedim...Santrallerini kontrol ettiriyorum bir taraftan, yıkılıyor santralleri...***Gümrük Bakanlığı’nda “kim bir dakika önce zam haberini verecek” diye başlayan mücadele, 20 yıl sonra devam ediyordu “kim alacak konukları” şeklinde...Sonra sevgili Tunca’nın stresten by-pass olduğunu öğrendim... Kalbi teklemişti sevgili dostumun ve meslektaşımın...O zaman gözümün önünden geçti, bir haberi iki saat ya da bir gün önce verebilmek uğruna yaptığımız inanılmaz haber savaşları...Hep düşünürdün o zamanlarda...“Annemle babam benim bu halimi görseler ne yaparlardı acaba?..”*****AZİZ YILDIRIM, TAYYİP ERDOĞAN’A FEDERASYON BAŞKANLIĞI İÇİN GÖKSEL GÜMÜŞDAĞ’I NE ZAMAN ÖNERDİ?..Futbol Federasyonu Başkanlığı seçimleri bir hafta sonra olacak... Yönetim Kurulu üyelikleri için inanılmaz bir mücadele var...Tahkim Kurulu Başkanlığı, MHK Başkanlığı ve Disiplin Kurulu Başkanlığı için yoğun kulis yapılıyor...Bu arada ben dün çok ilginç bir bilgiye ulaşıyorum...***Ulaştığım bilgi Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın Federasyon seçimleri için ne kadar öncesinden çalışmaya başladığını gösteriyor...19 Nisan 2011 tarihinde, önceden alınmış bir randevuyla Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, beraberinde kaptan Alex’le Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşmeye gidiyor...Konu, Alex’in Türk vatandaşlığına geçme isteğini bizzat kendisinin Başbakan’a iletmek istemesi...Türk basınının yoğun ilgi gösterdiği ve daha sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Niye Fenerbahçe’yi kabul ediyorsunuz da Trabzonspor’u etmiyorsunuz” diye eleştirildiği görüşmeye giderken Başkan Aziz Yıldırım, Başbakanlık merdivenlerini çıkarken gazetecilere şöyle diyor:“Alex’i vatandaşlığa geçirmek istiyoruz... Medyadan destek bekliyoruz...”***Aziz Yıldırım bu sözleri söyledikten sonra Alex’le birlikte Başbakan’ın yanına giriyor...Dört adet formanın hediye edildiği, Başbakan’ın “Alex’in Türkçe ismini belirlediniz mi” diye sorduğu görüşmede Aziz Yıldırım esas gündemindeki çok daha önemli bir konuyu açıyor...Yıldırım, Göksel Gümüşdağ’ı Federasyon Başkanı olarak düşündüklerini aktarıyor ve Başbakan’ın bu konuda ne düşündüğünü soruyor...Amacı, Başbakan’ın yakacağı yeşil ışığın rüzgarıyla Nisan ayının ortasında Göksel Gümüşdağ’ın etrafında güçbirliğini sağlamak...Tayyip Erdoğan orada tarihi görüşmenin, tarihe geçecek sözünü söylüyor:“Federasyon Başkanlığı’nda aileme yakın bir ismin olmasını doğru bulmuyorum!.. Futbol Federasyonu üzerinden siyasi ve ailevi olarak yıpratılmamız doğru değil... Ailevi yakınlık doğru değil Futbol Federasyonu’nda...”***Burada Başbakan’ın verdiği çok ince bir mesaj var...Göksel Gümüşdağ, Emine Hanım’ın yeğeniyle evli...Kan bağı olmasa da Gümüşdağ da aile içinden bir isim...Aileden bir ismin, futbol gibi “bir süre sonra her çevrenin hedefine oturacak bir göreve gelmesini” doğru bulmuyor Tayyip Erdoğan...Aziz Yıldırım’ın bu önerisine, hiç sıcak bakmadığını gösteriyor bu görüşmede...O günlerde henüz Mahmut Özgener’in Federsayon Başkanlığı’nı bırakıp bırakmayacağı belli değil...Ancak basketbolda tek tek her sporcusunun durumuyla bile yakından ilgilenen Aziz Yıldırım, yeni Federasyon Başkanı seçimi için en üst düzeyde temaslara iki ay öncesinden başlamış bile... Medya görüşmenin bu bölümünden haberdar değil...Ne Aziz Yıldırım’ın dolaylı teklifinden...Ne Başbakan Erdoğan’ın reddinden...Herkes o görüşmenin, “Tayyip Erdoğan niye Fenerbahçe’yi kabul etti de Trabzon’u etmedi” kısmında... ***Bana Federasyon kulisleriyle ilgili haberleri iftira atarak Yıldırım Demirören’den aldığımı söyleyenlere bu vesileyle ufak bir notum olacak...Bu bilgileri doğal olarak sevgili Demirören bilmiyor...Çünkü görüşmede Başbakan Tayyip Erdoğan var...Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım bir de Alex var...Alex’in Türkçesi görüşmenin bu boyutu anlamaya yeter mi kuşkuluyum...Geriye sadece iki kişi kalıyor...Bir de fiziği olmasa da “ruhu” o görüşmede bulunan ve bu haberi şimdi yazan Reha Muhtar...İçimdeki muhabir devi uyandırmayacaktınız...Daha neler gelecek bekleyin!..Azzz sonraaa...

Devamını Oku

Bilgi İşlem Merkezi'ndeki sorun ve hayatın mucizesi...

21 Haziran 2011

Sevgili okuyucular,Gazeteler de her ürün gibi çalışanların göz nuru ve alın teriyle çıkar...Bir haberi çıkartabilmek için saatlerce uğraşır muhabir...Bir resmi çekebilmek için saatlerce deklanşör başında bekler foto muhabiri...Sayfayı doğru, güzel ve çarpıcı başlıklarla donatabilmek için geceler boyu geceler boyu göz nurunu akıtır sayfa sekreteri, yazı işleri editörü, haber müdürü, genel yayın yönetmeni...Gününe göre her gün yedi bin ile on beş bin vuruşluk yazı yazan bir gazeteci yazar da elinize aldığınız bu gazetede size bir renk ve bir farklı bakışın satırlarını kendi göz nurunun alın terinin deneyimlerinden harmanlanmış süzgecinden aktarmaya çalışır...Gazetecilik bir ekip işidir...Herkes en güzel ürünü yapmak için elinden geleni vermezse, ürün bozulur, yamulur, güdük kalır...Sizlere yaklaşık bir haftadır, Doğan Yayıncılık Merkezi’nde oluştuğu söylenen ve bir türlü düzeltilemeyen bilgisayar erişim sisteminin çalışmadığı bir düzenekte, yazıları göndermeye çalışıyorum...Her gün Bilgi İşlem Merkezi’ndeki “teknik arızanın bir sonraki gün” düzeltileceğini söyleyerek , beni oyalıyorlar...Her yazıya oturuşumda aynı arıza tekrarlıyor ve bir saat bir buçuk saat “güya bu arıza” giderilmeye çalışılıyor... Sonra yine aynı arıza ve aynı çapaçulluk devam ediyor...Teknik servisteki arkadaşlar Cumartesi günü nihayet mühendis çağıracaklarını ve arızayı gidereceklerini söylediler...Pazar yazılarını Cumartesi günü, “çakma ve iğreti bir sistem” üzerinden zor bela erkenden verdim ki, mühendis arkadaşlar, bilgisayar üzerinde istedikleri gibi saatlerce çalışsınlar ve sorunu çözsünler...Çalıştılar...Daha doğrusu çalıştıklarını söylediler...Sonra da telefon açıp “çözdüklerini söylediler...” Teşekkür ettim...Dün size köşede yazacağım yazıları yazmak üzere bilgisayar başına oturdum ki, çözüyoruz dedikleri bütün bu saatlerde “hiçbir şey yapılmamış olduğunu” üzülerek gördüm...Doğan Yayıncılık Merkezi’ne bağlanmak için ilk tuşa basmamla, aynı “bağlanamayacağımı gösteren sorun” bir çan sesi eşliğinde yine ekranda göründü...***İki yol vardı önümde...Telefonu açıp, saatler boyu bitmek bilmeyen tartışmalara girmek ya da bu durumu sizinle paylaşıp yazıların niye ulaşmadığı konusunda sizi haberdar etmek...Birinci yolun bir etkisinin olmadığı bir hafta boyunca belli olmuştu...O merkezde kim olduğunu bilmediğim birileri, belli ki gazete sayfalarında yazıların ve haberlerin yer almasını pek önemsemiyordu...Çoğu durumda hayatı ne kadar değiştirmeye çalışırsanız çalışın insanları değiştiremezsiniz...Böyle durumlarda, sağlıklı olan hayata bakışınızı değiştirmektir...Şimdi gelin, Pazar günü, Mutluluğun Şifreleri yazısında anlattığım alternatif yaşam tarzı yöntemleriyle, sorunu çözmeye çalışalım...*****ESKİDEN BU KRİZDE NELER YAPARDIM ŞİMDİ NE YAPIYORUM?..Özelikle televizyon haberleri ve programcılığını çok yoğun yaptığım günlerde, bu olay gibi onlarca, yüzlerce olay başımıza geliyordu elbette...Kasetler yetişmiyor, montaj hatalı yapılıyor, bilgi işlem merkezinde kimsenin “ürünün iyi olmasını takmadığı gibi”, televizyonlarda da mutlaka birileri “bana ne” tavrı içinde oluyordu...Her krizi “ürüne hiçbir zarar gelmeden” çözmek için, inanılmaz bir strese ve gerginliğe giriyorduk...Neden?..Çünkü düşünce sistemime göre, “perde arkasında ne yaşanırsa yaşansın ürün mükemmel olmalı, ürüne bir zarar gelmemeliydi...”***Bu düşünce sisteminde yapılan bütün hataları, ağır bir stresle yok etmeye çalışıyor, çarkın işlemeyen tüm deliklerini insanüstü bir çabayla kapatmaya çalışıyorduk...Sonunda baş edilemeyen bir stres, yayına yansıyan bir gerginlik ve yaşamı altüst eden psikolojik bir baskıyla “kusursuz dediğimiz ürün”ü elde etmeye çalışıyorduk...Oysa hayatın kusursuzluğu, ürünün kusursuzluğuyla mukim değildir her zaman...Ürünün mükemmel olması için insan hayatının “çok stresli” olması gerektiği yanlış ve mutluluk vermeyen bir öğretidir...Doğrusu, stres yaratmadan, severek, benimseyerek, içselleştirerek yarattığımız üründür...Kusursuz olanı, mükemmele yakın olanı budur...Hayatı germeden yapacağınız iş, kendinizi kasmadan vereceğiniz emek, mükemmeli ortaya çıkartacaktır...***Bizler sinemalarda izlediğimiz filmlerde, “başarının hep büyük meşakkatlerle” geldiğini gördük...Terlenmeden kazanamayacağımız, zorluklara göğüs germeden güzel günlere ulaşılamayacağımız, stres yaşamadan başarıyı tadamayacağımız öğretildi bize hep...Oysa öyle değil...Bu krizi geçmişte yaptığım gibi, ürün mükemmel çıksın diye, yeni ve gergin tartışmalara girerek çözmek yerine “durumun fotoğrafını çekip, yeni bir yola ve çözüme gitmek” daha akıllıca...Kısaca NLP denilen yöntem, dünyada başarılı olmuş insanların davranışlarını modelleyerek, onları insanlığın ortak kullanımına sunan bir düşünce disiplini...Gazetedeki Bilgi İşlem Merkezi’nin çıkarttığı krizi aşmak için stresli tartışmalar yerine, okuyucuya katkı yapacak yeni bir düşünce sistemini çıkartabiliyorsanız mutlu ve başarılısınız...Aksi halde kendinizi yiyip bitiriyorsanız, “ürününüz mükemmel olsa” da siz başarısız olursunuz...Bugün işteki bu kriz yaşanmasaydı, size hangi yazıları yazacaktım bilmiyorum...Fakat bu yazıların, yazılması muhtemel yazılardan, sizin kullanımınıza daha etkin yazılar olduğundan eminim...Bilgi İşlem Merkezi’nde çözülemeyen sorun ne mi olacak?..Bilmiyorum...Yarın da çözülmezse, yarın da bir başka yazarım...Çünkü mesele...Dışınızdaki hayatı değiştiremiyorsanız...Hayata bakışınızı değiştirmelisiniz...*****NİLÜFER ABLA’YA VEDA SATIRLARIM...Onu tanıdığımda sadece bir yıllık gazeteciydim...Beni onun yanına Şef dediğimiz Orhan Tokatlı vermişti...“Seni Nilüfer’in yanına vereceğim... Çok iyi yetişirsin... Her dediğine bakma zordur, sen öğrenmeye bak, çok şey öğrenirsin...”Tam ne demişti anlamamıştım, fakat Nilüfer Abla’yı biliyordum...Haberi kaynağından “gözü oyarcasına ince işçilikle söker alırdı...”Kızdırmadan, ürkütmeden...Güzel güzel konuşarak, suyuna gider gibi yapıp can alıcı soruyu sorarak...Bir heykeltıraşın heykelin yaparkenki ustalığını andırırdı Nilüfer Abla’nın haber alışı...***Aylarca karşı çapraz masamdaki Nilüfer Abla’yı gözledim...Telefonu açar, üst düzey Türk ve yabancı diplomatlarla, usul usul konuşmaya başlardı...Konuşmanın ilk birkaç dakikasında “peşrev faslı” vardı...Karşısındaki kaynağı “kıvama getirirdi...”Sonra bir sorup, bir onaylatıp adım adım “haber ve bilgi olarak sağmaya başlardı” muhatabını...Yanında gerçek bir haber ustasının ince işçiliğinin tüm teferruatlarını öğrenircesine yetişiyordum...Bir dakika durmaz, beni de bir dakika rahat bırakmazdı...İki haber, üç haber, bana mısın demezdi...***Arada bir yorulur, gazeteleri okumak isterdim...“Bilmem ki aradın mı?..” derdi...Hiç bitmezdi aranacak haber kaynakları...Hiç bitmezdi sorulacak sorular...O zamanlar o 60 yaşına merdiven dayamıştı...Ben 20 yaşındaydım...Enerjisi benim birkaç katımdı...Orhan Tokatlı beni ona yetişmem için vermişti...Ahdetmiştim onun yanında yetişecektim...Sanrım 4 yıl boyunca geceli gündüzlü 24 saat baştan sona böyle yetiştirdiği başka gazeteci olmamıştı...Akşama doğru boyun ve sırt ağrıları tutar “bana masaj yap” diyerek boynuna masaj yaptırırdı...***Çok güzel bir kadındı...Ben onu tanıdığımda 60 yaşlarındaydı...Gençken nasıl olduğu tasavvur etmem imkansızdı... Gazetecilik gibi o yıllarda “bohem ve fırlaması bol meslekte” bu kadar güzel bir kadının nasıl ayakta kaldığını merak ederdim...Hala eski tüfekler onu gördüklerinde erotik espriler yaparlar, hiç taviz vermeden güler espriye de aynen tokat gibi cevap yapıştırırdı...Eski zamparaların Nilüfer Abla karşısında kuyruklarını sakladıklarına kaç kez şahit olmuştum...Benden büyük bir oğlu bir de kızı vardı...Kocası Aydın Yalçın bizim Siyasal’da profesördü...***Haber peşinde yaşanan gerçek bir muhabirin hayatıydı onun hayatı...Haber bu güzel kadının her şeyiydi...Haber çıkarmak, ona imza atıp İstanbul’a göndermek, İstanbul’la konuşup sayfada iyi yer bulmasını sağlamak, sonra da yüzünü pencereden gelen güneşe dayayıp yarım saat gözlerini kapatarak dinlenmek en büyük lüksüydü...Rabert College mezunuydu...Ana dili gibi İngilizce konuşurdu...Bir süre sonra ben de diplomatlarla onun çıraklığında “habercilik yaptığımı” fark ettim...Aynı Nilüfer Abla gibi, ürkütmeden haber kaynağını kıvama getiriyordum, sonra mitralyöz gibi soruları sıralamaya başlıyor, arada bir duruyor onun söylediklerini onaylıyordum...Ancak Nilüfer Abla’nın bir özelliği vardı...O bu çabasında hiç yorulmazdı...Bense sabırsızdım...Haberin kaymağını aldığımı hissettikten sonra, telefon konuşmasını kesmeye yelteniyordum...Uzatmaya takatim kalmıyordu...***Onun yanında diplomasi muhabirliğini gece gündüz 4 yıl çalışarak öğrendim...Atina’ya giderken veda ettim Nilüfer Abla’ya...Yıllar yıllar geçti üstünden...Atina’da deli muhabirlikler geçmiş, SHOW Haber’de Türkiye’yi kasıp kavurduğum günlerin ortasında yaşıyordum...Şangırtılı bir adım, fırtınalı bir hayatım vardı...Gazeteciler Cemiyeti’nin bir akşam yemeği davetinde rastladım ona...Kurt gazeteci yaşlanmıştı...Milliyet’ten ayrılmış Basın Konseyi’nin sekretaryasında çalışıyordu...80 yaşını aşmıştı ve hala çok güzel bir kadındı...Gözleri yeşil yeşil parlıyordu hala...Beni gördü birbirimize sarıldık...Uzun uzun konuştuk, hasret giderdik...Sonra çıkarken, “Seni eve ben götüreyim Abla” dedim...Şoföre talimat verdim, arabanın arkasında Abla’mın elini elimin üzerine koyup, onunla eski günlerdeki gibi fısıldaşa fısıldaşa Nişantaşı’ndaki evinin önünü bulduk...Ona habercilikte kazandığım bütün başarıların altında ondan öğrendiğim muhabirliğin yattığını söyledim... Çok enteresandır...Sanki öyle değilmiş gibi inanmazcasına baktı yüzüme... Oysa öyleydi...Ondan öğrenmiştim muhabirliğin, haberciliğin bütün inceliklerini...Arabadan inerken sarıldım ona...Çıktı arabadan, son bir defa döndü ve bana baktı... “Ara beni” dedi... “Son zamanlarda çok az görebiliyorum çocukları...” Bu onu son görüşümdü...Bu sözlerinin aramızdaki son sözler olduğunu o anda bilmiyordum...“Hoşça kal haberin büyük ustası büyük gazeteci...”

Devamını Oku

Okuyuculara babalar günü hediyesi... Mutluluğun şifreleri...

19 Haziran 2011

Bugün Babalar Günü...Babamla ve üç çocuğumla kutladığım üçüncü Babalar Günü’nde, size benden bir Babalar Günü hediyesi hazırladım...Yogesh Sharda 30 yılı aşkın bir süredir Raja Yoga meditasyonu ve Öz Farkındalık anlayışını Avrupa ve Ortadoğu’da seminerler ve atölye çalışmalarıyla sürdürüyor...Dün özellikle sakladığım 3. Göz Dergisi’nin Ocak 2011 sayısındaki yazısını bir kez daha okudum...Bu özel günde, mutluluğu arzulayan, kendini arayan, yaşamın bize sunulan “saçmalıklarını değil”, gerçek özünü, orijinini ve ruhunu arayanlara hediyem olarak bu yazıyı yayınlayayım istedim...Yogesh Sharda’nın yazısını Serpil Ata’nın çevirisiyle aktarıyorum...İyi okur ve ne dediği üzerine kafa yorarsanız, kişiliğinizde tahmin edemeyeceğiniz bir değişimle karşılaşmaya başlayacaksınız...MUTLULUĞUMUZUN HIRSIZLARI...Mutluluğumuzu neler çalar?..Ne yapıyorum da o mutluluğumu kaybetmeme neden oluyor?..Geçici arzular...Şunları düşünün:İSTEDİĞİMİ ALMIYORUM: Hayal kırıklığıİSTEMEDİĞİMİ ALIYORUM: Stres***Modern hayat, mutlu ve kendimizi hoşnut hissetmemiz için bize “elde etmeye” odaklanmamızı teşvik eder...(Daha fazla, daha güzel şeylere sahip olmak mutlu eder bizi şırıngası R.M.)Buna karşın, “ruhsal bir hayat” bizi denklemin “isteme” bölümünü incelemeye yönlendirir...Ben ne istiyorum?..İstediğimi neden istiyorum?..Ne kadar istiyorum?..Geçici arzularımızı yerine getirmeye çalışmanın ardından, sonu gelmeyen kovalamaca zihnin yorulmasına neden olur...Yorgun zihin mutlu olamaz...Geçici arzularınızın peşinde koşmak gölgenizi kovalamak gibidir...Hiç yakalayamazsınız...Geçici arzulardan nasıl kurtulmalı?..Bu kısır döngüden kurtulup nasıl özgür olunabilir?..***Tüm bu geçici arzuların arkasında, ruhun ebedi arzuları bulunur...Huzur, sevgi ve mutluluk...Bunların zaten içinizde olduğunu ve sizin gerçekten doğanız olduğunu fark ettiğimizde, o zaman bu ebedi arzuları beslemeye ve ortaya çıkarmaya başlarız...Bu da sonunda o kısır döngünün ve kovalamacının sona ermesi demektir...Gerçek ihtiyaçlarımız karşılandığında, o zaman isteklerimiz azalır, hayal kırıklıklarımızı ve stresimiz azalır...Geçici arzular yani boş düşünceler, zihnin enerjisini yetersizleştirir ve onu yorgun hale getirir...Sabır, hoşgörü, kabul etme düzeyi düşer... İnsanların hal ve davranışlarından kolaylıkla etkilenmeye, öfkeye, gerginliğe ve strese yöneliriz...Boş düşünceler geçmiş olumsuz anıları tekrar tekrar düşünmeyi ve gelecek hakkında kaygılanmayı içerir...Bunun için, zihni boş ve gereksiz olandan uzaklaştırmak için kişisel sloganlara sahip olmak bize yardımcı olur...Örneğin kendinize;“Geçmişin geçmiş olmasına izin verin...”“Bu durumdan ne öğrenebilirim?..”“Elimden gelenin en iyisini yapayım, uygulama ile daha iyi olacağım...” demek gibi...Bu sloganlar boş düşüncelere NOKTA koyma sonucunu verir...Bu yöntemleri ne kadar uygularsak, onları kullanmak konusunda da o kadar iyi hale geliriz...KATKI...Kendinizin en iyi yanlarını dışarıyla paylaşmanız ve bu iyi yanlarınızı ifade etmeniz çok önemlidir...İçinde vermek ve almak vardır çünkü...İyi dilekler, olumlu bir tutumu paylaşmak, hizmet etmek ve yüceltmek demektir...“Neden ve Sonuç” yasasına göre, verdiğim her şey sonunda bana geri gelecektir...“İyi şeyler yapın ve Okyanus’a atın... Bir nehir olun gölet değil...”Olabildiğince fazla mutluluk verin ki, bu bir boomerang gibi size geri gelsin... Hem de fazlasıyla...HATALARLA BAŞ ETMEK...Hatalara dalmak -hem kendinizin hem de başkalarının- ağır bir zihne ve olumsuz tutumlara yönlendirebilir...Siz kendi hatalarınızı;1) Alacağınız ders için tanımlayın ve öğrenin...2) Durumu unutun...3) Hayata devam edin...Başkalarının hatalarını;1) Alacağınız dersi kendiniz için tanımlayın ve öğrenin...2) Diğer kişi için bağımsız gözlemci olun...3) Diğer kişi için olumlu düşüncelere (iyi dileklere) sahip olun...HAYATIN AMACI...Hayatta bir amacın olması insanlar için zorunluluktur... Hayatta amaç sahibi olmak, anlam verir, günlük deneyimlerimize anlam ve değer katar...Hayatta kişisel amaçlarımızla bağlantımız kesildiğinde, bu motivasyonumuzu kaybetmemize ve her şeyin anlamsız görünmesine neden olur... Fazlasıyla bilgi yüklenmiş karmaşık dünyada insanın kendisini kaybolmuş hissetmesi kolaydır...Burada odağımızı bulmamıza yardımcı olacak üç önemli soru var...1) Ben kimim? (Kimlik hissi)2) Hayatımda nereye gidiyorum? (Yön hissi)3) Yapmakta olduğum şeyi neden yapıyorum? (Amaç hissi)Bu “Büyük sorular”ın yanıtları hemen içinizden gelmeyebilir... Ancak bu soruları samimi olarak soruyorsanız, öğrenip ve büyümeye açıksanız, bir süre sonra bütün gerçek cevaplarınızı öğreneceksiniz...***Bu yazıda yazılanların hepsine yakın bir bölümüne imzamı atıyorum...2011 Haziran’ın Babalar Günü’ne denk düşen 3. Pazar’ı yeni hayatınızın başlangıcı olsun...Sevgilerimle...***MUTLULUĞUM NEYE BAĞLI?..Biz ruhsallığı keşfettiğimizde, mutluluğumuzun kalitesini de artırmak isteriz...Kendimize sorarız?..Mutluluğum neye bağlı?..Mutluluğum nereden geliyor?..Benim dışımdaki şeylere mi dayanıyor?..Mutluluğum ne kadar güçlü ve derin?..Mutluluğum “benim seçimim mi yoksa şans mı?..”Eğer mutluluğum şartlara bağlı ise tabii ki benim mutluluğumu değiştirdiklerinde, mutluluğum sarsılacak ve yok olacak...***VİZYONUN GÜCÜ...Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız, hayatınızı nasıl “gördüğünüzü” değiştirmelisiniz... Eğer gördüğümüz şeyi sevmezsek, ya gördüğümüz şeyi değiştirmeye çalışırız, ya da görme şeklimizi...Sonuçta gördüğümüz şeyi değiştiremezsiniz, insanları ya da hayatı değiştiremezsiniz...Ancak “Bağımsız bir gözlemci” olarak görmeyi öğrenebilirsiniz... Hayatımızda böyle bir bakış açısı olduğunda, hayat sahnelerinin keyfini çıkarırız...Onlara takılı kalmayız... Ya Hayat Oyunu’nu gözlemleyeceğiz... Ya da “içine çekilip” kendi bakış açımızı, huzur ve mutluluğumuzu kaybederiz... ***GERÇEK MUTLULUĞU KEŞFETMEK... İÇSEL GÜÇ...Mutluluk ruhun içinde akan bir nehir gibidir...Bu mutluluğu kuvvetlendirmek ve niteliğini artırmak için, zihni her gün “güç” ile beslemek önemlidir...Günün belli bir bölümünde “sessizlik” içinde oturma uygulaması yapmak ve kendimize olumlu konuşmak etkilidir...***Sabah meditasyonları bunun için oldukça faydalıdır...Gün içinde birçok zorlukla -trafik, gürültü, insanlar, işteki ve evdeki talepler- başa çıkabilmemiz için içimizdeki mutluluğun güçlü olması gerekir...Yoksa bu olaylardan kolayca etkileniriz...Bir binayı inşa etmek gibi...İlk önce aşağı inip kuvvetli temeller yaratmalıyım ki yukarı doğru inşa edebileyim...Bu durumda “üç nokta” planı yardımcı olur...1) Kendinize bağlanmak,2) Yüce olana bağlanmak,3) Hayata bağlanmak (Aile, meslek, arkadaşlar, sorumluluklar).***Biz insanız...Ancak modern hayatın hızı bizi “yapmak, gitmek ve sahip olmak” fiilleriyle sınırlı hale getirdi...Bedenin oksijen ihtiyacı olduğu gibi, zihnin de sessizliğe ihtiyacı vardır...Gün içinde 2 ya da 3’er dakikalık kısa sessizlik anları sizi toparlar...

Devamını Oku

Baba olduktan sonra hayat maçının ikinci devresini oynuyorum

18 Haziran 2011

Herkes için bambaşka hisler çağrıştırıyor baba kavramı... Bazıları manevi ya da fiziksel olarak yanında olamayan babaya duyulan özlemi, bazıları da hep güç aldığı babalarının verdiği güveni yaşıyor hayatında. Ama ne olursa olsun büyük önem taşıyor hayatımızda. Varlıkları ya da yokluklarının etkisi büyük oluyor hayata bakışımıza, seçimlerimize... İşte Reha Muhtar’la Babalar Günü’nü kutladığımız bu Pazar gününde babalığı ve onların hayatımızdaki önemini konuştuk.* Anne sarıp sarmalayan bir sarmaşık, baba ise hep heybetli bir çınar ağacı gibi gelmiştir bana. Hani hiç yıkılmazmış gibi, hani hep gövdesine yaslanıp güç alacaksın gibi. Siz içinizdeki baba kavramını nasıl tasvir edersiniz, kısaca benzetecek olsanız neye benzetirdiniz?Öncelikle beni ve ailesini dışarıda koruyan erkek... Beni çok sevdiğini bildiğim, benim için her şeyini verebileceğine inandığım birisi babam aynı zamanda...Babam bende sıcaklık demek aynı zamanda... Çocukken kucağında oturduğum, keyif alıp sohbet ettiğim insan o... Babayı sadece koruyucu, anneyi sadece paylaşıcı birisi olarak görmedim ben. Babamla daha çok paylaştım... Daha sıcak ilişki kurdum... Onun kucağında daha fazla oturdum ben.* Her hafta sonunu çocuklarınızla geçiriyor ve onlarsız kalacağınız hiçbir programa katılmıyorsunuz. Sizde büyük değişiklikler yarattı mı baba olmak, hayata bakışınız, yaşamınız nasıl değişti çocuklarınızdan sonra?Ayşe Nazlı’nın 42 yaşında hayatıma girmesinden beri yavaş yavaş değişen hayatım, 50 yaşında ikizlerle birlikte tamamen değişti... Benim hayatım çocuklardan sonra sıfırlandı. Hayat maçının ikinci devresini oynuyorum. Birinci devre iyi oynamaya çalıştık, elimizden geleni yaptık. Şan, şöhret, başarı, para kazandık bir miktar. İkinci yarı, bambaşka bir insan var sahada. Hayata katkı yapacak, çocuklarına katkı yapacak, insanlığa katkı yapacak. Ve bu uğurda her şeyle savaşmayı göze alacak.* Annelerimiz hep bizim için telaşlandığında ve biz bununla ilgili huysuzlandığımızda “beni ancak anne olunca anlarsın” derler ya, babalık da öyle mi, ancak baba olunca mı anlaşılıyor insanın kendi babasının duyguları?Valla ben babamı çocukken de anlıyordum... Kabul etmesem de anlıyordum... Bakalım çocuklarla nasıl olacak... Ayşe Nazlı’yla çok iyi bir ilişkimiz var. Umarım Mina ve Poyraz’la da öyle olacak.* Ben babamla çok fazla şey paylaşamadım ve baktığım zaman bu hayatımdaki çok kararı, çok tercihi etkiledi. Özellikle kız çocuğu için baba figürü çok önemli değil mi hayatında yani onun yarattığı eksiklik büyüdüğünde ne kadar güçlü ne kadar ayaklarının üstünde durursa dursun bir yanı hep korunma, sahip çıkılma, güvende hissetmek istemiyor mu?Bilmiyorum... Onu bir kız çocuğu olarak sen biliyorsun. Ancak onları güvende hissettirmek için, elimden gelenden fazlasını veririm biliyorum. * Yıllar önce “babasız kadınlar” diye bir yazınız vardı, birçok kadın gibi ben de gözlerim dolarak okumuştum o yazınızı. Orada şöyle diyordunuz “babasız kadınlar erkeklere hiçbir zaman tam güven duymaz ama her zaman hayatlarını teslim edecek kadar sever” Bu garip bir çelişki mi ya da güven duygusuna duyulan bitmek bilmez bir özlem mi?Babasız Kadınları yazdığımda “çocuklarına doyamayan babalardan” haberim yoktu... Hayat böyle bir şey işte. Neyi bilmiyorsanız onu öğretiyor size.Çocuk 11 yaşından itibaren baba figürünü model alır* Peki kız çocukları için durum böyleyken erkek çocukları için nasıl bir etki yaratıyor baba figürü, nasıl etkiliyor hayatlarını? Bir erkeğin gelecekteki hayatına girecek kadınları ya da nasıl bir eş ve baba olacağını önemli ölçüde şekillendiriyor mu?Erkek çocuk 11 yaşından itibaren baba figürünü modeller... Yaptıklarını yapar, bilinç altına atar. 11 yaşından itibaren bir çocuğun babasının yaptıkları çok önemlidir...Söyledikleri değil.... Yaptıkları... Onun için bir süre anne baba “Ama biz yapmamasını söylüyoruz... Yine de bizi dinlemiyor” derler. O anne babalar söylediklerine değil, yaptıklarına ve davranışlarına bakmalılar. Çocuk söylenenleri değil, yapılanları ve davranışları modeller.* Annelik kadının doğasında var, daha ilk anlarda kuruyor karnındaki bebeğiyle bağını. Ama babalık zamanla öğreniliyor. Çocuklar büyüdükçe, onlarla paylaşımı arttıkça mı babanın bağı kuvvetleniyor?Valla ben çocuklarımla baş başa kaldığım için, derin denize aniden düşüp yüzmesini öğrendim. Kendi başıma... Zamanla öğrenmek gibi bir lüksüm yoktu. Hiç beklemediğim bir zamanda, haftada 1.5 günlük kısa zaman diliminde çocuklarımla baş başa kalmasını ve iletişim kurmasını öğrendim...* Bir yazınızda “ben çocuğun altını değiştirmem, mamasını yedirmem onlar benim görevim değil” demiştiniz. Baba “baba” gibi olmuyor mu bunları yaptığında?Bunları söylediğimde anneleriyle ortak hayatım vardı. Üç çocuğumla yalnız geçirdiğim saatleri, hafta sonunu anlatamam kolay değil... Onlar formüllerle anlatılamaz. Onlar bizim dördümüzün arasında. Onlar bizim anılarımız. * Yani daha çok anne sevgi ve şefkati, baba ise gücü, korunmayı temsil ediyor ve etmelidir diyebilir miyiz?Hayır, hiç diyemem... Elbette anneleri onlara sevgi ve şefkat veriyor. Kim daha çok sevgi ve şefkat veriyor diye bir yarış olmaz. Ancak kendi verdiğim şeyin esasen sevgi ve şefkat olduğunu biliyorum ben. Güç ve koruma, daha sonra.* “Babalar hayal eder, oğullar yaşar” diye bir söz vardır. Siz çocuklarınız için neyi hayal ediyorsunuz?Orhan Pamuk’un babası yazar olmak istiyordu... Kendi mütevazi ölçülerinde bir şeyler karalıyordu. Onun yarım kalmış mütevazi karalamalarından Nobel Edebiyat Ödülü sahibi bir çocuk çıktı ortaya. Orhan Pamuk “Bu ödülü babam için alıyorum... Keşke burada olsaydı da görseydi...” dediğinde boğazımda bir hıçkırık düğümlenmişti. Fazıl Say da “baba tarafından çalınamayan bir piyanonun” ortaya çıkarttığı dünya çapında bir piyanisttir. Babaların hayalleri çocukların hayatıdır...Keşke benim hayallerim de Poyraz’ın hayatı olsa. Nerede olursam olayım, çocuklarımı izleyeceğim ben. Bulutların üzerinde olsa bile...* Çocuklarınıza güzel anıların canlandığı babalar günleri hediye edeceğinizi biliyorum ve sizin de babalar gününüzü içtenlikle kutluyorum. Babalar gününü kutladığımız bu günde tüm babalara vermek istediğiniz bir tavsiye ya da babanıza, çocuklarınıza buradan söylemek istediğiniz bir şey var mı?Babam bana sevgi verdi, sıcaklık ve aile verdi. Güven içinde hissettirdi beni. Bir de sanırım hep içten içe gururlandığım bir “isim” verdi. Onun oğlu olmak hep, içten içe çok keyifli ve prestijli geldi bana. Teşekkür ediyorum bana bu ayrıcalığı hayat boyu yaşattığı için. Çocuklarıma onurlu ve sahici bir hayat bırakacağım. Kendilerine güvensinler, kendileri olsunlar. Annelerinden ve benden çok sevgi alacaklar biliyorum. Onlar sahici bir hayat yaşasınlar diye bütün bir dünyayı karşıma almaktan çekinmedim, bütün kötü ruhlarla savaştım ve savaşacağım ben. Çok mutlu ve sevgi dolu olacaklar. Çünkü genlerinde sahici, namuslu ve onurlu bir hayat var onların...Her üçüyle de gurur duyuyorum. Hiç istemediğim şartlardan ve olaylardan dolayı, “yakından ilgilenemediğim dördüncüsünün” de kalbim ve sevgim her zaman üzerinde olacak. Onun babası cennette. O benim çocuklarımın abisi. Çocuklarıma sahip olabildiğim oranda, o güzel çocuk da bu sahiplikten nasiplenecek...Bütün babaların babalar günü kutlu olsun....Hayatta ve cennetteki bütün babaları Allah çocuklarına bağışlasın...

Devamını Oku

Vatan ve Milliyet’te patron-yazar ilişkileri...

18 Haziran 2011

Önceki gün Federasyon seçimleriyle ilgili “kulis” haberlerini aldığımda içimden “Tamam” dedim, “Yine sorunlar başlıyor... Yazmayacak mısın?.. ‘Hayır’ dedim yazacaksın... Çünkü sen gazetecisin... Görevin bu!..”Konu Futbol Federasyonu seçimleri...Olayın içinde elbette Beşiktaş Kulübü Başkanı olarak Vatan ve Milliyet gazetelerinin ortağı Yıldırım Demirören de var...Geçenlerde Milliyet’in spor sayfasında “Aykut Kocaman teknik direktörlüğü bırakıp sportif direktör oluyor” diye bir haber çıkıyor...Fenerbahçe internet sitesinden anında bir açıklama geliyor;“Haberin arkasında kim var?..”Milliyet’in Fenerbahçeli olan spor müdürü meslektaşım Cem Şengül cevabı veriyor:“Kimse yok, muhabirimiz var...”***Amaç iki gazetede çıkacak her haberle “Gazetenin ortaklarından Yıldırım Demirören arasında zımni bir bağ kurmak...”Dün bu köşede yayınladığım Federasyon Başkanlığı kulisi haberiyle ilgili de benzer şeyler olacağını hissediyordum ki dün Fatih Karaca tesadüfen telefonda, “Haberi Yıldırım Demirören mi yazdırdı?..” gibi bir iki yorum duyduğunu söyledi bana...Fatih kardeşime telefonda söyledim...Ancak sanırım daha doğrusu bu köşede herkese açıktan söylemek ve yazmak:1) Haberi Yıldırım Demirören’den almadım...2) Hiçbir haberi Yıldırım Demirören’den almıyorum...3) Benim Yıldırım Demirören’le, hiçbir haber ve yazı ilişkim yok...4) Telefonla bile konuşmuyoruz hiç...5) Sadece arada bir mesajlaşıyoruz... 6) Telefon mesajıyla haber yazdırılmaz...7) 32 yıllık gazetecilik hayatımda gazete ve televizyon sahipleriyle “Haber yazma ve yazdırma” ilişkisine hiç girmedim...8) Bu konuda sırasıyla Milliyet gazetesi patronu Aydın Doğan, TRT Genel Müdürü Tayfuk Akgüner, Nokta dergisi sahibi Bülent Şemiler, Star televizyonları sahibi Cem Uzan, Hakan Uzan, Show TV sahibi Erol Aksoy, Akşam ve Show’un sonraki sahibi Mehmet Emin Karamehmet ve Murat Vargı, ATV ve Sabah’ın o günkü patronu Turgay Ciner, Kanaltürk’ün sahipleri Akın ve Tekin İpek, yeniden Vatan’da, Aydın Doğan, Zafer Mutlu ve şimdi de Yıldırım Demirören ve Ali Karacan canlı şahittirler... 9) Patronun gazeteciye haber yazdırdığı şayiası benim için “hakarettir...”10) Yıldırım Demirören bir gün bile bana böyle bir imada bulunmadı...11) Vatan’da ve Milliyet’te yayıncılık, gazeteciliğin evrensel koşullarına göre yapılır ve yapılıyor...12) Bu haberde yer alan tüm bilgileri, o sırada Türkiye’de bile olmayan ve yurt dışında bulunan Yıldırım Demirören de bütün okuyucular gibi herkesle beraber okudu...13) Bir meselesi olan varsa bana söylesin...14) Benim yazdıklarım üzerinden hiçbir dahli olmayan gazete patronlarını kimse işe karıştırmaya kalkmasın...15) Bir patron gazetesinde yayınlanan yazılardan ve haberlerden sorumlu olmaz... Haberin sorumluluğu muhabirin ve editörün, yazının sorumluluğu ise yazarındır...16) İmzamın sorumluluğunu, başkalarına ihale edecek kadar küçülmedim ben...17) Haberin ve kulisin hangi boyutunu konuşmak isteyen varsa, konuşuruz...18) O haber ve kulis yazısı üç saatlik bir gazetecilik çabasının ürünüdür...19) Onu çiğnemeyi düşünenler, üç saatlik uğraşı çiğnediklerini zannederler...20) Oysa çiğnemeye çalıştıkları 32 sene artı üç saattir...Herkese tarafsız, bütün kulüplere eşit uzaklıkta, adil ve verimli bir Federasyon dönemi dilerim...*****APO ÜZERİNDEN POLİTİKA YAPMANIN GETİRDİĞİ BELALAR...Hayatımda hiç, kendim olsam zaaf göstereceğim bir konuda, başka birisini eleştirmeye kalkmadım...Kendi yapamayacağım bir şeyi başkasından istemedim...Kendi yapmadığı şeyi başkalarından isteyene de ifrit oldum...Kendisini rol model zanneden, etrafa gider yapıp, racon kesen zibidilerden de haz etmemem bu yüzden...Kendi hayatlarına bakmazlar...Elaleme ayar vermeye kalkarlar...***Apo konusu da siyasilerin belagat şehvetinden yanıp tutuşup, birbirlerini en ağır sözcüklerle “yerin dibine batırdıkları” konu...Apo öyle bir kişilik ki...Üzerinden siyaset yapmak önce “çok sevimli geliyor, herkese...”“Zamanında assaydınız ya... Biz olsak asardık.”“Apo’yla utanmadan görüşüyorsunuz... Ülkeyi satıyorsunuz...”“Apo’yla görüşenler vatanı bölüyorlar...”“Mehmetçiğin kanını içenlerle, terörist başıyla rezilce pazarlık ediyorlar...”***Kabul bu sözlerin etkisi ve şehveti fazla...Doğrudur...Bu sözleri söylediğin kişiyi fena halde köşeye sıkıştırıyorsun...Ne yapacağını bilemez hale getiriyorsun...Savunmasız bırakıyorsun...Fakat “kimsenin bu konuda birbirine söyleyebileceği fazlaca bir şey yok ki?..”Bunu millet bilmiyor mu?..Apo MHP hükümetteyken yakalandı...Ve MHP de o gün bastıramadığı için Apo’nun asılması söz konusu bile olmadı...Çünkü onu paketleyip Türkiye’ye teslim edenler zaten bunu şart koşmuşlardı...Aksi halde teslim etmeyeceklerdi...Teslim etmeyeceklerinden Apo zaten cezaevinde olmayacaktı...***Sonrasına gelelim...Apo yakalandığı günden itibaren, gerek askeri yetkililer, gerekse MİT temsilcileri ile görüştü...Bir devletin, bir hükümetin, bir iktidarın, yakaladığı terörist başıyla görüşmesi değil, görüşmemesi ters...Elbette kamuoyunun gözlerinden uzak, kapalı kapılar ardında gizli görüşmeler yapılacak, stratejiler belirlenecek, gerekirse PKK’ya oradan bazı talimatlar Apo kanalıyla verilecek...Bunları yapan bir devlet değil, yapmayan bir devletten korkarım ben...Vatandaşın can güvenliğini sağlamak, ülkede barış ve huzuru tesis etmek, sadece dağlarda terörist öldürmekle olmaz...Gerektiğinde görüşmeler yaparsın, siyasi çözümlerin önünü açmak için, ateşkeslere girersin...Bunlar vatanı satmak ya da bölmek, veya terörist başıyla pazarlık etmek anlamana gelmez...Devlet gerektiği yerlerde, taktiksel ateşkesler, stratejik yakınlaşmalar yapar...***Bunları herkes bilir...Her istediğin anda herkesi idam edemeyeceğini, her kararın bir bedeli olacağının da farkındadır insanlar...Apo’yla “devlet birimleri” elbette görüşüyorlar...Zaman zaman ateşkes yaptırıyorlar, zaman ve zemin kazanmaya çalışıyorlar...Bunları söyleyip “Siz terör örgütüyle pazarlık yapıyorsunuz” demek ne kadar tehlikeliyse, “Siz niye zamanında asmadınız” demek de o derece tehlikeli...Terör örgütü üzerinden yapılan siyaset ile hamasi nutuklar bir süre sonra atanın elini yakar...Herkes birbirini biliyor...Herkes şartları da biliyor...Kendi yapamayacağınız şeyden dolayı başkasına belden aşağı vurmayın...Yarın aynı belden aşağı darbeyi sizin yemeniz söz konusudur çünkü...*****TARAF GAZETESİNİ CANLI YAYINDA YIRTAN SPİKER ARKADAŞ!..Murat Şahin isimli gençten bir spiker arkadaşı izledim dün internette...Büyük havalarla Taraf gazetesinden bir yazının ilk üç kelimesini okuyor.İlk üç kelime şöyle:“Türkiye Türklerindir saçmalığının...”Genç arkadaş arkasından melodram tadında bir rol kesmeye başlıyor...Elini alnına götürüyor...Hüzünlü ve kabul etmez!!! Bir ifade takınıyor...Büyük ve radikal bir tepkinin, sessiz çığlıkları duyuluyormuşcasına saniyeler geçiyor...Ve Murat arkadaş “Gazeteyi alıp ben bunun nesini okuyayım” diyerek gazeteye yırtıp atıyor...***Eminim ki içinden müthiş bir şov yaptım diye de geçiriyordur...Oysa yazık bir durum yaptığı...Bir kere “Türkiye Türklerindir saçmalığı” diye başlayan cümle hiç de saçma bir cümle olmayabilir...Eğer Türk kelimesini “etnik” bir bakış açısıyla alıyorsanız, Türkiye Türklerindir ırkçı bir yaklaşımı sergiler...Çünkü Türkiye sadece etnik olarak Türklerin değil, üzerinde yaşayan ve kendisini Türkiyeli hisseden her insanın ülkesi...Eğer Türk sözcüğünü Türkiyeli anlamında kullanıyorsanız, yine Türkiye Türklerindir sözü çok anlamlı değil...Çünkü bu ülkede Musevi, Rum, Ermeni azınlıklar da var...Onların da herhalde kendilerini Türk hissetmelerini beklemiyoruz...Ayrıca kendisini Kürt hisseden birisine “Sen neden kendini Türk hissetmiyorsun” diye metazori bir yaklaşımı benimseyemeyiz...***Neresinden bakarsanız bakın, Türkiye Türklerindir sloganı en azından bugünün gelişmişlik düzeyinde ırkçılılığı çağrıştıran bir slogan...Le Pen’in Fransa Fransızlarındır sloganına benziyor...Elbette genç spiker Murat Şahin arkadaşın bu derece derin bir sorgulama yaptığını zannetmiyorum...Sanıyorum o “Türkiye Türklerindir saçmalığı” kelimelerinin ne kadar da kolay vurularak, üzerinden prim yapılacak ifadeler olduğunu düşündü...Çiğ ve çok ucuz bir şova imza attı...Çok yazık bir durum...İyi ki benim spikerim değildi...Bir daha ekranı zor görürdü o genç arkadaş...Hata yaptığı için değil...Taammüden insanları karaladığı için...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın, Mehmet Ali Aydınlar’a işaret çaktığı an...

17 Haziran 2011

Seçim kampanyasının son günleri...Bir günde iki üç il geziyor liderler...Son vuruşları deyim yerindeyse altın vuruşları yapıyorlar...9 Haziran Perşembe günü Tayyip Erdoğan, Sivas’a gidiyor mitingini yaptıktan sonra, Gaziantep’e geçiyor...Gaziantep’te büyük bir kalabalık Başbakan’ı “Antepli zanaatkar, sen usta” pankartıyla karşııyor...Miting bittiğinde Tayyip Erdoğan rahatlıyor...Gaziantep’te işadamı olan eski, çok yakın dostları var Tayyip Erdoğan’ın...Aslen Trabzonlu olan rahmetli Hüseyin Kalyoncu ile kardeşi Orhan Kalyoncu, Başbakan’ın eskiden beri en güvendiği çemberde yer alan insanlar...Orhan Kalyoncu aynı zamanda Abdulkadir Aksu ve dolayısıyla oğlu Murat Aksu’nun çok yakın dostu...***O günlerde Murat Aksu’nun adı Federasyon Başkan adayları arasında geçiyor...Orhan Kalyoncu, Başbakan’a dönerek “Federasyon Başkanlığı ne olacak?..” diye aniden soruyor...Başbakan Kalyoncular’la, Aksular arasındaki yakınlığı iyi bilenlerden...Sorunun nereye gittiğini hemen görüyor...“Murat Aksu bugünlerde özel hayatını yeniden düzenlediği günler yaşıyor...” diyor ve Gaziantepspor Kulübü Başkanı İbrahim Kızıl’a işaret çakıyor:“Mehmet Ali Aydınlar’ı arasana... Ne düşünüyormuş bir öğrensene...”İbrahim Kızıl’ın o telefonu Türk futbolunun önümüzdeki dört yılının kaderini belirleyecek bir telefon oluyor...Başbakan’ın kendisini sorduğunu öğrenen Mehmet Ali Aydınlar, teklif kulüplerden gelirse “Evet” diyeceğinin sinyallerini veriyor...***İbrahim Kızıl yakın dostu olan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören’i arıyor...Demirören’in amacı zaten, tarafsız, objektif, bir kulübün yörüngesinde olmayan, kariyeri güçlü bir adayın Federasyon Başkanı olması...Trabzon ve Galatasaray kulüpleriyle hemen istişare ediyor Demirören ve bu kulüpler, kendi istişare ettikleri diğer kulüplerle Demirören’in evinde, Mehmet Ali Aydınlar’a Federasyon Başkanlığı’nı tekif ediyorlar...GÖKSEL GÜMÜŞDAĞ’IN TEMASLARI...Göksel Gümüşdağ, Emine Erdoğan’ın yeğeniyle evli...Ve gücünü esasen aileden özellikle de Emine Erdoğan’dan alıyor...Mehmet Ali Aydınlar isminin Perşembe akşamı kulislere düşmesiyle, Göksel Gümüşdağ ve arkasındaki Aziz Yıldırım cephesinde hareketlenme başgösteriyor...Fenerbahçe yönetcisi Cihan Kamer, Başbakan’a en yakın isimlerden...Aziz Yıldırım, Cihan Kamer’i görevlendiriyor, zirvenin havasını almak üzere...Başbakan’a ulaşan Cihan Kamer, Mehmet Ali Aydınlar ismi üzerinde “genel bir güven havası” oluştuğunu fark edip, durumu Yıldırım’a bildiriyor...Göksel Gümüşdağ’ın adaylığı ve aileye yakınlığı sonucu bulunan formül “Gümüşdağ’ın da Federasyon Başkanvekili olması” şeklinde formüle ediliyor...***Bu kulislerde Galatasaray önce Mehmet Ali Aydınlar’ı, sonra Göksel Gümüşdağ’ı destekleyerek kontrpiyede kalıyor...Yıldırım Demirören ilk günden itibaren Mehmet Ali Aydınlar’ın Fenerbahçeli olmasına karşın tarafsız, objektif, karizmatik bir Federasyon Başkanı olabileceğini görerek, evinde kendisine birçok kulüp adına teklif yapılmasını sağlıyor...Trabzonspor bu olayda Beşiktaş gibi, Mehmet Ali Aydınlar Fenerbahçeli bir aday olmasına karşın net duruyor...YENİ YÖNETİME AZİZ YILDIRIM KULİSİ...Yeni durumu fark eden Aziz Yıldırım, Göksel Gümüşdağ cephesi, bu kez Aydınlar’ın başkanlığı altında, yeni bir strateji geliştiriyorlar...Gümüşdağ, Federasyon Başkanvekili ve İcra Kurulu Başkanı olacağından etkinlik alanını güçlü tutuyorlar...Kulüpler Birliği Başkanlığı’na, Aziz Yıldırım’a yakınlıklarıyla bilinen Sivas ve Kayseri Başkanlarını getirmeyi istediklerini Aydınlar’a söylüyorlar...Bu durumda Kulüpler Birliği Başkanlığı, Federasyon Başkanvekilliği Yıldırım cephesinin istediği şekilde olurken, aynı cephe MHK Başkanlığı için Ufuk Özertem isminde ısrar ediyor... Son gelişmeler Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzon cephelerinde, tereddütle karşılanırken bugün Madrid’den dönecek olan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören ile Mehmet Ali Aydınlar zirvesi büyük önem kazanıyor...Futbol dünyası, Mehmet Ali Aydınlar’ın tarafsız, objektif ve kimsenin yörüngesinde olmayacak bir yönetim ve kurullar oluşturması gerektiğini konuşuyor...*****SALLAMA ÇAKAR KARDEŞ!..İnsanca, dostça ve saygıyı bozmamaya gayret ederek davranmaya çalışıyorum...Bunu bir zaaf olarak görüyorsan, görmemeni öneririm...Benim tek zaafım dostlarıma açtığım kalbim ve sevgimdir...Bu da benim için zaaf yerine geçmez...Bana çok tahilsiz olan o meşum televizyon programından sonra gönderdiğin telefon mesajlarını açıklatma istersen...Çakar çakmaz salladıkların “çakma çıkar” sonra...Galatasaray’a ettiğin laflar üzerine Galatasaraylılar kanalı basınca, enteresandır hiç kimseden şikayetçi olmadan emniyete onlarla tanışmaya!!! gittin...Keza Beşiktaşlılara ettiğin sözlerin ardından gecenin bir saati, “arayı bulma” toplantıları yapıyorduk hatırlarsan...İstersen cesaret, esaret ve yusuf yusuf meselelere hiç girmeyelim...Sezon bitmiş...Giden gitmiş...Program yaptığın insanların arkasından kuru sıkı sallama istersen...Ayıp oluyor...*****GERÇEK MUHALİF YAZARLARIN ÖNÜNDE DUVAR OLUP DURACAĞIM!..İki şeyi birbirinden ayıralım...Demokrasilerde düşünce özgürlüğü, iktidarları alabildiğine eleştirme, karşısında durma hakkı sonuna kadar var...Muhalefet hakkını, terbiyesizleşmeden, hakaret etmeden, şerefine, onuruna, haysiyetine laf etmeden herkesin yapması anasının ak sütü gibi hakkı...Hakaret varsa yasalar ve mahkemeler karar verir...***Yılmaz Özdil, Bekir Coşkun, Levent Kırca, Emin Çölaşan, Ümit Zileli, Şükran Somer, Yazgülü Aldoğan, Mustafa Mutlu, Güngör Mengi ve ismini sayamadığım daha niceleri iktidara muhalefet etme hakkını sonuna kadar demokratik şekilde kullanacaklar...Mustafa Balbay için ne kadar duvar olabildiysem, gerçek muhalif yazarlar için de aynı şekilde duvar olup onların özgürlüklerini kendi özgürlüğümle eşdeğer tutacağım...***Ancak bir şey var...12 Eylül öncesinde de “en keskin duranlar” en çabuk dönenler oldular...Hayat bana bir şey öğretti...Çok bağıranlara, çok küfür edenlere, mangalda çok fazla kül bırakmayanlara ve bel altından kaos yaratmak için vuranlara sakın itibar etme...Gün gelir en önce onlar dönüverir ve arkalarında sürüklediklerini ortada bırakıverir...Onlar aslında “kendi kişisel zehirlerini başkalarına akıtmak için muhalifliği ve yandaşlığı kendilerine araç” edinenlerdir...Onlara inanma, onlar sadece kötüdür...‘Kötü’lerin değil, muhaliflerin özgürlük hakkı kutsaldır... Onların önünde duvar çekip durmak demokratik görevimizdir...Bu gözler ne provokatörlerin ne dönekliklerini gördü...12 Mart, 12 Eylül, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan...Görecek günler var daha...Aldırma gönül aldırma...

Devamını Oku

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına takım elbisesine iddiaya var mısınız Tarhan bey?..

16 Haziran 2011

Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi’nin öldürülmesini izleyen yıllardı... Yardımcısı Turhan Aytul bir süre gazeteyi yönettikten sonra, Tarhan Erdem gazetenin başına gelmişti...Ben 20’li yaşlarda uzun zamandır kadrosuz telifle çalışıyordum Milliyet’te...Orhan Tokatlı, Tarhan Erdem’e söyledi...“Bu çocuğun kadrosunu artık yapsak” diye...O da kimi kadroya alacağını anlamak için beni görmek istemiş, İstanbul’a çağırdı...Ankara’dan kalktım İstanbul’a gittim...Sekreterine geldiğimi söyledim, beni içeri aldılar...Masasında bir şeyler yazıyordu...Bana birkaç soru sordu...“Niye gazeteci olmak istediğimi, ne amaçladığımı” falan sordu...3-4 yıllık gazeteciydim...Ona o sırada “Kadrolu değilim fakat ben zaten gazeteciyim...” demek geldi içimden...Tuttum kendimi...Neme lazım ukalalık yapar, üç yıl bekledikten sonra tam kadrolu olacakken, yeniden telifli kalırdım...“Gazeteci olmak istiyorum” dedim, “Bir ömür boyu bu mesleği yapmayı arzuluyorum...”***Bu olayın üzerinden 29 yıl geçti...Benim gazetecilikte o gün ilk kadroya geçişimi yapan Tarhan Bey’e söz verdiğim gibi, 32 yıldır gazeteciyim...Tarhan Erdem de beni ilk sigortalı yapan Genel Yayın Koordinatörüm...Sonra KONDA şirketini kurdu ve çoğu zaman tam isabet kamuoyu yoklamalarıyla, Türkiye’nin en gözde araştırmacılarından biri haline geldi...***Benim için çok özel ve kıymetli birisi olmasa öyle “sazan gibi” her söze atlamam...“Tayyip Erdoğan tarihe geçmeye çalışıyor... Bu dört yıl Başbakan kalacak, Cumhurbaşkanı olmayacak... Üç kez seçildiği için, yapabileceği bütün hizmetleri yapıp dört sene için ara verecek... Çünkü amacı tarihe geçmek... Başkanlık sistemi olmadan Cumhurbaşkanı olmaz...” diyor Neşe Düzel’e verdiği demeçte...***Hayır Tarhan Bey...Başkan veya Cumhurbaşkanı olarak fark etmez, Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkacak...2019’a kadar mutlak orada kalacak...Siyasetin doğası bu...Belki dört milletvekili bulacak, Anayasa’yı Başkanlık sistemi olarak değiştirecek, Başkan olarak oraya çtıkacak...Belki de uzlaşma sağlanmayacak, bu kez Cumhurbaşkanı olarak oraya gidecek...Tayyip Erdoğan bu saatten sonra “ayakta durabilmek için hareket etmek ve ileriye gitmek zorunda...”Sabit durursa düşer...***Bu hataya düşmeyecek kadar iyi biliyor politikayı...Ülkede bu kadar radikal değişiklik yapan, bir politikacı “uzaklaştığı anda inanılmaz bir şekilde tökezleneceğini” bilir...21.5 milyon seçmen Tayyip Erdoğan’ı seviyor, ancak her iki seçmenden biri de Tayyip Erdoğan’dan hiç haz etmiyor...Böyle bir ortamda, hiçbir politikacı doğası gereği, “Yüzde 50’ye kendimi sevdirdim... Şu hizmetleri yaptım... Artık köşeme çekileyim...” demez...Bilir ki köşesine çekildiği anda, düşmanları onu o köşede hiç rahat bırakmayacaklar...Hele arkasında yüzde 50’lik bir kitle varsa, bu kitlenin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilmemesi için “fazla romantik bir tarih düşkünü” olması gerekir...Tayyip Erdoğan “romantik bir tarih düşkünü” imajı hiç çizmiyor...Reel politiği dibine kadar bilen ve uygulayan bir lider...***Tarhan Bey 23 yaşında beni gazetecilikte ilk kadroya alan Genel Yayın Koordinatörü olduğunda, Sanayi Bakanlığı da yapmıştı...Yaşı, tecrübesi, siyaset geçmişi benden fazla...Üstelik gazetecilikteki ilk yöneticilerimden...Olsun...Benim açımdan durum ne kadar dezavantajlı görünürse görünsün, Tarhan Bey’le istediği mağazadan pahalı bir takım elbisesine iddiaya girmeye hazırım...Türkiye’de parlamenter demokrasi kesintiye uğramadığı sürece Tayyip Erdoğan 2014 yılında Cumhurbaşkanı veya Başkan olmak isteyecek ve muhtemelen de seçilecek...Takım elbisesine iddiya hemen girebiliriz Tarhan Bey...*****AYDIN AYAYDIN’A İDDİADA KAYBETTİĞİM TİŞÖRT...İddia demişken aklıma geldi... CHP’den milletvekili seçilen Aydın Ayaydın, Tarhan Erdem’e “Reha bana Bodrum’da tavlada kaybettiği tişörtü henüz almadı” diye arıza yapabilir...Tişörtü Ayaydın’la doğru düzgün buluşmayı bir türlü denk düşürüp alamadığım doğru...Ancak şimdi tişörtü alırsam, “Aydın Ayaydın milletvekili seçildi, yağlamak için tişört aldı” diyebilir münfaık soyu...***O günlerden bu günlere köprünün altından çok sular aktı... Ünlü Bebek Kahve, açıldı açılalı ilk kez büyük usta Selahattin Duman’ın tavla yenilgisine şahitlik yaptı...Tarafımdan gerçekleştirilen bu tavla yenilgisinin şahitleri ve tarihsel mekanı capcanlı orada druruyor...İyisi mi...Aydın Ayaydın’ın seçim bölgesi olan bu tarihi mekanda, Bodrum’da yarım kalan tavla partimizi tamamlayalım...Ben kaybedersem kendisine iki tane tişört alayım...Kazanırsam, -ki elbette öyle olacak- pata sayılır, tarihe doğru kayıt düşmüş oluruz...*****KILIÇDAROĞLU KAVGASI!..Hop dedik...Bakıyorum da dün, “yol arkadaşları” nedeniyle eleştirdiğim Kemal Kılıçdaroğlu’nun biletini acil kesmek isteyenler var...Deniz Baykal’ı tenzih ederim...Onun genel başkanlıktan düşürülüşü, pek nizami değildi...Fakat yüzde 26 oy alan Kemal Kılıçdaroğlu’nu, hangi nedenle liderlikten alaşağı edeceksiniz söyler misiniz?..Bu partiye 3.5 milyon fazla oy getirdi diye mi?..Yüzde DSP’yle birlikte toplam 21’den yüzde tek başına 26’ya çıktı diye mi?..Televizyon ratinglerinde ilk kez Tayyip Erdoğan’ın izlenme oranlarını solladı diye mi?..***CHP’de altı aylık kısa sürede ilk kez elle tutulur bir artış oldu diye mi?..Fazla halkçı mı buldunuz onu?..“Alevi” olması mı oyları donduruyor?..Nedir derdiniz bir söylesinize...Seçim kampanyasında Atatürk‘ten söz etmemiş...Arkadaş bu kadar yıl sonra koskoca CHP ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Atatürk’ten söz etmesine gerek mi var Atatürkçülüğünü göstermek için?..Ayıp değil mi bu dediğiniz!..Biz Atatürkçü olduğumuzu göstermek için darbe liderleri gibi sürekli Atatürk’ten bahsedip, Atatürk büstü mü yaptırmak zorundayız?..Atatürkçü olmak demek, 2011 Türkiye’sini modernize etmek, hizmet getirmek, laiklikle demokrasiyi birarada yaşatmak, Avrupa’nın çağdaş uyganlıklarına eriştirmek ve entegre etmek demek...***Bunları 2011 Türkiye’sinde savunursanız Atatürkçü olursunuz...Büst açarak, sürekli Atatürk‘e vurgu yaparak Atatürkçü olunmaz...Sizin kafanızla en büyük Atatürkçüler darbeciler olur...Kırk yılda bir lider çıktı CHP’nin oylarını makul miktarda artırdı...Sınırım onu da “oyları artırdı” diye göndermeye karar verdiniz...Eski Grup Başkanvekillerinden birini CHP’ye Genel Başkan yapmaya karar vermişler...Hadi gayret...Anca gidersiniz...

Devamını Oku