Bilgi İşlem Merkezi'ndeki sorun ve hayatın mucizesi...

Haberin Devamı

Sevgili okuyucular,
Gazeteler de her ürün gibi çalışanların göz nuru ve alın teriyle çıkar...

Bir haberi çıkartabilmek için saatlerce uğraşır muhabir...
Bir resmi çekebilmek için saatlerce deklanşör başında bekler foto muhabiri...

Sayfayı doğru, güzel ve çarpıcı başlıklarla donatabilmek için geceler boyu geceler boyu göz nurunu akıtır sayfa sekreteri, yazı işleri editörü, haber müdürü, genel yayın yönetmeni...

Gününe göre her gün yedi bin ile on beş bin vuruşluk yazı yazan bir gazeteci yazar da elinize aldığınız bu gazetede size bir renk ve bir farklı bakışın satırlarını kendi göz nurunun alın terinin deneyimlerinden harmanlanmış süzgecinden aktarmaya çalışır...

Gazetecilik bir ekip işidir...

Herkes en güzel ürünü yapmak için elinden geleni vermezse, ürün bozulur, yamulur, güdük kalır...

Sizlere yaklaşık bir haftadır, Doğan Yayıncılık Merkezi’nde oluştuğu söylenen ve bir türlü düzeltilemeyen bilgisayar erişim sisteminin çalışmadığı bir düzenekte, yazıları göndermeye çalışıyorum...

Her gün Bilgi İşlem Merkezi’ndeki “teknik arızanın bir sonraki gün” düzeltileceğini söyleyerek , beni oyalıyorlar...

Her yazıya oturuşumda aynı arıza tekrarlıyor ve bir saat bir buçuk saat “güya bu arıza” giderilmeye çalışılıyor...

Sonra yine aynı arıza ve aynı çapaçulluk devam ediyor...

Teknik servisteki arkadaşlar Cumartesi günü nihayet mühendis çağıracaklarını ve arızayı gidereceklerini söylediler...

Pazar yazılarını Cumartesi günü, “çakma ve iğreti bir sistem” üzerinden zor bela erkenden verdim ki, mühendis arkadaşlar, bilgisayar üzerinde istedikleri gibi saatlerce çalışsınlar ve sorunu çözsünler...

Çalıştılar...

Daha doğrusu çalıştıklarını söylediler...

Sonra da telefon açıp “çözdüklerini söylediler...”

Teşekkür ettim...

Dün size köşede yazacağım yazıları yazmak üzere bilgisayar başına oturdum ki, çözüyoruz dedikleri bütün bu saatlerde “hiçbir şey yapılmamış olduğunu” üzülerek gördüm...

Doğan Yayıncılık Merkezi’ne bağlanmak için ilk tuşa basmamla, aynı “bağlanamayacağımı gösteren sorun” bir çan sesi eşliğinde yine ekranda göründü...

***

İki yol vardı önümde...

Telefonu açıp, saatler boyu bitmek bilmeyen tartışmalara girmek ya da bu durumu sizinle paylaşıp yazıların niye ulaşmadığı konusunda sizi haberdar etmek...

Birinci yolun bir etkisinin olmadığı bir hafta boyunca belli olmuştu...

O merkezde kim olduğunu bilmediğim birileri, belli ki gazete sayfalarında yazıların ve haberlerin yer almasını pek önemsemiyordu...

Çoğu durumda hayatı ne kadar değiştirmeye çalışırsanız çalışın insanları değiştiremezsiniz...

Böyle durumlarda, sağlıklı olan hayata bakışınızı değiştirmektir...

Şimdi gelin, Pazar günü, Mutluluğun Şifreleri yazısında anlattığım alternatif yaşam tarzı yöntemleriyle, sorunu çözmeye çalışalım...

*****

ESKİDEN BU KRİZDE NELER YAPARDIM ŞİMDİ NE YAPIYORUM?..

Özelikle televizyon haberleri ve programcılığını çok yoğun yaptığım günlerde, bu olay gibi onlarca, yüzlerce olay başımıza geliyordu elbette...

Kasetler yetişmiyor, montaj hatalı yapılıyor, bilgi işlem merkezinde kimsenin “ürünün iyi olmasını takmadığı gibi”, televizyonlarda da mutlaka birileri “bana ne” tavrı içinde oluyordu...

Her krizi “ürüne hiçbir zarar gelmeden” çözmek için, inanılmaz bir strese ve gerginliğe giriyorduk...

Neden?..

Çünkü düşünce sistemime göre, “perde arkasında ne yaşanırsa yaşansın ürün mükemmel olmalı, ürüne bir zarar gelmemeliydi...”

***

Bu düşünce sisteminde yapılan bütün hataları, ağır bir stresle yok etmeye çalışıyor, çarkın işlemeyen tüm deliklerini insanüstü bir çabayla kapatmaya çalışıyorduk...

Sonunda baş edilemeyen bir stres, yayına yansıyan bir gerginlik ve yaşamı altüst eden psikolojik bir baskıyla “kusursuz dediğimiz ürün”ü elde etmeye çalışıyorduk...

Oysa hayatın kusursuzluğu, ürünün kusursuzluğuyla mukim değildir her zaman...

Ürünün mükemmel olması için insan hayatının “çok stresli” olması gerektiği yanlış ve mutluluk vermeyen bir öğretidir...

Doğrusu, stres yaratmadan, severek, benimseyerek, içselleştirerek yarattığımız üründür...

Kusursuz olanı, mükemmele yakın olanı budur...

Hayatı germeden yapacağınız iş, kendinizi kasmadan vereceğiniz emek, mükemmeli ortaya çıkartacaktır...

***

Bizler sinemalarda izlediğimiz filmlerde, “başarının hep büyük meşakkatlerle” geldiğini gördük...

Terlenmeden kazanamayacağımız, zorluklara göğüs germeden güzel günlere ulaşılamayacağımız, stres yaşamadan başarıyı tadamayacağımız öğretildi bize hep...

Oysa öyle değil...

Bu krizi geçmişte yaptığım gibi, ürün mükemmel çıksın diye, yeni ve gergin tartışmalara girerek çözmek yerine “durumun fotoğrafını çekip, yeni bir yola ve çözüme gitmek” daha akıllıca...

Kısaca NLP denilen yöntem, dünyada başarılı olmuş insanların davranışlarını modelleyerek, onları insanlığın ortak kullanımına sunan bir düşünce disiplini...

Gazetedeki Bilgi İşlem Merkezi’nin çıkarttığı krizi aşmak için stresli tartışmalar yerine, okuyucuya katkı yapacak yeni bir düşünce sistemini çıkartabiliyorsanız mutlu ve başarılısınız...

Aksi halde kendinizi yiyip bitiriyorsanız, “ürününüz mükemmel olsa” da siz başarısız olursunuz...

Bugün işteki bu kriz yaşanmasaydı, size hangi yazıları yazacaktım bilmiyorum...

Fakat bu yazıların, yazılması muhtemel yazılardan, sizin kullanımınıza daha etkin yazılar olduğundan eminim...

Bilgi İşlem Merkezi’nde çözülemeyen sorun ne mi olacak?..

Bilmiyorum...

Yarın da çözülmezse, yarın da bir başka yazarım...
Çünkü mesele...

Dışınızdaki hayatı değiştiremiyorsanız...

Hayata bakışınızı değiştirmelisiniz...

*****

NİLÜFER ABLA’YA VEDA SATIRLARIM...

Onu tanıdığımda sadece bir yıllık gazeteciydim...

Beni onun yanına Şef dediğimiz Orhan Tokatlı vermişti...

“Seni Nilüfer’in yanına vereceğim... Çok iyi yetişirsin...

Her dediğine bakma zordur, sen öğrenmeye bak, çok şey öğrenirsin...”

Tam ne demişti anlamamıştım, fakat Nilüfer Abla’yı biliyordum...

Haberi kaynağından “gözü oyarcasına ince işçilikle söker alırdı...”

Kızdırmadan, ürkütmeden...

Güzel güzel konuşarak, suyuna gider gibi yapıp can alıcı soruyu sorarak...

Bir heykeltıraşın heykelin yaparkenki ustalığını andırırdı Nilüfer Abla’nın haber alışı...

***

Aylarca karşı çapraz masamdaki Nilüfer Abla’yı gözledim...
Telefonu açar, üst düzey Türk ve yabancı diplomatlarla, usul usul konuşmaya başlardı...

Konuşmanın ilk birkaç dakikasında “peşrev faslı” vardı...
Karşısındaki kaynağı “kıvama getirirdi...”

Sonra bir sorup, bir onaylatıp adım adım “haber ve bilgi olarak sağmaya başlardı” muhatabını...

Yanında gerçek bir haber ustasının ince işçiliğinin tüm teferruatlarını öğrenircesine yetişiyordum...

Bir dakika durmaz, beni de bir dakika rahat bırakmazdı...

İki haber, üç haber, bana mısın demezdi...

***

Arada bir yorulur, gazeteleri okumak isterdim...

“Bilmem ki aradın mı?..” derdi...

Hiç bitmezdi aranacak haber kaynakları...

Hiç bitmezdi sorulacak sorular...

O zamanlar o 60 yaşına merdiven dayamıştı...
Ben 20 yaşındaydım...

Enerjisi benim birkaç katımdı...

Orhan Tokatlı beni ona yetişmem için vermişti...

Ahdetmiştim onun yanında yetişecektim...

Sanrım 4 yıl boyunca geceli gündüzlü 24 saat baştan sona böyle yetiştirdiği başka gazeteci olmamıştı...

Akşama doğru boyun ve sırt ağrıları tutar “bana masaj yap” diyerek boynuna masaj yaptırırdı...

***

Çok güzel bir kadındı...

Ben onu tanıdığımda 60 yaşlarındaydı...

Gençken nasıl olduğu tasavvur etmem imkansızdı...

Gazetecilik gibi o yıllarda “bohem ve fırlaması bol meslekte” bu kadar güzel bir kadının nasıl ayakta kaldığını merak ederdim...

Hala eski tüfekler onu gördüklerinde erotik espriler yaparlar, hiç taviz vermeden güler espriye de aynen tokat gibi cevap yapıştırırdı...

Eski zamparaların Nilüfer Abla karşısında kuyruklarını sakladıklarına kaç kez şahit olmuştum...

Benden büyük bir oğlu bir de kızı vardı...

Kocası Aydın Yalçın bizim Siyasal’da profesördü...

***

Haber peşinde yaşanan gerçek bir muhabirin hayatıydı onun hayatı...

Haber bu güzel kadının her şeyiydi...

Haber çıkarmak, ona imza atıp İstanbul’a göndermek, İstanbul’la konuşup sayfada iyi yer bulmasını sağlamak, sonra da yüzünü pencereden gelen güneşe dayayıp yarım saat gözlerini kapatarak dinlenmek en büyük lüksüydü...
Rabert College mezunuydu...

Ana dili gibi İngilizce konuşurdu...

Bir süre sonra ben de diplomatlarla onun çıraklığında “habercilik yaptığımı” fark ettim...

Aynı Nilüfer Abla gibi, ürkütmeden haber kaynağını kıvama getiriyordum, sonra mitralyöz gibi soruları sıralamaya başlıyor, arada bir duruyor onun söylediklerini onaylıyordum...

Ancak Nilüfer Abla’nın bir özelliği vardı...

O bu çabasında hiç yorulmazdı...

Bense sabırsızdım...

Haberin kaymağını aldığımı hissettikten sonra, telefon konuşmasını kesmeye yelteniyordum...

Uzatmaya takatim kalmıyordu...

***

Onun yanında diplomasi muhabirliğini gece gündüz 4 yıl çalışarak öğrendim...

Atina’ya giderken veda ettim Nilüfer Abla’ya...
Yıllar yıllar geçti üstünden...

Atina’da deli muhabirlikler geçmiş, SHOW Haber’de Türkiye’yi kasıp kavurduğum günlerin ortasında yaşıyordum...
Şangırtılı bir adım, fırtınalı bir hayatım vardı...

Gazeteciler Cemiyeti’nin bir akşam yemeği davetinde rastladım ona...

Kurt gazeteci yaşlanmıştı...

Milliyet’ten ayrılmış Basın Konseyi’nin sekretaryasında çalışıyordu...

80 yaşını aşmıştı ve hala çok güzel bir kadındı...

Gözleri yeşil yeşil parlıyordu hala...

Beni gördü birbirimize sarıldık...

Uzun uzun konuştuk, hasret giderdik...

Sonra çıkarken, “Seni eve ben götüreyim Abla” dedim...

Şoföre talimat verdim, arabanın arkasında Abla’mın elini elimin üzerine koyup, onunla eski günlerdeki gibi fısıldaşa fısıldaşa Nişantaşı’ndaki evinin önünü bulduk...

Ona habercilikte kazandığım bütün başarıların altında ondan öğrendiğim muhabirliğin yattığını söyledim... Çok enteresandır...

Sanki öyle değilmiş gibi inanmazcasına baktı yüzüme... Oysa öyleydi...

Ondan öğrenmiştim muhabirliğin, haberciliğin bütün inceliklerini...

Arabadan inerken sarıldım ona...

Çıktı arabadan, son bir defa döndü ve bana baktı... “Ara beni” dedi...

“Son zamanlarda çok az görebiliyorum çocukları...” Bu onu son görüşümdü...

Bu sözlerinin aramızdaki son sözler olduğunu o anda bilmiyordum...

“Hoşça kal haberin büyük ustası büyük gazeteci...”

DİĞER YENİ YAZILAR