Bir yıl önce CHP Genel Başkanlığı’na seçildiği günü dün gibi hatırlıyorum... Yanına Rahşan Ecevit’i almıştı...Bülent Ecevit’in mavi gömleğini giymiş, “Halkçı Ecevit, Halkçı Kemal” sloganları eşliğinde gözyaşlarımı tutamadığım bir gençlik coşkusunun boşalmasını yaşamıştım...1977 yılının Ankara Farabi sokağından kalma bir saflık ve nahiflik taşıyordu o coşku...Gençtik, tertemizdik, coşku doluyduk ve kardeşlerimiz öldürülüyor, bizler okullarda ölmeden, yaralanmadan, işkencelerden geçmeden, siyasi şubelere düşmeden okuyamıyorduk...Özlemlerimiz vardı...Arzularımız...Bitmek bilmeyen temiz amaçlarımız...Mağdurduk hepimiz...Mağrurlara karşı ezilendik her birimiz...Mavi gömleğiyle çıktığında Ecevit...Hüzünlü ve masum çehresi balkonda gözüktüğünde...Bir titreme sarıyordu bizi...Bir ağlama nöbeti...Bir ezilmişlik paydası...Bir çaresizlik nidası...***Mağrur yoktu hiç aramızda...Henüz kirlenmemişti hiç kimse içimizden...Yüzümüz masum ve saftı...Duygusal patlamalarla, umutlarla, aynı mağdurlukta Gandhi Kemal’e de “hoşgeldin” demek geldi içimizden... Öyle dedik...Halkçı Kemal, mağdurların sesi, hakkı yenenlerin nefesi Gandhi Kemal öyle bir “medya ittifakıyla” yürümeye başladı ki, bu medya ordusundan herşey çıkardı, tek bir şey çıkmazdı:“Mağdurlar ordusu...” ***Hayatta “Evet” dediğiniz her tercih, “Hayır” dediğiniz bir başka tercihi de beraberinde getirir aynı anda...“Bir Haçlı ordusu”yla yürümeye kalkarsanız, sizden medet uman, size umut bağlayan, size duygularını açan, “yoldaş”larınız gönül bağlarını kopartıverirler sizden...İnsan haysiyetini ayaklar altına alanlar onun yanında yer aldılar...Haysiyet cellatları, ona kılavuzluk etmeye kalktılar...On yıllardır “insan isimlerinin üstünü çizenler, kirli raconlar kesenler, Beyaz Türk adı altında tekeller karteller oluşturup, milleti ziyan edenler” bir de baktık “Halkçı Kemal”i, “Haçlı Kemal” yapmaya soyunmuşlar...Adaletsizliğin kitabını yazanlar, Halkçı Kemal’in yanında adalet dağıtmaya soyunur olmuşlar...***Baktım durum farklıdır...Halkçı Kemal dediğim kişi “adaletsizliğiyle nam salmışların, haysiyet cellatlığıyla kariyer yapanların kılavuzluğuna” da ihtiyaç duymaktadır...Benim çocukluk partime, gençlik hayallerime, erişkinlik özlemlerime katık olmuş gözyaşlarım biran önce silinip kurulanmalıdır...Başka partiye elim zaten gitmez...Anladım ki çocukluk, gençlik ve erişkinlik partimin çevresi “mağdurların değil, yıllar yılı en tekelci raconları kesen adaletsiz dünyaların” kılavuzluğunda yürümektedir...***Bugünlerde Kemal Bey’e “Seçimleri niye kaybettik?..”“Ya da seçimlerde niye patlama yapamadık” sorusuna cevap raporlar düzülecektir...Ona kısa yoldan en hakiki ve öz CHP’li olarak söyleyeyim:“Mağdurlardan yana olanlar ancak mağdurlarla beraber yürürlerse, inandırıcı olurlar...Haktan ve halktan yana olanlar, ancak haktan ve hukuktan yana olanlarla fotoğraf verirlerse, samimi bulunurlar...Onurlu ve şerefli bir düzen getireceğini söyleyenler, ancak onurları ve şerefleri uğruna her şeyi yapabileceği tescillenmiş kişileri yanlarına alırlarsa o umudu kitlelere taşırlar...***Yoksa,Bukelemunluktan mukim...Dönekliği tescilli...Gizli kapaklı....Kirli ilişkilerden sabıkalı...Uzun zamandır mağdur olmamış...Hep mağruru oynamış...Halkçı Türkiye yerine...Beyaz Türkiye’yi özlemiş...İnsanları yanına kılavuz alanlar...Sonradan olma, kıymeti kendinden menkul “Beyaz Türkler”le kalırlar...Onlara da güven olmaz...Yenilginin nedeni bizzat kendileri değilmiş gibi, aniden “sizi mesul” tutmaya başlarlar...Şimdi Tayyip Erdoğan’a nasıl “yamanacaklarının” stratejisini geliştiriyorlar...Bilmiyorlar ki, Tayyip Erdoğan bunları karşısına aldıkça, “halkı yanına aldı...”Bunlara acıyamıyorum...Çünkü acınacak değil, halkı acıtmış insanlar bunlar... Şimdi “beyaz sayfa” açmak istiyorlar...Onların beyaz sayfası akrep ile kaplumbağanın öyküsünü hatırlatıyor bana hep...O öykü de aşağıda...***AKREP İLE KAPLUMBAĞA’NIN HİKAYESİ...Birgün ormanda bir AKREP ve KAPLUMBAĞA arkadaş olmuşlar... Bu iki dost ormanda mutlu mesut yaşarken bulundukları bölgede yiyecek kıtlığı baş göstermiş...Bu iki dost birlikte yaşayabilecekleri, daha kolay yiyecek bulabilecekleri bir yer aramaya karar vermişler...Bu karar doğrultusunda yola koyulmuşlar...Güle oynaya yol aldıktan sonra önlerine birden büyük bir nehir çıkıvermiş...AKREP mahsunlaşıp boynunu bükmüş...Dostunun halini gören KAPLUMBAĞA ona dönüp:-”Ey vefakar arkadaşım neden hüzünlendin aniden?..” diye sormuş...“Sorma” demiş AKREP; “Seninle yolculuğumuz buraya kadarmış dostum...Buradan sonra yollarımız ayrılıyor..”“Niye” diye sormuş KAPLUMBAĞA... “Sen gidersin senin ardından gözümün yaşı gider... Müşkül odur ki kişi kalır, yoldaşı gider.Bu sözleri duyan KAPLUMBAĞA:-”Neden ayrılacağız ki..? demiş...AKREP cevap vermiş:-”Önümüzde akan şu azgın nehri görmüyormusun ey dostum?.. Ben bu bedenle bu nehirden nasıl geçeyim..?”***Dostunu böyle güç bir durumda yalnız bırakmayı aklından bile geçirmeyen KAPLUMBAĞA;-”ETTİĞİN LAFA BAK!! Ben ne güne duruyorum ki...Biz kötü gün dostu değil miyiz?..Atla sırtıma seni karşıya sağ salim geçireyim...” demiş...AKREP, KAPLUMBAĞA’NIN sırtına atlamış, kaplumbağa da nehrin azgın sularına kendini bırakmış...Tam nehrin ortasına geldiklerinde kaplumbağanın kulağına TIK TIK sesler gelmeye başlamış...Bu seslere bir anlam veremeyen KAPLUMBAĞA, sırtına aldığı dostuna seslenmiş:-Kulağıma tuhaf sesler geliyor sen de bu sesleri duyuyormusun?..AKREP hemen cevaplamış:-”Evet” demiş “duyuyorum o ses benden geliyor seni iğnemle sokmaya çalışıyorum...”Tam anlamıyla dünyası başına yıkılan KAPLUMBAĞA AKREBE:- Biz seninle dost değil miydik?.. Bak ben sana karşı dostluk görevimi yerine getiriyorum ve seni karşı kıyıya sırtımda taşıyorum...AKREP kaplumbağaya şu cevabı vermiş:“-Evet dostum sen yaradılışın gereği dostun için yapman gerekeni yapıyorsun, Ama benim yaradılışım da bunu gerektiriyor...Ben yaradılışım gereği her fırsatta iğnemi başkalarına batırırım kusura bakma...”***Hayatımda çok kereler bu hikayeyi yaşadım ben...Çok akrep gördüm, sokmaya çalışan nehri geçerken...Hiç akrep olmadım, ne nehri geçerken, ne karada ne havada...Hep kaplumbağanın asaletinde yaşamın sihrini buldum ben... “Ne mutlu kaplumbağayım diyene...”
AKP kazandı... CHP oyunu artırdı... MHP barajı aştı...BDP büyük bir galibiyet aldı...Falan filan...Oysa benim kazananlarım çok başka...Önce Mustafa kazandı benim için...Onun yıllar var görüp koklayamadığı çocukları, birkaç metrekareye hapsolmuş bedeni, kalbi insan sevgisiyle dolmuş özgürlük arayan yüreğine kalbim dayanmıyordu...Poyraz’la Mina’yı hafta sonları her koklayışımda, aklıma Mustafa’nın Tuncay’ın öpüp koklayamadığı çocukları geldi...“Mustafa” çıksın diye yüreğim çok çarptı...Daha fazla içerde kalmasın, hayata barış ve özgürlükten yana katkı yapsın diye çok heveslenmişti içim...Mustafacık’ın katkısıyla, içerdeki insanların insani talepleri Meclis’te yankılanacaktır bunun bilincindeyim...***Annesi bana emanet etmiş, benim yanımda çalışıp gazetecilik öğrenirken, içim hiç elvermemişti nişanlısının peşinden İsviçre’lere gitmesi...Tren kazası geçirmesi, kolunu bacağını kaybetmesi...Uğruna peşinden gittiği nişanlısının sonra onu görmezden gelmesi...Hiç içime sindiremedim Şafak’cıkın yaşadığı trajediyi...Hep birşeylercikler yapmak gerek diye düşündüm...O beni beklemedi kendi yaptı...“Sen nasıl oldu Birleşmiş Milletler’e uluslararası memur oldun?..” derken, gitti CHP’ye milletvekili oldu...Protes kolu ve protez bacağıyla engellilerin sesini Meclis çatısı altında duyuracak şimdi...Kazanan Şafak Pavey’in ismi altında engellilerdir...***CNN’de Çok Farklı programını yaparken Ahmet Tulgar’la Rasim “Ertuğrul Kürkçü gelecek” demişlerdi...Yıllar var izini kaybetmiştim...6 Mayıs Deniz’lerin ölüm yıldönümünde çıkmıştı karşıma...Konuşurken eski bir ustanın sesini dinler gibi olmuştum...O programın moderatörü olmaktan çok, o programın dinleyicisi olmuştum...Ertuğrul Kürkçü “mezar olan kan Kızıldere’den sağ kalan tek kişiydi...”Samanlıkta saklanarak kurtulmuş, yıllarca hapis yatmış, sosyalistliğinden bir ömür boyu ödün vermemişti...Şimdi seçimleri kazandı ve Meclis’e giriyor...“Her tan atışında...Gün batışında...Kızıl güller açtı dağlar başında...Faşist namluların her kurşununda...Dirildik ey halkım unutma bizi...Yavuklu yerine çıplak mavzere...Sarıldık ey halkım unutma bizi...” diye giden bir marş vardır...“Bize mezar oldu kan Kızıldere” diye giderdi o gençlik şarkısı...Ne mutlu ki Ertuğrul Kürkçü’nün anısında “Unutmadı halk, yavuklu yerine çıplak mavzere sarılanları...”***“Gazeteciler içeri giriyorlar...Gazeteciler saldırıya uğruyorlar...Gazeteciler öldürülüyorlar...” diye bağrılırken, hep bir kesim gazeteciye projektörler çevrildi...Elbette Nedim, Ahmet ve diğerlerinin özgürlükleri bizim özgürlüğümüzdü...Ancak yazdıklarından dolayı elli, yetmiş, doksan yıl ağır cezayla yargılanan Şamil Tayyar’ın özgürlüğü de bizim özgürlüğümüzdü... PKK’nın ölüm listesinde olduğu açıklanan gazeteci Mehmet Metiner’in hayatı da bizim hayatımızdı...Var mıydı gazetecilikte ölüm ve hapis listesinde “bizden ve onlardan...”Şamil çok önemli yazılar, araştırmalar, haberler yayınladı...Şimdi Meclis’teler onlar da...Bir ışık gibi parlayacaklar...Kızıldere’de, Silivri’nin tecrit hücrelerinde... Engellilerin olduğu her yerde ve haksızlık ile çetelerin kol gezdiği gizli labirentlerde...Benim için onlar kazandılar...Önce onlar ışık saçacaklar...*****DALAKSIZ ROL MODEL!!!Kardeşinin Halkla İlişkiler işini yaptığı Belediye hakkında Hürriyet’teki köşende 2007’nin 7 Eylül’ünde hiç utanmadan reklam metni yazar gibi şöyle yazacaksın:“Gölün etrafı parklar, çay bahçeleri, kafeler, spor alanları ve üç buçuk kilometrelik şahane bir yürüyüş yoluyla çevrilmiş...Binlerce İstanbullu, Küçükçekmece’de oluşan bu yeni çekim merkezine akın ediyor...Küçükçekmece Gölü’nün eski halini bildiğimden gözümle görmesem inanmazdım ...Doğrudan sosyal dokuyu etkileyen bu çok önemli çalışma için Başkan Aziz Yeniay’ı ne kadar kutlasak azdır ...”***O yetmeyecek yine kardeşinin (kendisinin gizli ortak olduğu yolunda belge yok elbette) Halka İlişkiler işini yaptığı diğer belediye hakkında da inanılmaz bir güzelleme yapacaksın:“Zeytinburnu...Belediye Başkanı Murat Aydın, şahane bir ‘Tıbbi Bitkiler Bahçesi’ oluşturmuş...Üniversitelerin hizmetinde olan bahçe, gerçekten etkileyici ve görülmeye değer ...Belediye Başkanı Murat Aydın’ı bu fark yaratan çalışması için kutluyorum ...Bu arada Zeytinburnu’nda kiliseler onarılmış, Hıristiyan mezarlıkları ortaya çıkarılmış...Semtin tarihi değerleri, hiçbir ayrıma tabi tutulmadan titizlikle ele alınmış...Türkiye’nin en büyük Mevlevihanesi olan Yenikapı Mevlevihanesi de aslına uygun bir şekilde yeniden yapılmış...Belediye Başkanı Murat Aydın, Mevlevihane’nin etrafını temizlemiş...Kısacası meraklılarının Zeytinburnu’nda neler olduğunu yakından görmelerinde büyük fayda var...”***Bunları yazmaktan meslek adına utanmayan, “ilginç bir trafik kazası sonucu dalağını aldırıp askerlikten çürüğe ayrılan Dalaksız Ahmet” kalkmış benim köşemde alacak verecek davası yazdığımı söylüyor... Dalaksız vücudundaki kafası basmadığından mı, yoksa işine gelmediğinden mi “O yazının bir alacak verecek yazısı” olmadığını görmek istemiyor...Bak Dalaksız Ahmet;O yazı bir alacak verecek yazısı değil...Benim alacak verecek davam 6 yıldır devam ediyor...Mahkeme de alacak hakkımı tescil etti...Benim senin halkla ilişkiler işi yapan kardeşimin iş yaptığı yerlere güzelleme ve yağlama yazısı yazmaya ihtiyacım yok...O söylediğin yazı, binlerce lira bağış yaparak “engelli sporcular için aldırdığımız protez ve ortopezleri” anlatırken, iki insan arasındaki kişilik farkını göstermek için yazıldı...İnsanlara, başkalarının paralarına el koymak yerine, engellilere yardım etmeleri rol model davranışı olarak benimsetilmeye çalışıldı... ***Benim hakkımda çıkmıyor Milliyet gazetesinde “İskele Sancak Cepler dolacak” manşetleri...İstersen o konulara da gireriz...Bu arada bu dalak meselesini hala yanıtlayamadın “Dalaksız...”Reklam dolu satırları “hangi entelektüel gazetecilik değerleriyle” yanıtlamaya çalışacaksın bilmiyorum...Senin gibi muamma trafik kazalarından muzdarip bir dalaksızın...Kardeşinin iş yaptığı belediyelere reklam metni gibi köşeler döşenen “çürüklüğü” şaibeli bir adamın...“Köşe yazarlarında rol modeli” tartışmasına girmesindeki sarsıcı cüreti anlamak gerçekten olanaksız...Nasıl bir vebaldir seni “gazetecilerin rol modeli” yapmaya çalışmak bilemiyorum ki Ahmet Hakan?..
Gece saat 22.45 suları...Ünlü balkon konuşması şimdi bitti...Oyların yüzde 50’sini almış bir kişi nasıl hissederse, öyle hissediyor Tayyip Erdoğan...Kendine fazlasıyla güven duyuyor...Karşısındakini kavramaya çalışıyor, ancak kazandığı zaferin bilincinde...Zaaf göstermiyor...Diyarbakır ve Gazze’yi aynı kaderde görüyor...Diyarbakır’daki Kürtler’le Batı Şeria’daki Filistinliler’i ortak kaderde görüyor...Müslüman dünyaya Avrupa’yı da eklemledi biraz önce...Bir tek, seçim boyu kendisine karşı çalıştığına inandığı Tel Aviv’i dışarda bıraktı...***Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Turgut Özal ve Mustafa Kemal’i özenle yerleştirdi konuşmasına...Tarihten özenle seçtikleri onlar...Süleyman Demirel özellikle yok...Adnan Menderes’in mağduriyeti, Turgut Özal’ın hayalleri var, ancak Necmettin Erbakan’ın mağduriyeti yok konuşmasında...***Herkesin özgür yaşam biçiminin kendilerine emanet edildiğini söyledi...Israrla “Ben Türkiye’yi İran yapmayacağım” demek istiyor...Anayasa’yı değiştirmek ve Başkanlık sistemine geçerek, Başkan olmak istiyordu...Anayasa’yı yine değiştirmek istiyor, fakat bu kez muhalefetin kendisinin kabul buyurmasından söz ediyor...Seçmenin yeni bir Anayasa yapabilmesi için “muhalefetle uzlaşma” mesajını almış gibi...***Her yüz oyun ellisi kendisinin...Dün gece özellikle hiçbir televizyon kanalına gitmedim...Bütün televizyon kanallarındaki yorumları izlemek için... İnanılmaz bir durum vardı...Sanki şaka gibi...Yorumcuların bir bölümü CHP’nin kazançlı olduğunu, MHP’nin barajın epey üstüne çıkarak kaset hesaplarını boşa çıkardığını, BDP’nin inanılmaz bir yükselişte olduğunu söylüyorlardı...Bunların hepsi doğru olmasına doğru...Fakat kesin olan şu ki; “Balkon konuşması yapan Tayyip Erdoğan yüzde 34’le başladığı genel seçim yarışında 3. dönemi yüzde 50 gibi inanılmaz bir oy oranıyla geçiyor... Her iki kişiden biri AKP’ye oy atıyor şu anda bu ülkede... Ve bu adamla bu parti iki dönemdir iktidarda, bu üçüncü dönemleri...”***2014’te Cumhurbaşkanı olacak karar vermiş...Balkon’daki havasından ve duruşundan anladım bunu...Amerika’daki gibi icranın tamamen başındaki bir Başkan gibi olmak istiyordu...O zaman kendi karizmasıyla ikinci 5 yılı da kazanmayı düşünüyordu...2023’ü Cumhurbaşkanı karşılamayı umuyordu...Şimdi 2019’a kadar kendini garanti etti...Şimdi iki yol var önünde...Ya bir dahaki seçime partinin başında girip, bir daha Başbakan olacak...Sonra Cumhurbaşkanı seçilip 2023’ü Cumhurbaşkanı karşılayacak...Ya da yerine yine seçim kazandıracak iyi bir aday çıkartmaya yoğunlaşacak...***Her halükarda 5 milyon yeni oy kazandırdı AKP’ye...Artık demokrasi içinde, bir geri dönüş mümkün değil Türkiye’de...Yüzde 50 oyla iktidar demek, herkes bu sonuca saygı göstermeli demek...Bunun tartışması olmaz...Kemal Kılıçdaroğlu seçimden galip çıkmadı, ancak 4 yıl için CHP seçmeninden vize aldı...O da zaten öyle dedi...“6 ayda, 3.5 milyon yeni oy aldık... Hedefimiz 4 yıl sonra iktidardır...”Oyları 21’den 26’ya taşıyan bir lideri de alaşağı edemezler CHP’de...***BDP 6 civarında oy aldı...Yaklaşık iki katını yüzde 13’le MHP aldı...MHP’nin iki katını yüzde 26’yla CHP aldı...CHP’nin yaklaşık iki katını da yüzde 50’yle AKP aldı...BDP çarpı iki MHP; çarpı iki CHP; çarpı iki AKP...Kürt oyları çarpı iki milliyetçi oylar, çarpı iki Atatürkçü laik oylar, çarpı iki muhafazakar oylar...Partiler arası çarpı ikilik aritmetik bağ, yeni Anayasa’nın da şifresidir...Elbette toplumun da...Tayyip Erdoğan kürsüden inerken kampanyasının Bir Daha isimli şarkısını söylüyordu...Havasını bulmuş...Beraber yürüdük biz bu yollarda şarkısını söylediği günlerdeki gibiydi...Saat 23’ü geçti...Seçim gecesi notlarım bunlar...
Dün sabah erkenden kalktım bermutat...Hazılandım evde çalışanları aldım, saat 9’a doğru çocuklarımı almak üzere evden hareket ettim...Kucağımda iki çocuğum evden içeri girerken annemin kapısının önünde bekler buldum...Torunlarını görmek için sabırsızlanıyor, aklı sıra bana bu çaktırmamak için eline oy pusulasını güya bana vermeyi bekliyor...Kapısının önünden geçerken, “Oy pusulan gelmiş, onu verecektim” diye durdurdu beni...Amaç Mina‘yla Poyraz‘ı sevmek, oy pusulası da bunun bahanesi elbette...***Gerçi haklarını yemeyeyim, bu oy pusulaları işleriyle her zaman çok yakından ilgilenirler...Benim hiç umurum olmaz, gelmiş mi gelmemiş mi?..Gelmemişse ne olacak?..Hayatımda on mu onbeş mi seçim geçirdim, en az yarısında oy kullanmadım zaten ben...Ya kullanacak kadar bir partiyi heyecanla desteklemiyordum, ya da “Ben gazeteciyim benim oyuma fazla gerek yok” gibi psişik bir travmadan dolayı oy kullanmadım...Anne bu dinlemiyor tabii...Şimdi de seçimlere en uzak olduğum anda “elime oy pusulasını” tutuşturuveriyor...“Mina’yla Poyraz bir hafta aradan sonra kucağımda benim... Bana ne şimdi oy pusulasından...” diyeceğim, olmayacak demokrasiye ayıp olacak...Demesem, bu sefer de 2 yaşındaki çocuklarım bakacaklar; “Babamız biz kucağındayken, hangi kağıdı almaya çalışıyor, zor bela” diye...***Valla hayırlı uğurlu olur seçimler umarım...Benden ziyade çocukularım için artık...Onları “dünya vatandaşı” yapacak bir iktidar gelsin isterim...Her ülkeye istedikleri an vizesiz girebilsinler...Avrupa Birliği’nin bir parçası olsun ülkeleri, Avrupa Birliği vatandaşı olsun kendileri...Amerikalı, İngiliz, Fransız ya da çağdaş ülkelerin çocuklarından hiçbir farkları olmasın...Medenice yaşasınlar, kimse yaşamlarına karışmasın...Demokrasiyi ve özgürlükleri sınırsızca tatsınlar, kimse onlara hotzot etmesin...İyi bir ekonomide, dünyanın en gelişmiş teknolojilerine yakın, dünyanın en ünlü sanat ve kültür faaliyetlerinin ortasında muhteşem bir dünya ormanı içindeki özgür ağaçlar gibi yaşasınlar...***Ortadoğu mu olur, Güney Amerika mı?..Kim gelir kimi asar, kim suikast yapar, kim içeri tıkar, bunları dert etmeyecekleri bir ortamda büyüsünler ve yaşasınlar onlar...Babaları artık içmiyor ancak arada bir; bir-iki kadeh içkilerini de içsin, en trendi modaları izlesin, en hip hop parçalarda, en rap gösterilerde, en dünyalı sanatların ortasında raks etsinler...Hayatı keyifle, sonsuz özgürlüklerde, savaş olmadan birbirlerini öldürmeden barış içinde yaşasınlar... Atatürk’ü sevsinler...Atatürk’çü olmayanın ise yaşam hakkını gasp etmesinler...“Bizler çok iyi birer dünya vatandaşı olabildik... Sağolsun büylüklerimiz” diyecekleri bir dünyayı kim sağlayacaksa, bütün oylarım onlara helal olsun...Demokrasi ve bugünkü seçimler hepinize hayırlı olsun...*****BEŞİKTAŞ, FENER, GALATASARAY, TRABZON VE FUTBOL TOZ DUMAN...Uzun zamandır önüne geçilmez bir ikilik yaşanıyor Türk futbolunda...Bir tarafta, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım var...Ona yakın bazı Başkanlarla birlikte...Sivas, Kayseri, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları Yıldırım‘a Kulüpler Birliği’nde en yakın olan Başkanlar...Diğer tarafta ise bir örgütlenme yok...Ancak Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor gibi ağır aktörlerin aralarında bulunduğu bir grubun “karşıt” olma pozisyonu var...Bu grup konumundan dolayı Fenerbahçe karşıtı gibi gözüküyor, oysa esasen Aziz Yıldırım’ın futbolu yönetme anlayışına karşı...***Son iki sezon şampiyonluk mücadeleleri ve Federasyon’la ilişkiler esnasında bu olgu bütün şiddetiyle yaşandı...Trabzon’un açıklamalarına, Beşiktaş ve Galatasaray’dan destek geldi...Aziz Yıldırım’ın “hakem odasının önünde ettiği sözler” bütün kulüp başkanlarının tepkilerine manşet oldu...Türk futbolundaki bu ayrışmadan arada en fazla kalan Federasyon’un Fenerbahçeli Başkanı Mahmut Özgener’di...Özgener, Fenerbahçeli ve Altaylı kökenine karşın federasyonu tarafsız yönetmeyi çok önemsiyordu...Yine de Galatasaray, Beşiktaş, Trabzon’la bir taraftan, Fenerbahçe’yle de diğer yandan çatışmalara girmek zorunda kaldı...Türk futbolunda sanki iki ayrı blok vardı ve ikisi arasında zaman zaman sallanan ve kopan incecik bir köprü...***İşte ne olduysa kendisi de Fenerbahçeli olan Mahmut Özgener’in temsil ettiği o köprünün “kopmasıyla“ başladı...Özgener, Futbol Federasyonu Başkanlığı’na bir daha aday olmayacağını söyleyince, Aziz Yıldırım uzun zamandır çok yakın ve dostça çalıştığı Göksel Gümüşdağ’ın Başkanlığı için aktif olarak devreye girdi...Aslında Gümüşdağ, Galatasaraylı’ydı...Ancak Aziz Yıldırım’ın Basketbol Federasyonu Başkanlığı’nda olduğu gibi, Galatasaray’dan ve Beşiktaş’tan çok yakın olduğu kişiler vardı...Gümüşdağ’ın Federasyon Başkanlığı’na aday olmasıyla, kendi aralarında örgütlü olmayan ancak Federasyon’un Aziz Yıldırım etkisiyle yönetilemeyeceğini savunan kesim hareketlendi...***Bu kesimin de meselesi “Federasyon Başkanı’nın Fenerbahçeli olup olmaması değildi...”Mahmut Özgener, Fenerbahçeliydi ve Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören son söyleşisinde Özgener‘in kalmasını istemişti...Hareketlenen ve kendi arasında “tarafsız davranacak bir aday” arayan blok, Mehmet Ali Aydınlar’ın düşünebileceğinin öğrenilmesiyle, tereddütsüz Aydınlar üzerinde mutabakat sağladı...Aslında Mehmet Ali Aydınlar;Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın voleybol şubesini bütünüyle teslim ettiği ve o şubeye dünya çapında başarılar kazandıran bir isimdi... “Acıbadem Hastaneler” zinciri Aydınlar’ındı ve Fenerbahçe’deki birçok kişiye göre Aydınlar, Aziz Yıldırım’dan sonra, Fenerbahçe Kulübü Başkanlığı için en önemli adaydı...Böyle bir ismi Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzon’un aday diye çıkartması ise oldukça manidardı.3’lü blok “Aziz Yıldırım’ın futbol yönetme tarzını” yalnız bırakmayı amaçlıyordu...Fenerbahçe’ye dünya çapında başarılar kazandıran Fenerbahçeliler’i aday göstererek...AZİZ YILDIRIM PAPERMOON’DA... Durum ve saflar böyle netleşince, dün Aziz Yıldırım uzun zaman sonra ilk kez futbol kulislerinin en yoğun yaşandığı, Papermoon isimli restoranda boy gösterdi...Gerçi masada her zamanki dostları Levent Kızıl, Sinan Engin, kardeşi Ali Yıldırım vardı...Bu ziyaretin davetli açısından özel bir anlamı yoktu...Fakat elbette bu bir boy göstermeydi...Çevreye verilen mesaj da açıktı:“Göksel Gümüşdağ’dan vazgeçmiyorum... Buradayım bir yere gitmiyorum...”ÜNAL AYSAL’I KULÜPLER BİRLİĞİ’NE ÖNERECEK...Aziz Yıldırım şu anda karşısında oluşan bloka karşı, yeni bir hamlenin hazırlığında...Fenerbahçe Başkanı, Galatasaray’ın yeni Başkanı Ünal Aysal’a “Kulüpler Birliği Başkanlığı’nı” teklif ederek, karşısındaki bloku kırmaya çalışıyor...Sivas ve Kayseri kulüpleri başkanları kendisiyle hareket ediyor...Elbette Göksel Gümüşdağ var...Beşiktaş, Galatasaray, Trabzon ile Fenerbahçe Bayanlar Voleybol Takımı’nı dünya şampiyonu yapan Mehmet Ali Aydınlar ve Antep, Samsun, Giresun, Ankaragücü kulüpleri ise geniş blokta yer alıyor...Bugün genel seçimlerde Türkiye’nin kaderi belli olacak...Futbolun 29 Haziran’ındaki seçimi ise inanılmaz bir mücadeleye ve ittifaklara sahne oluyor...Bugünkü seçimin tahminlerini yazmak yasak...Ötekini yazmak ise şimdilik sakıncalı...Çünkü Süleyman Demirel’in deyişiyle:“Siyasette bir saat kısa... Bir hafta ise çok uzun bir süredir...”
Seçim tartışmaları, anketleri, sonrasında neler olacağı... Doğal olarak günlerdir bunlarla yatıp kalkıyoruz... Çünkü geleceğimizi masaya yatırıyoruz... Çünkü geleceğimize karar veriyoruz... İşte büyük gündeyiz... Yarın sabah yeni seçimlerimize uyanacağız. Sandığa gideceğimiz bu Pazar gününde seçim yasakları devam ettiği için Reha Muhtar’la “Gündemsiz gündem” üzerine sohbet ettik. Biraz gülümsemek ve gülümsetmek istedik.* Başlıyorum garip sorularıma... Hangisi daha zor; sevgiliyle geçirilecek özel bir güne denk gelen futbol derbisini izlememek mi, izleyeceğini sevgiliye söylemek mi?Hayatı ne kadar zor yaşıyorsun Eylem’ciğim... Çok özel bir futbol derbisini, çok özel bir günde niye sevgiliye söylemeyeyim ki? O güzel derbiyi sevgiliyle seyreder, sonra da sevgiliyle sevgiyi yaşarım. Bunları birbirinin karşıtı gibi göstermek, zaten sorunun kendisi. Benim derbiyi yaşamam, sevgiliyle sevgiyi yaşamama niye engel olsun ki? Böyle saçma bir ikilem olabilir mi? Kendi kafamızda yarattığımız ikilemlerin, bizzat esiri olduğumuzun farkında değil misin? Yani ya sevgiliyle güzel bir gün geçireceğim ya da derbi seyredeceğim... Niye ikisini birden yaşayamıyor muyum ben? Kendime eziyet vermekten hoşlanan bir mazoşist miyim, yoksa sevgili bana cefa çektirmekten zevk alan bir sadist midir?* Borro.com isimli site tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre kadınlar için cep telefonlarının yokluğu erkek arkadaşınkinden daha büyük bir boşluk hissettiriyormuş. Size sormak istiyorum hangisinin yokluğu daha büyük boşluk yaratır cep telefonu mu sevgili mi yoksa futbol mu?Benim cep telefonum yokken hep sevgilim vardı. Demek ki cep telefonu sevgiliden daha elzem değil. Onu bir kalem geçelim. Futbol ise zaten bir tür sevgili. Ancak sevgili de sevgili yani. Ne futbolsuz kalırım... Ne de sevgilisiz...* Biz kadınlar tüm ayak ağrılarımıza rağmen hem de ileriki yaşlarda yaşayacağımız muhtemel fiziksel sorunlara rağmen topuklu ayakkabıdan vazgeçmiyoruz. Peki erkekler adına siz cevap verin lütfen kadında topuklu ayakkabı mı, babet mi?Hiçbir babet, topuklu ayakkabının yerine geçemez... Topuklu ayakkabı, kadının bizzat kendisidir. Onun çekiciliği, onun kadınlığı, onun dişiliğidir...Babet spordur. Topuklu ayakkabı ise cazibe ve dişi.* Estetikle hep genç kalmaya çalışmak mı, zamanla kavga etmeyip doğal olmak mı..?Zamanla ve hatta hayatla kavga eden, zaten genç ve kadın kalamaz ki... Estetik yaptırsa ne fayda... Zamanla ve hayatla uyumlu gitsin. Estetik yaptırsa da olur, yaptırmasa da.* Erkeklerin saç ektirme konusunda sayıları hızla artıyor. Kellik daha karizmatik diyip tüm saçları kazıtmak mı yoksa “hem kel hem fodul” sözünü farklı algılayıp saç ektirmek mi?..Ben saçlarımı uzatıp, at kuyruğu yapıyorum. Bu tartışma benim tartışmam değil.* Sürekli uçarak hareket eden mayıs sinekleri sadece 1.5 saat yaşıyor, hareketsiz denecek kadar ağır olan Mauritus kaplumbağası 152 yıl yaşamış. Bu durumu göz önünde bulundurursak spor yapmasak da olmaz mı Sinek gibi sürekli hareket etmek mı, kaplumbağa gibi yaşamak mı?Che Quevera 39 yaşında öldürüldü... Ama hala yaşıyor. Deniz Gezmiş gencecik bir fidandı asıldığında... Biyolojik ölümünün üzerinden 39 yıl geçti hala yaşıyor oysa... Uzun yaşamak isterdim... Ancak yaşamdan ne anladığına bağlı... Atatürk yaşıyor... Ama Kanuni’nin yerine geçen ve Osmanlı’yı durduran İkinci Selim çoktan öldü gitt, uzun zamandır yaşamıyor.* Balığın yanına şöyle güzelce soğutulmuş bir rakı mı, her yudumunun tadına vararak uzun sohbetler eşliğinde içeceğiniz şarap mı yoksa nane yapraklarının olduğu şarap kadehinde su mu?Suyun içinde nane yapraklarının yanı sıra ince dilimlerle kesilmiş limon da olacak... Benim bu detoks içkimi, geçenlerde Lucca’da mönüye koyacaklarını söylediler... O kadar çok talep varmış bu suya... Ben de “Özel bir fiyat koyun... Gelirini Engelliler Vakfı’na bağışlayalım” dedim. Bakalım... Soruna gelirsek... Rakı da güzel, şarap da o güzel balığın yanında. Kim ne isterse içsin... Benim de keyfim olursa bir kadeh alırım. Fakat o muhteşem tattaki suyumu tercih ederim... Ağırlık yapmaz.* Tarihe yolculuk yapılacak bir seyahat mi yoksa kumların üstünde denizin kokusunu soluyacağınız bir tatil mi?Ben Yengeç burcuyum... Tarihe ve nostaljiye yakın olsam da, susuz yapamam. Denizin yanında olmak, her zaman ruhumu yükseltir...* Televizyon mu, gazete mi yoksa hızla kullanımı artan internet mi? (Bu soru internete hızla kayanların genç olması nedeniyle yani yaş itibariyle sorulmamıştır)Hepsi... Hiçbirinden vazgeçemem doğrusu...* Sarışın mı esmer mi? ( Bu soruyu sarışının adı esmerin tadı laflarıyla büyümüş ve hem sarışın hem esmer olmuş biri olarak ve bu dönüşümü yaşamış bir çok kadın için soruyorum)Onun da hepsi... Saçlarından dolayı, bir kadından vazgeçemem doğrusu... * Amannn adam yok (ya da kadın yok) deyip hemcinslerine dert yanmak mı, havada aşk kokusu var deyip koku duyularımızı açmak mı?Hisseden için havada her zaman aşk kokusu vardır... Sen “Kadın Kokusu” filmini izledin mi Eylem’ciğim? Oradaki gözleri görmeden kadın kokusunun peşinden giden Al Pacino’yu...* Stirling Üniversitesi’nden bir psikolog doktor erkeklerin niyetinin gözlerinden okunduğunu söyleyerek, yüzünüze uzun süre bakıyorsa ciddi, bakışları yüz ve beden arasında gidip geliyorsa eğlenmeyi düşünüyor demiş. Bu durumda gözler kalbin aynasıdır deyip dik dik bakmak mı, bu araştırma üzerine hâlâ cesaretli olup yüz ve beden arasında bakışları kaydırmaya devam etmek mi?Valla kadınları sev gerisine merak etme sen... Seversen seni severler. Sever gibi yapıp sevmezsen, onlar da sana aynısını verirler. Bir kadın senin sevdiğini hissetsin de, neresine bakarsan bak fark etmez.* Birinin sevgilisi 19 yaşında, kaynanası kendisinden 20 yaş küçükse, kendisi 60 yaşında olduğuna göre, bir musluk 3 saatte... Tamam, ben sorular bu noktaya geldiği için artık son veriyorum, ama yine de havuz problemini çözmek isterseniz buyurun lütfen:))
Annem çocukken bir tekerlemeyi beynime sokmaya çalışırdı...“Bana arkadaşını söyle!.. Sana kim olduğunu söyleyeyim...”Bu seçim kampanyası sırasında en çok annemin beynime soktuğu bu tekerlemeyi hatırladım...Hafif bir değişiklikle...“Bana seçim tahminini söyle... Sana hangi partiye oy atacağını söyleyeyim...”***Son bir aydır her bulunduğum ortamda, seçim toto oynanıyor...Herkes seçim tahmini soruyor, herkes bir seçim tahmini yapıyor...Gizli ve açık parti yandaşlarıyla karşılaşıyor, onların “gayet duygusal” seçim tahminlerini dinliyorum...Şöyle ki:1) Gizli AKP’liler; Ser verip sır vermemeye çalışıyorlar... Kendilerini genelde AKP karşıtı gibi gösteriyorlar... Bu tiplerin gerçekte AKP’li olup olmadıklarını iki şifreyi kullanarak anlıyorum...Onlara “Kemal Kılıçdaroğlu’nun son konuşmasını nasıl buldunuz?..” diye soruyorum...“Pek gerçekçi değil... Nasıl yapar ki bunları?..” gibisinden bir cevap veriyorsa, ne kadar AKP karşısı görünürse görünsün, gizli bir AKP’li olduğunu anlıyorum...2) Gizli AKP’lilerin uyanık olanları, Kemal Kılıçdaroğlu oltasına düşmüyorlar...Nötr bir cevap veriyor, ya da destekler gibi konuşuyorlar...O zaman “Seçimlerde sizce ne olur?..” diye soruyorum...Burada herkes kendisini ele veriyor...CHP’nin oyunu yüzde 30’lara varacağını savunanlar CHP’ye sempatik bakanlar...AKP’nin oyunu yüzde 42’lerin üzerinde görenler AKP’ye karşı olsalar da, en azından tarafsız davranmaya çalışanlar...***3) AKP’yi yüzde 30’lu rakamlarda gösterenler, müzmin AKP düşmanları...AKP’nin ne alacağını bilmiyorum, ancak AKP’yi o oranlarda gösterenlerin AKP’ye değil CHP, MHP ve BDP’den birine oy atacağını biliyorum...4) CHP’yi yüzde 23-24’lerde gösterenler kendilerini hemen ele veriyorlar...Onlar AKP’ye oy atacaklar ve CHP’de hiçbir şans görmüyorlar...***Bu tahminlerde esnasında her türlü manipülasyon yapılıyor...Rakibi az gösterme, kendi partisini çok gösterme, bilinçaltına yönelik gizli oylardan bahsetme, inanılmaz bir sürprizi bekleme türünden değişik akıl yürütmeler var... Gazetecilerin “duygusal” tahminleri ise akıllara ziyan...Gizli gizli AKP’nin kazanmasını isteyenler, yüzde 48’lerden 50’lerden aşağı inmiyorlar...Gizli ya da açık kaybetmesini isteyenler ise, yüzde 40’a çıkmayı bile kabullenmemekte...***Seçim kampanyasında eğer muhatabınız, “MHP’nin oy patlaması yapacağını” söylüyorsa, gayet açıktır ki kendisi MHP’ye oy atacak...Barajı geçer mi geçmez mi sorusuna “büyük sürpriz yapıp yüzde 15’leri 17’leri bulur” diyorsa, emin olabilirsiniz muhatabanız MHP’ye oy atacak...Sonunda bana seçim tahminimi soruyorlar...Doğrusu elimde ne kağıt var ne kalem, ne de kendi yaptığım kamuoyu yoklaması...Ben, parti taraftarlarının tahminlerinden “notu kıt hocalar” gibi makul bir miktarı kırpıyorum...Her birinin “uçuş tahminlerinden” 4-5 puan kırpıp, bütün tahminleri kendi ölçülerime göre makul bir düzeye çekiyorum...Fanatik tahminlerden 4-5 puan düştünüz mü, kendi makulünüzü buluyorsunuz...***Peki benim seçim tahminim doğru mu?..Hayır bunu söyleyemem...Ben sadece fanatik parti taraftarlarının uçmuş tahminlerini makul miktarda kırptım...Kendime kırpıntılardan bir uçak yaptım...Bindim gitmekteyim...Sürpriz çıkarsa...Çıkar valla, hiç bilmem...Hiç de iddia etmem...Bu oyunun adı demokrasi...İyi olan kazansın...*****DEMOKRASİDE KİMLER KAZANIR KİMLER KAYBEDER?..Bu seçimin galibi demokrasinin kendisidir...Mesele mümkün olan en yüksek miktarda seçmenin görüşünün yarın akşam temsil edildiği bir Meclis’in oluşması...Yarın sandıktan seçilecek iktidar muhalefete saygılı olmalı...Yarın sandıktan çıkacak muhalefet de iktidara...Hayata egemen olmak istemek, hayatı yönlendirmeyi amaçlamak, ülkeyi kendi istediğin şekilde yönetmeyi arzulamak, doğal ve insani duygular...İnsan elbette kendi fikriyatının hayata egemen olmasını arzular...Doğalı budur...***Ne ki...Ben hayatın uzun zamandır, kendi arzularımdan ibaret olmadığını anladım...Kişisel egomun, evrenin geniş kütlesel enerjisinin içinde sadece küçücük bir parça olduğunu kavradım...Kişisel egomdan, bütün bir hayatı düzenleyemeyeceğimi anladım...Benden başka ülkemde milyonlarca, evrende milyarlarca ego olduğunun farkındalığını yaşıyorum...Milyonlarca egonun ortasında, bütün bir hayatı ve ülkeyi düzenleyemeyeceğimi biliyorum...Düzenlemek istememin doğru olmayağının da bilincindeyim...Sonuçta benle beraber nefes alıp veren milyonlarca ego, ortak bir gerçekte buluşacağız...Hepimizin yarattığı o ortak gerçeği, bir süre kendi gerçeğimiz olarak kabulleneceğiz...Bu gerçeğe karşı çıkanlara saygı duyacak, bu gerçeğin ortak noktasını da benimseyeceğiz...***İktidarda veya muhalefette güçlü ve taşkın egolardan özel bir isteğim var...Kendinizi dünyanın tek ve en büyük parçası saymayın...Kendi gerçeğinizin olmaması halinde “bu ülkenin bütünüyle batıp yok olacağına” inanmayın...Siz olmazsanız, sizin fikirleriniz iktidarda olmazsa, mahvolacağımızı düşünmeyin...Eğer iktidardaysanız, bu sefer muhalefette kalanların, gaflet uykusu içinde olduklarına inanmayın...Tek bir ego, ülkedeki milyonlarca egonun içinde, evrendeki milyarlarca egonun arasında sadece küçücük bir parçadır...Onu “bir hiç” saymak saygısızlık ve ayıptır...Onu “her şey” sanmak ise, zavallılık...*****FUTBOL FEDERASYONU BAŞKANLIĞI İÇİN GİZLİ KULİSLER...Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzon ve tüm kulüpler harıl harıl önümüzdeki 3 yıl için Türk futbolunu yönetecek ismi belirlemek üzere kulis çalışması yapıyorlar...Benim bulunduğum her masada, 29 Haziran’da yapılacak Federasyon seçimleri için kimin kimi öne süreceğinin hesapları yapılıyor...Durumu şöyle özetleyebilirim:1) Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, İstanbulspor Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın Futbol Federasyonu Başkanı olmasını arzuluyor...2) Gümüşdağ, Aziz Yıldırım’ın yakın dostu...Uzun zamandır aynı kaderi paylaşıyorlar, Kulüpler Birliği’nde beraber çalışıyorlar...Aziz Yıldırım Göksel Gümüşdağ’ı Kulüpler Birliği çatısından aday olarak çıkartmak istiyor...***3) Göksel Gümüşdağ’ın; Emine Erdoğan’ın kardeşinin kızıyla evli olduğundan Başbakan’a yakınlığı dolayısıyla avantajlı olduğunu düşünenler var...Erdoğan kazanırsa Göksel Gümüşdağ’ı işaret edeceğini söyleyenler bu teze dayanıyorlar...4) Buna karşı tezi savunanlar ise şu fikri öne sürüyorlar:Başbakan Erdoğan, Aziz Yıldırım ve Alex’i son kabulünden sonra, Trabzon camiasındaki tepkileri gözönünde tutarak Federasyon başkanlarıyla ve futbolla arasına kesin bir mesafe koymayı arzuluyor...Bursaspor’a verilen cezanın, politik olarak kendisini ve partisini etkilediğini düşündüğünden, çok yakınındaki bir kişiyi Federasyon Başkanlığı için işaret edip, ilerdeki tepkileri üzerine çekmek istemiyor...Gümüşdağ’dan yana davranmayacak...Gümüşdağ’a karşı tavır alan Trabzon ve Beşiktaş’ı karşısına alır bir tavır sergilemeyecek...***5) Galatasaray anahtar rol oynayacak Federasyon seçiminde...Şu ana kadar iki aday var görünen...Biri Trabzon’un desteklediği Mehmet Atalay...Diğeri Fenerbahçe’nin desteklediği Göksel Gümüşdağ...Beşiktaş Gümüşdağ’a karşı...Gümüşdağ Galatasaray kongre üyesi...Ancak Aziz Yıldırım’la çok samimi...Fenerbahçe Başkanı, geçtiğimiz günlerde Les Ottomans otelinde, Galatasaray’ın yeni seçilen Başkanı Ünal Aysal’a “Hayırlı olsun” ziyaretine gitti...Aziz Yıldırım’ın bu ziyareti medyanın bir bölümünde “Göksel Gümüşdağ’ın Başkanlığı konusunda anlaştılar” şeklinde çıktı...Oysa henüz böyle bir anlaşma yok...Galatasaray, Gümüşdağ’a şimdilik uzak duruyor...***6) Mahmut Özgener’in yanındaki bir kesim Gümüşdağ’a çalışıyor...Bu kesimin içinde Mahmut Özgener federasyonunda yönetim kurulu üyeliği yapan birkaç yönetici var... Mehmet Atalay ise Trabzon, arkasından etkileyeceği Beşiktaş ve Galatasaray camialarıyla Anadolu kulüplerine güveniyor...SÜRPRİZ MEHMET ALİ AYDINLARSeçimlerden Başbakan olarak Tayyip Erdoğan çıkarsa, inanılmaz bir kulis en tepelerde, yaşanmaya başlanacak...İki adayın olmayacağı anlaşılırsa “Mehmet Ali Aydınlar, Şenez Erzik, Murat Aksu isimleri bile sürpriz olarak çıkabilir...”Pazar’dan sonra futbolda şenlik var...
RECEP TAYYİP ERDOĞAN:Çok yorucu bir kampanya yürüttü...Amerikalıların gönderdikleri kriptolarda Eroğan için “işkolik” tabirini kullandıkları söyleniyor...Bu seçim kampanyasında da miting üzerine miting yaptı...Bir canlı yayından ötekine koşuşturdu...Miting ve canlı yayın katılım performansı çok yüksek...Zaman zaman sinirlerine hakim olamadı...Kendisini “kesinlikle düşmanca olmayan duygularla” eleştirenlere zaman zaman töleranssız kont eleştiriler yaptı...***EMPATİ:İnsanın “haksız” olduğunu düşündüğü eleştirilere sinirlenmemesi mümkün değil...Ben de sinirleniyorum...Sinirlenip ağır tepki koyuyorum...Ben de sinirlenip ağır tepki koyduğuma göre, Tayyip Erdoğan’ın eleştirilere karşı aşırı tepkisini eleştirmeli miyim?..Evet...***KEMAL KILIÇDAROĞLU: Deniz Baykal’dan çok daha fazla miting alanı gezdi, canlı yayına katıldı... Kampanya performansı çok güçlüydü...Yıllar sonra Tayyip Erdoğan’la bu alanda baş edecek bir lider çıktı ortaya...Erdoğan kadar il gezdi...Ondan daha fazla ilçe ziyaret etti...Kılıçdaroğlu da bir canlı yayından öteki canlı yayına koşturdu durdu...Dürüst ve demokrat bir imaj çizdi...İcraatın başında olmadığından...Muhtemelen egosu fazla eleştirilip, fazla şişip, fazla yara almadığından, eleştirilere “sinirlenme” adeti henüz geliştirmedi...Bir muhalefet lideri olarak bütün eleştirilerin merkezine Erdoğan’ı oturttu...Bu stratejisi doğruydu...Bazen “yok bu biraz haksız oldu” dedirtti mi?..Evet dedirtti...***EMPATİ:Ben ana muhalefet lideri olsam, ben de bütün seçim kampanyamın merkezine Tayyip Erdoğan’ı koyar mıyım?..Evet koyarım, başka türlü ana muhalefet lideri olunmaz...Ben daha mı insaflı davranırım?..Evet...Benimki mi doğru?..Hayır...Kemal Kılıçdaroğlu’nun ki mi doğru?..Bir muhalefet lideri olarak düşünürseniz evet...Çünkü benden ana muhalefet lideri çıkmaz...***DEVLET BAHÇELİ:MHP yöneticilerinin kaset skandalını çok iyi yönetti...Kasetler MHP’ye zarar değil, yarar bile getirdi...Doğu’ya gitti...Güneydoğu’ya gitti...En önemlisi MHP lideri olarak Diyarbakır’a gitti...En güçlü milliyetçi tabana sahip olmasına karşın, pek sorumsuz davranmıyor...Gerektiğinde frene basıyor...İtidalli davranıyor...Devlet adamı gibi görünüyor...Bisküvit yerine “püskevit” demesi, milleti koparttığı andı...Hiç tahmin etmiyordu...Kitlelere en sempatik geldiği an o andı...Püskevit tuttu...Bahçeli “püskevit”le sempatikleşti...Dezavantajı, somut öneri getirmemesi...Neyin niye olmaması gerektiğini söylüyor hep...Neyi nasıl çözmemiz gerektiği konusu es geçiliyor sürekli...“Kürt” denmez, “Kürtçe eğitim öğretim serbest olmaz”, “Türk yerine Türkiyeli kavramı geliştirilmez...”Peki sorunları nasıl çözeceksiniz?..Hayatı nasıl rahatlatacaksınız?..Gerilimi nasıl azaltacak, aidiyetleri nasıl düzenleyeceksiniz?..Orası yok...“Ses ver Türkiye!..”Vereyim de neye?..Bunun cevabı bende yok...***EMPATİ:Ben Devlet Bahçeli’nin yerinde olsam böyle bir seçim kampanyası mı düzenlerdim?..Hayır...Sadece “Ses ver Türkiye” deyip, varolan duruma abanmakla mı yetinirdim?..Hayır...En koyu milliyetçiliğe sahip çıkıp, “herkesi vatanı bölmek ve ihanetle suçlar mıydım?..”Hayır...Ben bisküvite püskevit der miydim?..Yine hayır...Anayasa’da Türkiyeli kavramına karşı çıkar mıydım?..Hayır...Bu şartlar altında Devlet Bahçeli haksız ben mi haklıyım?..Hayır...Neden?..Çünkü ben Milliyetçi Hareket Partili değilim...Olsaydım...Devlet Bahçeli’ye ve MHP’ye oy atardım...RECEP TAYYİP ERDOĞAN:Bu kadar güçlü olması...Üçüncü genel seçimlerde hala yüzde 40’ların üzerinde gezinmesi, bir lider için “yadsınamayacak bir başarı...”Özgüveni çok yüksek...Olayları yönlendirmesi, istemediği eleştirileri savuşturması, gündemi değiştirmesi başarılı...Cesareti fazla...Bu onu karizmatik ve çekici yapıyor...Ancak...Bu kadar özgüveni yüksek...Bu kadar cesur hamleler yapabilen birisi...Kendisiyle daha rahat dalga geçebilmeli...İnsanlık anıtlarına şunlara bunlara “ucube” gibi sıfatlar takmamalı...Aileyi ve kendi yaşam tarzını kutsaması anlaşılabilir...Ancak farklı yaşam tarzlarına “özde” anlayışlı davranmaması eksiklik...Evet, “Biz kimin hayatına karıştık ki” diyor...Değişik yaşam tarzlarının üzerine global olarak topla tüfekle gitmiyor...Fakat konuşurken, gayet net anlaşılmakta ki...Başka yaşam tarzlarına karşı içsel olarak pek “demokrat değil...”“Tıksırıncaya kadar”, dediği zaman anlaşılıyor bu durum...“Ucube” dediği zaman farkediliyor gizlenmiş gıcık...***EMPATİ:Özgüvenimin yüksek olması çok hoşuma gider...Rüzgarın peşinden gitmek değil; rüzgarı peşinden sürüklemek de çok keyifli...Lider dediğin böyle olmalı...Cesaret çok kıymetli...Fakat ben...“Durup dururken kendimden görmediğim bir şeye ‘ucube’ demem...”İçimden geçirsem de dışımdan “bilmem ne kadar içiyorlar, ya da benim pek benimsemediğim her neyi yapıyorlarsa ‘tıksırıncaya, böğürünceye kadar yapıyorlar” demem...Kendi yaşam felsefemi çok sevsem, benimsesem de Başbakan kadar başka yaşamlara kendimi uzak hissetmem...Onun Beyaz Türk yaşam tarzına “gıcık” kaptığı kadar, ben bana uzak olan yaşam tarzlarına gıcık kapmamayı zamanla öğrendim...Bu durumda ben haklı Başbakan haksız mı oluyor?..Pek değil...Çünkü ben esasen demokratım...O “muhafazakar demokrat...”***KEMAL KILIÇDAROĞLU:Demokrat bir kişilik...Samimiyetsiz değil samimi...Kafasının arkasında başka hesaplar yok belli ki...Halkçı ve sosyal demokrat hiç kuşkusuz...Kişisel olarak olabildiğince sivil, alabildiğince demokrat...Kürt meselesini insanca çözmekten yana...Emeğe; adil dağılım sağlamak derdinde...Eşitliğe, özgürlüğe inanıyor...Fakire fukaraya uzak değil, yakın hissediyor...Yolsuzlukların üzerine gidecek kadar cesur...Rüşvetin yanından geçmeyecek kadar dürüst...Ancak...Ana siyasi makaslarda tek ve net bir tavır koymakta, biraz mütereddit...Hem ondan, hem bundan tavrını sürdürebiliyor...Sınırsız demokrasi isteyen sosyal demokratla, höt zöt isteyen otokrat arasında biryerlerde durmak gerektiğine inanıyor...“Ben demokratım” derken, birilerine de “Merak etmeyin, ben aynı zamanda sizdenim” mesajı çakmaktan geri durmuyor...***EMPATİ:Halkçı olmak, Atatürk’ü çok sevip aynı zamanda gayet demokrat olmak çok güzel...Cumhuriyeti demokrasiyle özümsemek, laikliği kendi yaşam tarzın olarak benimseyip, her yaşam tarzına demokratça bakabilmek, insan olarak, ruh olarak zenginleşmek demek...Bunların hepsine sahip olmak isterdim...Fakat ben, sanki otokrasi isteyenlere biraz daha mesafeli dururdum...Onlara “merak etmeyin ben de sizdenim” mesajı vermeyi tehlikeli bulurdum...Onlara böyle davranırsam, onlara uzak sosyal demokratlar ve sosyalistler üzerinde tereddütler uyandıracağımı hissederdim...Bu işin hem oraya hem buraya zeytin dalı uzatmakla mümkün olmayacağını farkederdim...Silivri’deki haksızlıklara sonuna kadar karşı çıkarken...Hayata ve demokrasiye bakışımın oralardan çok farklı olduğunu da mutlaka anımsatırdım...Çok iyi bir demokrat olunarak ancak, iyi bir sosyal demokrat olunabileceğini unutmazdım...*****İHANET!..Beni herkes bilir...Kimseyle ilgili yalan söylemem...Kimsenin parasında pulunda gözümolmaz...İnsanlığa, arkadaşlığa, dostluğa inanır...Dostlarımı, arkadaşlarımı sonuna kadar korurum...Benimle çalışan benimle olan herkes bilir...Onlara ihanet etmem...Ne ki ihaneti hiç sevmem...İhanete eklemlenen kirli yalanlar, gün gelipsöyleyeni çarparlar...“İhanet üstü bir de yalan” varsa eğer...Hafıza-i beşer, Çarşı’nın bir sloganınıanımsar:“Allah affeder... Çarşıaffetmez!..”
“Ben bu lafı sana etsem kendimden utanırdım” dedim... O yüzüme baktı “ben utanmıyorum”dedi...Altı yıl önce kendisiyle Pişti programını yaptığım yapımcıydı Abdullah Oğuz...Aslında programı çatısını, her şeyini bençatardım...Doğalı da buydu, bundan gocunmazdım...Televizyonlarda 25 yılı kapsayan Genel Yayın Yönetmenliği, program yapımcılığı geçmişinden sonra, moderatörlük yaptığım bir programın her şeyini benim çatmamdan doğal neolabilirdi ki...İlk sezon Beyaz, Hülya Avşar, Demet Akbağ, Metin Uca’yla yaptık...İkinci sezon Ajda Pekkan, Mehmet Ali Erbil, Deniz Akkaya’yla... Sonra bir gün program bitti...***Olur ya her program başlar ve biter...Beraber çalışmıştım, arkadaşlık yapmıştım...Arkadaşlık yapan insanların, yüz yüze bakan insanların “birbirine kazık atmayacağına” inanırım...Bekledim ki önce katılan diğer yorumcuların en son da benim paramı versin...Ne gelen vardı ne giden...Sekiz ay ses seda çıkmadı Abdullah Oğuz’dan...Bir gün muhasebecisi gazetedeki odama geldi...Nazlı Ilıcak’la “Çapraz Ateş programını” yapıyordum o sırada...“Çekler getirmişti aylar sonra, yanında da bir kağıt...”Kağıtta benim imzalamam için şöyle yazıyordu:“Hiçbir alacağım kalmadığını beyan eder falan filan...”Muhasebeciye dedim ki “Bak kardeş Abdullah Oğuz benim arkadaşım... 8 aydır tek kuruş ödemedi, ne mahkeme açtım ne bir şey... Çek getirdiysen, içeriğine bakamam koy masaya git... Biz hesaplaşırız... Şu anda vaktim yok... Yok illa alelacele bana, ibralaşma imzasını attırmak istiyorsan, verme çekleri kalsın sizde...”Telefonu açtı “çekleri almam lazım” dedi muhasebeci...***Hayatta ağır hayal kırıklığı yaşadığınız anlar vardır...Siz güvenir 8 ay alacağınızı sormazsınız...Arkadaşınız dediğiniz kişi, 8 ay sonra “bunu imzalamadan sana tek kuruş vermem” diye karşınıza gelir...Açtım telefonu “Bak Abdullah Oğuz” dedim...“Hayatımda bu işlerde o güne kadar hiç dava açmadım... Sana insanlığa ve arkadaşlığa layık olmadığın için dava açacağım... Senden mahkemeyle parayı alacağım...”Sanıyorum ki, bu sözü söyledim, “Olur mu ya aramızda mahkeme” falan der...Hayır bütün pişkinliğiyle savunmaya geçti mahkemede ve “kazandığımız parayı vermemeye çalıştı...”Öğrendim ki Deniz Akkaya da benim gibi mahkemeye gitmiş, çünkü ona da ödememiş... Ajda Pekkan’ın menajeri Ayşe, her gün Abdullah Oğuz’un ofisini aşındırmış, bir türlü vermemişler parasını kadının, sonunda zor bela senedi kabul etmiş kurtarmış...Mehmet Ali Erbil zaten o yıl SHOW’la anlaşmalıydı Allah’tan parasını kanaldan alıyordu...***Dava tam 6 yıldır sürüyor...Önce “SHOW’dan paramı alamadım” dedi...SHOW’un da avukatlığını yapan Deniz Ketenci bürosu benim avukatlığımı üslendiğinden, kanalın yapımcıya parayı ödediğini hemen ispatladılar...İki üç ay önce, üzerimde emeği olan ve reddedemeyeceğim nadir insanlardan biri olan Faruk Bayhan beni aradı...“Reha, şu Abdullah Oğuz’la anlaş... Ben sizi yemeğe götüreyim...”“Faruk Abi” diyorum, “Kanaldan aldığı paranın üzerine almadım diye yatan o... 6 yıldır ‘arkadaş ben sana yanlış yaptım’ demeyen yine o... Şimdi ne için uzlaşacak anlamadım ki?..”Hala safım zannediyorum ki adam hatasını anladı, benimle uzlaşacak, mahkemenin saptadığı benim itiaz ettiğim parayı verip, helalleşecek...***Yemek masasındaki o anı hiçbir zaman unutamayacağım... Faruk Bayhan, Abdullah Oğuz ve ben varız masada...Karşımdaki adam, Kemercountry’de orman içerisinde villası olan, her yıl değişik bir ünlüyle hayatı magazin sayfalarına taşan, Mutluluk gibi sinema filmeleri yapan koskoca ANS’nin sahibi Abdullah Oğuz... Oğlu Amerika’da okuyor, kendisi zırt pırt oğlunu görmeye Amerika’ya gidiyor...Yıllarca Amerika’nın göbeğinde ofis açmış olan Abdullah Oğuz karşımdaki...-”Yap bana bir Babalık...” dedi...-”Anlamadım” dedim, mel mel Faruk Bayhan’ın yüzüne bakıyorum...-”Ayşe Nazlı’ya yaptığın babalığı bana yapsan ne olur ki yani?..” dedi...-”Ayşe Nazlı evlat edinilmiş bir çocuk Abdullah dedim... Utanmıyor musun bunu söylemeye?.. Senin Ayşe Nazlı’yla ne benzerliğin var?.. Her bir filmin milyonlarca dolar bütçeli... Gazetelerin magazin sayfalarından çıktığın kadınlarla ilgili fışkıran fotoğraflar, nasıl bir yaşantının olduğunu gösteriyor... Sen manevi evladım olan çocukla kendi durumunu kıyaslamaya utanmıyor musun?.. Sen kanaldan aldığın parayı bunca yıl geçtikten sonra hangi yüzle bana vermekten imtina ediyor, bir de üstüne üstlük ‘yap bir babalık’ diyorsun...”Elim ayağım titriyordu...Yutkuna yutkuna kızmamaya çalışarak şöyle söyledim...“Bak Abdullah Oğuz” dedim...“Ben sana bunu söylesem, kendimden utanırım...”Ne cevap verdi biliyor musunuz?..“Ben utanmıyorum...”*****İNSAN VE İKİ ZIT HAYAT... YAVUZ KOCAÖMER,ABDULLAH OĞUZ...“Ellerine, kalemine, yüreğine sağlık... Tanrı seni ve çocuklarını korusun...”Yavuz Kocaömer dün bu mesajı attı telefonuma...Son Kale programında kendi alacaklarımdan aktardığım paralar sayesinde dört engelli sporcuya, protez ve ortez alınarak, şifa olduktan sonra, teşekkür mahiyetinde gönderiyor bu mesajı sevgili Yavuz Kocaömer...Onu ilk kez önceki gün tanıdım...O da zengin Abdullah Oğuz gibi...Milyonlarca dolar para akta-rıyor engelli insanlara, nispeten engellerinden kurtulabilsinler, spor yapabilsinler, hayata daha keyifle bakabilsinler diye...Bir öğle yemeği esnasında baktım İstanbul’un ne kadar zengini varsa, ona gelip engelliler için elli bin lira, yüzbin lira bağış yapıyorlar...Yapmayanlara racon kesiyor zorla yaptırıyor Yavuz Kocaömer...***Abisi engelliymiş...“O engelli olmasaydı, hayatı bu kadar zor yaşadığını görmeseydim, ben de herhangi birisi gibi olurdum... Tanrı bana bunu gösterdi ki, bu misyonu edindim...” diyordu yemekte...Bir Yavuz Kocaömer’in “insanlara verdiği mutluluğa” baktım, bir de Mutluluk filmini yapan Abdullah Oğuz’un yaptıklarına...Ne kadar büyük bir mutlulukla, o bağışları yaptıysam, o kadar büyük mutlulukla çocuklarımın hak ettiği o parayı senden mahkeme kanalıyla alacağım Abdullah Oğuz...Yazık sana...*****TANRI’NIN ELİ...Diyeceksiniz ki “altı yıldır yazmadın, niye şimdi yazdın bu konuyu?..”Doğru ya... Mahkeme zaten devam ediyor...Deniz Akkaya’nın kararı çıktı, ödemeleri bugün yarın yapmak zorunda Abdullah Oğuz...Benimki de çıktı...Hacizden kurtulmak için bir süre de temyizde oyalayacak...Sonunda o da bitecek...***Peki ben niye yazdım o zaman bu yazıyı?..Yazdım çünkü, 6 yıldır iki programcısının paralarını ödemeyen, ötekini de zor bela senet sepet ödemek zorunda kalan bu yapımcı, hiç utanmadan aynı isimle aynı programa başladı ve 4 yeni arkadaşla yorumcu olarak anlaştı...Arkadaşları uyarmak için yazıyorum bu yazıları...Onlar da muhtemelen “Yahu bize böyle şey olur mu?..” deyip, aynı dostluk ve arkadaşlık güzergahından gitmeyi deneyecekler?..