Üç lider artı ve eksiler...

Haberin Devamı

RECEP TAYYİP ERDOĞAN:

Çok yorucu bir kampanya yürüttü...

Amerikalıların gönderdikleri kriptolarda Eroğan için “işkolik” tabirini kullandıkları söyleniyor...

Bu seçim kampanyasında da miting üzerine miting yaptı...

Bir canlı yayından ötekine koşuşturdu...

Miting ve canlı yayın katılım performansı çok yüksek...

Zaman zaman sinirlerine hakim olamadı...

Kendisini “kesinlikle düşmanca olmayan duygularla” eleştirenlere zaman zaman töleranssız kont eleştiriler yaptı...

***


EMPATİ:

İnsanın “haksız” olduğunu düşündüğü eleştirilere sinirlenmemesi mümkün değil...

Ben de sinirleniyorum...

Sinirlenip ağır tepki koyuyorum...

Ben de sinirlenip ağır tepki koyduğuma göre, Tayyip Erdoğan’ın eleştirilere karşı aşırı tepkisini eleştirmeli miyim?..

Evet...

***


KEMAL KILIÇDAROĞLU:

Deniz Baykal’dan çok daha fazla miting alanı gezdi, canlı yayına katıldı... Kampanya performansı çok güçlüydü...

Yıllar sonra Tayyip Erdoğan’la bu alanda baş edecek bir lider çıktı ortaya...

Erdoğan kadar il gezdi...

Ondan daha fazla ilçe ziyaret etti...

Kılıçdaroğlu da bir canlı yayından öteki canlı yayına koşturdu durdu...

Dürüst ve demokrat bir imaj çizdi...

İcraatın başında olmadığından...

Muhtemelen egosu fazla eleştirilip, fazla şişip, fazla yara almadığından, eleştirilere “sinirlenme” adeti henüz geliştirmedi...

Bir muhalefet lideri olarak bütün eleştirilerin merkezine Erdoğan’ı oturttu...

Bu stratejisi doğruydu...

Bazen “yok bu biraz haksız oldu” dedirtti mi?..

Evet dedirtti...

***


EMPATİ:

Ben ana muhalefet lideri olsam, ben de bütün seçim kampanyamın merkezine Tayyip Erdoğan’ı koyar mıyım?..

Evet koyarım, başka türlü ana muhalefet lideri olunmaz...

Ben daha mı insaflı davranırım?..

Evet...

Benimki mi doğru?..

Hayır...

Kemal Kılıçdaroğlu’nun ki mi doğru?..

Bir muhalefet lideri olarak düşünürseniz evet...

Çünkü benden ana muhalefet lideri çıkmaz...

***


DEVLET BAHÇELİ:

MHP yöneticilerinin kaset skandalını çok iyi yönetti...

Kasetler MHP’ye zarar değil, yarar bile getirdi...

Doğu’ya gitti...

Güneydoğu’ya gitti...

En önemlisi MHP lideri olarak Diyarbakır’a gitti...

En güçlü milliyetçi tabana sahip olmasına karşın, pek sorumsuz davranmıyor...

Gerektiğinde frene basıyor...

İtidalli davranıyor...

Devlet adamı gibi görünüyor...

Bisküvit yerine “püskevit” demesi, milleti koparttığı andı...

Hiç tahmin etmiyordu...

Kitlelere en sempatik geldiği an o andı...

Püskevit tuttu...

Bahçeli “püskevit”le sempatikleşti...

Dezavantajı, somut öneri getirmemesi...

Neyin niye olmaması gerektiğini söylüyor hep...

Neyi nasıl çözmemiz gerektiği konusu es geçiliyor sürekli...

“Kürt” denmez, “Kürtçe eğitim öğretim serbest olmaz”, “Türk yerine Türkiyeli kavramı geliştirilmez...”

Peki sorunları nasıl çözeceksiniz?..

Hayatı nasıl rahatlatacaksınız?..

Gerilimi nasıl azaltacak, aidiyetleri nasıl düzenleyeceksiniz?..

Orası yok...

“Ses ver Türkiye!..”

Vereyim de neye?..

Bunun cevabı bende yok...

***


EMPATİ:

Ben Devlet Bahçeli’nin yerinde olsam böyle bir seçim kampanyası mı düzenlerdim?..

Hayır...

Sadece “Ses ver Türkiye” deyip, varolan duruma abanmakla mı yetinirdim?..

Hayır...

En koyu milliyetçiliğe sahip çıkıp, “herkesi vatanı bölmek ve ihanetle suçlar mıydım?..”

Hayır...

Ben bisküvite püskevit der miydim?..

Yine hayır...

Anayasa’da Türkiyeli kavramına karşı çıkar mıydım?..

Hayır...

Bu şartlar altında Devlet Bahçeli haksız ben mi haklıyım?..

Hayır...

Neden?..

Çünkü ben Milliyetçi Hareket Partili değilim...

Olsaydım...

Devlet Bahçeli’ye ve MHP’ye oy atardım...

RECEP TAYYİP ERDOĞAN:

Bu kadar güçlü olması...

Üçüncü genel seçimlerde hala yüzde 40’ların üzerinde gezinmesi, bir lider için “yadsınamayacak bir başarı...”

Özgüveni çok yüksek...

Olayları yönlendirmesi, istemediği eleştirileri savuşturması, gündemi değiştirmesi başarılı...

Cesareti fazla...

Bu onu karizmatik ve çekici yapıyor...

Ancak...

Bu kadar özgüveni yüksek...

Bu kadar cesur hamleler yapabilen birisi...

Kendisiyle daha rahat dalga geçebilmeli...

İnsanlık anıtlarına şunlara bunlara “ucube” gibi sıfatlar takmamalı...

Aileyi ve kendi yaşam tarzını kutsaması anlaşılabilir...

Ancak farklı yaşam tarzlarına “özde” anlayışlı davranmaması eksiklik...

Evet, “Biz kimin hayatına karıştık ki” diyor...

Değişik yaşam tarzlarının üzerine global olarak topla tüfekle gitmiyor...

Fakat konuşurken, gayet net anlaşılmakta ki...

Başka yaşam tarzlarına karşı içsel olarak pek “demokrat değil...”

“Tıksırıncaya kadar”, dediği zaman anlaşılıyor bu durum...

“Ucube” dediği zaman farkediliyor gizlenmiş gıcık...

***


EMPATİ:

Özgüvenimin yüksek olması çok hoşuma gider...

Rüzgarın peşinden gitmek değil; rüzgarı peşinden sürüklemek de çok keyifli...

Lider dediğin böyle olmalı...

Cesaret çok kıymetli...

Fakat ben...

“Durup dururken kendimden görmediğim bir şeye ‘ucube’ demem...”

İçimden geçirsem de dışımdan “bilmem ne kadar içiyorlar, ya da benim pek benimsemediğim her neyi yapıyorlarsa ‘tıksırıncaya, böğürünceye kadar yapıyorlar” demem...

Kendi yaşam felsefemi çok sevsem, benimsesem de Başbakan kadar başka yaşamlara kendimi uzak hissetmem...

Onun Beyaz Türk yaşam tarzına “gıcık” kaptığı kadar, ben bana uzak olan yaşam tarzlarına gıcık kapmamayı zamanla öğrendim...

Bu durumda ben haklı Başbakan haksız mı oluyor?..

Pek değil...

Çünkü ben esasen demokratım...

O “muhafazakar demokrat...”

***


KEMAL KILIÇDAROĞLU:

Demokrat bir kişilik...

Samimiyetsiz değil samimi...

Kafasının arkasında başka hesaplar yok belli ki...

Halkçı ve sosyal demokrat hiç kuşkusuz...

Kişisel olarak olabildiğince sivil, alabildiğince demokrat...

Kürt meselesini insanca çözmekten yana...

Emeğe; adil dağılım sağlamak derdinde...

Eşitliğe, özgürlüğe inanıyor...

Fakire fukaraya uzak değil, yakın hissediyor...

Yolsuzlukların üzerine gidecek kadar cesur...

Rüşvetin yanından geçmeyecek kadar dürüst...

Ancak...

Ana siyasi makaslarda tek ve net bir tavır koymakta, biraz mütereddit...

Hem ondan, hem bundan tavrını sürdürebiliyor...

Sınırsız demokrasi isteyen sosyal demokratla, höt zöt isteyen otokrat arasında biryerlerde durmak gerektiğine inanıyor...

“Ben demokratım” derken, birilerine de “Merak etmeyin, ben aynı zamanda sizdenim” mesajı çakmaktan geri durmuyor...

***


EMPATİ:

Halkçı olmak, Atatürk’ü çok sevip aynı zamanda gayet demokrat olmak çok güzel...

Cumhuriyeti demokrasiyle özümsemek, laikliği kendi yaşam tarzın olarak benimseyip, her yaşam tarzına demokratça bakabilmek, insan olarak, ruh olarak zenginleşmek demek...

Bunların hepsine sahip olmak isterdim...

Fakat ben, sanki otokrasi isteyenlere biraz daha mesafeli dururdum...

Onlara “merak etmeyin ben de sizdenim” mesajı vermeyi tehlikeli bulurdum...

Onlara böyle davranırsam, onlara uzak sosyal demokratlar ve sosyalistler üzerinde tereddütler uyandıracağımı hissederdim...

Bu işin hem oraya hem buraya zeytin dalı uzatmakla mümkün olmayacağını farkederdim...

Silivri’deki haksızlıklara sonuna kadar karşı çıkarken...

Hayata ve demokrasiye bakışımın oralardan çok farklı olduğunu da mutlaka anımsatırdım...

Çok iyi bir demokrat olunarak ancak, iyi bir sosyal demokrat olunabileceğini unutmazdım...

*****


İHANET!..

Beni herkes bilir...

Kimseyle ilgili yalan söylemem...

Kimsenin parasında pulunda gözüm

olmaz...

İnsanlığa, arkadaşlığa, dostluğa inanır...

Dostlarımı, arkadaşlarımı sonuna kadar korurum...

Benimle çalışan benimle olan herkes bilir...

Onlara ihanet etmem...

Ne ki ihaneti hiç sevmem...

İhanete eklemlenen kirli yalanlar, gün gelip

söyleyeni çarparlar...

“İhanet üstü bir de yalan” varsa eğer...

Hafıza-i beşer, Çarşı’nın bir sloganını

anımsar:

“Allah affeder... Çarşı

affetmez!..”

DİĞER YENİ YAZILAR