Yüreğimdeki ilham!..

1 Temmuz 2011

Vücudumun bio enerjik ritmini gösteren makineye girdim dün...Her şey iyi görünüyor, fakat dostlarım Ünal’la, Sezin, “tatile çıkman gerekiyor” dediler bana...Tatil...“Her şeyi kendi alışılmış ritminin dışında yaptığın zaman dilimi...”Geçen Temmuz’dan bu yana, nasıl da korkunç bir tempoya girmişim...Dün avukatlarımdan Çiğdem aradı...Bir başka alacak verecek davasında daha bilirkişi, “karşı tarafı kötü niyetli ve haksız” bulmuş...Tam 30 Haziran’da ilaç gibi geldi bu karar bana...Parasından değil...Hak edenin, doğru olanın, yamuk yapmayanın kazanmasına mutluluğum...***Çocuklarıma, anlatacağım çok önemli notlar var son yıllarda yaşadıklarımla ilgili...İnsan içindeki “varolma nedeni ve başarma azmini” tekikleyen ilhamı kaybettiğinde, “belli belirsiz bir korkunun” içine düşüyor...Endişe de diyebilirsiniz buna...“Büyük savaşlardan” bazen büyük zaferler, bazen de yenilgiler alarak çıkıyorsunuz...Zaferlerin ve yenilgilerin çok fazla anlamı yok aslında...Hayatta varoluş nedeniniz önünüzde duruyorsa, zafer ve yenilgi bir şeyi değiştirmiyor, aynı mücadele eden ruhla devam ediyorsunuz hayata...Varolmanızın bir anlamı olduğunu düşünerek...Hayatta bir şeyler için varolduğunuzu hissederek...***Kaybettiğiniz an, yenildiğiniz değil, “hayattaki varoluş nedeninizi unuttuğunuz an...”İlhamınızı kaybediyorsunuz o zaman...Yavaş yavaş geri çekiliyorsunuz hayattan...Hafif hafif ürkekleşiyorsunuz yaşamda...Bir kuş gibi, her etkiye, her tehdide açık hissediyorsunuz usul usul kendinizi...Siz kendinizi geriye çektikçe, çevrenizdeki kuvvetler farkettirmeden üzerinize üzerinize geliyorlar...Sizinle “hayat dolu günlerinizde” “talepkar ilişkiler” kuramayanlar, her türlü talepte kendilerini haklı buluyorlar...Kaybettiğiniz aura başkalarının egemenliğine geçiyor...Toprak kaybediyorsunuz...Küçülüyorsunuz... Saldırıların, isteklerin ve cüretin karşısında şaşırır kalıveriyorsunuz...Yaşam enerjinizdeki farkedilen eksiklik, sizin hinterland’ınızı küçültüyor...Topraklarını kaybeden bir devlet gibi küçüldükçe küçülüyorsunuz...***O topraklara ve sizin hinterland’ınıza gelip yerleşenler, “yeni düzeni” size kabul ettirmeye çalışıyorlar...“İlham”ınız kaybolmuşsa, itiraz edemiyorsunuz...Statükoyu korumaya, ufalan hinterland’ınızı daha fazla küçültmemeye uğraşıyorsunuz...Oysa statüko, “koruyorum” demekle korunmuyor...İlhamsız hiçbir aura hayat bulmuyor...Çocuklarıma ilerde bir gün şöyle diyeceğim:“Siz doğmadan çok önceki uzun yıllar büyük mücadeleler yapmış, büyük zaferler ve yenilgiler tatmıştı babanız... Siz doğmadan birkaç yıl önce, hiç beklemediği bir olaydan hiç beklemediği “ilham”ını kaybetti bir yerlerde babanız...“İlham’ını kaybettiğini kendi bir süre anlamadı... Oysa başkaları davranışlarındaki farklılığı anlamışlardı...”***Üstüne üstüne geldiler...Olmaz dediği her şey oldu...Yapmazlar dediği her şey yapıldı...Cesaret edemezler dediği her şeye cesaret edildi...Babanız o günlerde, bir süre neyin değiştiğini kavrayamadı...“Nasıl oluyor da insanlar bana eskiden yapmayı akıllarından geçiremedikleri şeyleri şimdi yapabiliyorlar?..” diye düşündü... Doğru düzgün bir cevap bulamadı...Çokça takmadı...Biraz küstü, kırıldı...***Sonra bir gün bir yerde...Yolda kaybettiği “ilham”ını çok gergin geçen bir Cuma gününün akşamı yeniden buluverdi denizin birkaç metre kenarında yürürken babanız...Huzursuz dalgacıkların ortasında laplacivert bir deniz uzamaktaydı...O ilham onu yeniden ayağa kaldırdı...O yeniden ayağa kalktıkça, aurasının yavaş yavaş kaybettiği topraklarını teker teker almaya başladı...İnanılmaz denilen “mucize” gerçekleşmişti...Ruhunun derinliklerinden gelen ilham, çevresindeki sınır tanımaz cüreti yerle bir etti...Her şey yeniden kurulmaya başladı...Haksızlıklar teker teker yere kapaklanıyor, sınırsız cüretkarlıklar sessizliğe bürünüyordu...O zaman anladı ki babanız, “Hayatı değiştiren içinizdeki ilhamdır... Kaybettiğiniz ilham, başkalarının cüretine katık olur... Hayatı değiştirmek istiyorsanız, içinizdeki o ilhama ulaşacaksınız... O zaman kendinizden başlayarak çevrenizi ve hayatı değiştirebilirsiniz...”Bir gün ikizlerimin annesine “çocuklarıma nasıl bir öğreti verceğimi tam kestire-miyorum” demiştim...Boğaz’da bir gece vaktiydi...Sanırım biraz kırmızı şarap içiyor bir şeyler yiyorduk...***Üzerinden sanırsam bir yıldan fazla zaman geçti...Şimdi nihayet, nasıl yetiştireceğimi biliyorum çocuklarımı...Yüreğimdeki “ilham”la!..*****TATİL...Hayatın ritminin dışına taşmak, farklı şeyler yapmak, farklı uğraşlarda bulunmak, kafanın içini tamamen başka şeyler yaparak boşaltmak...Deliler gibi özlediğim, bir Temmuz geliyor...Geçen yıl doğru düzgün tatil yapamadım...Önceki yıl zaten çocuklar olmuştu, onun hengamesinde tatil düşünecek zaman yoktu...Bu yıl tatil yapmamak için bir bahane bulamam herhalde...***Geçen gün kaybettiğimiz büyük gazeteci muhabir Nilüfer Abla (Yalçın), her yıl 1 Temmuz dedin mi, pılını pırtını toplar sadece kendi evlerinin olduğu Ege’de bir koya giderdi...Kocası Aydın Yalçın’la birlikte kesintisiz bir ay, ıssızlığın ortasında, denizin kenarında tatil yapardı...Elektriğin olmadığını söylerdi...Gaz lambasıyla idare ederlerdi...Denize çoğu zaman çırılçıpak girdiğini söylerdi...Kimsecikler olmazmış...***Stresli geçen yoğun bir yılın ertesinde, dünya dursa Nilüfer Abla 1 Temmuz dedin mi, ıssız koydaki evine giderdi...Tatilin, sabahlara kadar eğlenmekten öte bir anlamı olduğunu Nilüfer Abla’nın her yıl bir ritüel olarak tekrarlanan tatil tecrübesinden öğrenmiştim ben...Nur içinde yatsın...Umarım gittiği yerde o Temmuz günlerini aratmayan bir huzur içindedir...Bana gelince...Bir yaz güneşinin huzurunda, dalgaların hışırtısında, kayblomak istiyorum...

Devamını Oku

Oldu olacak gelip muhalefeti de siz yapın bari!..

30 Haziran 2011

Ne oluyoruz arkadaşlar?..Bu ne büyük bir psikolojik bastırma harekatıdır CHP’ye uygulanan?..Ne yaptı yani CHP de böylesine “topla tüfekle üzerine gidiliyor?..”İyice ürkekleştirilmeye çalışılıyor...“Seçilmiş iki milletvekilim Meclis’e gelemiyor...Çözelim bu meseleyi de Meclis’e gelsinler...” diyor...***Büyük bir çözüm için bulunmaz bir fırsat değil mi?..Tutukluların, hüküm giymeden haddinden fazla yattıkları, kanayan bir yara değil mi?..Adalet duygusunu rencide etmiyor mu?..Yargılandığı suça, niteliğine ve cezasına göre, bir tutukluluk süresi koymak abes mi?..Meclis’e milletvekili olarak seçilmişlere, esneklik yapmak bir zaaf mı?..Nedir böyle topla tüfekle CHP’yi sindirmeye çalışma çabası?..Adam kendi seçilmiş milletvekiline taraf olmayacak da Uganda’daki siyasi çalkantıya mı taraf olacak?..***“Tutukluluk süresine sınırlama getirilirse, Silivri’de tutuklu kalmazmış!..”Arkadaş eğer Silivri’de suçlu varsa, mahkeme sonuçlanır, hüküm giyer tutuklu kalır...“Silivri serbest mi kalacak?..” umacasıyla, kimseyi hüküm giymeden sınırsız, süresiz cezaevinde tutamazsınız...“Veli Küçük mü gelsin milletvekili olsun?..”“Apo da seçilirse milletvekili mi olsun?..” sözleri, krizi yöneten değil, krizi düğümleyen tavırlardır...Bu ülkede yüzde 50 çoğunluğu arkasına almış bir iktidar var...Mesele ezici bir iktidar çoğunluğu karşısında “kendini savunma refleksi” içinde olan farklı muhalefet partilerinin, seçilmiş milletvekillerini, koruma içgüdüsüne saygılı davranmaktır...***Ne oluyoruz da bu kadar üzerine gidiyorsunuz CHP’nin arkadaş?..Oldu olacak gelip muhalefeti de siz yapın bari!..***TAYYİP BEY;Etraftan pompalanan gaza gelmeyin... Yüzde 50 çoğunlukla iktidarsınız...Bu saatten sonra “ne kadar güçlü olduğunuzu değil, ne kadar adil olduğunuzu gösterdiğiniz ölçüde kazanırsınız...”Mesele tüm Ergenekon sanıklarının, salıverilmesi değil...Mesele, tüm sanıkların tutuksuz yargılanmaları da değil...Mesele, tutuklulukla hükümlülük arasında doğru bir bağlantı kurmak meselesi...Hüküm giymeden senelerce tutuklu kalınması hadisesi...Bu mesele sadece Ergenekon meselesi değil...Tüm tutukluların meselesi...***Bugün sizden yana olmak kolay ve rahat...Güç yüzde 50’yle sizin elinizde...Eskiden olduğu gibi, parlamento dışı başka iktidarlar, başka güçler mevz-u bahis değil...“Güce tapan bütün oportünistlerin ibresi” size döndü...Bunun ufak bir sakıncası var...Bu oportünist çevreler, “kendilerini göstermek isterler...”Kendilerini göstermek, ne kadar sizden olduklarını farkettirmek için, cellatlaşmaktan kaçınmazlar...***Sizin ve Türkiye’nin meselesi, sivil ve özgürlükçü bir rejimi, “darbelerden, failli meçhullerden, Stalinist diktatoryan ‘davadan döneni vurun’ tipi örgütlenmelerden” uzakta kurabilmektir...Demokrasiye karşı suç işleyen cezasız kalmamalı...Ancak demokrasiye karşı suç işlediği varsayılan bütün şüpheliler de zan altında kalmamalı...Makul bir süre tutuklu kalanlar, hüküm kesinleşene kadar özgürlükten faydalanmalı...***Sizin meseleniz bu saatten sonra, yeni kin ve nifak tohumu ekmek isteyenlerin önüne set çekmektir...Türkiye’de iktidarın meşruiyeti sorgulanmıyor...Bu hayırlı bir gelişmedir...Türkiye’de demokrasi hizaya çekilmiyor...Bu da arzulanan bir süreçtir...Türkiye’de iktidar muhalefetle birlikte yepyeni sandıktan çıkma bir tazedir... Onun yeniliği, tazeliği ve diriliği muhafaza edilmelidir...***Yüzde 50’lik zaferin sarhoşluğuyla “muhalefeti daha fazla hizaya çekme” muhabbetleri yapmak isteyenler olabilir...Böyle durumlarda en hayırlı şey, empati duygusunu harekete geçirmektir...CHP yüzde 26’larla seçmenin dörtte birinin oyuyla Meclis’e girebildi...Onun da kendisini korumak, milletvekillerini savunmak, Meclis’e gelirken, gelemeyen milletvekillerine kamuoyunun dikkatini çekmek gibi görevleri var...Politikacılık iktidar veya muhalefetin ötesinde bir icraattır...Bu icraatı BDP de kendi ölçüleri içinde yapmaktadır...Unutmamak gerekir ki Hatip Dicle, herhangi bir milletvekili değil, geçmişte aynı çizgide kapatılan siyasi partinin lideridir...Onların da bu uğurdaki mücadeleleri bir savunma refleksidir...***Sandıktan yüzde 50’yle yenilenmiş bir lider...Daha yeni seçim zaferi kazanmış bir Başbakan...Her iki kişiden birisine kendisini sevdirebilmiş bir karizma, sakin ve vakur davranmalı...Bu meseleyi demokratik gücüne yakışır bir biçimde çözebilmeli...Türkiye demokrasisinin yeni iktidarından beklentisi budur...*****ŞAFAK’IN ETEK GİYME ZORUNLULUĞU...O talihsiz kazayı İsviçre’de geçirip sol bacağı ve kolunu kaybettiğinden beri kim bilir kaç kez gördüm Şafak’ı?..Oturduk saatlerce konuştuk...Hayatını senaryo haline getireceğim bir dramı hazırlamak için bile günlerce konuştuk...En son Bebek’te taksinin içinden görmüştü beni de “Reha Abiii” diye çınlayan sesiyle, arabadan çıkıp yanıma gelmişti...Yine saatlerce deniz kenarında konuşup dertleşmiştik... ***Annesi onu bana teslim ettiğinde 19 yaşındaydı Şafak...Onun ailesi sayılacak kadar yakınım ona...Bu kadar yakın olduğum halde bir kez bile protezli bacağını ya da kolunu görmedim Şafak’ın...Hep pantolon vardı üzerinde...Uzun kollu bir t-shirt ya da gömlek...Annesine çekmiştir...Her konuda kendisiyle dalga geçebilen, inanılmaz derecede komplekssiz bir kızdır o...Elbette hiç mesele değil Meclis’e girdiğinde, Şafak’ın bacağındaki protezinin görünmesi...Hiç sorun değil, onun etek giyme mecburiyetinden kaynaklı haliyle genel kurul salonunda görülmesi...Hatta tam tersine, engelli halinin görülmesi, engellilerle ilgili çıkacak yasalarda pozitif ayrımcı etki bile yapacaktır muhtemel ki...***Ancak ve fakat...İnsan bir sorar muhatabı olan “özel durumdaki” genç kadına...“Pantolon giymeyi arzu eder misiniz?..” diye...Bunu sorabilmek “kadına karşı, insana karşı, hayata karşı bir duyarlılık, bir zerafettir...”Kim bilir belki de genç kadın, her gün protezli bacağını göstermek istemeyecek, daha rahat olan pantolonu tercih edecektir...Bunu hissedebilmek, bu hissi dile getirmek, Meclis’in kıyafet yönetmeliğinde bir değişikliğe gitmek, “bir insanlık, bir zerafet, bir duyarlılık” meselesidir...Genç kadına saygı duymak meselesidir...***Şafak Pavey “benim için mesele değil” demiş “Protezli bacakla etek giymek zorunda kalmak... Ben giyerim...”Biliyorum giyer...Onun için mesele değil zaten...Mesele onu sormayanların meselesi...Soramayanların...Sormayı düşünemeyenlerin meselesi...Mesele bir insanlık, bir medeniyet, bir kadına saygı meselesi...Mesele elbette onun giydiği etekte veya görünen protez bacakta değil!..

Devamını Oku

Balbay ve Haberal tutukluluk süresinin sınırlanmasına vesile olmalı...

29 Haziran 2011

Hayatı yönetirken karşınıza kriz gibi görünen büyük sorunlar çıkar...İnsanların büyük çoğunluğu, “Bu kriz neden benim başıma geldi” diye dövünür...“Hayatın şanssız kullarından olduğunu” varsayar...“Başkalarının başına gelmeyen bu sorunun, neden kendi başına geldiğini anlamayıp, dövünür durur...”Oysa hayatta en başarılı insanlara da defalarca çözmek zorunda oldukları krizler gelmiştir...Hatta diyebilirim ki, “çok başarılı insanların başına, diğer insanlardan çok daha fazla çözülmesi zor krizler” gelmiştir...Onları başarılı yapan, “başlarına çözmeleri gereken çok az sayıda krizin gelmesi değil, o krizleri çözebilmedeki başarıları ve buldukları şifreleridir...” ***NLP teknikleri üzerinde Metin Çınaroğlu kardeşimle zaman zaman yaptımız çalışmalarda, şu olgu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar:“Mesele başınıza ne geldiği değildir...Mesele başınıza gelen şeyin sizin üzerinizde nasıl bir etki bıraktığını yönetmek ve kriz gibi görünen şeyden en mutlu olacağınız şekilde kazanarak çıkmanızdır...”Dünyada çok başarılı olmuş insanlar, krizle karşılaşmayanlar değil, o krizleri doğru yöneten insanlardır...***Böyle baktığınızda CHP’li Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın tutukluluk halinin devamı ile BDP’li Hatip Dicle’nin milletvekili seçilememesi “bir kriz değil, demokratik, barışçı özgürlükçü bir çözümün kapımızı çaldığı andır...”Bu yasalar ya da yorumlamalarla, anlaşılıyor ki Mustafa Balbay, ya da Mehmet Haberal’ın tutukluluk hali kalkamıyor...Hatip Dicle’nin milletvekili mazbatası alması da pek mümkün gözükmüyor... Bu durumda önümüzde iki yol var...Ya, “Ne yapalım yasalar böyle... Durum sizin milletvekili olmanıza izin vermiyor... Talihinize küsün...” deyip krizi düğümleyip, içinden çıkılmaz hale getirmek...Veya yasalarda bütün tutuklulular için adil, eşit ve hakkaniyetten yana değişiklikler yapıp Balbay, Haberal ve Dicle‘nin milletvekilliği krizini, geniş tutuklu kitleler açısından bir özgürlük mecrasına yönlendirmektir...***Hükmün kesinleşmediği ve mahkemelerin devam ettiği durumlarda tutuklu süreleri sınırlanmalıdır...Tutukluluk sürelerindeki sınırlama, hukukun “Geç kalmış adalet, adalet değildir” ilkesine ruhuna tamamen uygundur...Devam eden ve bitmek bilmeyen mahkemelerde, belirsiz ve sınırsız tutuklama süreleriyle, hüküm verilmeden ceza verilmesinin yarattığı haksızlığı giderir...Hukuku ve tutukluluk halini bir intikam aracı olmaktan çıkartır...Hatip Dicle’nin durumunu çözecek yasal değişiklik, “her konuşmanın terörü teşvik” konumuna sokulmasını giderir... Ceza süresi diyelim ki 5 yılı aşan mahkumiyetlerde, milletvekili seçiminin önüne engel konursa, geniş bir kitle özgürlükler yolunda rahatlar...***Şimdi dönelim yeniden hayatın krizleri yönetmedeki şifrelerine...Eğer bu milletvekili krizi çıkmasaydı;a) Tutukluluk sürelerinin sınırlanması gündemle gelmeyecekti...b) Bu durumda yasanın değişmesi ele alınmayacaktı...c) Onbinlerce tutuklu, hüküm giymeden cezaevlerinde süresiz yatmaya devam edecekti...d) Her konuşarak suç işleyeni “terörü teşvikten” içeri alıp, onun ömür boyu milletvekili seçilmesinin önündeki engel gündeme gelmeyecekti...e) “Yazı ve söylemlerle terörü teşvik”e giren suçlar, daha çağdaş daha özgürlükçü bir platforma dönüşmeyecekti... ***Eğer bu sonuçları alacak yasal değişiklikleri yaparsanız, bu krizden “başarının şifrelerini bulmuş bir yaşam gurusu” olarak çıkarsınız...Yok eğer, “Ne yapalım yasalar böyle... Baştan düşünseydiniz...” derseniz de, “Bu krizler niye hep beni buluyor?..” diye dövünen insanlara benzersiniz...Başarılı olup olmamanın kararı sizindir...Başkasının değil...Bu krizler de hep Türkiye’yi bulmaz...Türkiye’yi bulan, “Krizleri yönetememe şeklidir!..”*****MEMHET ALİ AYDINLAR FEDERASYONUNDA “VİTRİN İŞADAMI” DÖNEMİNE SON...Mehmet Ali Aydınlar dört yıl için Türk futbolunu beraber yönetmeyi düşündüğü isimleri dün sabah açıkladı...Hayırlı uğurlu olsun... Gerçi kadro henüz genel kurulda seçilmedi...Demokratik seçimler olmadan racon kesilmez...Ancak ben Mehmet Ali Aydınlar’ın kendi düşündüğü yönetim hakkında bir iki söz söyleyebilirim...Geçen dönem, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu, esas olarak “prestiji yüksek Türkiye çapında isim yapmış işadamlarının” bulunduğu bir üyelik düzeneğiydi...İşleri başından aşkın ünlü ve prestijli işadamlarıydı, futbol federasyonu yönetim kuruluna kendilerinden çok isimlerini vermişlerdi... Esasen fedarasyon Mahmut Özgener ve çevresindeki birkaç isimle idare ediliyordu...***Geri kalan ünlü işadamları Federasyon’un “vitrin” isimleriydi...Varlıklarından ziyade “isimleri ve isimlerinin taşıdığı prestij” vardı...İşin ilginç tarafı, o prestijli işadamlarından biri bizzat şu anda Federasyon Başkanı olan Mehmet Ali Aydınlar’dı...Oysa Mehmet Ali Aydınlar, kendisi Federasyon Başkanlığı’na adaylığını koyunca öyle yapmadı...Seçildiği anda, birebir çalışacak, zamanını, emeğini bütünüyle oraya verecek işadamlarından bazılarını yönetimine seçti..Göksel Gümüşdağ ve Lütfü Arıboğan’ı herkes tanıyor...Onlar böyle isimler zaten...Örneğin bu yönetimde benim yakından tanadığım Beşiktaşlı üyeler Hüsnü Güreli ve Erhan Kamışlı var... Yakından tanıdığım bu arkadaşlar Federasyon’a sadece isimlerini vermezler...Canla başla çalışırlar...Futbol kulüplerimizin, uluslararası standartlara hiçbir uygunluk göstermeyen mali yapılarının düzeltilmesinde Hüsnü Güreli’nin büyük katkıları olur...Hele bir genel kurul seçsin üyeleri...Daha geniş anlatacağım, Türk futbolunda yeni dönemi ve beklentileri...*****LEYLA ALATON’UN BEKARLIK KUTLAMASI...13 yıldır evliydiler Leyla Alaton’la, Mehmet Günyeli çifti...Çocukları, Ayşe Nazlı’nın samimi arkadaşı, onun için çocuğumun arkadaşının annesi babası ilgisiyle okuyorum zaman zaman haberlerini...Dün de öyle gözüme çarptı Leyla Alaton’un evinde “boşanma partisi vereceği” haberi...***Ne enteresan bir hayat yaşıyoruz her birimiz...Evlenirken, düğünler yapıyoruz, şık davetler, püfür püfür esen rüzgarlar eşliğinde deniz kenarında nikahlar kıyıyoruz...Mutluluk anlarını fotğarflarken, aslında mutlu olma isteğimizi içimizden haykırıyoruz...***Sonra yıllar geçiyor, püfür püfür esen yaz rüzgarlarının eşliğinde yaptığımız lacivert geceli evliliklerin yürümediğini görüp, bu kez “boşanma partileri” veriyoruz...O partileri verirken çektirdiğimiz fotoğraflar da, “yeni mutluluk haykırışlarımızın” dondurulmuş kareleri esasen...Ben de evlenirken mutluluk karelerinden oluşan fotoğraflar vermiştim...Ben de boşandığım senenin yılbaşında, Atina’yı altüst edecek bir daveti evimde vermiş, bu kez de yalnızlığımı kutlamıştım... Aslında evlilik ve boşanma bahane...Bütün dondurulmuş kareler “mutluluğa özlemin” içsel haykırışları...

Devamını Oku

Bir gece Bodrum'u sevdim...

27 Haziran 2011

Hayatımın en çarpıcı sahnelerinden bir kaçını, İtalya’nın güneyinde Positano ismindeki bir sahil kasabasında yaşadım...Muhteşem bir güzelliği, unutulmaz bir ihtişamı vardı o İtalyan sahil kasabasının...Sadece güzellikler unutulabilirler...Ancak çarpıcı bir olay Positano’yu hiçbir zaman çıkartamayacağım şekilde kişisel tarihime kazıdı... Bir tatil mekanını unutulmaz kılan, o mekandaki harikulade saatler olduğu kadar, kişisel tarihinden hiç çıkmayacak olaylar silsilesidir elbet...Belki de yaşadığın siyahlarla beyazların zıtlaşmasındaki çarpıcılıktır, o anı unutulmaz kılan... Positano’dan Amalfi’ye doğru kıyı şeridinden usul usul süzülen sessiz fakat anılara kazınan bir araba yolculuğu...Capri’de lacivert bir gecenin albenisindeki bir çarşı gezmesi... ***Zor ve gergin günlerin imbiğinden geçerken, “Taş Otel”inde kendimi bulduğum bir Fransız Riviera’sı kasabası...Juan le Pines’de kendimi Akdeniz’in sularına ilk attığım an...Bir otel plajının mahremiyetinde, dünyadan ve tüm dedikodulardan kaçtığımı zannetiğim dakikalar... Saint Tropez marinasının, kuytu köşesine konuşlanmış bir balıkçı lokantasında fotoğrafla ölümsüzleştirilmeye çalışılan bir tatil anı...Bir Eurovision şarkı yarışmasını Yunanistan’ın en güneylerinde Tolo kasabasında denizin üzerindeki mütevazı bir otelin sahibi ve ailesiyle izlediğimiz esintili gece... Mikonos’taki çıplaklar plajı kumun üzerinde geçirdiğimiz saatler...Epidavros’ta bitmek bilmeyen briç partileri yaptığımız otel terası...Monaco’da lüks yatların yanıbaşındaki İtalyan usulü akşam yemekleri...Barcelona plajının kumsallara kurulmuş masalarında, kızarmış yeşil biberler eşliğinde, Katalan Akdeniz’inin tadıldığı saatler...Kavuri ve Vulagmeni...Yaz gecelerinin anason ve mezeyle tatlanmış saatlerinde, gecenin en koyu saatlerinde, Ege’nin karanlık sularında yüzerek, hayatı ve gizemi arayan, o çakırkeyf mutluluklar... ***Elbette Kıbrıs...Elbette hem Güney’i, hem Kuzey’i... Dalgaların sesiyle uyuduğum unutulmaz ada...Akdeniz’in kuzey kıyıları kişisel hayatımın, “yaşadığımı hissetiren anlarıyla” dolu... ***Bunların içerisinde bir yer var ki...Onu aslında biraz geç tanıdım...Aman aman bir anım da olmadı doğrusu orada...Biraz huzur, biraz keyf, uzun yüzmeler, keyifli yemekler, hoşbeş sohbetler...Bazen sabahlara kadar müzik yapılan bir deniz kenarı barında sadece müzik dinleyerek geçirilen saatler...Catherina Zeta Jones’la, Micheal Douglas da el ele görülmüşler Bodrum’da...Bir gece sevdim Bodrum’u ben...Yalnızdım, yanımda hiçbir sevgili yoktu...Gitmiş ya da gelecek bir sevgili de yoktu...Bodrum’u geçmiş ve gelecek sevgililerin dışında, bir gece denizin üzerindeki bir bar taburesinde yalnız başıma müzik dinlerken sevdim ben...Dolunay vardı o gece...Cıvıl cıvıldı çevre...Gençliği, yaşamı, tazeliği ve hayatın dinamiğini süzdüm gözlerimle...Bir gece sevdim Bodrum’u ben tüm kalbimle...*****TARİHİN EN ÖNEMLİ VİRAJLARINDAN BİRİ!..İnsan hayatın içinden geçerken, tarihsel dönüşümlerin ne derece göbeğinde yaşadığını bilmez...“Benim hayatım roman” gibi hayta böbürlenmeleri saymazsak, “hayatı gerçekten roman ve tarih olanlar” bunun çoğu zaman farkına varmazlar...Türkiye tarihsel bir dönemeçten geçiyor...Bütün değer yargılarının altüst olduğu, yeni değerlerin eskilerinin yerini aldığı, yeni bir dünyanın yeni değer yargılarıyla kurulduğu bir dönemeç bu...***Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, milletvekili yemin töreni var...Bu törene BDP, bir milletvekilinin üyeliği düşürüldüğü için katılmıyor...35 milletvekilinin sıraları boş kalacak bugün...Kuvvetli bir ihtimal Ergenekon davasından sanık Cumhuriyet Halk Partili iki milletvekilinin, hapishaneden çıkmamasından dolayı, CHP’li milletvekilleri yemin törenine katılmayacaklar...Bu durumda dört partinin ikisine ait sıralar Meclis’te yemin töreni esnasında boş kalacak...***Türkiye tarihsel bir virajdan geçiyor...Meclis’te bugün yaşanacak tablo, tarihsel virajın ne kadar keskin olduğunun göstergesi...Cumhuriyet’in kurucusu partinin milletvekilleri, yemin törenine katılmayabilirler...O Cumhuriyet’in içinde federasyon ya da özerklik isteyen partinin milletvekilleri ise zaten yemin törenine katılmayacaklarını açıkladılar...Viraj ne kadar keskinse, savrulma ve uçuruma yuvarlanma olasılığı da o kadar kuvvetlidir...Öte yandan geçilmekte olan virajın keskinliği şoförün ustalığının sınırını belirler... Keskin viajlardan ustaca geçecek şoförler varsa, cennet gibi güzellikler bizi beklemekteler...Aksi halde uçuruma ya da şarampole yuvarlanma ihtimali büyüktür...Nasıl geçeceğimizi biz yaşayarak göreceğiz...Bizden sonraki kuşaklar kitaplardan okuyarak...Umarız kanlı sayfalar olmaz okuyacakları o sayfalar...*****CENGİZ ÇANDAR “ŞEREFSİZ TARTIŞMASINI” AYDINLATIYOR!..Çok değişik ve kapsamlı bir rapor yazıyor Kürt sorunuyla ilgili Cengiz Çandar...Raporda yazdıklarından, Tayyip Erdoğan’la Kemal Kılıçdaroğlu arasında “Kim şerefsiz” şeklinde süren tarışmanın perde arkası da aydınlanıyor...Tayyip Erdoğan biliyorsunuz “Eğer hükümetin PKK’yla görüştüğünü ispat edemezlerse şerefsizdirler...” demişti...Kemal Kılıçdaroğlu da, “PKK’lılar söylüyor... Apo söylüyor görüşmelerin yaptığını... Şimdi soruyorum kim bu durumda ‘şerefsiz’ oluyor?..” demişti... ***Hükümet PKK’yla görüyor muydu?..Görüşüyorsa, Kemal Kıçıldaroğlu mu haklıydı?..Hayır “hükümet” görüşmüyorsa Kılıçdaroğlu haksız Tayyip Erdoğan mı haklıydı?..Gerçek hangisiydi?..Çandar’ın raporundan, “gerçeğin tam ortada olduğunu” anlıyoruz...Cengiz Çandar, Apo’nun yakalanıp İmralı’ya konduğu andan itibaren, “askeri yetkililerin, MİT temsilcilerinin, Adalet Bakanlığı bürokratlarının” kendisini ziyaret ettiğini ve görüştüğünü söylüyor...***Görüşmeler daha çok, Apo’ya silahların bırakılması, ateşkes ve PKK’yla ilgili istekler üzerinde yoğunlaşmış...Çandar, bu görüşmelerin karşılıklı bir müzakere halini almadığını söylüyor...“Müzakere şekline gelmedikçe bu sorun çözülemez... Mesele PKK olayını bir Kürt isyanı olarak değerlendirip, Apo’yla o şekilde görüşme yapmak” diyor...Bu sorunun ancak “bir türlü muhatap” alınarak çözülebileceğini iddia ediyor...***Bu durumda hükümet kendi başına siyasi bir müzakere yapmamış oluyor bugüne kadar Apo’yla...Bu noktada Tayyip Erdoğan haklı...Ancak MİT ve Adalet Bakanlığı yetkilileri, daha önceki hükümetler döneminde olduğu gibi Apo’yla görüşmeleri sürdürmüşler...MİT ve Adalet Bakanlığı siyasi otoriteden talimat aldığına göre, dolaylı bir görüşme gerçekleşmiş sayılabilir...Böyle baktığınızda da Kemal Kılıçdaroğlu haklı...Diyeceksiniz ki “Nasıl oluyor arkadaş, Hem Tayyip Erdoğan hem Kılıçdaroğlu haklı?..”Cevabım gayet basit...“Sen de haklısın arkadaş!..”

Devamını Oku

Kız çocuğumun ağlaması ve haber kadromun çocuklarına helalleşme çağrım!..

26 Haziran 2011

Hayatımın en zor yazılarını Cumartesi günleri, akşamüstüne doğru yazıyorum...Gün boyu bilgisayarda çalışırken, çocuklar geliyorlar, oynuyorlar, gidiyorlar, yeniden geliyorlar, oyun istiyorlar, yemek yiyorlar, oyuncakları ve aileleriyle keyif yapıyorlar...Ne zaman ki yazıyı yazmaya oturuyorum, özellikle küçük kızım Mina, acayip bir şekilde huysuzlanıyor...Çalışma bölümümün kapısını kapatamıyorlar...İzin vermiyor...Gelmek istiyor, kolay kolay uyumak istemiyor...Babanın yanından hiçbir türlü uzaklaşmak istemiyor...***Bugün Vatan’ın Pazar ekinde, benimle yıllarca Show TV’de muhabir olarak çalışan Eylem Doğan, acımasızca bir soru sormuş bana:“Siz genel yayın yönetmenliği yaptığınız yıllarda, bizleri gece gündüz demeden sürekli çalıştırırdınız... O günlerde haber merkezinde annesi babası olan küçük çocuklar gün geldiler büyüdüler...Hepsi sizi seviyor, ancak o çalışma saatlerinden dolayı anne babalarını yeterince göremedikleri için sizi biraz suçluyorlar... Şimdi kendi çocukularınız var ne diyorsunuz?..”***Sorunun cevabını Pazar Vatan’da bir miktar verdim...Annelerinin babalarının, yedi yıl boyunca her gün, hiç kimsenin hiçbir zaman kıramayacağı bir haber bülteni izlenme rekoruna imza attığını, anne ve babalarıyla bu tarihe geçen başarlarıyla ne kadar gururlansalar az olduğunu söyledim...Ekonomik yaşamlarının bugünkü refah düzeyinde, o inanılmaz alınterinin rolü olduğunu vurguladım...***Fakat gel gör ki, Tanrı bana, benim yaptıklarımı anlatacak bir yaşam dersini vermeye karar verdi...Biliyorum sürekli çocuklarımla beraber olsam, yazı veya televizyon programı saatlerinde onlardan uzak olmam, bu kadar ızdırap verici olmaz...Ancak zaten çok az görebildiğim çocuklarımın, yazı saati geldiğinde “babadan kopan ağlamaklı halleri” yüreğimi eziyor...Dün bu yazıyı yazarken kızımın yanımdan ayrılmamasını istedim...Kapının açık olması beni evde görmesi onun küçücük yüreğini rahatlatıyor...***Ancak ne kadar para kazanmış olurlarsa olsunlar...Ne büyük tarihi izlenme rekorlarına imza atmış olurlarsa olsunlar...Sanırım haber merkezindeki haber kadromla samimi bir helalleşmenin zamanı geldi...Onca saat çalışmaktan hiçbir zaman pişman olmadım...Onlarla beraber onca saat çalışmaktan da büyük mutluluk duydum...Maddi manevi bütün kazançları analarının ak sütü gibi hakettiler hepsi...***Fakat çocukların;Anne ve babalarını görmek istedikleri kadar göremediği bütün durumlar için, o çocuklardan özür diliyorum...Hayatta başarının her şeyden önemli olduğunu filmlerde ve romanlarda gördük biz... Oralardaki kahramanların başarı için her şeyden feragat eden tutumlarını kahramanlaştırdık, idolleştirdik...Feragatten ve fedakarlıktan mazoşist bir zevk aldık hepimiz...Dün sabah Digitürk’te Al Pacino’nun oynadığı bir Amerikan futbol koçunun hayatını anlatan Kazanma Hırsı (Any Given Sunday) filmi oynuyordu... 1999 yılı filmi ilk izlediğimde, kahramanını nasıl idolleştirdiğimi, filmden ne inanılmaz dersler çıkartarak çıktığımı hatırlıyorum...O yıllarda bununla yetinmemiş, Al Pacino’nun 60 Dakika isimli Amerika’nın en ünlü televizyon programının yapımcısını oynadığı, inanılmaz gazetecilik serüvenleriyle dolu hayatını anlatan filmi, bütün haber merkezini yanıma alarak izlemiştim...***Haber merkezi o filmi benle biraz da metazori izlerken, annesini babasını görmek isteyip de göremeyen küçük bir çocuk var mıydı bilmiyorum...Ancak bir meslek aşkı uğruna da olsa, benim yüzümden annelerinden ve babalarından uzak kalmış olan haber merkezimin bütün çocuklarından özür diliyorum...Elveda Al Pacino...*****HELALLEŞME HANGİ HALLERDE OLMAZ?..Tayyip Erdoğan’ın seçim kampanyası esnasında dava açtığı kişilerle ilgili helalleşmesinin ardından, hepimizde bir helalleşme duygusu uyandı...Bu vesileyle helalleşme konusuna bir açıklık getirmem gerekiyor...Helalleşme şov amacıyla yapılmamalı...Durumu ya da zevahiri kurtarmak amacıyla da helalleşme olmaz...Geleceğe dönük hesapların gölgesinde yapılan helalleşmeler, helalleşmeden ziyade, oportünist, pragmatist ve Makyavelist bir pozisyonlamadır...Helalleşirken, “birilerini temize çıkarma, kendinizi haklı çıkarma” amacı gütmeyeceksiniz...Helalleşen insan, vakurluğun arkasına sığınır...Hatasını söylerken vakur duruşundan destek alır... İnsan olmanın, geçmiş hataların, yenilemeyen egoların muhasebesi yapılır...Bunlarla hiçbir tartışmaya meydan bırakmayacak şekilde yüzleşilir...Sonra da olayın muhatabıyla helalleşilir...***Samimi değilseniz...Arkasında yeni hesaplar güdüyorsanız...Pozisyon kazanmak amacındaysanız...Birilerini temize çıkartmayı, kendinize yarar sağlamayı amaçlamaktaysanız...Helalleşmeniz, helal değil haramdır...Tüm arkadaşları uyarmayı bir görev biliyorum...

Devamını Oku

Muhabirlik öldü,öldürüldü...

25 Haziran 2011

Reha Muhtar geçen günkü yazısında “içimdeki muhabir devi uyandırmayacaktınız” deyince bu Pazar sohbetinde dünyanın en meşakkatli işlerinden biri olan “muhabirlik” üzerine konuşmamak olmazdı. Muhabir, haberci, anchorman, köşe yazarı, pek çok programın moderatörü... Büyük başarılara imza attığı meslek hayatına (bunlardan bahsetmeyi çok sevmediği için bu kısmı uzatmıyorum) ilk muhabirlikle başlayan Reha Muhtar’dan daha doğrusu içindeki “muhabir dev” den çarpıcı cevaplar geldi.* mGeçen günkü yazınızda “içimdeki muhabir devi uyandırmayacaktınız” demiştiniz. O muhabirlik ruhu yerleşti mi insanın içine ne iş yaparsa yapsın terk etmiyor galiba bedenini, beynini?Muhabirlik gazeteciliğin temelidir, daha doğrusu kendisidir...Ben muhabirlikten gelmeyen gazeteciye gazeteci demem...Eğer bir gazeteci haberin nasıl çıkarıldığını, hangi meşakkatli uğraşlardan sonra yazılabilir hale geldiğini bilmiyorsa, o haberi yazı işleri müdürü ya da genel yayın yönetmeni olarak değerlendiremez...Muhabirlik yapmayan, doğru düzgün gazetecilik yapamaz...* O yazınızı okurken daha üniversite birinci sınıfta Show Haber’de sizin yanınızda başladığım ve 6 sene süren habercilik günlerini tekrar yaşadım. Çok şey öğrendik sizden haberciliğe ve hayata dair. Her şeyden önce bu işin aşkla yapılabileceğini öğrendik bence. Evet pek çok iş ancak severek yapıldığında başarıyı getirir ama muhabirlik biraz daha aşk gerektirmiyor mu başka mesleklere oranla?Teşekkür ederim... Bana da gazeteciliği ve haberciliği o büyük aşkla öğretmişlerdi. Benim size aktardığım bilgiler kuşaktan kuşağa gazeteciler arasında aktarılması gereken bilgilerdi. Şimdi o bilgiler aktarılmıyor artık...Çünkü artık “muhabirlik yok... Öldü... Öldürüldü...Onun yerine gerçek haberciliğin kıyısından köşesinden geçmemiş insanların, okuyucuya ahkam kestiği, gazetecilik nosyonuna sahip olmayan bir takım kıymet-i kendinden menkul zevatın, etrafa hava bastığı, psikolojik savaş yürüttüğü bir meslek ucubesi var.Kendi hayatında, her türlü rezilliği, kirliliği, pisliği barındırma hakkını kendinde gören zevatın etrafa gazetecilik kisvesi altında “ayar çekme” hevesi var... Bu modele gazetecilik deniyor artık maalesef... * Hani “Gazeteciden dost olmaz” denir ya siz de pek çok defa yaşamışsınızdır bu durumu, yani bir tarafta önemli bir haber bir tarafta o haber sonucunda yara alabilecek olan dostlar... İnsanı çok zorlayan bir durum değil mi?..Çok insanla çok yakın ve kopmaz dostluklar kurmuşsanız, çok iyi gazeteci olmanız artık çok zordur. Çünkü çok iyi gazeteci olmanın temel koşulu, haberci-haber kaynağı ilişkisini bir mesafede tutmanızdır... Fazla dostluklar, gazeteci-haber kaynağı ilişkisini yok eder...Gazeteci sofraların aranılan adamı haline geldiğinde, gazete sayfalarının aranmayan adamı haline gelir. Dostluklar çok artıyorsa, aktif görevlerden uzaklaşıp, yazarlık ve yorumculuğa geçmek hayırlıdır. Bu meslek gençken, dinamikken ve hiçbir bağlantın yokken güzel yapılır. Sonrası ızdıraptır...* Pişmanlık olmuyor mu yine de aleyhte haberler yapıldığında ya da “ben gazeteciyim” gerçeği bu pişmanlıkların oluşmasını engelliyor veya örtüyor mu?Biz insanları bilinçli olarak psikolojik savaşın birer kurbanı haline getirmedik. Kimseye bilerek kara çalmadık. Kimseyi kişisel ya da kütlesel çıkarlar gereği, hedefe koyup asmadık. Pişman değilim yaptığımız haberlerden. Hayat bugüne kadar iyi şeyler verdiyse bana ve bize, demek ki çok kötü şeyler yapmadık... Fakat gazetecilerin çok ah aldığı ve hayatta bu “ah”ların onları takip ettiği doğrudur. Belki biraz daha empati kurabilirdim, haberin aktörleriyle aramda...Birini suçlarken, hep kendimi o suçladığımın yerine koydum...Belki biraz daha mağdurun ve kurbanın duygularını önemsemeliydim, kim bilir?* Bir de tersi bir durum var tabi. Gazetecilik yapılırken sanki yakın olduğun, dostun olan kişilerin çıkarı için yazmakla suçlanmak gibi...Şükür Allah’a... Beni pek öyle suçlamaya kalkan olmadı. Bazen psikolojik savaşın bir parçası olarak öyle göstermek isteyenler oldu. Fakat yüreğimin iyi çalıştığını bilirler. İyiliğin anlaşılmadığı durumlarda nasıl bir “bela” halini alacağım da malumdur. Onun için fazla sorun yaşamam bu konuda.* Çok ince bir çizgi değil mi objektif olmak?Hayatta objektifsen, haberde de objektif olursun. Hayatta vicdanlıysan, haberde de vicdanlı davranırsın. Hayatta kötü olanlar, gazetecilikte, haberde ve yazıda da kötüdürler... Kötü kötüdür... İyi ise haber kötü olsa bile iyi...* Bir sözü çok sevdiğinizi söylemiştiniz, ”Karşına iki yol çıkıyorsa az çiğnenmiş olanını tercih et... O zaman iz bırakma ihtimalin fazla olur... Herkesin gittiği yoldan gidersen iz bırakamazsın...” Hep farklı olanı, alışılmadık olanı yapmak büyük tepkileri de beraberinde getirmiyor mu?Bu söylediğin söz aslında Hıncal Uluç’un bir kitaptan alıntıladığı bir sözdür... Benim sözüm tam bu değil. Benim ki şöyle: “Hayatta karşına üç yol çıkar... Çok çiğnenmiş olanı... Az çiğnenmiş olanı... Hiç çiğnenmemiş, ancak yüreğinin ta içinden içine girip çiğnemeyi istediğin olanı... Ben hiç çiğnenmemiş olanı, ilk kez benim girip, ilk kez başaracağımı yapmayı düşledim hep...* Gazetecilikte, muhabirlikte ne değişti, artık o ölümüne muhabirlik kalmadı mı sizce, önemli bir haberin sonuna kadar arkasından gitmek, haber atlatmak için gece gündüz uyumamak, büyük riskleri göze almak... Neden eskisine göre bu kadar farklılaştı?Çünkü gazetecilik artık maddi manevi çıkar gruplarının, bütün güçleriyle üzerinde manipülasyon yaptığı bir alan haline geldi... Herkes, mikrofonun seninin açık olduğu yerde kendini duyurmak istiyor... Gerçeklerin önemi yok. Herkes gerçeği manipüle etmek istiyor... Bunun karşısında çok güçlü maddi yapılarla ve gazetecilik ilkeleriyle durmak mümkün olurdu. Öyle bir yapı da yok, ilkeler de rafa kaldırıldı. Öyle bir hayat yok artık çevremizde. Kimse ideali değil, kendi mükemmelini arıyor dünyada.Çocuklarıyla vakit geçirmek isteyen ekibime izin vermediğime pişmanım* Show Haber’deki evlerine pek de gidemeyen ekibinizdekilerin çocukları şimdi büyüdü, o kocaman çocuklarla karşılaşmalarınızda size olan sevgi ya da hayranlığa şahit oldum ama geçmişte anne babalarını görmekte zorlanan bu çocuklar bunu anlamadıkları için size kızarlardı. Evet işimiz böyle bir tempoyu gerektiriyordu ama yine de merak ediyorum kendi çocuklarınızdan sonra bu durum size daha farklı göründü mü? Evet... Gerçekten çocuklarıyla vakit geçirmek isterken, onlara izin veremediğim, yazı işleri kadrolarım için üzgünüm ve o kararlardan dolayı pişmanım... Bugün büyüyen o çocuklara şöyle söyleyebilirim:Anneleri ve babaları bugün gazetecilik mesleğinde yapılmayan çok kutsal bir iş yaptılar... Hiçbir zaman başarılamayacak olan bir başarıya sahip oldular. 7 yıl boyunca her gün ortalama 26-28 share (İzlenme payı) olan bir haber bültenini hazırladılar. Bugün 11-12 share alan haber bültenleri başarılı addediliyor...Babaları ve annelerini istedikleri kadar göremediler, Ancak anne ve babalarıyla hiç kimsenin duyamayacağı kadar gurur duyabilirler. Ekonomik olarak ellerindeki bütün güç, annelerinin ve babalarının o inanılmaz azminden geliyor. Onlara annelerinden ve babalarından daha fazla şefkat bırakamadığımız için üzgünüm...* Alıştığınız işten, gazeteden, televizyondan ayrılırken zorlandınız mı? Birine veda edip diğerine başlarken ürktünüz mü hiç; ya muhabirlikteki başarımı televizyonda, televizyondaki başarımı da yazarlıkta gösteremezsem diye...Hayır hiç zorlanmadım... Ben gazeteciyim... Televizyonu, da muhabirliği de yazarlığı da genel yayın yönetmenliğini de, spor yazarlığını da aynı şekilde yaparım... Benim kodlarım gazeteci olarak şekillenmiş... Gazetecinin sınıfı, kategorisi olmaz... Gazeteci, gazetecidir...* “Veda etmek bazen kazanmaktır” demiştiniz bir yazınızda, en iyi yerde, en zirvede mi bırakmak gerekir bazen, bırakma zamanın geldiğini görmek zor değil midir?Eğer bir işi bırakma zamanının geldiğini görmesen, o işte Fransızların “de passe” dedikleri, zamanı geçmiş durumuna düşersin... Zamanı geçmiş yani de passe olmamak için, kendini yenilemeli, yeni alanlarda yeni şeyler denemeli ve trendi yakalamalısın... Atina’da hayatım çok güzeldi... 4 uluslararası radyoya, bir televizyona bir de gazeteye çalışıyordum. Param ve keyfim yerindeydi. Atina da güneşli, keyifli ve her tarafı denizlerle çevrili bir kentti. Ancak orada kalsam ve Türkiye’ye dönmeseydim bugün sadece Yunanistan’ın iflas haberlerini veren bir muhabir olurdum. O günden bugüne televizyonda ana haberlere devam etseydim, bugün Vatan’da köşe yazmıyordum...* Sohbetin sonunda, içinizdeki muhabirin en önemli tavsiyesi ne olurdu acaba meslektaşlarına?Muhabirliği öldürüyorlar. Öldürmeyin içinizdeki muhabiri!..

Devamını Oku

Mehmet Ali Birand'a...

25 Haziran 2011

İnternette Kanal D Ana Haber Bülteni’ni kapatırken yaptığın konuşmayı izledim biraz önce...“Seni sevenlerin ve sevmeyenlerin dualarını istiyorsun...”Sevip sevmeme konusunu boşver, önemli de değil zaten...Şu kadarını söyleyeyim...Bildiğim bütün duaları senin sağlığına kavuşman için ediyorum...Öğrendiğime göre 9 saat sürmüş ameliyatın ve iyi geçmiş...Kalbimden gelen bütün samimi ve içten duygularımı senin bir an önce iyileşip şifa bulman için sana gönderiyorum...Allah seni ailene, çoluğuna çocuğuna bağışlasın...Geçmiş olsun...*****BALBAY VE HABERAL’IN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN BİREYSEL BAŞVURU HAKKI...Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç dün ilginç bir çıkış yapıyor... “Hele bir itirazları görüşülsün...” diyor; “Bizim de söyleyeceklerimiz olacak...”Anayasa Mahkemesi referandumun kabulünden beri, kişisel başvurularda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi öncesi bir son durak mercii vazifesi görüyor...Haşim Kılıç boşuna söylemiyor bu sözleri...Çoğu kişi Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın “seçilmiş milletvekiline tutuksuz yargılanma yani tahliye yolunun açık olduğunu” ima ettiğini söylüyor...***Türkiye koskoca bir genel seçimden geçti...Bu ülkenin yüzde 50’si iktidar partisi AKP’ye oy vererek, onu tek başına iktidar yaptı...AKP bundan böyle arkasında yüzde 50’lik müthiş bir kitle desteğiyle icraatlarını yapacak...Yüzde 50’lik böylesine büyük bir çoğunluğu, faullü oynayarak, topu taca atarak, zaman çalarak, çamura yatarak iktidardan düşürmek pek olanaklı değil...Demokrasinin rahat işlemesi için, geride kalan yüzde 50’nin tercihlerine de sonuna kadar saygı duyulmalı...Diğer yüzde 50, Mustafa Balbay’ı, Hatip Dicle’yi, Mehmet Haberal’ı seçti ve Meclis’e gönderdi...Bu kitle, sandıkta oy atarken seçtiği milletvekillerinin cezaevinde tutuklu olduklarını biliyordu...Buna rağmen, oylarını onlar için attılar...***Bu durumda attıkları oyla şunu söylemeye çalışıyorlar o seçmenler:“Evet, oy attığımız bu kişiler tutukludurlar... Ancak biz onların tutukluluk halini adil ve haklı bulmuyoruz... Hükümleri kesinleşene kadar, tahliye olup Meclis’te bizi temsil etmelerini istiyoruz...” ***Hükmü daha önce kesinleşen Hatip Dicle için de mesaj şudur:“Seçime soktuğunuza göre Hatip Dicle’yi... Biz de onu milletvekili olarak seçmiş bulunduk... Ya terör suçlarıyla ilgili yasa değişir... Ya da yorum değişir yeniden seçim gerçekleşir... Ne olacaksa olur, bizim tercihimiz budur...”***Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, CHP’li milletvekillerinin yargı yolu tükenmediğine göre, tek bir konu için konuşuyor:“Seçilmiş milletvekillerinin Meclis’te görev yapma hakkı...” için...AKP’nin yüzde 50’lik iktidar çoğunluğunun güvencesi, muhalefetteki yüzde 50’nin temsil hakkının sağlanması ile direkt bağlıdır... Herkes temsil edilmeli...Yargılama kendi düzeni içinde hüküm verilene kadar sürmeli...Hatip Dicle meselesinde ise terör suçları kapsamı çağdaşlaştırılarak, seçimler yenilenmeli...Türkiye’nin insanı, barış, demokrasi, özgürlük ve huzur arıyor...İktidara veren yüzde 50 de...Muhalefete veren yüzde 50 de... Bu ülkenin yüzde 100’ü barış ve huzur arıyor...Haşim Kılıç’ın sözleri bütün Türkiye için bir umut ışığıdır...*****ÇOCUKLARIMA YAZ ALIŞVERİŞİ...Hayat insana bilmediği şeyleri öğretir...30’lu yaşlarımda yıllar içinde edindiğim psikoloji eğitimi sonucu, karşıma çıkan insanlara “Freudyen bir bakış açısıyla çocuklukları merkezli karakter analizleri” yapardım...Ailenin büyük çocukları, sorumlu, güvenilir ve fazla zikzak çizmeyen karakterler sergilerlerdi...Aile, büyük çocuğa ailenin kültürünü kardeşleri üzerinde yaşatma ve öğretme görevi verirdi...Bu rolü üstüne alan büyük çocuk, rolü iyi uygulaması karşılığı, büyüklerin alkışını ve takdiri kazanırdı...Onun için ailede ters bir durum yoksa, çokça büyük çocuklar, ilerki hayatlarında “fazlaca istikrarlı, risk almayan, çok zikzak çizmeyen, sorumlu ve güvenilir tipler” olurdu...***Ailenin küçük çocuğuna ise bu şartlar altında “oynayacak rol kalmazdı...”Anne baba, kendi kültürünü küçük çocuk üzerinde uygularken, yetmezmiş gibi abiden veya abladan da aynı işi yapmasını isterdi...Küçük çocuk katmerli bir eğitim sisteminden geçer, küçük olduğu için sevilir şımarır, ancak hiç kimseyi hiçbir zaman memnun edemediği için, yaramaz ve haylaz olurdu...Küçük çocukların yaramazlıkları ve haylazlıkları bir ömür boyu sürerdi...***Onun için küçük çocuklar hayatta, daha yaratıcı işlere meğleder, zeki, çarpıcı karakterler çizerlerdi...Ancak bu cezbedici özelliklerine karşın, küçük çocuklar hayat mücadelesinde istikrarsız olurlardı...Çocuklukta alamadıkları ve doyamadıkları alkışa ve takdire çokça ihtiyaç duyar, sahne ve diğer sanatsal alanlarda, güçlü performanslar sergilerlerdi...Kısaca büyük çocuklar, sorumlu, güvenilir, fazla risk almayan biraz monoton karakterler çizerdi...Küçük çocuklar ise, yaratıcı, çarpıcı, zikzakı bol, ancak istikrarsız ve hayat yolunu bulmada daha zorlanan bir çizgi çizerlerdi...***Yaşamın içinde görülen bu farklılık ailedeki durumun değişikliğinden geliyordu ve aslında ne büyük çocuğun ne de küçüğün bu olayda fazlaca sorumluluğu yoktu...O günlerde çocuklarım olduğunda, onları bu teoriler eşiliğinde “nispeten kolay” yetiştireceğimi düşünürdüm...Ben hayatın çocuklarla kolay olmacağını düşünürken, bana hayat önce ünlü bir anneden bir manevi çocuk, arkasından yine ünlü bir anneden ikiz biyolojik çocuk armağan etti...***Büyük çocukla ikiz çocukların anneleri ayrıydı...Dolayısıyla büyük çocuk ne kadar büyük çocuk, ötekiler ne kadar küçük çocuklardı burası bir muammaydı, çünkü aynı zamanda anneler farklıydı...İkiz çocuklar ise tam bir çok bilinmeyenli denklemdi benim için...Büyük çocuk küçük çocuk ayrımını düşünmüş, üzerinde epey psikolojik teori üretmiştim...Ancak ikiz çocuklar nasıl olurlar hiçbir fikrim yoktu...Birini kucağına aldığında ötekinin mızmızlanmasına ne yapılır?..İki çocuk kendilerini ayrı ayrı nasıl özel hisseder?..Başka anneden büyük çocuk onlara nasıl bakar?.. Onlar ablalarını nasıl görür?..Roller nasıl dağılır?..***Bütün bunlara bir de, sadece hafta sonu 1.5 günden ibaret bir baba-çocuk ilişlerini eklerseniz, bilinmeyen formül, tam bir muamma halini alıverir...Hayat bana, bilmediğim bir şeyin sınavını verdi şimdi...Dün öğleden sonra bodrum katından, en üst kata, yanımda olmayan çocuklarım için saatlerce alışveriş ettim...Arada bir annelerine ayakkabı numaralarını, kaç numara elbise giydiklerini telefon mesajlarıyla sorarak...Yanımda olmayan çocuklarıma aldığım kıyafetlerle, güzel enerjiler göndermeye çalıştım...Hepsini kutu kutu yaptırdım...Hafta sonu geldiklerinde, açsınlar giysinler, keyiflensinler diye...Hayat büyük ve küçük çocuklara nasıl bir kader çizecek, artık bilmiyorum...Çünkü bildiğim yerlerden çıkmadı sorular...Bu sorulara hiç çalışmamıştım...Hiç bilmiyordum böyle sorular olduğunu...

Devamını Oku

Dün hırsızlık olayı için gittiğim mahkemede yaşadıklarım...

24 Haziran 2011

Önceki gün 17 sularında iki polis memuru kapıma geldiler... “Reha Bey yarın sabah 10’da Ümraniye’ye götürmemiz gerekiyor sizi” diyerek...“Hayırdır” dedim...“Evinizdeki hırsızlık olayına karışanların mahkemesi var... Sizin de müşteki sıfatıyla orada olmanız isteniyor...Müşteki olarak zorla götürme kararı çıkmış... Siz gidersiniz bizim gelmemize gerek yok... Avukatlarınız isterse bizi bir arasın...”***Huyum kurusun...Sabah sabah Ümraniye’ye gitmek hiç içimden gelmiyor ya, bir işe yaramayacağını bile bile polis arkadaşları yokuşa sürüyorum...- “Ya şimdi biz buraya gitmesek olmuyor mu?..”- “Ben zaten adamın eşgalini falan hatırlamıyorum ki?..”- “Bir yanlışlık olmasın... Benim ev Hisar’da... Araba Bahçelievler’de bir yerde bulundu... Ümraniye’de tek bildiğim yer bizim Beşiktaş’ın kamp tesisleri... Orayada bir şey olduysa benim yasal olarak yapacağım bir şey yok... Kulüpte yönetim kurulu üyeliğim devam etmiyor...” ***- “Sizin hırsızlık olayına karışanlar büyük bir çeteymiş... Lideri Ümraniye’de oturuyormuş... Onun için orada yargılama olacak...”Yapacak bir şey yok zaten topu dolaştırıyorum...Özel durumlar dışında şoför kullanmıyorum...Yolu yok aradım şoför arkadaşı “Beni Ümraniye adliyesine götür...” diye... Adliyeye girdik ki, bizim duruşmanın “yemekhane”de yapılacağını söylediler...60-70 sanıklı çete davasıymış...Bu kadar sanık, tanık ve avukat sığsın diye yemekhane salonundan başka bir salon bulamamışlar...Çoğu tutuklu sanıkların...Jandarma eşliğinde getirildiler...Tıktlım tıklım doldu salon...Benim gibi bir sürü müşteki var, fakat farkındayım bütün gözler üzerimde...***Hakime Hanım, geldi, yoklama yaptırdı ve önündeki belgeleri inceleyip kararını söyledi:“Her ne kadar örgüt lideri iddiasıyla yargılanan kişi Ümraniye’de bir evde ikamet ediyorsa da suçların vuku bulduğu yerler itibariyle bu davanın Ümraniye 2. Asli Ceza’da olması uygun değil... Yetkisizlik kararı veriyor...”Bu sözlerin duyulmasıyla salonda bir homurdanma başladı...Sanık avukatlarından biri söz aldı... “Müvekkilim ve diğer tutuklular bir yıldır suçsuz, günahsız cezaevinde tutuluyorlar... Yetkisizlik kararı verseniz de tutukluklarını kaldırmalısınız...” diye bir konuşma yaptı...Salondaki varlığımın, tekikleyici etki yaptığının farkındaydım...Tutuklular teker teker bağırmaya başladılar...“Bir yıldır suçsuz yere tutukluyuz... Şimdi yetkisizlik kararı veriyorsunuz, aylarca tutukluluk hali devam edecek... Bu adalet değil...”***Tepkiler azalacağına gittikçe artıyor...Hakime Hanım sükunetini koruyor...“Bu mahkeme için yetkisizlik kararı verdim... Acil durumu var... Bir ay içinde karara bağlanır...” diye bilgi veriyor...Tutuklular tepki koypmaya devam ediyorlar...Bir buçuk yıl önce, evimde yatağımda sliple uyuduğum sabahın 5.30’unu hatırlıyorum...Deniz aşağıda bilgisayarın başındaydı...Çocuklarım yandaki odada bakıcıyla uyuyorlardı...Ayağımın altına dokunulduğunu hissettim, sanki gıdıklanma gibi bir histi...Aniden uyandım...O genç çocuğu arkadan gördüm...Komodininin üzerinde durmuş, araba anahtarı cüzdan ve bir kutuya koyduğu kolye, küpe gibi şeylerle meşguldü...Uyanmamla küfür etmem arasında bir iki saniye geçmişti ki, elinde kutuyla o önde ben arkada kovalamaca başladı...Üzerimde slip vardı sadece...Çocuklarımın odasına kadar kovaladım, hırsızın elindeki kutu evin merdivenlerinden aşağı inerken düştü, içindekiler döküldü...Ben çocuklarımın emniyette olduğunu fark edip, daha fazla koşmanın bir anlamı olmadığını fark ettim...Arabanın anahtarını alıp, arabayla kaçmıştı...Genç bir çocuk gibiydi hırsız...***Şimdi ise karşımda 50-60 kişi “çete” davasından yargılanıyordu...Eve girenin tek bir hırsız olmasından hareketle, suçlunun da tek kişi olacağını düşünmüştüm...Suçlu olanlar karşımdakiler miydi bilmiyorum ancak karşımda 50-60 kişi aynı suçla ilgili oturuyorlardı...Gittikçe artan tonda tutukluluk haline itiraz ederek...***İkinci fark ettiğim ise şuydu...O yemekhaneye girsem ve oranın duruşma salonu olduğunu bilmesem, jandarmalar olmasa, ben o salondaki kimseye “suçlu ya tutuklu” diyemem...Dışarda o insanlarla karşılaşsam, normal sohbet edeceğim, bana gazetecilik, televizyonculuk, habercilik ya da futbol hakkında günlük sorular soracak insanlar onlar...Hayatın araba hırsızlığı gibi suçlarda bile suçluyla suçsuz arasında, tutukluyla tutuksuz arasında, hiçbir fark barındırmaması çok ilginç geldi bana...Konuşurlarken, esasen kendilerini gerçekten “suçlu gibi görmediklerini” fark ettim onların...***Mustafa Balbay’lar hakkındaki tutukluluk süresi kavramının ise tüm tutuklular üzerinde, dalga dalga dipten bir tepki oluşturduğunu fark ettim...Mahkemelerde oradan oraya gönderilmek, uzun süren ve daha başlama aşamasına bile gelmeyen davalar, süren tutukluluk hali tepki yaratıyor üzerlerinde...Ergenekon davalarında toplumun siyasi gündemine giren bu meselenin, şimdi dalga dalga her tarafı kapsamakta olduğu ve savunma avukatlarının da bu konuyu deştiklerini fark ediyorum...Elbette orada bulunmam, sanıkları, sanık avukatlarını genelde duruşmanın gidişatını tetikleyici bir rol oynuyor...“Gazeteciliğin kaderi bu” diye geçiriyorum içimden, “Ağız tadıyla müşteki bile olmanız mümkün olmuyor...”O salonda bile “hırsızınız olduğu söylenen kişileri” anlamak ve onlarla empati yapmak durumundasınız...Bir buçuk yıl önce yatağınızda bir sliple yatarken, yanıbaşınızda mahreminizin göbeğinde her şeyinizi almaya çalışanlardan biri olabileceğini düşünseniz bile...*****YÜZDE 50’NİN BİR RAHATLIĞI OLMALI...Hırsızlık olayı için dün gittiğim Ümraniye mahkemesinde yaşadığım olayları an be an okuyacaksınız...Dün bu davaya gitmem belki de bir tesadüf değildi...Hayat, orada benden belki de kendi “hırsızım”la empati yapmamı istedi...Yargılanan çetenin üyelerinin arasında, benim evimin içine girip, mahremimden arabamın anahtarını, cüzdanımı çalan, bebeklerimin yataklarının yanıbaşında dikilip hırsızlık yapan kişi de vardı belki...Çok zor bir durumdu benimkisi...Kendi hırsızın olduğu söylenen kişiler tutukluluk halinin devam etmemesini, mahkemelerin adil yapılmasını istiyorlardı... ***Orada düşündüm...O kişiler benim yatağımın başında hırsızlık yapan kişiler olsa da, “mahkeme onları bir an önce yargılamalı, suçlu değillerse hemen serbest bırakmalı, suçlularsa hükümlerini sabitlettirip durumu açıklığa kavuşturmalı...”Kendi “cellatı” hakkında bunu düşünen birisi, elbette Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Hatip Dicle için de aynı şeyleri düşenecek...Onlar halkın oyuyla milletvekili seçildiler...Halk tercihini yaptı...Yüzde 50’yle bu kişileri milletvekili seçti...AKP’yi yüzde 50’yle iktidara getirdi...Artık huzur ve barış gelmeli Türkiye’ye...Milyonlarca insan, demokrasi işlesin, barış ve huzur gelsin, çatışmalar ve gerginlikler gitsin diye dört yıl için kararını nihai olarak verdi...Bu nihai karara saygı duymak herkesin nihai görevi...Yeni gerginlikler, yeni huzursuzluklar, yeni tezgahlar olmamalı şimdi Türkiye’de...Herkes milletin kararını iyi okumalı...Kazanan yüzde 50 de...Muhalefette kalan yüzde 50 de...

Devamını Oku