Haberin Devamı
Önceki gün 17 sularında iki polis memuru kapıma geldiler...
“Reha Bey yarın sabah 10’da Ümraniye’ye götürmemiz gerekiyor sizi” diyerek...
“Hayırdır” dedim...
“Evinizdeki hırsızlık olayına karışanların mahkemesi var...
Sizin de müşteki sıfatıyla orada olmanız isteniyor...
Müşteki olarak zorla götürme kararı çıkmış...
Siz gidersiniz bizim gelmemize gerek yok... Avukatlarınız isterse bizi bir arasın...”
Huyum kurusun...
Sabah sabah Ümraniye’ye gitmek hiç içimden gelmiyor ya, bir işe yaramayacağını bile bile polis arkadaşları yokuşa sürüyorum...
- “Ya şimdi biz buraya gitmesek olmuyor mu?..”
- “Ben zaten adamın eşgalini falan hatırlamıyorum ki?..”
- “Bir yanlışlık olmasın... Benim ev Hisar’da... Araba Bahçelievler’de bir yerde bulundu... Ümraniye’de tek bildiğim yer bizim Beşiktaş’ın kamp tesisleri... Orayada bir şey olduysa benim yasal olarak yapacağım bir şey yok... Kulüpte yönetim kurulu üyeliğim devam etmiyor...”
- “Sizin hırsızlık olayına karışanlar büyük bir çeteymiş... Lideri Ümraniye’de oturuyormuş... Onun için orada yargılama olacak...”
Yapacak bir şey yok zaten topu dolaştırıyorum...
Özel durumlar dışında şoför kullanmıyorum...
Yolu yok aradım şoför arkadaşı “Beni Ümraniye adliyesine götür...” diye...
Adliyeye girdik ki, bizim duruşmanın “yemekhane”de yapılacağını söylediler...
60-70 sanıklı çete davasıymış...
Bu kadar sanık, tanık ve avukat sığsın diye yemekhane salonundan başka bir salon bulamamışlar...
Çoğu tutuklu sanıkların...
Jandarma eşliğinde getirildiler...
Tıktlım tıklım doldu salon...
Benim gibi bir sürü müşteki var, fakat farkındayım bütün gözler üzerimde...
Hakime Hanım, geldi, yoklama yaptırdı ve önündeki belgeleri inceleyip kararını söyledi:
“Her ne kadar örgüt lideri iddiasıyla yargılanan kişi Ümraniye’de bir evde ikamet ediyorsa da suçların vuku bulduğu yerler itibariyle bu davanın Ümraniye 2. Asli Ceza’da olması uygun değil... Yetkisizlik kararı veriyor...”
Bu sözlerin duyulmasıyla salonda bir homurdanma başladı...
Sanık avukatlarından biri söz aldı...
“Müvekkilim ve diğer tutuklular bir yıldır suçsuz, günahsız cezaevinde tutuluyorlar... Yetkisizlik kararı verseniz de tutukluklarını kaldırmalısınız...” diye bir konuşma yaptı...
Salondaki varlığımın, tekikleyici etki yaptığının farkındaydım...
Tutuklular teker teker bağırmaya başladılar...
“Bir yıldır suçsuz yere tutukluyuz... Şimdi yetkisizlik kararı veriyorsunuz, aylarca tutukluluk hali devam edecek... Bu adalet değil...”
Tepkiler azalacağına gittikçe artıyor...
Hakime Hanım sükunetini koruyor...
“Bu mahkeme için yetkisizlik kararı verdim... Acil durumu var... Bir ay içinde karara bağlanır...” diye bilgi veriyor...
Tutuklular tepki koypmaya devam ediyorlar...
Bir buçuk yıl önce, evimde yatağımda sliple uyuduğum sabahın 5.30’unu hatırlıyorum...
Deniz aşağıda bilgisayarın başındaydı...
Çocuklarım yandaki odada bakıcıyla uyuyorlardı...
Ayağımın altına dokunulduğunu hissettim, sanki gıdıklanma gibi bir histi...
Aniden uyandım...
O genç çocuğu arkadan gördüm...
Komodininin üzerinde durmuş, araba anahtarı cüzdan ve bir kutuya koyduğu kolye, küpe gibi şeylerle meşguldü...
Uyanmamla küfür etmem arasında bir iki saniye geçmişti ki, elinde kutuyla o önde ben arkada kovalamaca başladı...
Üzerimde slip vardı sadece...
Çocuklarımın odasına kadar kovaladım, hırsızın elindeki kutu evin merdivenlerinden aşağı inerken düştü, içindekiler döküldü...
Ben çocuklarımın emniyette olduğunu fark edip, daha fazla koşmanın bir anlamı olmadığını fark ettim...
Arabanın anahtarını alıp, arabayla kaçmıştı...
Genç bir çocuk gibiydi hırsız...
Şimdi ise karşımda 50-60 kişi “çete” davasından yargılanıyordu...
Eve girenin tek bir hırsız olmasından hareketle, suçlunun da tek kişi olacağını düşünmüştüm...
Suçlu olanlar karşımdakiler miydi bilmiyorum ancak karşımda 50-60 kişi aynı suçla ilgili oturuyorlardı...
Gittikçe artan tonda tutukluluk haline itiraz ederek...
İkinci fark ettiğim ise şuydu...
O yemekhaneye girsem ve oranın duruşma salonu olduğunu bilmesem, jandarmalar olmasa, ben o salondaki kimseye “suçlu ya tutuklu” diyemem...
Dışarda o insanlarla karşılaşsam, normal sohbet edeceğim, bana gazetecilik, televizyonculuk, habercilik ya da futbol hakkında günlük sorular soracak insanlar onlar...
Hayatın araba hırsızlığı gibi suçlarda bile suçluyla suçsuz arasında, tutukluyla tutuksuz arasında, hiçbir fark barındırmaması çok ilginç geldi bana...
Konuşurlarken, esasen kendilerini gerçekten “suçlu gibi görmediklerini” fark ettim onların...
Mustafa Balbay’lar hakkındaki tutukluluk süresi kavramının ise tüm tutuklular üzerinde, dalga dalga dipten bir tepki oluşturduğunu fark ettim...
Mahkemelerde oradan oraya gönderilmek, uzun süren ve daha başlama aşamasına bile gelmeyen davalar, süren tutukluluk hali tepki yaratıyor üzerlerinde...
Ergenekon davalarında toplumun siyasi gündemine giren bu meselenin, şimdi dalga dalga her tarafı kapsamakta olduğu ve savunma avukatlarının da bu konuyu deştiklerini fark ediyorum...
Elbette orada bulunmam, sanıkları, sanık avukatlarını genelde duruşmanın gidişatını tetikleyici bir rol oynuyor...
“Gazeteciliğin kaderi bu” diye geçiriyorum içimden, “Ağız tadıyla müşteki bile olmanız mümkün olmuyor...”
O salonda bile “hırsızınız olduğu söylenen kişileri” anlamak ve onlarla empati yapmak durumundasınız...
Bir buçuk yıl önce yatağınızda bir sliple yatarken, yanıbaşınızda mahreminizin göbeğinde her şeyinizi almaya çalışanlardan biri olabileceğini düşünseniz bile...
YÜZDE 50’NİN BİR RAHATLIĞI OLMALI...
Hırsızlık olayı için dün gittiğim Ümraniye mahkemesinde yaşadığım olayları an be an okuyacaksınız...
Dün bu davaya gitmem belki de bir tesadüf değildi...
Hayat, orada benden belki de kendi “hırsızım”la empati yapmamı istedi...
Yargılanan çetenin üyelerinin arasında, benim evimin içine girip, mahremimden arabamın anahtarını, cüzdanımı çalan, bebeklerimin yataklarının yanıbaşında dikilip hırsızlık yapan kişi de vardı belki...
Çok zor bir durumdu benimkisi...
Kendi hırsızın olduğu söylenen kişiler tutukluluk halinin devam etmemesini, mahkemelerin adil yapılmasını istiyorlardı...
Orada düşündüm...
O kişiler benim yatağımın başında hırsızlık yapan kişiler olsa da, “mahkeme onları bir an önce yargılamalı, suçlu değillerse hemen serbest bırakmalı, suçlularsa hükümlerini sabitlettirip durumu açıklığa kavuşturmalı...”
Kendi “cellatı” hakkında bunu düşünen birisi, elbette Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Hatip Dicle için de aynı şeyleri düşenecek...
Onlar halkın oyuyla milletvekili seçildiler...
Halk tercihini yaptı...
Yüzde 50’yle bu kişileri milletvekili seçti...
AKP’yi yüzde 50’yle iktidara getirdi...
Artık huzur ve barış gelmeli Türkiye’ye...
Milyonlarca insan, demokrasi işlesin, barış ve huzur gelsin, çatışmalar ve gerginlikler gitsin diye dört yıl için kararını nihai olarak verdi...
Bu nihai karara saygı duymak herkesin nihai görevi...
Yeni gerginlikler, yeni huzursuzluklar, yeni tezgahlar olmamalı şimdi Türkiye’de...
Herkes milletin kararını iyi okumalı...
Kazanan yüzde 50 de...
Muhalefette kalan yüzde 50 de...

