Hayatımın en çarpıcı sahnelerinden bir kaçını, İtalya’nın güneyinde Positano ismindeki bir sahil kasabasında yaşadım...
Muhteşem bir güzelliği, unutulmaz bir ihtişamı vardı o İtalyan sahil kasabasının...
Sadece güzellikler unutulabilirler...
Ancak çarpıcı bir olay Positano’yu hiçbir zaman çıkartamayacağım şekilde kişisel tarihime kazıdı...
Bir tatil mekanını unutulmaz kılan, o mekandaki harikulade saatler olduğu kadar, kişisel tarihinden hiç çıkmayacak olaylar silsilesidir elbet...
Belki de yaşadığın siyahlarla beyazların zıtlaşmasındaki çarpıcılıktır, o anı unutulmaz kılan...
Positano’dan Amalfi’ye doğru kıyı şeridinden usul usul süzülen sessiz fakat anılara kazınan bir araba yolculuğu...
Capri’de lacivert bir gecenin albenisindeki bir çarşı gezmesi...
Zor ve gergin günlerin imbiğinden geçerken, “Taş Otel”inde kendimi bulduğum bir Fransız Riviera’sı kasabası...
Juan le Pines’de kendimi Akdeniz’in sularına ilk attığım an...
Bir otel plajının mahremiyetinde, dünyadan ve tüm dedikodulardan kaçtığımı zannetiğim dakikalar...
Saint Tropez marinasının, kuytu köşesine konuşlanmış bir balıkçı lokantasında fotoğrafla ölümsüzleştirilmeye çalışılan bir tatil anı...
Bir Eurovision şarkı yarışmasını Yunanistan’ın en güneylerinde Tolo kasabasında denizin üzerindeki mütevazı bir otelin sahibi ve ailesiyle izlediğimiz esintili gece...
Mikonos’taki çıplaklar plajı kumun üzerinde geçirdiğimiz saatler...
Epidavros’ta bitmek bilmeyen briç partileri yaptığımız otel terası...
Monaco’da lüks yatların yanıbaşındaki İtalyan usulü akşam yemekleri...
Barcelona plajının kumsallara kurulmuş masalarında, kızarmış yeşil biberler eşliğinde, Katalan Akdeniz’inin tadıldığı saatler...
Kavuri ve Vulagmeni...
Yaz gecelerinin anason ve mezeyle tatlanmış saatlerinde, gecenin en koyu saatlerinde, Ege’nin karanlık sularında yüzerek, hayatı ve gizemi arayan, o çakırkeyf mutluluklar...
Elbette Kıbrıs...
Elbette hem Güney’i, hem Kuzey’i...
Dalgaların sesiyle uyuduğum unutulmaz ada...
Akdeniz’in kuzey kıyıları kişisel hayatımın, “yaşadığımı hissetiren anlarıyla” dolu...
Bunların içerisinde bir yer var ki...
Onu aslında biraz geç tanıdım...
Aman aman bir anım da olmadı doğrusu orada...
Biraz huzur, biraz keyf, uzun yüzmeler, keyifli yemekler, hoşbeş sohbetler...
Bazen sabahlara kadar müzik yapılan bir deniz kenarı barında sadece müzik dinleyerek geçirilen saatler...
Catherina Zeta Jones’la, Micheal Douglas da el ele görülmüşler Bodrum’da...
Bir gece sevdim Bodrum’u ben...
Yalnızdım, yanımda hiçbir sevgili yoktu...
Gitmiş ya da gelecek bir sevgili de yoktu...
Bodrum’u geçmiş ve gelecek sevgililerin dışında, bir gece denizin üzerindeki bir bar taburesinde yalnız başıma müzik dinlerken sevdim ben...
Dolunay vardı o gece...
Cıvıl cıvıldı çevre...
Gençliği, yaşamı, tazeliği ve hayatın dinamiğini süzdüm gözlerimle...
Bir gece sevdim Bodrum’u ben tüm kalbimle...
TARİHİN EN ÖNEMLİ VİRAJLARINDAN BİRİ!..
İnsan hayatın içinden geçerken, tarihsel dönüşümlerin ne derece göbeğinde yaşadığını bilmez...
“Benim hayatım roman” gibi hayta böbürlenmeleri saymazsak, “hayatı gerçekten roman ve tarih olanlar” bunun çoğu zaman farkına varmazlar...
Türkiye tarihsel bir dönemeçten geçiyor...
Bütün değer yargılarının altüst olduğu, yeni değerlerin eskilerinin yerini aldığı, yeni bir dünyanın yeni değer yargılarıyla kurulduğu bir dönemeç bu...
Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, milletvekili yemin töreni var...
Bu törene BDP, bir milletvekilinin üyeliği düşürüldüğü için katılmıyor...
35 milletvekilinin sıraları boş kalacak bugün...
Kuvvetli bir ihtimal Ergenekon davasından sanık Cumhuriyet Halk Partili iki milletvekilinin, hapishaneden çıkmamasından dolayı, CHP’li milletvekilleri yemin törenine katılmayacaklar...
Bu durumda dört partinin ikisine ait sıralar Meclis’te yemin töreni esnasında boş kalacak...
Türkiye tarihsel bir virajdan geçiyor...
Meclis’te bugün yaşanacak tablo, tarihsel virajın ne kadar keskin olduğunun göstergesi...
Cumhuriyet’in kurucusu partinin milletvekilleri, yemin törenine katılmayabilirler...
O Cumhuriyet’in içinde federasyon ya da özerklik isteyen partinin milletvekilleri ise zaten yemin törenine katılmayacaklarını açıkladılar...
Viraj ne kadar keskinse, savrulma ve uçuruma yuvarlanma olasılığı da o kadar kuvvetlidir...
Öte yandan geçilmekte olan virajın keskinliği şoförün ustalığının sınırını belirler...
Keskin viajlardan ustaca geçecek şoförler varsa, cennet gibi güzellikler bizi beklemekteler...
Aksi halde uçuruma ya da şarampole yuvarlanma ihtimali büyüktür...
Nasıl geçeceğimizi biz yaşayarak göreceğiz...
Bizden sonraki kuşaklar kitaplardan okuyarak...
Umarız kanlı sayfalar olmaz okuyacakları o sayfalar...
CENGİZ ÇANDAR “ŞEREFSİZ TARTIŞMASINI” AYDINLATIYOR!..
Çok değişik ve kapsamlı bir rapor yazıyor Kürt sorunuyla ilgili Cengiz Çandar...
Raporda yazdıklarından, Tayyip Erdoğan’la Kemal Kılıçdaroğlu arasında “Kim şerefsiz” şeklinde süren tarışmanın perde arkası da aydınlanıyor...
Tayyip Erdoğan biliyorsunuz “Eğer hükümetin PKK’yla görüştüğünü ispat edemezlerse şerefsizdirler...” demişti...
Kemal Kılıçdaroğlu da, “PKK’lılar söylüyor... Apo söylüyor görüşmelerin yaptığını... Şimdi soruyorum kim bu durumda ‘şerefsiz’ oluyor?..” demişti...
Hükümet PKK’yla görüyor muydu?..
Görüşüyorsa, Kemal Kıçıldaroğlu mu haklıydı?..
Hayır “hükümet” görüşmüyorsa Kılıçdaroğlu haksız Tayyip Erdoğan mı haklıydı?..
Gerçek hangisiydi?..
Çandar’ın raporundan, “gerçeğin tam ortada olduğunu” anlıyoruz...
Cengiz Çandar, Apo’nun yakalanıp İmralı’ya konduğu andan itibaren, “askeri yetkililerin, MİT temsilcilerinin, Adalet Bakanlığı bürokratlarının” kendisini ziyaret ettiğini ve görüştüğünü söylüyor...
Görüşmeler daha çok, Apo’ya silahların bırakılması, ateşkes ve PKK’yla ilgili istekler üzerinde yoğunlaşmış...
Çandar, bu görüşmelerin karşılıklı bir müzakere halini almadığını söylüyor...
“Müzakere şekline gelmedikçe bu sorun çözülemez... Mesele PKK olayını bir Kürt isyanı olarak değerlendirip, Apo’yla o şekilde görüşme yapmak” diyor...
Bu sorunun ancak “bir türlü muhatap” alınarak çözülebileceğini iddia ediyor...
Bu durumda hükümet kendi başına siyasi bir müzakere yapmamış oluyor bugüne kadar Apo’yla...
Bu noktada Tayyip Erdoğan haklı...
Ancak MİT ve Adalet Bakanlığı yetkilileri, daha önceki hükümetler döneminde olduğu gibi Apo’yla görüşmeleri sürdürmüşler...
MİT ve Adalet Bakanlığı siyasi otoriteden talimat aldığına göre, dolaylı bir görüşme gerçekleşmiş sayılabilir...
Böyle baktığınızda da Kemal Kılıçdaroğlu haklı...
Diyeceksiniz ki “Nasıl oluyor arkadaş, Hem Tayyip Erdoğan hem Kılıçdaroğlu haklı?..”
Cevabım gayet basit...
“Sen de haklısın arkadaş!..”

