Reha Muhtar geçen günkü yazısında “içimdeki muhabir devi uyandırmayacaktınız” deyince bu Pazar sohbetinde dünyanın en meşakkatli işlerinden biri olan “muhabirlik” üzerine konuşmamak olmazdı. Muhabir, haberci, anchorman, köşe yazarı, pek çok programın moderatörü... Büyük başarılara imza attığı meslek hayatına (bunlardan bahsetmeyi çok sevmediği için bu kısmı uzatmıyorum) ilk muhabirlikle başlayan Reha Muhtar’dan daha doğrusu içindeki “muhabir dev” den çarpıcı cevaplar geldi.
* mGeçen günkü yazınızda “içimdeki muhabir devi uyandırmayacaktınız” demiştiniz. O muhabirlik ruhu yerleşti mi insanın içine ne iş yaparsa yapsın terk etmiyor galiba bedenini, beynini?
Muhabirlik gazeteciliğin temelidir, daha doğrusu kendisidir...
Ben muhabirlikten gelmeyen gazeteciye gazeteci demem...
Eğer bir gazeteci haberin nasıl çıkarıldığını, hangi meşakkatli uğraşlardan sonra yazılabilir hale geldiğini bilmiyorsa, o haberi yazı işleri müdürü ya da genel yayın yönetmeni olarak değerlendiremez...
Muhabirlik yapmayan, doğru düzgün gazetecilik yapamaz...
* O yazınızı okurken daha üniversite birinci sınıfta Show Haber’de sizin yanınızda başladığım ve 6 sene süren habercilik günlerini tekrar yaşadım. Çok şey öğrendik sizden haberciliğe ve hayata dair. Her şeyden önce bu işin aşkla yapılabileceğini öğrendik bence. Evet pek çok iş ancak severek yapıldığında başarıyı getirir ama muhabirlik biraz daha aşk gerektirmiyor mu başka mesleklere oranla?
Teşekkür ederim... Bana da gazeteciliği ve haberciliği o büyük aşkla öğretmişlerdi. Benim size aktardığım bilgiler kuşaktan kuşağa gazeteciler arasında aktarılması gereken bilgilerdi. Şimdi o bilgiler aktarılmıyor artık...
Çünkü artık “muhabirlik yok...
Öldü... Öldürüldü...
Onun yerine gerçek haberciliğin kıyısından köşesinden geçmemiş insanların, okuyucuya ahkam kestiği, gazetecilik nosyonuna sahip olmayan bir takım kıymet-i kendinden menkul zevatın, etrafa hava bastığı, psikolojik savaş yürüttüğü bir meslek ucubesi var.
Kendi hayatında, her türlü rezilliği, kirliliği, pisliği barındırma hakkını kendinde gören zevatın etrafa gazetecilik kisvesi altında “ayar çekme” hevesi var... Bu modele gazetecilik deniyor artık maalesef...
* Hani “Gazeteciden dost olmaz” denir ya siz de pek çok defa yaşamışsınızdır bu durumu, yani bir tarafta önemli bir haber bir tarafta o haber sonucunda yara alabilecek olan dostlar... İnsanı çok zorlayan bir durum değil mi?..
Çok insanla çok yakın ve kopmaz dostluklar kurmuşsanız, çok iyi gazeteci olmanız artık çok zordur. Çünkü çok iyi gazeteci olmanın temel koşulu, haberci-haber kaynağı ilişkisini bir mesafede tutmanızdır... Fazla dostluklar, gazeteci-haber kaynağı ilişkisini yok eder...
Gazeteci sofraların aranılan adamı haline geldiğinde, gazete sayfalarının aranmayan adamı haline gelir. Dostluklar çok artıyorsa, aktif görevlerden uzaklaşıp, yazarlık ve yorumculuğa geçmek hayırlıdır. Bu meslek gençken, dinamikken ve hiçbir bağlantın yokken güzel yapılır. Sonrası ızdıraptır...
* Pişmanlık olmuyor mu yine de aleyhte haberler yapıldığında ya da “ben gazeteciyim” gerçeği bu pişmanlıkların oluşmasını engelliyor veya örtüyor mu?
Biz insanları bilinçli olarak psikolojik savaşın birer kurbanı haline getirmedik. Kimseye bilerek kara çalmadık. Kimseyi kişisel ya da kütlesel çıkarlar gereği, hedefe koyup asmadık. Pişman değilim yaptığımız haberlerden. Hayat bugüne kadar iyi şeyler verdiyse bana ve bize, demek ki çok kötü şeyler yapmadık... Fakat gazetecilerin çok ah aldığı ve hayatta bu “ah”ların onları takip ettiği doğrudur. Belki biraz daha empati kurabilirdim, haberin aktörleriyle aramda...
Birini suçlarken, hep kendimi o suçladığımın yerine koydum...
Belki biraz daha mağdurun ve kurbanın duygularını önemsemeliydim, kim bilir?
* Bir de tersi bir durum var tabi. Gazetecilik yapılırken sanki yakın olduğun, dostun olan kişilerin çıkarı için yazmakla suçlanmak gibi...
Şükür Allah’a... Beni pek öyle suçlamaya kalkan olmadı. Bazen psikolojik savaşın bir parçası olarak öyle göstermek isteyenler oldu. Fakat yüreğimin iyi çalıştığını bilirler. İyiliğin anlaşılmadığı durumlarda nasıl bir “bela” halini alacağım da malumdur. Onun için fazla sorun yaşamam bu konuda.
* Çok ince bir çizgi değil mi objektif olmak?
Hayatta objektifsen, haberde de objektif olursun. Hayatta vicdanlıysan, haberde de vicdanlı davranırsın. Hayatta kötü olanlar, gazetecilikte, haberde ve yazıda da kötüdürler... Kötü kötüdür... İyi ise haber kötü olsa bile iyi...
* Bir sözü çok sevdiğinizi söylemiştiniz, ”Karşına iki yol çıkıyorsa az çiğnenmiş olanını tercih et... O zaman iz bırakma ihtimalin fazla olur... Herkesin gittiği yoldan gidersen iz bırakamazsın...” Hep farklı olanı, alışılmadık olanı yapmak büyük tepkileri de beraberinde getirmiyor mu?
Bu söylediğin söz aslında Hıncal Uluç’un bir kitaptan alıntıladığı bir sözdür...
Benim sözüm tam bu değil. Benim ki şöyle: “Hayatta karşına üç yol çıkar... Çok çiğnenmiş olanı... Az çiğnenmiş olanı... Hiç çiğnenmemiş, ancak yüreğinin ta içinden içine girip çiğnemeyi istediğin olanı... Ben hiç çiğnenmemiş olanı, ilk kez benim girip, ilk kez başaracağımı yapmayı düşledim hep...
* Gazetecilikte, muhabirlikte ne değişti, artık o ölümüne muhabirlik kalmadı mı sizce, önemli bir haberin sonuna kadar arkasından gitmek, haber atlatmak için gece gündüz uyumamak, büyük riskleri göze almak... Neden eskisine göre bu kadar farklılaştı?
Çünkü gazetecilik artık maddi manevi çıkar gruplarının, bütün güçleriyle üzerinde manipülasyon yaptığı bir alan haline geldi... Herkes, mikrofonun seninin açık olduğu yerde kendini duyurmak istiyor... Gerçeklerin önemi yok. Herkes gerçeği manipüle etmek istiyor... Bunun karşısında çok güçlü maddi yapılarla ve gazetecilik ilkeleriyle durmak mümkün olurdu. Öyle bir yapı da yok, ilkeler de rafa kaldırıldı. Öyle bir hayat yok artık çevremizde. Kimse ideali değil, kendi mükemmelini arıyor dünyada.
Çocuklarıyla vakit geçirmek isteyen ekibime izin vermediğime pişmanım
* Show Haber’deki evlerine pek de gidemeyen ekibinizdekilerin çocukları şimdi büyüdü, o kocaman çocuklarla karşılaşmalarınızda size olan sevgi ya da hayranlığa şahit oldum ama geçmişte anne babalarını görmekte zorlanan bu çocuklar bunu anlamadıkları için size kızarlardı. Evet işimiz böyle bir tempoyu gerektiriyordu ama yine de merak ediyorum kendi çocuklarınızdan sonra bu durum size daha farklı göründü mü?
Evet... Gerçekten çocuklarıyla vakit geçirmek isterken, onlara izin veremediğim, yazı işleri kadrolarım için üzgünüm ve o kararlardan dolayı pişmanım... Bugün büyüyen o çocuklara şöyle söyleyebilirim:
Anneleri ve babaları bugün gazetecilik mesleğinde yapılmayan çok kutsal bir iş yaptılar...
Hiçbir zaman başarılamayacak olan bir başarıya sahip oldular. 7 yıl boyunca her gün ortalama 26-28 share (İzlenme payı) olan bir haber bültenini hazırladılar. Bugün 11-12 share alan haber bültenleri başarılı addediliyor...
Babaları ve annelerini istedikleri kadar göremediler, Ancak anne ve babalarıyla hiç kimsenin duyamayacağı kadar gurur duyabilirler. Ekonomik olarak ellerindeki bütün güç, annelerinin ve babalarının o inanılmaz azminden geliyor. Onlara annelerinden ve babalarından daha fazla şefkat bırakamadığımız için üzgünüm...
* Alıştığınız işten, gazeteden, televizyondan ayrılırken zorlandınız mı? Birine veda edip diğerine başlarken ürktünüz mü hiç; ya muhabirlikteki başarımı televizyonda, televizyondaki başarımı da yazarlıkta gösteremezsem diye...
Hayır hiç zorlanmadım... Ben gazeteciyim... Televizyonu, da muhabirliği de yazarlığı da genel yayın yönetmenliğini de, spor yazarlığını da aynı şekilde yaparım... Benim kodlarım gazeteci olarak şekillenmiş... Gazetecinin sınıfı, kategorisi olmaz... Gazeteci, gazetecidir...
* “Veda etmek bazen kazanmaktır” demiştiniz bir yazınızda, en iyi yerde, en zirvede mi bırakmak gerekir bazen, bırakma zamanın geldiğini görmek zor değil midir?
Eğer bir işi bırakma zamanının geldiğini görmesen, o işte Fransızların “de passe” dedikleri, zamanı geçmiş durumuna düşersin...
Zamanı geçmiş yani de passe olmamak için, kendini yenilemeli, yeni alanlarda yeni şeyler denemeli ve trendi yakalamalısın... Atina’da hayatım çok güzeldi... 4 uluslararası radyoya, bir televizyona bir de gazeteye çalışıyordum.
Param ve keyfim yerindeydi. Atina da güneşli, keyifli ve her tarafı denizlerle çevrili bir kentti. Ancak orada kalsam ve Türkiye’ye dönmeseydim bugün sadece Yunanistan’ın iflas haberlerini veren bir muhabir olurdum.
O günden bugüne televizyonda ana haberlere devam etseydim, bugün Vatan’da köşe yazmıyordum...
* Sohbetin sonunda, içinizdeki muhabirin en önemli tavsiyesi ne olurdu acaba meslektaşlarına?
Muhabirliği öldürüyorlar. Öldürmeyin içinizdeki muhabiri!..
Muhabirlik öldü,öldürüldü...
Reha Muhtar ile Buluşmalar; Eylem Doğan
Haberin Devamı

