Kamuoyuna gerçeklerle ilgili açıklamamdır...

28 Temmuz 2011

Genelde hakkımda yapılan eleştirilerde haksız bulduklarım varsa polemik yaparım...Açıklama yapma yoluna gitmem...Ancak bugün açıklama yapacağım...Konunun “hukuki” bir konu olmasından...Türkiye’yi sarsan bir şike skandalının, önemli saydığım bir aşamasında, olaya iliştirilmeye çalışılmasından...Biliyorsunuz müşteki ve mağdur olma hesabıyla spor yorumcusu Erman Toroğlu, önceki gün poliste ifade verdi...İfadesinde ne söylediğini bilmiyorum...Fakat çıkışta gazetecilere, başka konuların yanında kamuoyunca yakından takip edilen Son Kale programında, kendisiyle Bülent Uygun isimli teknik direktörün bire bir “kavgaya varacağını” düşündüğüm tartışmasını önlemek amacıyla, “Önce o konuşsun, kapattıktan sonra program sizin, 3 saat siz konuşun” lafını, manidar bir engelleme olarak aktarıyor...***Erman Toroğlu, programın canlı yayın konuklarıyla bire bir kavgaya varacak tartışmalara sokmamamı, neden manidar buluyor ki?..Manidar bulmasın...Kendisiyle programa başladığımızın henüz üçüncü haftasındaydık...Mersin İdmanyurdu antrenörü, maç oynanırken saldırıya uğradı...Saldırı nedeninin, “bağrı yanık bir babanın, oğlunun karısına tevacüz ettiğini” düşündüğü antrenörü rezil etmek olduğu ortaya çıktı.Oğlunun eşiyle ilişkiye girdiğini düşündüğü Mersin antrenörü babanın erkek kardeşiydi...Yani iddialar doğruysa amca, yeğeninin eşine tecavüz etmiş ya da onunla ilişkiye girmişti...Defalarca gerçekleştiği söylenen bu olay, mağdur kocanın ve amcasının katıldığı programda konuşulurken, “Benim Bülent Uygun’a soru sormamı engelledi” diyen Erman Toroğlu isimli yorumcu, sana bir şey soracağım diyerek eşi amcasının tecvavüzüne uğradığı söylenen yaralı kocaya döndü... O günlerde kendisinin canlı yayın konuklarıyla “sohbetine” hiçbir engel getirmiyordum...Şu soruyu sordu karısı tecavüze uğramış ya da istemediği bir ilişkiye girmiş kocaya Erman Toroğlu:“Kadın programına benzemesin... Sana futbolcu ağzıyla sorayım... Amcanın ceza sahasına girdiğini ne zaman fark ettin?..”***Bir insan, yaralı bir kocaya böyle bir soruyu nasıl sorabilir?..Hangi ahlak, hangi etik, hangi duyarlılık bu soruyu sordurabilir bir ruha?..Bunu sorarken sırıtıyordu...Mimiklerimle “Ne yapıyorsun” dediğimi hatırlıyorum sadece...Başımdan kaynar sular iniyordu...Reklama geçtiğimde, kendime gelememiş, içim içimi yiyordu...Eşinin, amcasının tecavüzüne uğradığını düşünen bir kocaya “Amcan ceza sahasına ne zaman giriyor” diye sormak, sorabilmek...Bu gazetecilik değildi...Bu televizyonculuk ya da gerçekleri ortaya çıkartmaya yönelik bir araştırmacı gazetecilik hiç değildi...Bu düpedüz, bir insanın dramıyla alay etmekti...***Evlendiği gece, “Bu gece sahada golleri attın, şimdi evde kaç gol atmayı düşünüyorsun” diye sormamış mıydı, Ümit Karan’a...Bunlar bir gazetecinin agresivite kokan soruları değil, düpedüz karşısındakini aşağılamaya ve alay etmeye yönelik, gazetecilik etiğiyle hiçbir şekilde bağdaşmayan sorulardı...O günden sonra Erman Toroğlu isimli yorumcunun, stüdyodaki yorumlarına hiçbir şekilde karışmadım...Ve fakat konukları aşağılamasına, alay etmesine, hakir görmesine izin vermedim, vermeyecektim...Kaleci Şenol’a seyircinin yaptığı ağza alınmayacak bir tezahüratı alıp, “Niye annesiyle normal değil de, ters temas kurmayı” düşünüyorlar acaba diyebilen bir zihniyete, benim de yapabileceğim bir şeyin olmadığını o programda fark ettim...Ondan sonra ne zaman bir konukla dalaşacağını hissetsem, “Soruları ben sorayım, sonra yorumları siz yaparsınız” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştım...***Yapabildiğim kadar...Şimdi aynaya bakıp ne yaptığını fark bile etmeyen bu adam, çıkmış manidar bir şekilde “Bülent Uygun’la tartışmasına” neden engel olduğumu soruyor...“Benim konuşmamam için herhalde pazarlık yapmışlardı” diye de okkalı bir yalan söylüyor...Program konuklarına “Soruları ben soruyorum... Sonra yorumcularımız söylediklerini yorumluyorlar” diyebilirdim...Fakat Bülent Uygun isimli şahsa bunu da demedim...Çünkü Bülent Uygun’u programa ben bile bağlamadım...Onu bağlayan kişi, ben programda canlı yayını sunarken, Kanaltürk Spor Direktörü Serhat Ulueren’dir...O akşam ne program öncesi ne de program sonrası Bülent Uygun’la tek bir kelime konuşmadım...Programa katılacağını bile bilmiyordum, canlı yayın esnasında, bağlantı sağlanınca öğrendim...Bu olayın canlı tanığı, Kanaltürk Spor Direktörü Serhat Ulueren, Spor Müdürü Savaş Toprak ve hatta Kanaltürk’ün olaydan haberi olan CEO’su Fatih Karaca’dır...Kendileri hayatta ve Kanaltürk de ayaktadır...Dileyen sorabilir...AZİZ YILDIRIM MAĞDURİYETİ VE ERMAN TOROĞLU...Gelelim Erman Toroğlu’nun “Kendisini çalıştığı Lig TV’den attırdığı”nı söylediği Aziz Yıldırım olayına...Bu olay doğruysa, Toroğlu‘nun söylediği gibi gerçekten Aziz Yıldırım onu Lig TV’den attırmışsa, bize “Birisi silah zoruyla mı Erman Toroğlu’yla program yapacaksınız?..” dedi...Gerçek olan şudur...Ne Aziz Yıldırım ne de bir başkası, kimsenin etkisi altında kalmadan, Fatih Karaca, ben, Serhat Ulueren, Savaş Toprak, Erman Toroğlu’nun Kanaltürk’te program yapması için seferber olduk...Eğer birilerinin etkisinden, tepkisinden, etkileniyor olsaydık, Erman Toroğlu’yla program yapmak konusunda, bildiğimizi okumazdık...Kendisi bu tür soruları sorsa da...Zaman zaman yayıncı sorumluluğuyla şimdi söylemek istemediğim başka bazı handikaplarıyla karşılaşsak da...Futbol yorumculuğunda önemli bir stardı ve kimsenin onu yok etmesine izin vermezdik, vermeyecektik...Bana etkili etkisiz birçok kişi, defalarca “Erman Toroğlu’yla niye program yapıyorsunuz” dediğinde şu cevabı verdim:“O bir televizyon yıldızı... Onun göz göre göre yok edilmesine hiçbir zaman izin vermem...”***Bugün gazetelere baktığımda acı acı gülümsüyorum...“Erman Toroğlu’nun görevine Aziz Yıldırım son verdirmiş...”Yaaa...Demek öyle olmuş...Türkiye’de basın standartsızdır...Eyyamcıdır, rüzgar gülüdür, her şeyi bilir, zamanı gelmemişse üç maymunu oynar...Duymadım, görmedim, bilmiyorum...Zamanı geldiğinde, rüzgar esti mi de gürler:“Vay anasına sayın seyirciler... Adamın işine son verdirmişler...”Erman Toroğlu’nun işine son verildiğini bugün manşetlerden vermek, habercilik değil...Erman Toroğlu işten atıldığında, onunla program yapma cesareti gösterebilmek adamlık...Bu adamlığı Erman Toroğlu’nu mutlu etmek için yapmadık...Adam olduğumuz için yaptık...Sene ortasında “Programa Erman Toroğlu’suz devam etmek ister misin” diye sorulduğunda onun için “Hayır Erman Toroğlu’suz bu programı yapmam” demem ondan...Çünkü o bir televizyon aseti ve ben, kendisi bu operasyonlara maruz bırakılmış bir kişi olarak bunu hiçbir zaman yapmam...Ama kusura bakmasın, canlı yayın konuklarını programın ortasında aşağılatmam, hakir gördürmem, anlamsız bir ego kavgasına meydan vermem...Bunun bedeli program yapmamaksa bu nedenle yapmam...Başkaları Erman Toroğlu’yla program yapmamı istemiyor diye değil...TOROĞLU, BÜLENT UYGUN VE ŞİKE...Şimdi çıkmış, “Ben programda tartışamazken, Bülent Uygun şike görüşmesi yapmaya Ali’yle beraber İlhan Ekşioğlu’na gidiyormuş...” diyor...Arkadaş, Bülent Uygun o sırada Eskişehir Teknik Direktörü ve canlı yayın konuğu...Birisi bugün senle telefonla konuşsa, adam ertesi günü katil çıksa sana şöyle mi diyeceğiz?..“Niye katille konuşuyordun sen, söyle bakayım?..”Bülent Uygun’un o tarihte, değil yargı kararı, hakkında suç isnadı bile yoktu...Hakkında suç isnadı olmayan her adama, canlı yayında durup dururken, “Sen şike mi yaptın” diye kavga çıkartmak yayıncılık mıdır?..Konu şudur:14 Nisan tarihinde çıkan Futbolda Şiddet Yasası sadece, şike ve teşvik suçlarını kapsamıyor...O yasanın 22. maddesi, spor yorumcularının insanları şiddete yönlendirecek, söz, yorum ve ifadelerine de ağır cezalar getiriyor...RTÜK kapatmaları, uyarılar, ağır davalar söz konusu...O günler Futbolda Şiddet Yasası’nın tam Meclis’ten geçtiği günlerdi ve yasa o haliyle tam da Erman Toroğlu’nu hedefliyor görünüyordu...Onu bu kavgalara sokmayarak, aslında onu ve dolayısıyla programı koruyordum...Bir moderatör olarak görevim buydu...Yoksa canlı yayında rüşveti belgelemiş ve yayınlamış dünyadaki tek yayıncı Reha Muhtar ve arkadaşlarına...Şike yaptığı söylenenlere, soru sordurmamak gibi manidar ifadelerde bulunmak...Bunu söyleyenlerin önce bir kendi ekonomik, ahlaki ve moda deyimiyle etik duruşlarının muhasebesini çıkartırım...Sonrasını “Mevlana” getirir zaten;“Kör cehalet çirkefleştirir insanları...Suskunluğum asaletimdendir...Her lafa verecek bir cevabım var...Lakin bir lafa bakarım...Laf mı diye...Bir de söyleyene bakarım adam mı diye...”Kamuoyuna saygıyla duyurulur...

Devamını Oku

Ümit Karan’ın karısının mağduriyetini hatırlıyor musunuz?..

27 Temmuz 2011

Türkiye’de kulüp başkanlarını ve yöneticilerini tutuklatıp cezaevine götüren olaylar “şike ve teşvik” iddialarıdır...Olayların gerçek suç boyutundan kopup, gevşememesi için, şike ve teşvik noktasından uzaklaşmamak lazım...Dün bu işlere kafa yoran bir meslektaşım sordu bana...“Aziz Yıldırım’ın etkisi altında olduğu ortaya çıkan şu şu kişileri biliyor muydun?..” diye...Ona şöyle dedim:“Aziz Yıldırım’a suç isnat edilmediği dönemde onun etkisi altında bulunmak, onuna suç olmayan konularda konuşmak, görüşmek, etkilenmek ya da etkilemek suç değil ki...”Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanı...Futbolun içindekiler Fenerbahçe Başkanı’yla konuşmayacaklar da kimle konuşacaklar?..Buna suç derseniz, o zaman gerçek suçu yani şikeyi, teşviki sulandırırsınız...Ben misal, bir Fenerbahçe yorumcusunun Aziz Yıldırım’la görüşmesini, etkilemesini, etkilenmesini yanlış bulmam...Benim Fenerbahçe yorumcusundan beklediğim, zaten Fenerbahçe yönetiminin bakış açısından Fenerbahçe yorumu yapması...Aziz Yıldırım’la ilişkisi yoksa hata...Varsa değil...Suç şikede, teşvikte, maçın sonucuna yasa dışı etki edecek manipülasyonlarda...***Dün Erman Toroğlu, Aziz Yıldırım’dan müşteki olarak polise ifade vermiş...Sanırım Lig TV’den kendisini kovdurmak istediği için şikayetçi oluyor Erman Toroğlu...Toroğlu şikayetçi olabilir, elbette hakkıdır...Fakat Erman Toroğlu’nun “mağduriyeti”ni hatırlarken, içerde bulunanlara haksızlık yapmamalıyız...Örneğin, şu anda içerde bulunan ve perişan haldeki karısının ziyaret ettiği Ümit Karan, kalkıp “mağdur” durumundaki Erman Toroğlu’na “Bu acı günlerimde beni ziyaret edip destek olan karımla ilgili, evlendiğimiz gün canlı yayında milyonların önünde bana ‘Yarın gece kaç gol atacaksın’ diye soruyordun... Ben de senden müştekiyim...” derse ne olacak?..***Bu soruşturma şike ve teşvik kapsamında suça yönelirse sonuç alınır...Yoksa bu müştekilerin sözlerinden, suça yönelik iddialardan çok, korkarım kırmızı noktalı televizyon programları çıkar...Hani “Kaleci Şenol’un annesiyle neden normal yollardan temas kurmak istemiyorsunuz” türü belden aşağı lafların dolaştığı televizyon programları...*****BEDRİ BAYKAM’LA, RASİM OZAN KÜTAHYALI...Önceki gece çocuklar yatarken televizyon kanallarında bir gezineyim dedim...CNN Türk’te Ertem Şener’in sunduğu Bedri Baykam, Rasim Ozan Kütahyalı, Aziz Yıldırım’ın avukatı, Ercan Saatçi ile Ali Rıza Dizdar ve bir hukukçunun katıldığı şike tartışmasına denk geldim...Bedri Baykam bağırıyor.“Maçlarda şike olsa, biz kalp krizinden gidecek duruma gelir miydik?..”Rasim Ozan Kütahyalı cevap veriyor.“Bu işi takım meselesi olarak alıp, popülizm yapmayın... Konuşma tapeleri var... Hepimiz Adaletspor’lu olalım...”***Ertem Şener tartışmayı sonlandırabilmek için akla karayı seçti...Bedri Baykam ilginç bir arkadaştır...Savunduğu şeyleri, ölesiye savunur...Yumuşamaz, elastikiyet göstermez, pek uzlaşmaz, duruşundan milim geri adım atmaz...Fenerbahçe’nin maçlarında şike olmadığını göstermek için kendisinin ve birçok Fenerbahçelinin kalp krizi geçirecek olmasını örnek vermesi, ilginç bir olaydı...Sevgili Bedri‘nin söylediklerinden, “Kendisi kalp krizi geçirecek kadar heyecanlandığına göre, bu maçlarda şike olmamıştır...” görüşü çıktı...Bedri Fenerbahçe’nin rakiplerinin kendisine kalp krizi geçirtecek kadar, maça asıldıklarını söyleyerek, “Şike olması ihtimali yoktu...” diyor...***Rasim Ozan Kütahyalı’yı tanıyorsunuz artık...Tartışmalarda bana mısın demeden bodoslama giriyor...Onun bu futbol ve şike tartışmalarında çok büyük bir avantajı var...Futbolun içinden gelmiyor...Futbolun içinden gelmeyince, sadece mahkeme safahatına göre istediği gibi konuşabiliyor...Bu olayda futbolun içinde değil, dışında olması bir avantaj...Onun için Bedri‘nin kalp krizini pek anladığı söylenemez...“Konuşma tapeleri var insaf edin” diyor...Çocuklarımın nahif dünyalarından, Bodrum’un özgür havasından ne kadar uzak ve hararetli bir tartışma bu...İstanbul havadaki nem oranının yüksekliğini andıran hararetle tartışmaya devam ediyor...Bir arkadaşım dün “Bundan sonra bir daha ne şike ne teşvik olur... Bir daha buna teşebbüs etmeye kimsenin yüreği yetmez...” dedi...Bu sıcak ve hararetli günlerde tek tesellim bu sözler oldu...*****BODRUM GÜNLERİ...İstanbul’dan devamlı haberler geliyor... “Sakın gelme... Burada inanılmaz bir nem var... Sıcaklık da bindirince, İstanbul çekilmez oldu...”Hayatımın okul yılları hariç, hiçbir döneminde kışın oturduğum şehrin dışında bir yerde yazı geçiremedim...Ankara’da gazetecilik yaparken, 10 gün en fazla 15 gün bir yerlere zor giderdim...İzin koparamadığımdan değil, esasen işi ve şehri bırakıp gitmek bende “bir şeyleri kaçırıyorum duygusu” uyandırırdı...Sonra cep telefonunun olmadığı Atina yılları...Değil şehrin dışına çıkmak, evin ve büronun dışına çıktım mı, alarm zilleri çalardı...Milliyet’in ve TRT’nin eli ayağı bendim Atina’da...Beni bulamadılar mı büroda telefonla, ortalığı birbirine katarlardı...Yazın her gün öğleden sonraları iki üç saatliğine deniz kenarına gider, yüzer ev ve büroya dönerdim...İstanbul’a geldiğimde, durum yine değişmedi...Birkaç haftalık izni nerede kullanacağımı bile doğru düzgün bilemedim...Sanki İstanbul’dan ayrılınca, bir yerlerde bir şeyler olacak gibiydi...***Son yıllarda kendimce bir forlül geliştirdim...Hafta içi İstanbul’da kalıyor, hafta sonları üç gün kaçıyordum Ege’ye ya da güneye...Bu yıl çocuklarımı hafta sonları aldığımdan, o formül de işlemez gözüktü...Sonunda aldım çocukları, geldim Bodrum’a...Bir hafta, iki hafta, üç hafta geçti bana mısın demiyor...İlk kez yerleşik bir yaz düzeni arzuluyorum artık...Gittiğim yerden yazıları yazmak, çocuklarımla haşır neşir olmak, onlara denizi, güneşi ve doğayı alabildiğine yaşatmak istiyorum...Onlar Bodrum’da deniz, güneş ve doğanın ortasında mutlu...Ben de mutluyum...Artık bir süre Bodrum’dan yazacağım...Kısmetse...

Devamını Oku

“İyi olmadığımı biliyorsun”

26 Temmuz 2011

Barın alt katında buluştuk ve birbirimizi dinledik...Önce kollarını geçirdin, sonra da kafanı tişörtünden...Neden onunla yapmadığımı (yatmadığımı) sordun bugün...Ve burun kıvırdın bana, içkili olduğumda olduğu gibi...***Çünkü sen benimsin, benim erkeğimsin...Yıldızlarda buluşalım ve uçalım...Bu arada dışardayım...Beni kırdın Roger Moore gibi...***Kendimi kandırdım...Olmayacağını bildiğim halde...Söyledim ya berbat haldeydim...İyi olmadığımı biliyorsun... (You know that I’m no good)***Yatakta eski erkek arkadaşımlayım...O burada ama ben eğlenmiyorum...Son adımda seni düşünüyorum, sana sinyal gönderirken...***Hadi koş piliçlerinle buluşmaya; çok acı...Evlendiğimizde derdin, seni kırmayacağım...Artık o adamın hiçbir şeyi olmayacak...Senin için ağlamıştım, mutfakta yerde...***Kendimi kandırmışım...Olmayacağını bildiğim halde...Söyledim ya, berbat haldeydim...Biliyorsun iyi olmadığımı... (You know that I’m no good...)***Tatlı bir birleşme, Jamaika ve İspanya...Yine birlikte olmuştuk, o günkü gibi...Teknedeyim, sen de orada oturuyorsun...Islat dudaklarını, ayaklarımı ıslattığım gibi...***Sonra halının tutuştuğunu fark ettin...Midem ve bağırsaklarım sallanıyor...Omuz silktin; ve daha kötüsü...Dürüst olmak gerekirse ilkinde bıçak yapış yapıştı...***Kendimi kandırmışım...Olmayacağını bildiğim halde...Söyledim ya; berbat haldeydim diye...Biliyorsun iyi olmadığımı (You know that I’m no good)...***Birlikte uyuşturucu kullandığı, Norveç’te uyuşturucudan tutuklanan sevgilisi Blake Civil ile 2007 yılında evlenip 2009’da boşandı...Bitmek bilmeyen kavgalar, uyuşturucu krizleri, alkol tedavileri eşliğinde sürdü kısa hayatı...Onu hala sevdiğini söylüyordu boşandıktan sonra...You know that I’m no good (İyi olmadığımı biliyorsun) aslında onu anlatan bir parçadır...Ta derinlerde kendini hiçbir şeye layık görmeyen bir kızdı o...İçinin derinliklerinde iyi ve başarılı bir insan olduğuna bir türlü inanamadı...Oysa yaratacılığı çok yüksek bir stardı...Ne ki, ne olduğumuz değil, içimizin derinliklerinde kendimizi nasıl gördüğümüzdür esas olan...Ona kedine olan o özgüveni verememişti annesi ya da babası, ya da hiçbiri...Eczacı bir anneyle, taksi şoförü bir babanın kızıydı...Boşanmıştı annesiyle babası...Ruhunun çok derinliklerinde kalan; anneden, babadan ya da her ikisinden yadigar, bir özgüven eksikliği, Amy‘nin trajedisinin müsebbibiydi...***Alkol ya da uyuşturucu...Bunlar bir trajedinin nedeni değil, sonucudurlar...You know that I’m no good (İyi olmadığımı biliyorsun)...İyi olmadığına inanan bir ruh halinden muzdarip bir genç kızın, mukadderatıdır yaşanan...En sevilen parçası -You know that I’m no good- hayatının şifresidir Amy Winehouse’un...*****NE DEMİŞTİK LİGLERİN BAŞLANGIÇ TARİHİ İÇİN?..Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, dün 18.30 sularında beklenen açıklamayı yaptı...Ligler 9 Eylül’e ertelendi...Bir aydan fazla zaman kazanıldı...Bu erteleminin tek sakıncası Milli Maçlar için A Milliler’in yeterince form tutamayacak olmalarıdır...O da iyi bir kamp dönemiyle atlatılır...Buna karşın, şike soruşturmasında, savcının dosyanın şekillenmesinde önemli bir mesafe katedileceği için, Futbol Federasyonu’nun takımlarla ilgili karar vermesi daha kolay olacak...***İlk günlerden, şike soruşturmasının boyutlarının büyük olacağını gördüğümüzden, “Bu ligler 5 Ağustos’ta başlamaz” demiştik...Habercilikteki başarımı kanıtlamak için hatırlatmıyorum bu olayı...Hala anlamayan bazı kafalara bu soruşturmanın boyutlarını aktarmak için belirtmekteyim son durumu...*****BİR CANİNİN GÖSTERDİĞİ GERÇEKLER!Dünya 93 kişinin katili Norveçli Anders Breivik’i konuşuyor...Bir caninin psikopat ruh yapısından ilk anda çözümleyici sonuçlar çıkarmak imkansızdır...Caninin psikopat yapısının ruh derinlikleri hemen ortaya çıkartılamasa da.Hangi saiklerin, bir insanı böyle bir caniliğe sürüklediği anlaşılmasa da...Ortaya çıkan bir gerçek var...Caninin eyleminin düşünsel altyapısında “Avrupa’nın ve Norveç’in İslamcı bir dünyanın egemenliği altına gireceği” korkusu ve kuşkusu...Bu korkunun ne kadar anlamsız bir korku olduğunu söylemek, bir şey ifade etmiyor...Korku anlamlı ya da anlamsız olabilir...***Mesele “korku”nun var olmasıdır...Mesele başka yaşam biçimlerini, ötekileştiren, onlardan öcüler yaratan, insanları farklılıklarıyla kabul etmeyen bir ideolojik altyapının hüküm sürmesidir...Afganistan, Pakistan ve daha bir dizi ülkede Batı dünyasının yaşam biçimine gösterilen derin “öfke”, nasıl katliamların ideolojik altyapısını hazırlıyorsa, Norveç’te, Fransa’da ve daha bir dizi ülkede sağcı ve milliyetçi örgütlenmelerin insanları “ötekileştiren” yargıları ne şekilde körükleyebileceği ve yeni “cani”leri hangi “korkuları” esir alarak tetikleyeceği de bu şekilde ortaya çıkıyor...***İnsanların yaşam biçimlerine, inançlarına, şemallerine, aile düzenlerine, hayata bakışlarına, yatmalarına kalkmalarına, giyimlerine kuşamlarına, “bizden olmayan öteki” diye bakmayan bir bakış, egemen olmadıkça, dünyada barış kolay sağlanamayacak...İnsanı sadece insan olarak görmek...Kendin gibi, anan baban, çoluğun çocuğun, karın sevgilin gibi...Atomu parçalamaktan daha mı zordur, bu önyargıyı parçalamak acaba?..

Devamını Oku

Şike konuşmalarıyla yönetici konuşmaları...

24 Temmuz 2011

Hatırı sayılır bir süredir futbolun içindeyim...Şike soruşturmasını adım adım izliyorum...Hergün gazetelerde yeni telefon görüşmeleri yayınlanyor...Tanıdığım insanların kendi aralarındaki telefon görüşmeleri tutanakları bunlar...Aralarında gerçekten “suç şüphesi uyandıran konuşmalar” var...Fakat bir sürü de “geyik” var...***Konu şu, eğer her konuşmayı “suç unsuru ihtimali” gibi yayınlarsak, insanların aralarında hiç konuşmamaları lazım...Mesela Federasyon’dan iki yönetici aralarında konuşuyor...Aziz Yıldırım’ın kendisini 5 kez aradığını söyleyerek, “Telefonu kapattım... Mahveder bizi...” diyor...Neden?..Çünkü maçın hakemi Fenerbahçe aleyhine gibi görünen bir yönetim göstermiş...Bu konuşmalardaki suç unsuru ihtimalini anlayamadım...***Kulüp başkanları ve yöneticileri, Federasyon’u ararlar, yöneticilere kızarlar, tartışırlar, aralarında uzun zaman küsecekleri kavgalar yaşanır...Bunlar futbol dünyasının doğasıdır, natürüdür...Bir kulüp yöneticisi Futbol Federasyonu’ndaki tanıdıklarını aramayacak da, Atletizm Federasyonu’nu mu arayacak?..Tanıdığı insanlara serzenişte bulunmayacak da, taraftar gibi tribünde tezahürat mı yapacak?..Futbol Federasyonu’nda “etkili olmaya çalışması”, kendi kulübünden aday üye yapmaya çalışması, “suç” gibi algılanırsa, Türkiye’de kimse futbolu yönetemez...***Başka takım futbolcularına para verme, şike yapmaya teşvik etme gibi konuşmalar dışındaki konuşmaları yayınlayıp bunlardan suç yaratmaya çalışırsanız, “gerçek suçu bulamazsınız...”Misal Aziz Yıldırım futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen’le konuşuyor...Rıdvan Dilmen “Emenike oynasa bizi kesin yenerlerdi” diyor...Bu konuşmada ne var?..Eğer bu konuşmalar da yapılmayacaksa, suç kapsamına girecekse, bundan böyle futbol geyiği de yapılmasın olsun bitsin...Geyiği olmayın futbol; futbol olur mu?..Böyle olursa, futbol dünyasındaki her konuşma suç ihtimalini kapsar, durum tavsar...“Tatavayı bırakalım...Şike suçu var mı yok mu?..Bahis ve iddia üzerinden maç sonuçları değiştirildi mi, değiştirilmedi mi?..” onlara bakalım...Gerisi futbolu futbol yapan geyiktir...‘Geyik’ten suç yaratırsanız, futbolu yok edersiniz...*****KIZIMIN DOĞUM GÜNÜ...Hayatımda başarı, şan, şöhret, para her şeyin var gözüktüğü günleri yaşıyordum...Birkaç ay öncesi bir kırılma yaşamıştım...O yaz Temmuz ayında, yaz tatili için gittiğim Atina’dan, doğum günüm için bir günlüğüne Paris’e gitmek istedim...Temmuz’da Paris’te Japon ve Çinli turistlerden başka kimsecikler olmazdı...Yollar boş, Fransızlar tatilde olurdu...Hiç çekilmezdi Paris Temmuz’un 21’inde...***Gel gör ki, kişisel hesaplaşmalarını doğum günlerinde yapmaya alışmış benim gibi biri için, 11 yıl öncesinin “kişisel doğum günü hesaplaşması” önemliydi ve Atina’dan tek başıma uçağa binip, soluğu Paris’te aldım...En sevdiğim otelin, en sevdiğim odalarından birine yerleştim...Balkonuma çıktığımda Eyfel Kulesi’ni bütün haşmetiyle görebiliyordum...Sıcak bir Paris öğleden sonrasıydı...Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve oda servisinden kendime “şampanya” istedim...Kendi kendime şampanya içerek doğum günümü kutlayacak, bu arada hayatımı düşünüp “nereden gelip nereye gittiğimin hesaplaşmasını” gerçekleştirecektim...Bir yalnızlık vardı üstümde...Bu tek başına yazın o sıcağında Atina’dan kalkıp Paris’e gitmemden belliydi...Bütün başarı, şan, şöhret görüntülerinin altında bir kırıklık vardı ve ben o kırıklığı çok iyi biliyordum...***Bir çocuğumun olmasını ilk kez orada belli belirsiz düşündüm galiba...Düşüncem belli belirsizdi belki, ancak ruhum çağırdı o çocuğu o gün orada...Kırk yıl düşünsem akıl edemezdim elbette, ben o gün Paris’te bunları içimden geçirirken, mini minnacık bir bebek erken doğumla dünyaya geliyordu...O sırada ne bebeğin benden haberi, ne de benim ondan haberim vardı...Birbirimizi görmüyorduk, birbirimizi bilmiyorduk...***Birbirimizle karşılaşacağımızı da hiç düşünmemiştik...Dokuz ay sonra hayat bizi karşı karşıya getirdi...Annesiyle aşk yaşıyordum, o kız çocuğuyla karşılaştığımda...Sezen “Nasıl bir kaderi var bu çocuğun” demişti...“Annesi Nilüfer’di... Babası Reha Muhtar oldu...”Önceki gün deniz kenarında sakin bir restoranda annesinin gönderdiği harikulade çiçekler, babasının aldığı bikinilerle, 11 yaşına girdi Ayşe Nazlı...Yanında iki yaşındaki minik kardeşleri ve onların anneleri vardı kızımın...Bir Paris günü yapayalnızken, çağırmıştım onu evrenden...Çağrıma cevap vermiş kopup gelmişti bir meçhulden bana doğru minnacık yüreğiyle küçücük kızım...Şimdi iki de küçük kardeşi olmuştu, onlar da onun yaş gününü kutluyorladı...Bazen cennet önünüzde uzanır...Görebilirseniz eğer...Bazen cennet karşında durmaktadır...Çağırabilirseniz eğer...Bazen hayat size her şeyi verir...Alabilirseniz eğer...

Devamını Oku

Fenerbahçe marka değerini korumalıdır!..

23 Temmuz 2011

Suçlanan taraf, kamuoyundaki algılanma açısından mağdurdur...Hakkındaki iddialar, suçlamalar arka arkaya sıralanır...Suçlamalar fazla, savunmalar az yer bulur...Çünkü suçlamalar yeni olduğu için flaş haber, savunmalar ise, flaş haberin etkisini azalttığı için yeknesak bulunur...Buna rağmen, şike iddiaları gündeme geldiğinden beri, Fenerbahçe’li yöneticilerin her düzeydeki savunmaları “medyada geniş yer buluyor...”Kimse Fenerbahçe’ye yargısız infaz yapmıyor...Keza Beşiktaş’a ve Trabzon’a da...***Fakat nedendir bilinmez, Fenerbahçe’nin halen üç üyesi tutuklu bulunan yönetimi, “Federasyon’la birebir çarpışma ve vuruşarak hesaplaşma” yöntemini benimsiyor...Nihat Özdemir, Cihan Kamer, Ali Koç gibi çok yakından tanıdığım insanlar var Fenerbahçe yönetiminde...Onlara bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki, önceki günkü maçta gösterilen tutum, Federasyon’la vuruşarak hesaplaşma stratejileri, Fenerbahçe’nin marka değerini, toplum içindeki statüsünü ve prestijini fena halde çiziyor...***Ne oluyoruz?..Niye bu kadar olayları geriyoruz?..“Süper Kupa finali, niye oynanmıyormuş?..”Bu soru mudur Allahaşkına?..Şu ortamda Fener-Beşiktaş Süper Kupa finali oynanır mı?..Oynansa bu kimseye keyif verir mi?..Yeni soruları ve spekülasyonları ortaya çıkarmaz mı?..Niye bir parça sakin, biraz cool davranamıyor Fenerbahçe yönetimindeki dostlar?..Neyi geriyorsunuz?..Sadece Fenerbahçe’ye yönelik bilmediğimiz bir emperyalist işgal falan mı var da haberimiz yok?..Sonuçta Fenerbahçe’nin Başkanı ve iki yöneticisi tutuklu...Beşiktaş’ın bir yöneticisi, teknik direktörü ve bir görevlisi tutuklu...Trabzon’un Başkanı yüzbin lira kefaletle ancak serbest kalabildi...***Elbette yöneticine, başkanına tutuklama çıktığında itiraz edeceksin, protesto hakkını saklı tutacaksın...Ancak ortada bir soruşturma var...İddialar var, bantlar var, itiraf olduğu söylenen ifadeler var...Böyle durumlarda bir kulübü “büyük” yapan şey, “vakur durmak, adalete yardımcı olurken, kendi suçsuzluğunu ve mağduriyetini anlatacak bir strateji yürütmektir...”Fenerbahçe yönetimi ise, sanki ortada hiçbir konuşma, suçlama, belge yokmuşcasına “kısasa kısas bir mantıkla vuruşarak hesaplaşma” yoluna gidiyor...Bu belki bugün sonuç verir gibi gözükebilir...Karşınızdaki tavrınızdan, duruşunuzdan etkilenebilir...Ancak bu olaylar Fenerbahçe’nin yüzyıllık marka değerini düşürür, prestijini azaltır, toplumsal sistemdeki yerini sorgular...***Fenerbahçe yönetimi, Fenerbahçe’nin marka değerini, prestijini ve şerefli tarihini güçlendirecek hamleler yapmalı...Fenerbahçe bu büyüklüğe şike iddialarıyla gelmedi...Fenerbahçe’nin “büyük”lüğüne herkes saygı göstermeli...Suçsuzluğunu söylemeye çalışırken, adalete yardımcı olmalı...Beşiktaş ve Trabzon’un hakkındaki iddialar bu kadar fazla değil...Buna karşın, onlar çok daha sakin ve cool davranıyorlar...İlerde duygular geçecek, kim ne yaptığıyla kalacak...Fenerbahçe’liler, büyük Fenerbahçe’nin taraftarı gibi davranmalı...Çarşı’ya saygım, duruşundaki vakurluğadır...*****Vatan ve Milliyet YAŞAYACAK...Gazetecilikte 32. yılımı sürüyorum... Bu meslekte önceleri “gazete nasıl çıkartılır” onu öğrettiler bize...Harıl harıl çalışırdım, bir gazetenin nasıl çıkartıldığını öğrenebilmek için...Nasıl tiraj alınır, nasıl vurucu gazete yapılır, nasıl her sabah merakla o gazetede ne var diye okuyucu gazeteyi eline alır diye çırpınıp durdum...Televizyonu yaparken de meslek büyüklerimin bana öğrettikleri “gazete nasıl çıkartılır” öğretilerine sadık kaldım hep...***Ne yazık ki meslek hayatımın sonraki bölümlerinde, “gazete nasıl çıkartılır” sorusundan çok “Başka gazeteler ve televizyonlar nasıl batırılır” sorusunun sorulduğunu gördüm...Medyada iki tip insan vardı...“Gazete çıkartıp, tiraj ve rating alan gazete ve televizyon yapanlar...”Tiraj ve rating alan gazete ve televizyonları, batırmaya çalışanlar...Geçenlerde bir yazı yazdım...“Hiç kuşkunuz olmasın Vatan ve Milliyet” yaşayacak ve hiçbir şey olmayacak diye...Bugün de aynısını düşünüyorum...Vatan ve Milliyet ayakta kalacak, yeni atılımlar yapacak ve daha da büyüyecek...Başka laflar söylemek böyle bir günde benim gazetecilik etiğime sığmaz...Gazeteci gazetesini yapar, yazısını yazar, en iyisini en iyi şekilde okuyucusuna sunar...Gazetecilerin gazete yaparken harcadıkları emek kutsaldır...O emeği hiçbir gazeteci, çiğnetmez...***Ben çok “gazete batırmaya çalışan” gördüm bu meslekte...Ancak gazeteyi çıkarmaya çalışanlar kutsal oldular hep gözümde...Merak etmeyin...Vatan ve Milliyet ayaktadır ve sağlam kalacaktır...Alın teri döken gazetecisi, güçlü sermayesi ve aydın okuyucusuyla birlikte...

Devamını Oku

Aziz Yıldırım’ın mektubunda söyledikleri...

22 Temmuz 2011

AZİZ YILDIRIM’IN MEKTUBUNDA SÖYLEDİKLERİ...Dün çok dokunalı bir mektup yayınlıyor Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım...“Herşeyi Fenerbahçe için yaptığını” söylüyor...2000 sporcusunun adını tek tek bildiğini, hepsiyle birebir ilgilendiğini, Türk sporundan çok Fenerbahçe’yi sevdiğini belirtiyor...Suçlamaları kabul etmiyor...Ancak artık yorulduğunu bu sürecin sonunda “ayrılacağını” ima ediyor...Sürecin sonu ne zamandır?..Aziz Yıldırım buna açıklık getirmiyor...Ancak mektubun içeriğindeki gizli mesaj, bu sorunun gizli yanıtındadır...***Şöyle ki;Aziz Yıldırım son olayları kendisine karşı bir operasyon olarak görüyor, bunu da mektubunda açıkça söylüyor...Satır aralarında vermek istediği gizli mesaj şudur:1)Bu ülkede öleceğim... Dolayısıyla bu ülkeden gitmeye niyetim yok...Anlamı: Tutukluluğumun sona erdirilmesini ve tutuksuz yargılama sürecine geçilmesini istemekteyim... Çünkü kaçmayacağım... Bu ülkede yaşayıp öleceğim...2)Herşeyi Fenerbahçe için yaptım... Fenerbahçe’yi herşeyden çok seviyorum... Ancak çok yoruldum... Bu sürecin sonunda “bir farkla” geldiğim bu görevden ayrılacağım... Fenerbahçe sevgisini bir ömür boyu cehennem donana kadar yüreğimde taşıyacağım...Anlamı: Sıradan bir Fenerbahçe sevdalısı olarak kalacağım... Tutukluluğum kalkarsa, 2012 Genel Kurulu’nda aday olmayacağım, Başkanlık yarışına girmeyeceğim ve beni sevenlerin sevgisiyle Fenerbahçe’deki aktif yönetecilik dönemini kapatacağım...***Aziz Yıldırım’ı yakından tanıdığım söylenebilir...Yaptıklarını bilemem...Ancak kişiliğinin koordinatlarını üç aşağı beş yukarı biliyorum...Fenerbahçe sevgisiyle ilgili söyledikleri doğrudur...Hani bazen bir şeyi o kadar çok sever onun için herşeyi ama herşeyi yapmayı göze alırsınız ya, sanki Aziz Yıldırım için Fenerbahçe ve Fenerbahçe Başkanlığı böyle bir şeydi...Hayır...Kişisel rantı için, kendisine mali çıkar sağlamak için kullanmadı Fenerbahçe Başkanlığı’nı...Şike iddialarının iki boyutu var...Bir; 2010-2011 sezonundaki şampiyonluk mücadeleleri esnasında yapıldığı söylenen şike ve teşvikler...İki; Bahis ve iddia üzerinden yapılan şikeler...Aziz Yıldırım ile ilgili iddialar Fenerbahçe, rakipleri ve şampiyonluk mücadelesinin sınırları içinde kalıyor elbette...***Bazen bir şeyi çok sevmek onu yok eder... Di buona volanta sta pieno l’inferno bir İtalyan atasözüdür...Türkçe’de de karşılığı olan bu söz şöyledir.“Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenir...”Aziz Yıldırım’ın iyi niyet taşlarının, “Cehennem donana kadar Fenerbahçe’liyim” dediği cehenneme uzanan yollara kadar gitmemiş olması en büyük dileğim...Ona yeni evlendiği eşiyle mutluluklar ve en kısa zamanda özgürlükler diliyorum...*****ERGENEKON’DA ÇATIŞANLAR FENERBAHÇE KONUSUNDA ANLAŞTILAR...Türkiye’deki kim kiminle niye kavga ediyor, onunla kavga ederken ona çok yakın bir başkasıyla niye ittifak kuruyor bu olayın “metamatiğini” dışardan birisi yüzyıl uğraşsa çözemez...Türkiye’de Ergenekon diye bir dava var...Yıllardır süren bu dava gazetecileri aydınları entellektüelleri ikiye bölmüş durumda...Birbirlerine en ağır ve galiz ifadelerle saldırıyor, Ergenekon davasına inananlarla, inanmayanlar...Darbe yapılacağına inananlara göre, Ergenekon davasını sulandırmak isteyenler “aslında faşizme hizmet ediyorlar...”Ergenekon davasına inanmayanlar için ise bu dava “faşizme gidişte, muhalifleri temizlemek için kullanılan bir kamuflaj...”***Bu kadar sivri, bu kadar net bu kadar ayrımcı bir kavga sürüyor Türkiye’de yıllardır...Şimdi bakıyorum bu aktif kavganın en önemli tarafları, yazarları çizerlerinin koyu Fenerbahçe’li olanları hayatta hiçbir şeyde anlaşamadıkları, hatta birbirlerinin gözünü oydukları dünyada, Fenerbahçe’ye gelecek ceza konusunda Federasyon’u aynı kelimelerle baskı altına almaya çalışıyorlar...Birisi “Çabuk karar verin Lig TV’yi iptal edeyim mi etmeyeyim mi?” diye sorarak, Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi kararına ne tepki koyacağını açıklıyor...Bu kalemin Ergenekon davasında en karşıtı olan kişi ise, “Federasyon mahkeme yerine karar veremez” diye işi kestirip atıyor...***Türkiye’yi Ergenekon davası Kürt sorunu, liberal Cumhuriyetçi ayrımı, laik-demokrat ayrışımından ibaret sananlar futbolu bilmeyenlerdir...Gün gelir bütün bu ayrımlar yapay hale gelir...Bir Fenerbahçe yöneticilerinin şike davası, bütün Fenerbahçe’li Ergenekoncu ve anti Ergenekoncu yazarları birleştiriverir...Sanırım Marks’tı Asya Tipi ülkelerde ne feodal, ne kapitalist hiçbir üretim tarzına benzemeyen ülkelerin ekonomisini adlandırmak için “Asya Tipi üretim tarzı” modelinden bahseden...Bizimkiler için de Asya Tipi Aydın Tarzı ifadesini kullanabiliriz...

Devamını Oku

Siz benden duyun... Vatan’a ve Milliyet’e hiçbir şey olmayacak!..

20 Temmuz 2011

Gazetecilerin etrafa ahkam keserken, kendi sorunlarını dile getirmemeleri, kendi durumlarıyla ilgili gerçekleri gözardı etmeleri, kendi sütre gerilerine pek ilişmeleleri adettendir...Birkaç gündür Vatan ve Milliyet gazetelerinin patronlarının aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında birşeyler yazılıyor...Size şu kadarını söyleyeyim...Bu gazeteleri, gazeteciler yapar, yazarlar yazar, okuyucular ise gerçek patrondurlar...Vatan ve Milliyet gazetelerini sizler almaya devam ettikçe bu gazetelerin bir sorunu olmaz...***Ayrıca...Bu gazeteler her şeyleriye dimdik ayaktalar ve sağlamlar...Esasen patronajdan kaynaklanan hiçbir ekonomik soruları yok...Zaman geçtikçe söylediklerimin ne anlama geldiğini hep birlikte anlayacağız...Hep beraber göreceğiz...Kafanızı “ticari anlaşmazlıkların yol açtığı hukuki labirentlere” takmayın...Vatan ve Milliyet dün hangi kadrolarla çıkıyorsa, bugün de aynı kadrolarla çıkıyor...Aynı okuyucuların patronajında...Gazetelerin gerçek sahipleri okurlarıdır...Onun dışında da esasen bir sorun yok...Siz her zaman olduğu gibi bana inanın...Bir şey olursa söylerim...YAŞASIN ŞEREFLİ İKİNCİLİKLER!..Temmuz’un başıydı...Şike soruşturması ortaya çıktığında şöyle yazdım:“Ligler ertelenir...”Sen misin bunu diyen?..Herkes bu haberi yalanlama yarışına girdi...Futbol Federasyonu Başkanı’nın ağzından “ertelemenin olmayacağı” söylendi...Oysa gerçek iyot gibi açıkta duruyordu...Bu işler gargaraya getirilmeyecek...Bir taraftan ligler başlatılıp, işler yumuşatılıp sulandırılmayacak...***Fenerbahçe Başkanı tutuklandı...Fenerbahçe Başkanı’nı tutuklayan kanuni irade, bu saatten sonra işleri gargaraya getirmez...Aziz Yıldırım’ın avukatı kanalıyla yaptığı açıklamalar önemlidir...Bu saatten sonra bütün açıklamalar eteklerin altındaki taşları dökmeye yönelecek...Olması gereken de budur...Ligler ertelenmeli, çünkü sağlıklı bir karar için 5 Ağustos yetişmez...***Biliyorum yayıncı kuruluş zor durumda...Farkındayım, işin nereye kadar gideceği bilinmediğinden, herkes, yavaş yavaş işin örtülmesinden yana...Oysa bunu isteyenlerin bilmedikleri bir nokta var...Bir iş Fenerbahçe Başkanı’ndan başladıysa, gerisinin gelmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır...Yarıda kesilecek olsa en tepeden başlamazdı...Önceki gün ve dün Metris Cezaevi futbolu yönetenler tarafından ziyaret edildi, doldu taştı...Birçok ağırlıklı isim, cezaevindekileri ziyaret için Metris’teydi...Bunlar insani dayanışmalar...Çok doğru ve ve yerinde davranışlar...***İçerdeki insanlar, “Ne oldu da piyango bize vurdu?..” diye düşünüyorlar...Onlarla dayanışma, futbolu bu “karanlık dehlizden” hep beraber çıkartacak bir formülün bulunmasına yardımcı olacak...Mesele şu;“Futbolda bir daha kimse şike yapmaya, teşvik vermeye, hakemi, futbolcuyu etkilemeye tevessül etmemeli...”Bir milat olmalı bu dönem...Böyle futbol olmaz...Bir kulübün yaptığını düşündüğünüz şike, başka bir kulübün şike yapmasını, teşvik vermesini tetikliyor...Gerçek bu...Bir yerde başlamazsa, çok yerde de yapılmaz bu iş...***Bir şampiyonluk ya da küme düşme mücadelesinde “Onlar yapıyor, biz de yapalım” duygusudur futbolu kirleten...Çoğu kişinin içinden geçen, seslendirmediği ses “Siz yaparken iyiydi... Biz yapınca mı suç oldu?..” şeklindedir...Futbolun temizliğini istiyorsak bu duygu sona ermeli...Hiç kimse, teşvikti, şikeydi bu işlere girmeyi aklından bile geçirmemeli...Yoksa gerisi önemli değil...Kim kalmış, kim çıkmış mesele o değil...Maça çıkarken karşı takımın bir alavere dalavere çevirmediğinden emin olmak istiyoruz biz...Ve maça çıkarken kendi takımımızın da alavere ve dalaverelerin içinde olmadığını bilmek istiyoruz hepimiz...Hepsi bu...Gerisi futboldur...Kazanmanın ve kaybetmenin asaleti ile keyfidir...Yaşasın şerefli ikincilikler...BODRUM YAZISI BODRUM’DA ÇIKMAYINCA...Dün sabah gazetemi elime aldım ki, Bodrum’da dağıtılan gazetede bizim köşenin yerinde yeller esiyor...Hiç telefonu açıp sormadım...Sorsam, “Abi yazın geç geldi... Taşraya yetişmedi...” diyecekler, içten içe gizli bir haz duyarak...Oysa her günkünden daha geç değil, daha erken göndermiştim yazıları...Ancak farketmez...Temelde onlar haklı...***Benim takıldığım nokta o değil başka...Şarkıda söylendiği gibi neredeyse “senede bir gün” dört başı mamur bir Bodrum yazıyorum...O Bodrum yazıları da Bodrum’da çıkmıyor...Geçen yıl da tam Bodrum’u yazdığım yazı, yine yetişmedi gerekçesiyle Bodrum’a dağıtılan gazetelerde yer almamıştı...İki yıl önce de aynısı olmuştu...Bu yıl da üçüncü kez oldu...Diğer yazılar bana mısın demiyor yetişiyor...Ne zaman Bodrum’dayken Bodrum’u yazıyorum...Yazı Bodrum’daki gazeteye yetişmiyor...Bir quantum var bu işte ama ne?..

Devamını Oku

Bodrum'daki Cemal...

19 Temmuz 2011

On oniki gün önce, benim yıllardır Bodrum’daki bütün trafiğimi yöneten Ship A Hoy’un işletmecisi Cemal Yarar kardeşimi aradım...“Bodrum’a geleceğim... Kafamı dinlemek istiyorum... Üç gün sonra çocuklar gelecek... Çocuklarla başbaşa dingin bir tatil istiyorum... Sen ayarla...”Dostluk böyle bir şey...Söylediğim adam, Bodrum’un en ünlü barını işletiyor...Ship A Hoy’u...Adama dinginlik desen o ne diye soracak durumda...Her gece sabah 05’te işi bitiyor...Ship A Hoy’u kapattıktan sonra sahibi olduğu işkembeci Mıstık’ta çorba içerek sabahı kapatıyor...İnanılmaz bir trafiği idare ediyor, Ship A Hoy’u büyüttü bu sene, yanına Mavi oteli de aldı, açtı tıklım tıklım dolu oteli de...***Ancak dostluk farklı bir duygu...Demiyor “Gel benim Mavi’de kal... Herkes akın ediyor... Ship A Hoy da büyüdü, yanına Tike’yi açtık...İster balık ye, ister et... İster eğlen ister dans et...”“Seni Palma Life’a göndereyim Reha Abi” dedi, “Yeni açıldı, çok sakin ve lüks bir yer... Sen kafana göre istediğin gibi tatilini yap orada...”Çocuklar gelmemişti ilk iki gün, yemek yemeğe uğradım...On gündür ne Cemal’i ne Ship A Hoy’u ne Türkbükü’nü görüyorum...Öylesine izole, doğayla ve çocuklarımla başbaşa bir hayat yaşıyorum...***Bazen okuyucular derler ki, “Ne güzel, her yerde tanıdıklarınız dostlarınız vardır... İşletmeciler sizi tanırlar... Hayatınız rahattır...”Benim dostlarım bana kendi işletmelerinin reklamını yapmayanlardır...Benim dostlarım Cemal gibidirler...Ona “Bodruma geleceğim” derim...Beni bilir...Bütün Bodrum’un gitmeye can attığı mekanına değil, benim ihtiyacım olan mekana beni gönderir...Öyle bir yere gönderir ki, 10 gün boyunca beni kendi mekanında bile göremeyecektir...Onu önemsemez, dostluğu önemser o...***YALIKAVAK GÜNLERİ...Aslında Cemal’in beni gönderdiği Yalıkavak’taki Palma Life denilen yer, benim bir başka dostumun ünlü Azeri işadamı dostum Mübariz’in yeni açtığı tatil kompleksi...Fakat ben, Mübariz dostumu arasam, müteri olarak kalmakta zorlanacağım...İyisi mi başka mekan sahibi dostumun üzerinden normal rezervasyon yaptırayım, keyfimle tatil yapayım...Küçük ve kompakt düzenlenmiş mekanda, Osman Müftüoğlu’nun yönetimindeki detoks merkezinden, SPA’ya, tenis kortundan, futbol ve basketbol sahasına, beyaz kumlarla kaplı plajlarından, yüzme havuzuna, oyun salonundan, çocuk parkına herşey var...Fakat Nazım (Kandur) diye bir müzisyen var...Her gece 10-15 masalık İtalyan restoranında, bir geçmişe götürüyor sizi anlatabilene aşkolsun...Yılların sanatçısı Nazım...“Bu adam su burcu” dedim, “Ya Akrep, ya Yengeç ya Balık... Sorar mısın Yengeç mi?” diye şefe işaret ettim...Mümkün değil çünkü; böyle bir repertuvara su burcu olmayan bir sanatçının sahip olması...En azından yorumu böyle olmaz...“Akrep burcuyum” diye cevap geldi...***Ertesi günü baktım piyanonun yanına bir de gitarını almış... Orta ikide 12-13 yaşında falandım herhalde Neşe Karaböcek’ten “Artık Sevmeyeceğim”i dinlediğimde...45’liğini almıştım arka yüzündeki “Ağlama Değmez Hayat”la birlikte...12 yaşımdaki Artık Sevmeyeceğim’den 50 yaşımdaki “Sil Baştan”a kadar yüreğimde ne varsa seslendirdi Nazım...Arada Ankara günlerimin damardan Azeri parçalarını es geçmeden...Üç çocuğumla, denizin ve doğanın ortasında hayatımın sayfalarını çeviriyorum her gece Nazım’ın şarkıları eşliğinde birer birer...Birkaç güne kadar 52’ye basacağım...52 yıl, 52 şarkıyla geçiyor gözlerimin önünden teker teker...Ege upuzun önümde uzanmakta...Yaşamakta olduğum hayatın şarkılar eşliğindeki muhasebesi her gece gitar ve piyano resitalinde sürmekte...***Önceki gece saat 24’e geliyordu o şarkıyı söylediğinde Nazım...Candan Erçetin’den...“Sen bana vaat misin lütuf musun sevgili...Kim ne derse desin al beni sinene sar...Yaşanmış baharları unut gitsin sevgili... Benim gönül ülkemde bir tek senin aşkın var...Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum...Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar...Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var...Tabii ki ben böyle olduğum için bahar...Çünkü sana değdiğinde benim ellerim...Bütün kış dallarında tomurcuklar var...”***Yalan yok...Dünyalar güzeli iki kızımla, bir güzel oğlum için dinledim bu parçayı...Tabii ki ben böyle olduğum için bahar...

Devamını Oku