Dün akşam 17 sularında baktım, Bodrum Palmalife’da iyiden iyiye bir hareketlenme var...Herkes ellerindeki iPad’lerden “on line” Federasyon Başkanı’nın açıklamalarına bağlanacak...Bir heyecan bir heyecan!..Beni de çağırıyorlar, ‘gel canlı izleyelim’ diye...Yedi ve sekiz yaşlarında ilkokuldaki en samimi arkadaşım Arda’ya (Tugay) baktım, denizden çıkmış heyecanlı heyecanlı, iPad’den izlemeye hazırlanıyor...“Arda denize gel, biraz yüzelim... Yazıya başlayacağım...” diye çağırıyorum onu...Bana hala “Federasyon Başkanı’nı on line dinleyelim...” diyor...-”Arda Federasyon Başkanı’nı dinleyecek bir şey yok... Ben sana söyledim küme düşme falan çıkmaz... Gel yüzelim... Yazı yazacağım...”***Arda’nın bacanağı ünlü bir sanayici ve Fenerbahçe kongre üyesi, 1907’nin kurucularından...Bizim cebelleşmeyi gördü, Arda’ya seslendi, “Yahu adam buraya geldiği birbuçuk ay öncesinden beri, Fenerbahçe’ye küme düşme kararı çıkmaz diye söylüyor, hala adama ‘ne olacak’ diye soruyorsun” diye hayıflandı...“Oğlum boşver bunları gel denize girelim yüzelim...” dedim zor bela aldım iPad’in başından onu...Denizde yüzerken soruyor:-”Niye Fenerbahçe’yi düşürme kararı çıkmaz?.. Şike konuşmaları yok mu?..”-”Var... Ancak şike konuşmaları, şikeyi resmen belgelemiyor henüz... Belgelenmemiş bir şey üzerinden Türkiye’nin en geniş taraftara sahip en büyük kulüplerinden birine küme düşürme cezası veremezsin... Futbolun sosyal matematiği buna uygun değil...Mahkeme süreci beklenir...Kendi de futbol dünyasının içinden, Fenerbahçe yöneticiliğinden gelen hiçkimse, elinde mahkeme belgesi olmadan, Fenerbahçe’nin küme düşmesi kararını vermez...Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı...”***Denizden döndük, ben yazı yazmaya hazırlanırken elinde iPad’le geldi Arda...-”Dediklerin aynen çıktı...” dedi...Evet birbuçuk aydır yazdıklarım ve söylediklerim aynen çıktı...Lig ertelenir Ağustos’ta başlamaz dedim çıktı...Bayram sonrasına bırakırlar ligleri dedim, o da çıktı...‘Savcının iddianamesini beklerler’ dedim, dün Federasyon Başkanı savcının iddianamesini bekleyeceklerini söyledi...‘Fenerbahçe’ye küme düşme kararı çıkmaz... Boşuna beklemeyin...’ dedim, o da öyle oldu...***Şimdi soracaksanız söyleyeyim...Bütün bu söylediklerimi, biryerlerden duyarak, birebir bilgi edinerek mi söyledim...Hayır...Hayatta bilgi kadar değerli şey “empati...” Evet, durumu dört dörtlük yerli yerine oturtmak için bilgi gerekli...Somut gelişmeler hakkında bir fikir edinmek de önemli...Ancak gerekli altyapı bilginiz varsa ve kendinizi o insanların yerine koyuyorsanız zaten sorunu çözersiniz...Siz Fenerbahçe Yönetim Kurulu Üyesi olacaksınız...Fenerbahçe voleybol takımının dünya çapındaki başarılarının arkasındaki isim olup o takımın sponsorluğunu yapacaksınız...Adınız gelecekte bir gün Fenerbahçe Kulübü Başkanlığı için en önemli isimlerden biri olarak geçecek...Ve siz hiçbir mahkeme kararı olmadan, savcılık iddianamesini bile hazırlamadan, gönül verdiğiniz, tuttuğunuz, sponsor olduğunuz, bir zamanlar Başkan’lığını düşündüğünüz kulübünüzün Asya Ligi’ne düşmesinin altına imza atan adam olacaksınız...Böyle bir şeyi, aklı başında olan herhangi bir insanın aklının ve hafızasının alması mümkün mü?..Adnan Polat iki gün önce aramızda laflarken bir şey söylemişti:“Herkes Fenerbahçe taraftarını Şükrü Saraçoğlu’nda tribünde bağıran adamdan ibaret sanıyor... Oysa bu ülkede Başbakan da Fenerbahçe’li... Federasyon Başkanı da Fenerbahçe’li... Savcılar hakimlerin birçoğu da Fenerbahçe’li... Taraftarın rencide olmasından bahsederken, herkes Saraçoğlu tribünlerini taraftar olarak algılıyor...Oysa Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş’ın taraftarları her tarafta...”***Elbette taraftarlar her tarafta diye, mahkeme kararına aykırı bir şeyin altına imza atılmayacak...Fakat ne dedik “mahkeme kararına...”Ortada daha mahkeme kararı yok...Futbolun dengeleri ve sosyal matematiği, küme düşme gibi kararları kaldırmaz...İşte böyle...Ne dediysek o!.. ***TÜRK YA DA MÜSLÜMAN DEĞİL... İNSAN!..Baştan söyleyeyim...Sevgili Hulki kardeşimin (Cevizoğlu) sözleri çok talihsiz sözler...“Somali’ye yardımı düşünene kadar, Türkiye’deki açları düşünseniz...” mealinde yıllar yılı çok söylenmiş, tekrarlanmış sözleri söyledi Hulki kardeşim...Önce bir şeyi açığa kavuşturalım...AKP ve Tayyip Erdoğan Somali yardımını bir süre sonra, “siyasi bir yatırımın parçası olarak da görür mü?..”Görebilir...Tayyip Erdoğan ve Emine Erdoğan’ın yapılacak yardımları vermek üzere o ülkeye gitmeleri, gazetelerin, televizyon kameralarının bu olayı haber olarak vermeli, Başbakan’ın siyasi karizmasını güçlendirir mi?..Evet güçlendirir...Öyleyse “bunun bir siyasi şov olduğunu söyleyip” karşı mı çıkmalıyız bu olaya?..Hayır...Bin kere hayır!...***Siyasetçinin yaptığı eylemleri bir siyazsi yatırım olarak görmesi suç değil ki...Siyasetçi elbette doğası gereği, siyaseti insanları etkilemek için yapıyor...Kendisinin ne kadar yardımsever, iyiliksever, hak ve hukuk gözeten biri oduğunu anlatabilmek için yapıyor...Bunun için yapıpor diye, Afrika’daki aç insanların karnını doyuracak, onları hayata kazandıracak bir yardıma, hangi ruhla, hangi saikle karşı çıkabilirsiniz?..dünyanın en ünlü sanantçıları da soyal yardım projelerine genelde kendi isimlerine prestij katmak, marka değerlerini yükseltmek amacıyla girerler...Bu böyle diye, yıllar yılı AIDS’e karşı mücadele eden Elizabeth Taylor’u “kendi reklamını yapıyordu o” diyerek, verdiği mücadeleyi tukaka etmemiz mi gerek?..Onun mücadelesiyle AIDS hastası birçok insanın, hayatının uzadığını, yaşam umudu kazandığını, hayata bağlandığını gözardı mı edeceğiz?..Hayat insanlara katkı ağlayanlara, iyilik yapanlara, iyilik döndüren bir mecradır...İnsanlara yapılan iyiliğe karşı çıkılmaz!..Hayata yapılan katkıya, “Hayır” denmez...***Peki muhalefet ne yapacak ne yapmalı?..Tayyip Erdoğan’ın ya da AKP’nin her yaptığına “Vevet efendim, sepet efendim” muamelesi çekip, kendi varlık nedenini mi yok etmeli?..Hayır...Düzgün ve cerbezeli bir muhalefet şunu sorar AKP’ye:“Arkadaş hep Müslüman ülkelere yardım etmeye gönüllü gözüküyorsun... Müslüman olmayanlar insan değil mi?.. Müslüman olmayan ülkeler, milletler, insanlar arasında aç, sefil, yardıma muhtaç yok mu?.. Niye bunlara aynı duyarlılığı göstermiyorsun?..” ***Bunu sorarsanız insanlığa katkı yaparsınız...Hayatı desteklersiniz...Somali’ye yardım yapılmasına muhalefet etmek, “Niye Türkler’e yapmıyorsun da Somali’dekilere yapıyorsun” demek değil...“Niye acil ihtiyacı olan bütün insanlara yapmıyoruz da, Müslüman ülkeleri kayırıyoruz?..” diye sormak insanlıktan ve halktan yana muhalefettir...Hayatı kendi milletinden, ülkesinden ya da dininden ibaret görmek, hayatı nakıs görmektir...İnsanlık bir bütündür...İnsanın aç olduğu yerde, katkı, yardım, el uzatma kutsal görevlerdir...Bunların Türk’ü Yunan’ı, Müslüman’ı Hrıstiyan’ı olmaz...İnsanları ayırmak, hayata karşı yapılacak en büyük günahtır...
Sabah çocuklarla birlikte erken kalktım her zaman olduğu gibi...Kahvaltı salonunda ben günün gazetelerine göz gezdirirken, onlar da kahvaltı ediyorlar...Ortalıkta dolaşıyorlar...Sabah sabah kahvaltı salonunun masalarından kendilerine uzanan sevgi dokunuşlarından paylarını alıyorlar...Kahvaltıları bitince onlar aşağıdaki oyun parkına gitmek istediler...Ben de “günün ilk kahvesini“ günlerdir burada fırtına kopartan karayelin hafifleyen esintisinde yudumlayayım diye terasa çıktı...Bir de baktım ki Adnan Polat eşi Ayşe‘yle köşedeki masaya oturmuş, sabah çayını içiyor...***Yanlarına oturdum, uzunca bir süre sohbet ettik...“Ankara’da Egemen Bağış Bey’i makamında ziyaret ediyordum... Televizyon açıktı, sesi kısıktı... Bir de baktım benim evi gösteriyorlar... Sayın Bakan televizyonun sesini açar mısınız?.. dedim... Bakan Bey açınca, beni evi aramaya geldiklerini öğrendim...Bakan bana sonu; ‘Ne yaptın sen’ dedi...‘Hiçbir şey’ dedim...Neyse sonra istediğiniz zaman gelin ifada verin dediler...Gittik ifade verdik...Bana mektubu sordular...Başka bir şey sormadılar...“***Adnan Polat Başkan’ken, Galatasaray Başkanı niye eşiyle maçlara gitmiyor?.. Kadınları neden stada çekmek için aile resmi vermiyor?..” diye eleştiriyordum...Konuşma esnasında Ayşe Polat, “Adnan Galatasaray işiyle uğraşırken, ‘kendi iç dekorasyonunu yaptırdığım tekneyle bastım gittim buralardan’ dedi...Capri’ye, Sardunya’ya...Kafamı dinledim, hayatımı kendi başıma denizlerde yaşadım... Gittiğm yerlerde pazara gidiyor, kendi alışverişimi kendim yapıyor, tekneye dönüyordum... Bu stersli hayatların içinde benim ne işim vardı?.. Öyle düşündüm...“ diyor...O zaman anlıyorum eşinin neden maçlarda olmadığını...***Yorulmuş ve sıkılmış Adnan Polat...Şike soruşturmasında Galatasaray’ın tutumunu birşey söylemese de pek olumlu bulmuyor...Fenerbahçe’nin zor günlerinde, “onları hiç anlamayan, taraftarıyla empati kurmayan bir politika“ izlendiğini düşünüyor...Fenerbahçe taraftarının gönlü kırık...Böyle zor günlerde, beyaz sayfa açalım gibi lafları Galatasaray’lı tarzına pek yakıştıramadığını hissediyorum...17 Mayıs 2006’da oynanan ünlü Denizlispor maçına geliyor söz dönüp dolaşıp...“Ben o günlerde yeni gelmişim Galatasaray’da Başkan yardımcılığına...Florya’da yatıp, Florya’da kalkıyorum...Başka birşeyle ilgim yok...Yalnız birşey var...herkes Denizli-Fener maçının 17 dakika sarkmasından bahsediyor...O maçın 17 dakika sarkması Fenerbahçe’nin aleyhine bir durum değildi ki...Lehine bir durumdu...Çünkü maç bitmeden son 17 dakika Denizlispor’un küme düşmeyeceği ortaya çıkmıştı...Son 17 dakika Denizlispor Fenerbahçe’ye yenilse bile küme düşmüyordu, bu belliydi...Buna rağmen Fenerbahçe maçı alamadı...Rüştü’ye sormuştum o günlerde ‘Kaptan bu maçı nasıl alamadınız siz?..’ diye...‘Maça çıkarken bacaklarımız titriyordu Başkan...’ diye cevap vermişti bana...***Sohbet yürüyüp giderken Polat’a Arena stadının açılışındaki ıslıklanma olayını soruyorum...“25-30 senedir futbolun içinde yöneticilik yapıyorum“ diyor...“Hayatımda sadece bir kez annemi ve babamı stada davet ettim... İlk kez ve hayatlarında tek bir kez geldiler maça...O gün orada o ıslıkları görünce babam demiş ki ‘Yürü hanım gidiyoruz... Stadın yapımına hizmet verenlerin ıslıklandığı statta durmayalım biz... Bu tabloyu görmek istemiyorum... Çıkalım biz...’ Tek bir kez stada geldiler, Onda da ıslıklar olunca stadı terketmişler...”Şimdi kendisi ve dostlarının birarada oturacağı deniz kenarında küçük bir site yapmayı tasarlıyor Adnan Polat...Hayatın yorgunluğunu üstünden atacağı ve keyfiyle dostlarıyla sohbet edeceği bir ortamı bulacağı bir ortamı yaratmak amacıyla...Ona tek bir söz söylüyorum:“Senin ne kadar iyi bir Galatasaray’lı olduğunu Galatasaray taraftarı biliyor... Üzme canını...”Bir de bir ekleme yapıyorum sonuna:“Bir Beşiktaş’lı olarak ben de biliyorum bunu...”*****CENGİZ’İN YENİ DOĞAN BEBEĞİ...Hayatımın en zor günlerinde yanımda oldu...Varlığını hissettirdi...Birilerinin tetiklediği bir operasyonla Taksim’in ortasında kendi arabamı çaldığım iddiasıyla götürülüp, işler sarpa sardığında alelacele salıverilirken, Ömer Özgüner ve Selim Akçin’le, karakola gelip onlarca kameranın önünden beni uzaklaştıran oydu...İki yıl önce ikizlerim dünyaya geldiğinde, hastane odasına koştura koştura gelip ikizlere altınları takan da Ömer’le birlikte yine oydu...Arkadaşlık ve dostluk böyle bir şeydi işte...En özel günlerinde, en zor zamanlarında bir sesini, görüntüsünü hissetmek isterdiniz o insanın...Bu dünyada yalnız olmadığınızı anlatırdı dostlar arkadaşlar size...***Bir gün birisi, telefonda “ya onları seçeceksin ya bizi” demişti...Anlamamıştım ne demek istediğini...Anladığımda ise çok öfkelendiğimi hatırlıyorum...“Hangi güç sana bu lafları ettirebiliyor?.. Onlar benim arkadaşım... Öleceğimi bilsem, arkadaşlarımdan uzaklaşmam...” demiştim...Dün kızı oldu, Faik’ler, Ömer’ler ‘hadi gidiyoruz’ hastaneye diye telefon ettiler bana...Bodrum’daydım, gidemedim Nil Pera isimli bebeğimizin yanına...Cengiz ve Berna (Semercioğlu) çok bekledikleri, istedikleri bebeklerine kavuştular dün...Artık hiçbir şey eskisi olmayacak hayatımızda...Artık çocuklar büyüyecek ve muhtemelen onlar arkadaş olacaklar... Biraz geç oldu ikimiz için de belki baba olma yaşı...Ancak çocuklar babaları için nispeten geç olan şeyi farketmeyecek, onlar çocukluklarını ve hayatlarını yaşayacaklar...Ne güzel bir şey seninle arkadaş olmak kardeşim Cengiz...Allah analı ve babalı büyütsün güzeller güzeli kızın Nil Pera’yı...*****PALMALİFE’DAKİ ÜNLÜLER...İki gün önce karayel çıktı fırtına var...Havuzun oradan odaya yazı yazmaya çıkıyorum ki, orta yaşlı kaliteli bir yaşam tarzına sahip oldukları her hallerinden belli bir karı koca önümü kesti...“Sizin yazınızdan sonra buraya geldik...” dedi hanımefendi...Hani bu fırtına, bu rüzgar ne gibisinden de baktı sanki, ya da bana öyle geldi...Uzun zamandır kaldığım yeri çok az yazıyorum ki, “hem reklam yapıyor demesinler, hem de herkes doluşmasın, şöyle ağız tadıyla huzur içinde bir tatil yapayım...” diye...***Buradaki günlerin sonuna geliyorum...Artık ağız tadıyla yazabilirim...Bu Palmalife öyle bir yer halini aldı ki bu sene...Maşallah kimi ararsan burayı mutlaka bir ziyaret etti...En son Adnan Polat ve eşi buradaydı...Dün gece Berna Tokar, Özden Toker gibi crem de la crem masalar buraya kurulmuştu...Bir gün çocuklarımla beyaz tüller arkasındaki cibinlikte hafif dalmışım, bir anda iki kadının dürtmesiyle uyandım...Konservatuavardan sınıf arkadaşı Deniz’le (Uğur), Hande (Ataizi)...Beni dürtükleyerek uyandırıyorlar... Ceyda Düvenci mi ararsınız, Hadise mi, Seren Serengil mi, Kenan Doğulu mu, Mahsun Kırmızıgül mü hepsi buranın plajından akın edip geçtiler...Osman Müftüoğlu’nu falan saymıyorum o buranın SPA’sının doğal lideri...***Ship A Hoy’un sahibi Cemal (Yarar) kardeşim beni bu yaz tatil yapayım diye Türkbükü’nde tıklım tıklım olan yerlerinden birine değil, daha sakin diye buraya gönderdi...Sakin dediği yer, bütün ünlülerin uğrak yeri oldu...Özelllikle ses etmedim ki, daha fazlası gelmesin, burası iyice Bebek’te bir zamanlar sakin sakin kahvemi içtiğim yemeğimi yediğim Lucca’ya benzemesin...Ne çare ki, akacak kan damarda durmuyor...Palmalife artık, isteseniz de “mütevazi” ölçülere çekemeyeceğiniz bir yer...Bu arada mutlu bir haberle yazı noktalayacağız anlaşılan...Cemal’in kız arkadaşı Şenay, buranın Halka İlişkiler’ini yapıyordu...Onlar ben çocuklarla tatil yaparken evlenmeye karar verdiler...Yaz sonu 24 Eylül’de evlenecekler...O Ship A Hoy’da olacak...Bütün bir yaz gidemediğim Ship A Hoy’a o gün gitmek nasip olur inşallah...
40 yıldır, hangi takım sezona nasıl hazırlanmıştır, hangi futbocuları almıştır, nasıl bir takım oluşturmuş, ne yapacak ne yapmayacaktır, üç aşağı beş yukarı bilirim...Transferler insanı heyecanlandırır...Hazırlık maçlarındaki performans insanı umutlandırır...Savunmada neresi aksıyor, orta sahada kimler ön plana çıkıyor, ilerde hangisi sivriliyor, bunun geyiği yapılıp yeni sezona hazırlanılır...Sadece takımlar hazırlanmaz yeni sezona...Seyirciler de yeni sezona hazırlanır...***Haber bültenini bıraktıktan sonra futbol programları yaptım, yönettim...Futbol takımı yöneticiliği, futbol yorumculuğu işlerimin bir parçası oldu son yıllarda...Hayatımın hiçbir döneminde, futbolun kendisinden bu kadar uzak olmamıştım...Evet...Her gün yayınlanan telefon konuşmalarını okuyorum...Kim şikeyle ilgili ne demiş, ne cevap vermiş, neler söylemiş takip ediyorum...Fakat futboldan maalesef tamamen kopmuş durumdayım...Söz gelimi yöneticiliğini yaptığım, 45 yıldır taraftarı olduğum Beşiktaş’ın. Bir hazırlık maçı yapıp yapmadığını, yaptıysa nasıl bir performans sergilediğini bile bilmiyorum...Futbolun şikesi, yönetimi, ne olacağının tezviratı hayatıma egemen oldu, ancak futbolun kendisi hayatımdan çıktı gitti...***“Galatasaray Liverpool’la oynuyor” diyorlar, içimden gelip maça bile bakmıyorum...Fenerbahçe hangi yabancı futbolcuları gönderdi, nasıl takım kuruyor, bu sezon ne yapacak hiç ilgilenmiyorum...Beşiktaş’ın yeni hocasının cv’sini bile merak edip de okumadım...Futbol böyle oynanmaz...Ligler böyle başlamaz...Bu haliyle ligler, seyircisiz maçlara döner...Oysa futbol heyecandır...Şovdur...“Bu maçta ne olacak acaba” duygusunun yeşerttiği bir adrenalin salgısıdır...Lig böyle başlamaz...Lig böyle başlayacaksa hiç başlamasın...Futbolu yönetenler, “heyecan” faktörünü futbola yerleştirmeliler...Sahanın yeşil olması yetmez...Tribünler yeşermeli...Bu haliyle alabildiğine çoraklar çünkü...*****OSMANLI AVRUPA’SI...Ekonomiden iyi anlayan dostlarla konuşuyorum...İflas eden Avrupa’ya karşı Türkiye’nin durumunu anlamaya çalışıyorum...Şöyle diyorlar bana:“Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki ‘One Minute’ çıkışı, inanılmaz derecede stratejik bir hareketti... O çıkış muhtemelen planlıydı...Çünkü arkasından müthiş bir Arap sermayesi Türkiye’ye girdi...Arap sermayesi 11 Eylül’den sonra Amerika’ya gidemiyor, çünkü Amerika onları istemiyor...Keza Amerika’nın Avrupa’daki en güçlü müttefiki İngiltere de Arap sermayesine karşı, artık daha mesafeli...Nereye gidecek bu para?..O çıkıştan sonra Türkiye’ye yöneldi...Bütün veriler, zengin Arap sermayesinin, Türkiye’deki gayrimenkullere ve yatırımlara gittiğini söylüyor...Arap ülkelerinde kahraman muamelesi gören Tayyip Erdoğan, bu hamleyle Arap sermayesini Türkiye’ye çekerek, Türkiye’nin krizlerden etkilenmeden geçmesini sağladı...”***Bunlar ekonomistlerin bana söyledikleri...Oysa ben, çok yakınlarından Davos’taki o ünlü oturumun perde arkasını dinlemiştim...En yakınları da dahil, kimse Başbakan’ın “One Minute” çıkışının hesaplanmış bir strateji olmadığını söylüyorlar... “Tam tersine” diyorlar, “Orada Tayyip Erdğan’ı köşeye sıkıştıracak bir strateji yürürlüğe konmak istenmişti... Moderatör önce Tayyip Erdoğan’ın sıkıştırılmasına olanak verdi...Sonra da son sözü Şimon Perez’e vererek, karizmayı sarsacak bir şekilde toplantıyı sona erdirmeyi arzuluyordu...Öyle bir havada yürüyordu ki toplantı, son anda bir şey yapılmazsa resmen ‘Türkiye’nin ve Başbakan’ın karizması çizildi’ imajı doğacaktı...O çıkış, bu imajın doğmasını son anda engelledi...”***One minute çıkışı planlı mıydı, değil miydi, yoksa karşıdan gelen atak mı önceden planlıydı, bunlar zaman içinde daha iyi ortaya çıkacak...Ancak bir şey çok belli...One minute çıkışı, Türkiye’ye milyarlarca dolar sermaye girişine neden olup arka arkaya gelen global ekanomik krizlerden bu ülke zengin Arap sermaye girişiyle kurtulduysa, bu “şükredilecek” bir olay...Le Figaro gazetesi dünkü sayısında “Türkiye’nin hasta Avrupa Birliği yerine Osmanlı Birliği’ni kurmaya doğru gittiğini” yazdı...Bu yazı, Suriye olaylarından dolayı bizi biraz gazlamaya yönelik bir yazı gibi geldi bana...Bugünlerde İngiliz ve Fransız basını, bizi Suriye’ye karşı sürekli gazlıyor, içimizdeki Osmanlı “dev”ini uyandırıp, yeni misyonlar yüklemeye kalkıyor...Ekonomik gücü dünyaya parmak ısırtan ve krizlerden fazla yara almadan çıkan bir Türkiye modeli yeterli...Üç kıtada savaştırmaya kalkmasın kimse bizi...Hayvan terli...Yemezler...*****ÜMİT ZİLELİ VE MEHMET BARANSU ARKADAŞLAR VE KAVGAÜmit’i (Zileli) sanıyorum 20 yıla yakın bir zamandır tanıyorum...Mehmet Baransu ile uzun bir zaman olmadı tanışalı...Ancak genç gazeteci kişiliğinin koordinatlarını az çok bildiğimi sanıyorum...Yaptığı işi seviyor, önemli bir iş yaptığına inanıyor ve yaptığı işi savunuyor...Ümit ise, kişisel hayatında hiç de kırıcı davranmayan, dost canlısı, insan ilişkilerinde sakin, sevecen bir arkadaş...Dün onları tartışırken gördüğümde, kimse için değil, onlar için üzüldüm...***Tartışma programlarında kıran kırana tartışmayı, zaman zaman kavgayı, gergin polemikleri yıllarca yönettim...Diyebilirim ki bu programların temel taşları benim programlarımda atıldı...Fakat artık bunun polemikte sınır tanımayan tartışmacılara bir yarar getirdiğini sanmıyorum...Evet tartışma esnasında gönderilen mailler, “ona gününü ne güzel de gösterdin” yollu teşvikler, tartışmacıları gaza getiriyor...Benimsenmek, onaylanmak, alkışlanmak onları mutlu ediyor, yalnız olmadıklarını hissettiriyor...Fakat ikisi de arkadaşım, emin olabilirler ki, bu tutumların onlara uzun vadede pek bir faydası yok...Hayır para veya kariyer olarak pragmatik açıdan söylemiyorum bunu...Söylediklerini insanlara benimsetme konusunda yarattıkları imajın, söyledikleri içeriğin önüne geçmesinden korkuyorum...***Bu konular çok ciddi konular ve zaman zaman bu tartışmacılar çok önemli şeyler söylüyorlar...Ancak “ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemli” sözü burada ortaya çıkıyor...O çok önemli şeyleri bir kavganın tarafı olarak söylediğinizde, olayın içeriğindeki “önem” kayboluyor ve kavga eden iki taraf algılaması her şeyin önüne geçiyor...İki arkadaşıma da, onlar gibi olan diğer meslektaşlarıma da bir şey söylemeliyim...Program yapımcıları sizi el altıdan teşvik edebilirler...İnternet siteleri, “ağzının payını verdi” türünden teşvik yollu ifadelerle size arka çıkabilirler...Mailler yağabilir telefonunuza, mail kutunuza, “yaşa varol” türü...Siz yine de çok tecrübeli bir meslektaşınızın söylediklerine kulak kabartın...Hiç gerek yok ikinizi de değersiz gösterecek ifadelerle, birbirinize saldırmanıza...İkiniz de birbirinize ettiğiniz o ifadeleri haketmiyosunuz...
Temiz ve duru bir ilişkimiz var onunla... Seyrek aralıklarla görüşürüz... Bazen bir öğle yemeği...Bazen ortak dostlarla yenilen bir akşam yemeği...Bazen de tesadüf mekanlardan sarkan, derin sohbetler...Taksi şoförü o kadar zor yetiştirebildi ki beni, 24 saat için geldiğim İstanbul’dan Bodrum’a dönüş uçağına, nefes nefese girdiğim uçakta, yanına oturduğum yolcu, “Reha merhaba” deyince, insiyaki olarak “merhaba” dedim, fakat tanımadım o gözlüklerin arkasından...Fark etti ve gözlüklerini çıkardı ki, karşımda İpek Tuzcuoğlu beliriverdi...***Bodrum’a kısa bir tatil için gidiyordu...TRT’de bir sitcom’a başlayacaktı...Kocasından yeni ayrılmıştı...Yalnız kalacağı ve kafasını dinleyip, şarj olacağı kısa bir tatilin ardından, diziye başlayacaktı...Gazetelerden ve gazetecilerden kaçıyordu...Gazetelerin ve gazetecilerin olmadığı bir arkadaş evinde sakin sakin kalmayı tasarlıyordu...“Bodrum’da dağıttı” türü haberler onun zor bela oluşturmaya çalıştığı psikolojisini mahvedecekti ve bana habire bu haberlerin ne kadar kötü olduğunu anlatıyordu...***“Sen bu haberleri ununtasana bir kere; Biz etkilenmezsek, onları içselleştirmez, içimize almazsak, kimse bu haberlerden etkilenmez merak etme...” dedim...Zorlanıyordu...Üzülüyordu...“Reklam evliliği dediler evliliğimize...” dedi...Ünün insanlara dayattığı bu ağır yükleri çok iyi bilirdim...Ayrıldığınıza mı yanacaksınız?..Karşı tarafa duyduğunuz tepkiyi mi yumuşatacaksınız?..Çevreye laf mı anlatacaksınız?..Kendinizi yeniden mi yaratacaksınız?..Yalan yanlış iftiralarla mı uğraşacaksınız?..İmajınızı mı koruyacaksınız?..Hepsinin arasında kendinizi nasıl koruyacaksınız?..***Bitmez tükenmez, içinden çıkılmaz bir ömür törpüsüdür...Ayrılıkları yönetmek, ilişkiyi yönetmekten bin kat daha zordur...Bir ayrılığımda çalıştığım televizyon kanalında bilgisayarıma oturmuş “ortak ayrılma kararımızı” yazmıştım...İki üç cümlelik bir şeydi...Bir taraftan çalışıyor, çalıştığım televizyona programlar yapıyordum...Yanımda çalışan muhabir arkadaşlar dahil kimseciklerin hiçbir şeyden haberleri yoktu...Birazdan benim açıklamamla ortalık karışacak, her taraftan flaş flaş haberler geçecek, herkes bir şeyler söyleyecek, tezvirat yapacak...Bitmek bilmeyen bir dedikodu kazanı ateşlenecekti...Ayrılmaktan çok, bunu düşününce yoruluyordum...***Öyle berbat bir durumdur ki bu...Ayrıldığınızı açıkladıktan sonra öyle haberler çıkar ki, eski sevgilinizi arayıp, ortak bir yalanlama çıkartmayı bile düşünebilirsiniz...Ayrıldığınıza mı yanacaksınız?..Aranızın gerginliğine mi?..O gerginlik yetmiyormuş gibi, sanki birbirinden ayrılan sizler değilmişiniz gibi, ortak davranıp yalan yanlış haberleri düzeltme çabasına mı ağlarsınız?..Yaşarken taşımakta çok zorlandığınız anlardır o anlar...***O gün Haber Müdürlerimden Ali Genç’i yanıma çağırmıştım...“Ali” demiştim, “Şimdi sana bir açıklama vereceğim...Biz ....’le ayrılıyoruz... Ben buradan çıktıktan yarım saat sonra bunu televizyonlara, gazetelere, sitelere neresiyse oralara verirsin... Ben telefonlarımı kapatıyorum ve gidiyorum... 24 saat dünyayla bütün ilişiğimi keseceğim... Sana güveniyorum arkadaş...”Ayrıldığım kişiyi de aramış, “Yarım saate kadar açıklamayı veriyorum... Hayırlı olsun...” demiş ve televizyon kanalını terk etmiştim...Gidebilecek, dünyadan uzaklaşabilecek, sessizliğin sesini dinleyerek bir parça dinginleşebilecek hiçbir yerim olmadığını fark etmiştim...Eve gelmiş yatağın içine girmiştim...Çocuklukta yaptığım gibi yorganın altına saklanmıştım...Akşam saat dörtbuçuk beş sularıydı...O saatte bir daha kalkmamacasına uyumuştum...Ertesi sabaha kadar...Dünyadan uzakta, yorganın altında, küçük çocukken yaptığım gibi, kendi içime sığınmıştım...***O gün İpek’le “evliliğiyle ilgili hiçbir şey konuşmadım...”Çocuklarımla ve anneleriyle kaldığımız yeri söyledim...Birkaç gün sonra aradı, oraya geldi...Hayatın bir makasından, bir başkasına makasına geçiyordu...Kendi içinde huzuru bulduğu duaları ve olumlama çabalarıyla, dinginliği ve huzuru sağlamaya çalışıyordu...Bizler hayatı sadece kendi içimizde yaşarız...Beynimizde...Hayat bizim beynimizde algıladığımız şekliyledir...Aslında dışarda “ortak” bir şeyler gerçekleşmez...Herkesin kendi algısı, kendi yarattığı bir şeyler olur çevremizde...Her beyin kendine göre onu algılar ve kendi resmini yaratır kendi içinde...Çocukları sevdi, ayrı olduğumuz, ancak çocuklarla beraber ortak tatil yaptığımız Deniz’le sohbetler etti, yeni bir dünyaya başlamak üzere dingin ve huzurlu bir şekilde Bodrum’a veda etti...Şimdi Kapadokya’da mutlu ve huzurludur...Yaşasın hayat!..*****HUKUK VE DEMOKRASİ STANDARDI OLMAYAN BİR ÜLKE...Bana dost sohbetlerinde “Yahu adamlar suç işleyecek olsalar, bu kadar açık açık konuşurlar mıydı bunları” diye soruyorlar...Onlara “Konuşurlardı” diyorum...“Fütursuzca konuşurlardı... Çünkü bu ülkenin bir hukuk ve demokrasi standardı yok... Bu ülkede 10 yıl önce kutsanan bir davranış modeli, 10 yıl sonra yerin dibine batırılıyor... Bundan 10 yıl önce bu ülkede 10. Yıl Marşı söyleyemeyene vebalı diye bakılıyordu...Şimdi durup dururken 10. Yıl Marşı söyleyeni, şüpheli diye endişeli bir tedirginlikle izlerler çevresindekiler...”***Bir ülkenin hukuk, demokrasi, rejim ve makbul adam standartları bu kadar çabuk değişmez...Bu kadar çabuk değişebiliyorsa eğer tüm standartlar, “dün kutsanan, yere göğe sığıdırılamayan davranışlar bugün mahkum oluyorsa, yarın neyin nasıl değişeceğini de kimse kestiremez ve endişeli bir bekleyiş hakim olur herkese...”Dün yüceltilen her “davranış modeli” bugün yerin dibine batırılıyor...Bugün “kutsanan” her davranış modelinin yarın yerin dibine batırılmayacağı ne malum...Bu ülkenin vatandaşları hangi kıstasları temel alarak “iyi ve saygın birer yurttaş” olmaya çalışacaklar?..Avrupa Birliği’nin hukuk, demokrasi, insan hakları ve kültürel sistemine bütünüyle entegre olmamız gerektiğini söylediğimizde, temel önceliğimiz bu ülkenin, evrensel standartlara kavuşma özlemidir...***Yoksa ekonomik olarak iflas etmiş bir Yunanistan, ne yapacağı bilinmeyen bir Portekiz, İspanya, İtalya hatta Fransa’nın “ekonomi politiğine yamanmak” değil elbette ki arzumuz...Bu ülkede dün kutsanan şeyler bugün suç kapsamına alınıyor...Bu ülkede bugün kutsanan şeylerin yarın suç kapsamına alınıp alınmayacağının da hiçbir garantisi yok...Rövanşist bir med-cezirin ortasında gibiyiz her birimiz...Evrensel değerlerde bir demokrasi, bir hukuk, bir insan hakları, bir ülke, bir cumhuriyet standardı lazım her birimiz için...
Dün maçları, özel kombine biletiyle yıllardır Ali Sami Yen’de izleyen çocukluk arkadaşım Arda Tugay’la sohbet ediyordum...“Fas’a gittim, Cezayir’e gittim... Ürdün’e gittim... Hepsi aynıydı... Futbolla yatıyorlar oralarda... Futbolla kalkıyorlar... Gelişmemiş ülkelerin kaderi bu... Her şey futbol oralarda...” “Nasıl böyle söylersin?..” dedim; “Manchester’a maça gidiyoruz dediler ki, ‘Londra’da kalın, Manchester’da kalmayın şehirde bir numara yok sıkılırsınız...’ Bir gecede sıkılacağınızı söyledikleri bir kent Manchester ve ana şehrin nüfusu sadece 460 bin...Bütün civar ilçelerini topladığınızda 2.5 milyonu ancak buluyor...Statları Old Trafford’a bir gittik...76 bin kişilik stat tıklım tıklım dolu...Herkesin kombinesi var...460 bin nüfuslu kentin 76 bin kişilik stadı ful çekiyor...Üstelik bu sadece Manchester United taraftarları...Aynı şehrin bir de Manechester City diye dünya çapında bir takımı var...O da 60 bin kişiye oynuyor...Etti sana 130-140 bin kişi her hafta...Neredeyse şehrin bütünü stada geliyor her hafta...Futbol böyle bir şey İngiltere’de...”***Dayanamadım, devam ediyorum Arda’ya anlatmaya...“İtalya’yı söyleyeceksin” dedi...“Hayır” dedim, “Picasso’nun memleketi, dünyanın en fazla mimar yetiştiren kenti Barcelona’yı anlatacağım daha... Dünya kültürünün medar-ı iftiharı Barcelona’da şehirde 1 milyon 600 bin kişi yaşıyor sadece... Bir de Nou Camp’daki Barcelona maçlarına bak...100 bin kişilik Avrupa’nın en büyük stadı tıklım tıklım dolu her maçta...Çok da büyük olmayan bir kent Barcelona...Fakat motosikletli Barcelona taraftarlarının, trafik sıkışıklığında bir saatte gidebiliyorsun stada... Barcelona’da sanat, heykeltraş, yontu, mimari, sinema, müzik, yemek, özerklik her şey konuşulur... Ancak önce futbol ve Barcelona takımı vardır... Barcelonalılar da mı gelişmemiş?..”“Gelelim dünya modasının bakenti Milano’ya” dememe kalmadı, Arda “tamam tamam” dedi, “Gelişmiş ülkelerde de var futbol” dedi...***Bu anekdotu anlatmamın bir nedeni var...Türkiye’de insanların futbolla yatıp futbolla kalkmaları, hala bir çevrede “bir kültürsüzlük, eğitimsizlik” belirtisi olarak görülür ve öyle gösterilir...Oysa futbol Akdeniz ve Latin ülkelerinin vazgeçilmez tutkuları, halkları ateşleyen muhteşem bir eğlencedir...Adrenalin vardır içinde...Aidiyet vardır kültüründe...Taraftarlık, dayanışma, kazanma, kaybetme, sonucu bilmeme, heyecan ve belirsizlik vardır içinde...Çağdaş insanın “bağımlılık noktalarının bütününü içerir” futbol...***Bir aydır süren şike soruşturması, gözaltılar, tutuklamalar, ifadeye çağrılmalar insanları futboldan alabildiğine soğuttu...Ancak herkes bilmeli ki, Türkiye’de futbol ölmez...Yaşar ve yaşaması da güzeldir...İlk günden beri şunu söylüyorum...Fenerbahçe’nin küme düşmesi “futbolun yarattığı akla, mantığa, sosyal matematiğe uygun değildir...”Fenerbahçe küme düşerse, “bu bir ceza olmaktan çok, gelecek kuşakların üzerine altından kalkamayacakları bir yük yükleyecektir...” Bugün ne olmuşsa olmuştur...Bugün olanlardan Fenerbahçeli doğacak yeni nesil çocukların mağdur olması hakkaniyete sığamaz, vicdanlara uymaz...Fenerbahçe yeni sezona eksi puanla başlar...UEFA’da temsili olmaz...Şampiyonluk kupası alınır...2010-2011 yılının şampiyonluğu kimseye nasip olmaz...Bu mesele de böyle kapanır ve geleceğe bakılır...Futbol Türkiye’de öldürülmemeli...Fenerbahçe’ye gelecek ceza Türkiye’de futbolu öldürmeye hizmet etmemeli...Fenerbahçe düşürülmemeli...Bir eski Beşiktaş yönetcisinin, bir gazeteci yazarın ve bir futbolseverin samimi görüşüdür bu...*****ARDA ASKERLİĞİNİ BEDELLİ YAPMAK İSTİYOR OLAMAZ MI?..Daha 15 ay önce Arda‘nın hem de Atletico Madrid’e yaklaşık 13 milyon euro civarında bir parayla gideceğini söylemiştim Son Kale programında...Hiç unutmuyorum Ahmet Çakar’ın hayret ve itiraz dolu ifadeyle yüzüme bakışını...“Yok böyle paralar... Kim verecek Arda’ya bu paraları?..”Oysa Arda’nın Galatasaray’daki bileti çoktan kesilmişti...Galatasaray’ın bir önceki yönetimi “Arda’dan ciddi ciddi para kazanmayı” düşünüyordu...O parayla bir kısım kendi verdikleri paraları tahsil edecekler, ayrıca, dünya çapında yıldız alarak yeni bir hava yaratacaklardı...Esasen, kız arkadaşıyla ilişkileri medyanın gündemine oturan, yok sinema salonu kapattı, yok Ferrari’ye bindi, yok işkembecide açılışlara katıldı türü eleştirilerden bıkan Arda da bir an önce İstanbul’dan tüymek niyetindeydi...***Ne olduysa Galatasaray yönetimi değişince oldu...Adnan Polat yönetimi son güne kadar Arda‘yı Atletico Madrid’e satmaya uğraştı...Sonra yönetimden gitti...Ünal Aysal ne yaptı etti Arda’yı Galatasaray’da kalmaya ikna edemedi...Araya Fatih Terim girdi, parası artırıldı 3.5 milyon euro’ya çıkartıldı...Fayda etmedi...Arda gitmek istiyordu...Üstelik daha az paraya Atletico Madrid’de oynamak istiyordu...***Haberleri bizim medyadan okuyan bir futbolsever, “Bu Arda kafayı sıyırmış herhalde... En az 500 bin euro eksiğine niye Atletico Madrid’e gidiyor ki?..” diye sorabilir...Çünkü bu haliyle yılda 3.5 milyondan 5 yıl boyunca 17.5 milyon euro garanti para alacak üstelik Galatasaray’ın kaptanlığını sürdürecek bir futbolcunun manyamış olması, ya da Macellan gibi dünyayı keşfetme arzusuna kapılmış olması lazım daha az paraya bilmediği bir şehre gitmesi için...Oysa Arda ne manyamış bir futbolcu ne de Macellan dürtüsüyle yeni dünyalar keşfetmek peşindeki bir gezgin...Medya insanları tanımadan, empati yapmadan, gerçek nedenleri araştırmadan gazetecilik yaptığından, damar soruların hiçbirini sormuyor Arda konusunda...Arda‘nın transferinin arkasındaki gerçeği aralayacak şifre sorular şunlar mesela?..“Arda askerliğini yaptı mı?..Askerliğini bedelli yapma hakkı var mı?..Bedelli askerlik yapabilmek için kaç yıl yurt dışında top oynaması gerekiyor?..”Bu soruları doğru olarak cevaplandırdığınızda Arda‘nın İspanya macerasının temel nedenini de bulabilirsiniz...Yoksa Arda oturup elbette şöyle demeyecek:“Valla bedelli askerlik sorunum var... Onun için memleketi terk edip, dışarda oynayarak bedelli hakkını kazanmak ve bedel ödeyip, askerlikten kısa sürede yırtmak istiyorum...”Böyle demeyecek elbette çocuk...Gazetecilik biraz kafa çalıştırma ve hayatı merak etme işi...Anlayana...
12 yıl önceydi...İnanılmaz stresli bir tempoda çalışıyordum...Günüm, gündüzüm, gecem yoktu...Sabah 10’dan gece 02’ye kadar sürekli ağır stres altında çalışma, günde iki paket sigara, haftada 4 gece birkaç kadeh şarap veya viski, geç saatlerde yemek, gergin bir uyku düzeni altında yaşıyordum...Başarılıydım...Başarılı olduğum için kendimi mutlu zannediyordum...Fakat hafif hafif, bir yerlerde bir aksaklık olduğunu, bir şeyleri yanlış yapmakta olduğumu fark etmiştim...Yaşam bu kadar “gaddar” olamazdı...***Ölmekten korkmuyordum...Daha doğrusu öleceğime inanmıyordum...Öyle bir “tutku”nun parçasıydım, ölüm bana “gelemezdi...”Öyle düşünüyordum...- “Abi ne olur Bodrum’a gel” dedi Can Tanrıyar...“Seni Yüksel Çağlar’la, Hayri Yazıcı’yla tanıştıracağım... Oradan Çağlar’ın çok yakın bir dostuna gideceğiz... Adam Yelkenköy denilen karayolunun olmadığı ve sadece denizden ulaşımın sağlandığı bir yerde bir başına inanılmaz sağlıklı bir şekilde yaşıyor... Orayı da ziyaret edeceğiz... Mutlaka gel...”Benim kolay kolay keyif için, sırf makara osun diye İstanbul dışına çıkmayacağımı biliyor, “her türlü numarayı deneyip alttan girip üstten çıkıyor...”***Sonunda ne yaptı etti, ben bir anda kendimi Bodrum’da Marmara otelinde buldum...Birkaç gün kalacağız, ve her gün bir yere gidiyoruz...Yüksel Çağlar’ı aldığımız bir gün “Atakol’a gidiyoruz” dediler...Baktım bir Atakol efsanesidir gidiyor...“Atakol evini Alman bir çiftten satın aldı...”“Atakol’un evine karayolundan gidilmiyor, sadece tekneyle gidilebiliyor...”“Atakol’un tepede tek kat düz, püfür püfür esen bir evi, aşağıda özel plajı var... Plajına buhar banyosu yaptırmış...”“Atakol, Robinson Crusoe gibi yaşıyor... İnanılmaz sağlıklı... Kendisine müthiş bakıyor... Vücudunda bir gram yok yok... İçki sigara içmiyor...”***Bir tekneyle yanaştığımız rıhtımdan, özel bir botla aldılar bizi, Atakol’un iskelesine götürüyorlar...Kendimi James Bond filmlerinde gibi hissediyorum...Sonunda hayatı büyük zorluklar ve stresler altında geçmiş, büyük zorluklar, gerginlikler, rekabetler, kavgalar yaşamış, çok paralar kazanmış ve bir gün iş hayatında neyi var neyi yoksa satıp, Bodrum yakınlarında bir koyu satın alarak, tepede düzayak bir eve taşınıp, orada yaşmaya başlayan Atakol’u gördüm...Yüzdük, özel plajındaki buhar odasına girdik, tekrar yüzdük...Adamın yüzünden Robin Sharma’nın romanlarındaki kahramanlar gibi, sağlık fışkırıyor...***O günlerde stres dolu bir hayat yaşıyorum, fakat yine saatlerce yüzüyorum...Uzun yüzüğümü görünce baktı bana; “Ben de senin gibi bir zamanlar böyle stres dolu, başarıya endeksli bir hayat yaşardım...” dedi...Cennet gibi koyda, cam gibi bir suda yüzüyorduk...Dikkatli dikkatli yüzüne bakıyordum...“Sonra bu hayatın beni öldüreceğini anladım” diye devam etti...“Fabrikalarımı sattım, İstanbul’u terk ettim... Bodrum’da bu koyu ve bu gördüğün düzayak evi satın aldım bir Alman çiftten... Kışın uzakdoğuya ve çok önemli sağlık merkezlerinin olduğu yerlere detoksa gidiyorum... Oralarda zaman geçiriyorum... Sonra tekrar Bodrum’a geliyorum... İçki, sigara, et, şeker, tuz, hamur ve en önemlisi stres hayatımda hiç yok... Bazen adrenalin salgısı bitmesin diye borsada seansları takip edip, biraz oynuyorum... Onun dışında hayatımı yaşıyorum...”***O bunları anlatırken, kendi hayatıma baktım...Onda olan şeylerin hiçbirisi bende yoktu...Bende olanların onda olmaması ise hiçbir şey ifade etmiyordu o sırada gözüme...Ben yılda en fazla 3 gün 5 gün, böyle bir okazyonla o cennet koylarda yüzebiliyordum...O hayatını, dinginlik, huzur, sağlık, deniz, güneş ve doğayla bütünleştirerek sürdürüyordu...Günlük başarı iksirini değil, yaşamsal mutluluk iksirini yutmuş gibiydi...O gün orada ilk kez ciddi ciddi düşünmeye başladım...O gün orada ilk kez düşünmeye başladım...Ne yapıyordum ben?..Bu dünyaya, senede 3-5 gün yüzmek için mi gelmiştim?..Sadece stres yaşayarak güya başarılı olmak mıydı benim amacım?..Hayat bu kadar gaddar, bu kadar gergin, bu kadar cellat olabilir miydi bir benim için...***O günden sonra adım adım değiştim...12 yılda hayatımda sigaradan, içkiden, stesden, günlük borsa gibi değişen iş stresinden eser kalmadı...Çok daha ağır sorunlarla karşılaşmama rağmen, artık dingindim...Ne yapacağımı biliyordum, kararlı fakat stressiz bir hayatı tercih etmiştim...Dün Yüksel Çağlar’ı Bodrum’da gördüğümde, bir de baktım yarım saat sonra Atakol çıktı geldi...Uzun zamandır görüşmemiştik...Yine sağlıklı görünüyordu...Yine yanmış teninden enerji fışkırıyordu...Ve yine kaç yaşında olduğunu hiç göstermiyordu...“Benim hayatımı değiştirdiğini biliyorsun değil mi?..” dedim...Hep ilginç bir mütevazılık vardı bu adamda...Bunu bir başkasına söylesem, elli saat reklam ederdi...O ise, dingin ve sessiz duruyordu...Yüksel Çağlar “Kaç yaşında oldu biliyor musun Ataol?..” dedi...58 falan görünüyordu...“Bilmiyorum” dedim...“71 oldu” dedi, “Bana masın demiyor...”Atakol “bildiğim kadarıyla 71 deyip” muzip muzip gülüyordu bana...***Onu ilk gördüğüm günün üzerinden 12 yıl geçmişti...Yine Bodrum’da, yine bir öğle sıcağında karşılaşmıştık...“Çok iyi görünüyorsun” dedi bana, “Eski görüntünden eser kalmamış...”Saatlerce sohbet ettik onlarla...Çocukların olduğu odaya götürdüm neden sonra onları...Çocuklarla tanıştırdım...Tanıştığım ve hayatımın değişmeye başladı o gün, çocuklarımın hiçbirisi yoktu bu dünyada...Kim bilir belki de o değişim, müjdecisi olmuştu o çocukların...Denize baktım...Uçsuz bucaksız bir mavilik önümde uzanıyordu...Ege, akşam güneşinin muhteşem kızıllığını karşılamaya hazırlanıyordu...Rahmetli Deniz Som olsa, “Güneş rakı burcuna girmek üzere” derdi...Rakı burcu çok uzaklarımızda kalmıştı...Su ve limonatanın ferahlattığı bünyelerde, sağlıklı ve dinginlik dolu, huzurlu bir akşama yelken açıyorduk...Merhaba Bodrum...*****BODRUM YOLLARI PORTOFİNO GİBİ...Dün Yüksel Çağlar beni ve Atakol‘u Turgutreis’e götürdü...Oradan Gümüşlük, Yalıkavak, Türkbükü, Torba sahil yolundan Bodrum’a doğru yola koyulduk..Fransa’nın ve İtalya’nın güneyine gittiğimde, hep araba kiralarım...Nice’ten başlar, Portofino’ya; Monaco’ya kadar, arabayla gider dönerim...Fransa ve İtalya’nin o sahil şeridi muhteşemdir...Daracık yoldan gidersiniz...Dik yamaçların altında uçurum vardır denize doğru...Bazı virajlarda, karşıdan geleni görebilesiniz diye, İtalyan yetkililer “ayna” koymuşlardır...Aynaya bakarak virajın öteki tarafını görürsünüz...***Dün Turgutreis’ten itibaren Bodrum kıyılarını gezerken, aklıma İtalya’nın dar sahil şeridi geldi...Fark ettim ki, Bodrum sahilleri de İtalya’yı andırmaya başladı...Yol boyu küçük tatil merkezleri, dar yollar, yemyeşil bir doğa...Ara ara solunuzda beliren marinalar...Her şeyiyle yeşili, maviyi, pastoral bir ambiyansı, size hissetiren bir atmosfer...Burası da Türk Rivierası...“Çocuklarımız” dedim, “Yıllar sonra Fransız ya da İtalyan sahillerinden hiç de geride kalmayan bir dünyanın sahil yolundan gidecekler... Muhtemelen İtalya ve Fransa’nın sahil şeridinden daha kıymetli olacak buralar...”Onaylıyorlardı başlarıyla söylediklerimi...
Medya kabızdır...Muhabirler yıllar önce hasbelkader belledikleri soruyu seneler geçse de, aynı adama, hiçbir şey değişmemiş gibi sorarlar...Vasat ve sıradandırlar...“Sarhoş”ken Teoman’ın iyi görüntü verdiğini farketmişlerdi...Nevizade kazan, onlar kepçe “Teoman’ın bar çıkışı, alkollü silüetini ararlardı...”O acayip tiz perfore ses, “Az sonra” çekerken bağırırdı...“Teoman’ın alkolden ayakta duramadığı görüntüler... Azzz sonraa...”***Çok haksızlık edildiğini düşünürdüm çocuğa hep...Bardan çıkmış bir kızla görünürdü...Kızın seceresi çıkartılırdı...Oğlan kameraları farkeder, içkili haliyle uzaklaşmaya çalışırdı, “Nereye gidiyorsun” diye sıkıştırılır, “sarhoş bir replik vermesine” uğraşılırdı...Çocuk bir “alkollü sanatçı metaası olarak” yapımcıların karına kar katmak için bir rating malzemesi olarak, programlarda fütursuzca kullanılırdı...Bunun adına da “basın özgürlüğü” denirdi...Kirli bir düzendi ve hep aynı soru sorulurdu:“İçkili misin Teoman? İçkiyi bırakmayı düşünüyor musun?..”Sanki soru soran arkadaş, Teoman’ın annesidir ya da velisi...Sanki onu “içkiden arındırmak ve topluma kazandırmak! Paparazzi arkadaşın toplumsal misyonudur...”Laf olsun torba dolsun, rating gelsin, yapımcı zengin olsun...Teoman denilen arkadaş da “alkollü kontenjanından kapak olsun...”***Sonra çocuğun, hiç tahmin etmediğim bir hayran kitlesi olduğunu gördüm...Kızlar, genç kadınlar, vicdanı henüz dümura uğramamış free takılan ruhlar, hiç ummadığım entellektüel şahıslar, Teoman’ı ilginç bir şekilde seviyorlardı...O “hayatı altedemeyen” halini...O biraz mahçup, yaşam karşısında “ürkekleşmiş” tavrını...“Kafasını bir türlü iyi yaparak, kayıtsızlaşmış sempatik çapkın” tavrıyla çıkış yolu bulduğunu sandığı umursamaz havasını... ***Şimdi onu, yıllardır lime lime edenler, kişiliğini parçalara bölenler, karakter suikasti yapanlar, “sarhoş” muamelesi çekenler, ne yaptığını bilmeyen bir bar müptelası kıvamında tutanlar, Teoman’a hep beraber “nereye gidiyorsun?..” diye soruyorlar...“Daha karpuz kesecektik?..”Evet bir yerlere gitmemeli Teoman ki, bar çıkışlarında “yine alkol duvarını aştı genç sanatçı azzz sonraaa...” fragmanını dönebilsinler...Teoman veda etmemeli ki müzik piyasasına, “maymuna çevirmeye çalıştıkları her popüler kültür ikonu gibi Teoman’ın etinden, suyundan sonuna kadar faydalansınlar...”Nereye gidiyorsun “Karpuz Kesecektik...”***Anlayamadıkları ve hiçbir zaman anlayamayacakları şudur:Yaşamın küçük kurnazlıklarla onlara sağladığı, “küçük burjuva faydacı dünyaları”, hayata karşı hafif serseri, bohem ve kayıtsız bir duruşu olan bir müptela çocuğu anlamaya müsait değildir...Onlar Charles Bukovski’yi öldükten ve çok meşhur olduktan sonra, “kendi faydacı dünyalarına meze olsun” diye sever ve okurlar...Orhan Veli kısa hayatında sonsuz acılar içinde “cep delik cepken delik” yaşarken, cebinde beş kuruş parasız hayata veda ederken, o simsarlar yokturlar...Orhan Veli öldükten yıllar sonra prim yaptığında ancak, “Orhan Veli”ci olurlar...Nazım Hikmet yaşarken ve hapislerde sürünürken yokturlar...Nazım Hikmet öldükten yıllar sonra “iade-i itibar”a mazhar olduktan sonra Nazım Hikmet’çidir onlar...Bolivya dağlarında ölen Che Quevera’yla bir ilgileri yoktur...“Commandante Che Quevera” parçasıyla dans edip, kız ayarlamakta ustadırlar...***Zavallıdır onlar...Teoman’ı anlayamazlar...İlahlar hayatın onlara bahşettiklerini ellerinin tersiyle itebildikleri için, yarattıkları değerleri ölesiye korulabildikleri için “ilah”tırlar...“Bu ün ihtiyacı beni ilerde çirkinleştirecekse kendi gözümde, ben bunu reddediyorum...Kendimden çok şarkılarımdan dolayı...Onları seviyorum ve kolluyorum böylece...”Bunu anlamaları imkansız arkadaş...Sen bildiğini yap...*****“ÇOK SEVDİĞİM İKİ İNSANI KAYBETTİM...”“Çok kısa bir zaman içerisinde çok sevdiğim iki insanı kaybettim” diyor Teoman dün okuduğum “veda mektubunda...”“Bu acıları halledemeyince her zamanki formülümle müziğe sığındım...Artık zor geliyor...İlerde daha da zor gelecek...Onlarla geçiremediğim vakitlere üzülüyorum...Ve bundan sonra sevdiğim insanlarla daha fazla vakit geçirmek istiyorum...Şarkılarımı yazdım, oradalar...Dinlenilirse, sevilirlerse, yaşarlarsa çok mutlu olacağım...Ama sadece alışkanlık nedeniyle, konserler verebilmek, oyunda kalabilmek adına savaşmayacağım...Üstümü başımı kirletmeyeceğim...Ortalık çok çamurlu...Olay bu kadar aslında...Abartmaya gerek yok dememin nedeni bu...Önümde iki tane konserim var...3 Eylül’de son konserimi veriyorum...Ondan sonra da kendimi emekli ediyorum...Yapmadığım içimde kalan şeyleri yapacağım...Gençlere ise, müziği şiddetle tavsiye ediyorum yine de...Harika bir histir...İnsanın şarkı yazması, söylemesi, çalması...Son konserimle ilgili fazla drama yaratılmasın lütfen...Artık başka bir hayat peşindeyim...Şarkılarımı yazdım...İçim rahat...Onları kendi kendime çalacağım sadece...Belki de birkaç dostuma...Biraz daha rahat bırakılırsam çok mutlu olacağım...”***Bu kadar net...Bu kadar duru bir ifade...Temmuz başında herşeyi bırakıp, “tatile çıkıyorum çocuklarımla” dediğimde, hep bana “ne zaman dönüyorsun” diye sormuşlardı...“Bilmiyorum” demiştim hep...Bu yazıları uzaklarda bir dünyadan yazıyorum bir aydır...Çocuklarımla, hayatı, doğayı, güneşi ve denizi keşfediyoruz...Oyunlar oynuyorlar, tül perdeli cibinlikler içinde denizin dalgalarının hışırtısında öğle uykuları uyuyorlar...Akşam yeniden oyunlar oynuyorlar...Sonra yanıma kıvrılıp uyuyorlar...Üstün başım kirli değil...Çamurlu oyunlar, hayatımı karartmıyor...Sevdiklerimle geçirdiğim şu saatler, bu ahir ömürde bana verilmiş en büyük hediye biliyorum...Üreteceğim zaman üretirim...Yaratacağım zaman yaratırım...Sevdiklerimle geçirdiğim saatler, hayatın gerçek anlamıdır...Teoman bugünleri bir geçsin, çok güzel parçalar besteleyecek ruhunun dinginliğinde...Uzaklaşsın, “kirli” dediği dünyalardan...Onu “çamurlu” yaptığına inandığı hayatlardan...Yepyeni bir yolculuğa çıksın, hayatı yeniden keşfetsin...Yapamadıklarını yapsın, yaşayamadıklarını yaşasın...Hayata “nanik” yapsın...Yakışacaktır ona...
Hayatımız ve çevremiz hep “isteyen” insanlarla dolu...İnsanlar mütemadiyen başka insanlardan birşeyler istiyorlar...Yaşadığımız toplum, “kendisi için birşeyler isteyen insanı” teşvik ediyor...“Ancak istersen elde edersin... İstemeyene ekmek yok... Sen iste o vermesin... İsteyenin bir yüzü kara, vermeyen zenci...” türü tekerlemeleri revaçta tutuyor...***Oysa evrenin yasaları böyle işlemiyor...Bir şeyi istediniz diye siz o şeye sahip olmuyorsunuz...Son zamanlarda “yaşam koçluğu” adı altında ortaya çıkan şaklabanlıklar, Secret türü kitapların yalan yanlış, eksik ve hatalı okunarak yorumlanmasının yaratığı anlamsızlıklar, tam bir kafa karmaşasına yol açıyor...“Hayatta ne kadar çok verirseniz o kadar çok alırsınız...”“Vermek almayı doğurur... Almak da vermeyi...”Gerçekte vermek ile almak aynıdır...Çünkü vermek ve almak aynı enerji akışının farklı yüzleridir...***“Haz almak istiyorsanız, başkalarına haz vermelisiniz... Sevgi almak istiyorsanız, sevgi vermeyi öğrenmelisiniz...İlgi ve takdir bekliyorsanız, ilgi ve takdir göstermeyi öğreneceksiniz...Maddi zenginlik istiyorsanız, başkalarının zengin olmalarına yardımcı olmalısınız...İsteklerinize ulaşmanın yolu, başkalarının isteklerine ulaşmasına yardımcı olmaktır...Eğer hayatta güzel şeylerle lütuflandırılmak istiyorsanız, her tarafınızda meydana gelen güzellikleri sessizce kutsamayı öğrenmelisiniz...” diyor Deepak Chopra ve devam ediyor:“Vermenin, kutsamanın ve dua etmenin düşüncesi bile başkalarını etkileme gücüne sahiptir...Her tohum binlerce orman vaad eder... Öncelikle bu tohum toplanmalı...Verimli topraklara ekilmeli ve meyve vermesi, ağaca dönüşmesi sağlanmalı...Ne kadar çok verirseniz, o kadar çok alırsınız... Böylece evrendeki bolluk ve bereketin devamını ve hayatınıza akmasını sağlarsınız... Eğer verme eylemi ile kendinizi birşey kaybemiş gibi hissediyorsanız, gerçekten vermiş olmazsınız... Bu nedenle de verdiğinizi sandığınız şey, herhangi bir şeyin artmasını sağlamaz...İstemeyerek verilen birşeyin arkasında enerji yoktur... En önemli nokta bir şeyi alırken ve verirkenki niyetinizdir... Bu sürecin amacı, veren ve alan için mutluluk yaratma olmalıdır... Çünkü bu niyet hayatı destekler, devamını getirir ve akışı çoğaltır...Verdiğiniz şeyi ne kadar koşulsuz ve kalpten yaptığınızla doğru orantılıdır, hayatta alacaklarınız...Verdiğiniz herşeyden keyif alacak bir yapıda olmalısınız...”***Bu sözleri şimdi kendi hayatınıza uygulamayı deneyin...Çevrenizdeki insanları aklınıza getirin...Size mutluluk verenler, sizden birşey istediğinde bunu ne kadar rahatlıkla yaptığınızı düşünün...Size mutluluk ve rahatlık vermeden, sizden sürekli birşeyler isteyenleri gözünüzün önüne getirin...Onlara ne büyük bir yük olarak bakmaktasınız değil mi?..Bu basit karşılaştırma, insanlara kalbinizden birşeler verdiğinizde, size bunun belki de başka insanlardan misliyle döneceğini gösterir...Vermeden alamazsınız...Çevrenizde “sürekli birşeyler isteyen, fakat hiçbir mutluluk vermeyen” insanlardan olmayın...“İstiyorum; niye olmuyor?..” gibi bir türlü cevabını bulamadığınız soruları sorup durursunuz yoksa... *****ÇAVUŞOĞLU İLE BARANSU TARTIŞMASI... Ömer Çavuşoğlu “muhteşem bir demagog, inanılmaz hazır cevap bir polemikçi ve müthiş bir zekadır...”Bir programımda Abdurrahim Albayrak Galatasaray için ağlarken, attığı kahkahanın uzunluğu, CNN’deki Çok Farklı programıma jenerik olmuştu...Son tartışmasını Habertürk’te bizim Didem Yılmaz’ın yönettiği programda Mehmet Baransu’yla yapıyor...Baransu, dosyalara hakim bir gazeteci...O dosyalardan örnek verdikçe, Ömer Çavuşoğlu inanılmaz zekası ve polemikçiliğiyle, “Galatasaray’a çiçek atıyor... Denizlispor’a teşvik verdiği için Galatasaray’ın o günkü yöneticilerini kutluyor... Başarılı olduklarını söylüyor... Bütün yöneticilerin zamanında bunu yaptıklarını ifade ediyor...”***Bunları söyledikten ve Galatasaray’ı teşvikten tebrik ettikten sonra, gayet zekice, “Fenerbahçe’nin maçlarında şike olduğuna hiçbir şekilde inanmadığını” söylüyor...Ben de Fenerbahçe’nin maçlarında şike olmuş olmasını istemiyorum...Fakat Ömer Çavuşoğlu’na hatırlatmalıyım ki, “zekasının fazla kıvraklığından kaynaklanan bu demagojik polemikler”, Fenerbahçe ya da Galatasaray’a yararlı tezler değiller...Biz Türkiye’de fubolun temiz olmasını istiyoruz...Her takım için, herkes için...“Teşvik”i tebrik etmek iş değil...Evet geçenlerde yazdığım gibi, o yıllarda “teşvik” bir suç değildi, suç olan şikeydi...Ancak Çavuşoğlu’nun yaptığı gibi, “Teşvik yaptığını düşündüğü Galatasaray’ı tebrik etmek, Fenerbahçe’de de şike olduğuna inanmadığını” söylemek, bana çok eski usul demagoji olarak geliyor...***Beşiktaş’lı olmasam, bu olayda Beşiktaş’ın ve Çarşı’nın tutumuna çok methiyeler düzerdim...Temiz temiz çekildiler...“Suçsuzluğumuza inanıyoruz ancak yargının kararlarını bekleyeceğiz...” dediler...Ortalığı velveleye vermiyorlar...Çarşı, “Şeref’inizle oynayın, Hakkı’nızla kazanın” diye dosta düşmana kapak olacak sloganı manifestosunun başına koydu...Bazen “hiçbir şey konuşmamak çok şey konuşmaktır...”Bazen sessizliğin sesi, çok yüksek gelir...Bazen kurnazlıklar değil, temiz duruşlar ses getirir...***“Allah’ın bildiği kuldan saklanmaz...”Bu futbol kirliydi, bundan sonra hep beraber tertemiz bir sayfa açalım demek başka, “hiçbir şeye inanmıyorum” diye mızıkçılık yapmak başka...İnternet siteleri, “Çavuşoğlu Baransu’nun ağzının payını verdi” demiş olabilirler...Baransu’ya haksızlık ediyorsun...O birşey yapmıyor...Kaldı ki, tevekkülü ve bilgeliği rehber edinen insanların gözünde “o genç gazetecinin ağzının payını vermiş değilsin...”Sevgili dostum Ömer Çavuşoğlu’na hatırlatırım...