Türkiye kabına sığmıyor...

3 Eylül 2011

Dünya değişiyor... Bölge değişiyor... Biz de değişiyoruz...İlerki yıllar ne gösterir bilmem, fakat bugün artık kabına sığmayan bir Türkiye var...Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da eski rolünü ve konumunu kabul etmiyor Türkiye...Mavi Marmara şu veya bu...Aynı olay geçmişte başımıza gelseydi, “İsrail’in özür olmasa da pişmanlık formülü” kabul görürdü...Ancak şimdi kabul görmüyor...Türkiye daha fazlasını istiyor...İsrail’in ablukasını hukuki bulmadığını söylüyor...Akdeniz’de en uzun sahili olan ülkenin kendisi olduğunu vurguluyor...Seferdeki gemilerin güvenliğini sağlayacağını açıklıyor...***Türkiye bölgesel bir güç olduğunu açıkça vurguluyor bunu yaparak...Bu bölgenin, Türkiye dışındaki en önemli askeri gücü İsrail...Türkiye, “haksız bulduğu olaydan” dolayı İsrail’e meydan okumaktan çekinmiyor...Türkiye bölgede yeni bir “etkinlik alanları paylaşımı” talep ediyor...Kendisinin bölgedeki manevi garantör ülke konumunda olduğunu söylüyor...***Gazze’deki duruma gerektiğinde el koyabilen...Arap diktatörlerine tavır koyabilen...Müdahale etmese de tavrıyla müdahale etkisi yaratan bir ülke konumuna atlamaya çalışıyor...Dünya bir ekonomik krizde...İspanya, İtalya, Yunanistan, Portekiz berbat durumda...Türkiye’yi ise kriz halen vurmuyor, ekonomik göstergeler inanılmaz bir büyümeyi gösteriyor...Ortadoğu’da diktatörler devriliyor...Türkiye’deki seçimlerde, iktidar partisi yüzde 50 oy oranını arkasına alıyor...***Tayyip Erdoğan’ın son balkon konuşmasında herkes yeni bir toplumsal uzlaşıdan, zeytin dalından, beyaz sayfadan bahsediyordu...Ben Tayyip Erdoğan’ın son balkon konuşmasındaki tavrında bunların hiçbirini görmedim...Gözlerini bir hedefe dikmişti, aklında kendi bildiği bir hedef vardı...Ona karşı büyük bir kararlılık gözlerinden okunuyordu...Oraya buraya çiçek atacak bir başbakan görüntüsü çizmiyordu...Yanımdakilere söyledim:“Beyaz sayfa açıyor...” diyecekler şimdi, “sonra da balkon konuşmasına uymadığını” anlatacaklar...Oysa bu sefer geçen seçimlerdekinden farklı...Kimseye çiçek atmıyor...Bu zaferi iktidarını içerde ve dışarda sağlamlaştırmak için kullanacak...Zeytin dalı, çiçek, beyaz sayfa falan yok...***İçerde “Futbolda şike operasyonu, Genelkurmay’ın protokoldeki yerinin değiştirilmesi” gibi olaylar gelişiyor...Dışarda “uzun zamandır bilek güreşi yapılan İsrail’e rest vuruluyor...”Açık konuşalım...Mavi Marmara’yı bir kenara bırakın birkaç saniyeliğine...Türkiye, PKK’nın son günlerde İmralı’ya rağmen giriştiği eylemlerin arkasında bazı manipülatörlerin göstermeye çalıştığı gibi Suriye’nin değil, İsrail’in etkin bir rol oynadığını düşünüyor...Bir bilek güreşi var uzun zamandır Türkiye ile İsrail arasında...Türkiye’nin resti bu gerçek bilinmeden değerlendirilemez...***Sonuçta dün, çok başka bir “denize yelken açtı” Türkiye...Bu deniz bildiğimiz deniz değil...Açık deniz, rüzgarlar sert ve değişik eser açık denizlerde...Türkiye “ben bölgesel gücüm” diyor ve “açık denize çıkıyor...”Açık denizde ne olacağı bilinmez...Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa ya da Uluç Reis de olabilirsiniz, veya Harami Hasan Paşa diye bilinen Hasan Rami Paşa da...Barbaros Hayrettin’i veya Uluç Reis’i anlatmaya gerek yok...Biliniyor Akdeniz’deki zaferleri...Harami Hasan Paşa’yı muhtemelen bilmiyorsunuzdur...Harami Hasan Paşa İkinci Meşruiyet ilan edildiğinde donanmanın perişan durumunun sorumlusu olarak görülüp sürgüne gönderilen Bahriye Nazırı’dır...Savunmasında, kendisinden önceki nazırları suçladı Harami Hasan Paşa, kendisinin bir sorumluluğu olmadığını söyledi...Türkiye, Akdeniz’e açıldı...Bugüne kadar açılmadığı kadar geniş bir donanmayla açıldı...Akdeniz ve çevresinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...*****BALYOZ, ERGENEKON VE FUTBOLDA ŞİKE; DENİZ FENERİ DAVASINDAN GEÇİYOR...Balyoz davasında ne olup bittiğini “Adalet’e sarsılmaz bir güven duygusu” içinde izleyebilmem için, “Deniz Feneri davasının adil ve objektif olduğuna” bütün kalbimle inanmam lazım...Ergenekon davasında kim suçlu kim değil, olayları taraftar gözüyle değil, adalet gözüyle izleyebilmem için, Deniz Feneri davasındaki adalete sonuna kadar inanmam lazım...Futbolda “Şikesiz, lekesiz tertemiz bir futbol”un yaratılması için elimden gelen her çabayı gösterebilmem için, Deniz Feneri davasında “tarafsızlığın, adaletin ve hukukun tamamen işlediğine” inanmam lazım...Bilmem anlatabiliyor muyum?..*****TÜRK FUTBOLUNA VERİLEN MESAJ...Her şey bitmiş görünüyordu Kazak maçının 94. dakikasında...Grubun gol bile atamayan en zayıf takımıydı Kazakistan...Mehmet Ali Aydınlar’ın birkaç hafta içerisinde istifa edeceğini düşünmeye başlamıştım...Elbette Guus Hiddink’in de...Federasyon düşecekti... Milli Takım silbaştan değişecekti...Şike operasyonu kimbilir nasıl bir mecraya sürüklenecekti?..Hepsi Avrupa Şampiyonası’na bile gidemeyen bir Türkiye’nin Kazakistan karşısındaki beraberliğinin sonunda gelecekti...***Bu maçın eleştirisi olmaz... Zaten bu köşe spor sayfasındaki bir maç eleştiri köşesi değil...Morali kalmamış bir takım...Avrupa Şampiyonası’na gitse bile doğru düzgün bir iddiasının olacağına inanmayan futbolcular topluluğu...Ruhunu kaybetmiş, kalıp kalmayacağı belli olmayan bir teknik kadro...Şike olaylarının içinde, futboldan kopmuş bir seyirci...Bir frikik, hayatı kurtardı...Umut verdi...Heyecan aşıladı...***Ne geldi biliyor musunuz aklıma Arda’nın o son dakika golü gelince?..Sezen’in bir şarkısının sözleri...“Belki şehre bir film gelir...Bir güzel orman olur yazılarda...İklim değişir Akdeniz olur...Gülümse...”Kim bilir belki Türk futboluna da gelen bu gol...İklimi değiştirir Akdeniz olur...Hadi gülümse...

Devamını Oku

Genelkurmay Başkanı'nın asker selamı...

1 Eylül 2011

Korakor bir tartışma sürüyor Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 30 Ağustos resepsiyonunda verdiği asker selamıyla ilgili...“Selam biçimi şık değilmiş...”“Askerin durumu hoş görünmüyormuş...” Oysa hayata insanlar açısından değil, ilkeler açısından bakanlar böyle komik değerlendirmeler yapmazlar...***Soruyu şöyle soralım:Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, bu selamı bir önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in karşısında durup verseydi bu tartışma yaşanacak mıydı?..Yani Gül yerine Sezer olsaydı Cumhurbaşkanı, bu konu böyle hararetle tartışalacak mıydı?..Sanırım hayır...Tartışmanın hararetli olmasının nedeni, Genelkurmay Başkanı’nın Abdullah Gül kaşısında bu selamı veriyor olması...Yani uygulama yeni...Yeni uygulamanın muhatabı da daha önce “Sayın Cumhurbaşkanım değil, Sayın Cumhurbaşkanı” denilen Abdullah Gül...***Cumhurbaşkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Komutanı değil mi?..Komutanı...Abdullah Gül Cumhurbaşkanı değil mi?..Cumhurbaşkanı...Necdet Özel Genelkurmay Başkanı değil mi?..Genelkurmay Başkanı...O zaman neyi tartışıyorsunuz?..Genelkurmay Başkanı başkomutan konumundaki Cumhurbaşkanı’na selam veriyor...Cumhurbaşkanı, Çankaya’daki tavrı, seçiliş biçimi, duruş şekli itibariyle demokratik hukuk devleti açısından sorun bir hukuksuzluk yaratıyorsa, Cumhurbaşkanı’nı tartışırsın...Cumhurbaşkanı’nı tartışmıyorsan, Cumhurbaşkanı’nın karşısında selama duran Genelkurmay Başkanı’nın duruşunu tartışmak abestir...Ahmet Necdet Sezer’e yapılsa tartışmayacağız...Abdullah Gül’e olunca tartışacağız...Niye?..Abdullah Gül kafamızdaki Cumhurbaşkanı değil!..Hukuk devleti kafamızdakine göre değil, yasalara ve hukukun temel ilkelerine göre gider...Türkiye’de hukukun her alanda çok düzgün uygulandığını söylemek oldukça güç... Fakat bu başka bir konu...Genelkurmay Başkanı’nın selamını bu kadar abes bir şekilde tartışmak, aklıma, akıllarınızla ilgili ilginç sorular getiriyor...Haberiniz olsun!..*****SÜHEYLA ÖĞRETMEN...Karşı apartmanda oturan mahalle arkadaşımın elini sıkı sıkıya tutmuştum... “Sakın birbirinizden ayrılmayın... Kaybolursunuz sonra...” demişti annem...Anneden babadan ayrılıp, yepyeni bir dünyaya giriyordum o sabah...Okula başlıyordum...Bugünkü gibi sıcak bir Eylül günüydü...Bütün okul toplanmış, İstiklal Marşı’nı söylüyordu...Tören vardı...Birazdan sınıflara dağılacaktık...Biz ilkokul birinci sınıf olduğumuzdan, ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi, kimin öğretmenimiz olacağını bilmiyorduk...Minik yüreklerimiz heyecanla çarpıyordu...Mahalle arkadaşım Behlül’ün elini sıkı sıkıya tutmuştum...O daha kısa boylu diye, sanki onu ben koruyacaktım...***Hayatımı yıllarca derinden etkileyecek kadınla o gün karşılaştım...Süheyla Ün...Bizden yaşça büyük iki oğlu vardı ilk öğretmenimin...Sakin, sevecen, şevkatli, anlayışlı tatlı bir kadındı...Otoriterdi aynı zamanda...Ana okuluna gitmemiştim...İlk defa evden ayrılıyor, tanımadığım bir kadının ellerine teslim ediliyordum...Üstelik o kadın bana okuma yazmayı öğretecekti, alfabeyi söktürecekti, Türkçe’yi, Sosyal Bilgiler’i gösterecekti...***İki yıl boyunca sınıfın en çalışkan öğrencisi oldum...Hep bana “Sen bunun cevabını nasılsa verirsin” diye bakardı... Ben de verirdim...Bir gün yine cevaplanması için bir soru sordu...Önce kimseden çıt çıkmadı...Sonra bir el havaya kalktı...Sonra bir başka el...İki kişi cevabı vermek için ellerini kaldırmıştı...Süheyla Hanım bana bakıyordu “Reha’nın eli niye hala kalkmadı” gibisinden...O bana baktıkça benim beynim iyice kilitleniyordu...Soruyu düşünemiyor, cevaba odaklanamıyordum...Kalkan ellere rağmen “Reha cevap versin” dedi...Saçma sapan bir cevap verdim...Şaşırmıştı “Nasıl bilemedin bu sorunun cevabını hayret!..” dedi...Onun beklentisini karşılayamamış olmaktan utanmış, kızarmış, yerin dibine girmiştim...O ise hiç sesini çıkarmamış, başka bir öğrenciden cevabı almıştı...*** O kadar seviyor, o kadar kırmamaya özen gösteriyordum ki onu, üzmemek için içim gidiyordu...Bir gün futbol muhabetti açıldı...Öğrencilere tek tek soruyordu Süheyla Hanım.- “Sen hangi takımlısın?.. Ya sen?.. Sen?..”Bana geldi durdu:- “Reha sen hangi takımı tutuyorsun?..”6 yaşındaydım...Hangi takımı tuttuğum duruma ve şartlara göre değişiyordu...Aşağıdaki bakkalın çuvalda duran piriçlerini avuçlayabilmek ve karıştırabilmek için Galatasaraylı oluyordum...Çünkü bakkal ve oğlu koyu Galatasaraylı’ydı ve ben ancak Galatasaraylı olursam, pirinçleri avuçlayabilecektim çuvalın içinden...Eve döndüğümde, kesif bir Fenerbahçe terörü esiyordu...Bütün aile Fenerbahçeli’ydi ve ben akşam geç saatlerde metazori Fenerbahçe’ye döndürülüyordum...Sabah bakkala gittiğimde yeniden aynı soru soruluyordu bana:- “Hangi takımı tutuyorsun?..”Yalan söylemesini o zaman da beceremediğimden, saf saf “Fenerbahçeliyim...” diyordum; “Dün akşam Fenerbahçeli oldum tekrar...”“Olmaz” diyordu bakkalın oğlu Mustafa “Galatasaraylı olmazsan, pirinçleri avuçlayamazsın...”Çaresiz, “Peki” diyordum yeniden “Galatarasaylıyım ben...”Belki seksen kez bu ritüel tekrarlanmıştı...Akşamları Fenerbahçeli, sabahları Galatasaraylı oluyordum...***Beşiktaş o günlerde mahalle ve aile çevremde alabildiğine uzak biraz da ürkerek bakılan bir takımdı...Annemin kütüphanede çalışırken bir tanıdığı Hasan Bey varmış da, maçlara gider hasta Beşiktaşlı’ymış da, Beşiktaş da o da pek sevilmezmiş de falan filan...Çocuk beynime hafif ürpertiyle kazınmış bir kulüptü Beşiktaş...Gazetedeki resimlerde siyah forma giydiklerinde iyice ürkerdim Beşiktaşlılardan...Galatasaray ile Fenerbahçe arasında gönül ibrem bir türlü bir taraftan yana ağır basmıyordu, nerede kaldı Beşiktaş?..Süheyla Hanım’a cevap veremedim bir türlü... O benim mütereddit halimi görünce, “Reha sen Beşiktaşlı ol...” dedi...Hani Galatasaraylı ol dese Galatasaraylı olacağım...Fenerli ol dese Fenerli olacağım...Fakat Beşiktaş nereden çıktı?..Hiç aklımda yok, üstelik annem bir dolu kafama girmiş Beşiktaş’tan ürkütmüş beni...Süheyla Hanım’a “hayır” diyemezdim ki ben...“Olur” çıktı ağzımdan...***Eve geldim ki ne mümkün Beşiktaşlı olmam hemen...Annem hemen itiraz ettti, “Olmaz öyle şey... Beşiktaşlı olamaz benim oğlum...”O öyle dedikçe inadım tetikleniyordu...Bakkalın pirincini avuçlamak için takımdan dönerdim, ancak Süheyla Hanım’a verdiğim sözden dönemezdim... “Ben Beşiktaşlıydım...”Uzun yıllar geçti aradan...Yaklaşık bir 40 sene...Beşiktaş’a yönetici seçilmiştim...Siyah bir takım elbise, beyaz gömlek ve siyah beyaz kravat giymiştim...Gazetelerde resimlerim çıkıyordu, siyah beyaz görüntülerle...Cep telefonum çaldı...- “Reha ben Süheyla öğretmen...” dedi karşımdaki ses:“Öğretmenim...” diye haykırdığımı hatırlıyorum...“Teşekkür ederim” dedi, “Bana verdiğin sözü tutmuşsun... Halen Beşiktaşlısın...”Gözümden iki damla yaş süzüldü o anda...***Dün öğleden sonra mesajlarımı görmek için mail kutuma girdim...İskender Atlıhan isimli bir yurttaş bana mail atmıştı:“İlkokul öğretmeniniz Süheyla Ün (Benim halam olur) 1 Eylül 2011 tarihi itibari ile Didim’deki evinde vefat etmiştir...Cenazesi Cuma öğle namazını müteakip Didim’de toprağa verilecektir...Başınız sağolsun...”46 yıl önce bir Eylül günü, onunla karşılaşmıştım...Bana alfabeyi öğretmişti...Hayatta birisine verdiğin sözden dönmemeyi de sayesinde öğrenmiştim...Son gördüğümde “Seni çok sevmiştim ben” demişti, “Üçüncü sınıfta bizi bırakıp Kolej’e gitmeni hiç istememiştim... Kısmet...”Sonra gözlerimin içine bakmış, “Seninle hep gurur duydum” diye fısıldamıştı...

Devamını Oku

Haber için 'anasını bile sattığı' söylenen gazeteci hayatları...

1 Eylül 2011

ÖKSÜZ BİR GAZETECİNİN HAYATA VEDASI...Hiç ölecekmiş gibi gelmezdi bana Yalçın...Kolsuz ve her tarafından cep fışkıran yeleği, teleobjektifli son teknolojiyle bezenmiş fotoğraf makinesi, savaş gazetecisi havası ve haliyle Yalçın ölümün, yaşamın, savaşın, barışın fotoğrafını çeken, ancak kendisi hiç ölmeyecekmiş gibi duran bir film kahramanıydı...Gazeteci olmayı ilk düşündüğüm üniversitenin birinci sınıfında, “köşe yazarı” olmaya öykünmüştüm...Gazeteye girdin mi bir süre sonra köşe yazarı olunabilir sanıyordum...“Bana köşe yazarı olmak başka, gazeteci olmak başkadır” dediler; Sonra da işaret ettiler; “Önce muhabir olacaksın...”***“Peki” dedim ve haber peşinde gece gündüz, yaz kış, sabah akşam sürecek bir hayata adımımı attım...Yalçın Çınar’ı bu “acımasız hayatın” içinde tanıdım...Stres, gerginlik, en yakınındaki arkadaşınla, meslektaşınla her daim rekabetin getirdiği psikolojik yük insan vücudunun kaldırabileceği bir boyutun ötesindeydi...Yalçın çok sakin ve dürüst ve arkadaştı...Yüzündeki sakinlik, duruşundaki kararlılık beraber işe gittiği muhabire rahatlık verirdi...Erzurum depremine onunla gitmiştik...Kaldığımız otel gece yarısı artçı sarsıntılarla sallanıp duruyordu...Yalçın en iyi resimleri çektiğinden, diğer gazeteleri atlatmış hissediyorduk kendimizi...***Biz Milliyet’tik...Akşam olduğunda otelin restoranının diğer masalarında öteki gazetelerdeki meslektaşlarımız oturuyordu...Hürriyet, Tercüman ve diğerleri... Masadan masaya kaldırılan rakı kadehlerinin camında, gün boyu sürdürülen amansız rekabetin geceye yansıyan kısa süreli ateşkesinin izdüşümleri olurdu... Yalçın’la birbirimize gülerdik...-”O köyden çektiğimiz resim kimsede yok değil mi?..-Yok kardeş...”***En güzel fotoğrafı biz çekecektik...En özel haberi biz yazacaktık...En iyi gazeteyi biz hazırlayacaktık...Buydu görevimiz...Biz “haberciydik...”Hani birilerinin tanımlamak için “haber için anasını bile satar bunlar” diye aşağıladığı habercilerden...Ne anamızı ne babamızı sattık...Ne arkadaşımızı, ne dostumuzu...Ne vatanımızı ne de insanlığımızı...Kendi körpe vücutlarımızın üzerinde, onları bir gün kanser yapacak kadar tepinmenin dışında, kendimizi ve vücudumuzu hor görerek bir gazetecilik abidesi yaratacağımızı hayal etmenin dışında kimselere bir kötülüğümüz olmadı...Ne Yalçın’ın...Ne de Yalçın gibilerin...***Onu Atina’dan inen uçağın kapısı açıldığında pistte gördüğüm anı hatırlıyorum şimdi...Bulgaristan’dan Türkler Yunanistan’a kaçmışlardı...“Zulüm görüyoruz” diyerek...Yunanlılar Bulgarlarla yakın ilişkideydi ve Türkleri o günlerde Türkiye’ye göndermek yerine, Bulgaristan’a iade etmeyi düşünüyorlardı...Karı koca çoluk çocuk 9 Türk’ü Atina’da, Yunan makamlarından, Türk Büyükelçiliği’nden ve diğer gazetecilerden kaçırdığımı hatırlıyorum...Bir otele yerleştirmiştim onları...Günlerce özel haber yapıp, fotoğraflar göndermiştim...Sonunda kamuoyu baskısı galip gelmiş, Yunanistan Türkleri Türkiye’ye göndermeye karar vermişti...Türkiye’den özel bir uçak gönderildi 9 Türk’ü almak için...***Günlerdir bütün özel haberleri ve fotoğrafları ilk ben gönderiyordum Atina’dan...Uçakla İstanbul’a gelirken hala tedirgindim...Uçaktan inerken, diğer gazeteler bizden iyi fotoğraf almasınlar diye, içim içimi yiyordu...Ailenin bütün fertleri günlerdir benimleydi ve bana güveniyorlardı...Gazeteye bir gün önce telefonda “Aman havaalanına çok iyi bir ekip gönderin... Orada diğer gazetelere rezil olmayalım...” demiştim...“Sen merak etme...” demişlerdi...“En iyiler gelecek...”Uçaktan inerken, pistte onlarca fotomuhabiri, kamera ve gazeteci görmüştüm...Gözlerim aralarında tam ortada en iyi yere konuşlanmış, resim almakta olan Yalçın’ı seçmişti...Nasıl da içim rahatlamıştı...Nasıl mutlu olmuştum...Yalçın varsa mesele yoktu...Havaalanından da en iyi resimler bizde çıkacaktı...Milliyet haber savaşını en önde bitirecek, namusuyla noktalayacaktı...***Bir haber, bir resim uğruna hayatımıza gadrettiğimiz günlerdi o günler...Aramızda konuşurken “gazeteci erken ölür” derdik... Sanki başkası ölecekmiş gibi yabancılaşarak söylediğimize... O yıllarda ölüm bizlere “üzerinde geyiğini yapabilecek bir olgu gibi gelirdi...”Savaşın ortasında gazetecilik yaptığımız ve her an ölümle burun buruna kurşunların arasından fotoğraf çıkartmaya çalıştığımız halde...Sanki silahlı olanlarla aramızda gizli bir anlaşmanın olduğunu düşünürdük...O yeleğin altında görev yapan bizleri vurmazdı, savaşan taraflar...Öyle inanırdık safça...***Gözümün önünden gitmiyor Yalçın’ın safari yelekli savaş muhabiri kıyafeti şimdi...O mükemmel aksamlı fotoğraf makinesi...İyi bir haber, güzel bir fotoğraf uğruna hayatına gadreden bu güzel insan, bu büyük gazeteci, ölüm için çok genç bir yaşta, yıllar yılı gazetecilik uğruna hor kullanmaktan çekinmediği vücudunu daha fazla taşıyamadı...Bilmezsiniz, aslında haberciler fotomuhabirleri öksüzdürler...Yaptıkları haberlerin, çektikleri fotoğrafların ideolojisi yoktur...Geniş kitleler idelojisi olmayan o fotoğrafları çekenlerin mütevazi cenaze törenlerinde arkalarında saf tutmazlar...Arkalarında sadece genç yaşta babalarını kaybetmiş çocukları, her daim dul yaşamış cefakar eşleri, mesleğin tornasından geçmiş, neyin ne olduğunu çok geç anlamış meslek büyükleri, birkaç da gazeteci meslektaş olur vefa buketi niyetine...***“Haber için analarını bile satarlar” diye aşağılanmaya çalışılanların, öksüz biten, yüklü hayat yolculukları böyledir...Yalçın’ın tabutunu “hayattaki ideolojisinin bayrağıyla” sarmışlar...Siyah beyaz bir Beşiktaş bayrağı tabutu sarmalamış...Nur içinde yat kardeşim...***BAYRAM’LARINI KUTLAYACAKLARIM...Bugün Bayram’ın son günü...Herkes tatil yörelerine gidenlerin bayramından söz etti...Onların hangi sorunlarla karşılaştıkları haber yapıldı...Tatil yörelerine gitmeyip, İstanbul, Ankara ve benzeri şehirlerde kalanların da ‘bayram’larını tespit ettik...Devletin tepesindekilerin, askerin, sivilin Bayram’larını da idrak ettik... ***Bence bir önemli kesim var yeterince Bayram’larını kutlamadığımız...Onlarla ilgilenmediğimiz, insani dayanışma bağını göstermekten kaçındığımız...Şike soruşturmasından, Balyoz soruşturmasına, Deniz Feneri’nden, Ergenekon’a, kader mahkumlarından, gazeteci dostlara, futbol yöneticisi arkadaşlardan, özgürlük için gün sayan bütün kalplere kadar, hepsinin Bayram’ını “en içten duygularla” kutluyorum...Biran önce özgürlüğe kavuşmalarını, sevdikleriyle hasret gidermelerini, özgürlüğün sesini duyup, nefesini hissetmelerini diliyorum...Cezaevlerindeki tüm kardeşlerin önümüzdeki Bayram’ları, sevdikleriyle beraber, mutlu, huzurlu ve özgür geçirecekleri günlerin gelmesini Allah’tan diliyorum... Bayram’ınız kutlu olsun kardeşler...Bu Bayram kutlamam en kalbi olanıdır...

Devamını Oku

Ali Koç Fenerbahçe'ye başkan mı oluyor?..

31 Ağustos 2011

Son Metris zirvesinde ilginç şeyler oluyor Fenerbahçe’de...Başkanvekili Nihat Özdemir ile Asbaşkan Ali Koç gidiyorlar Metris’e...Aziz Yıldırım’ı ziyarete...Yanlarında sanıyorum Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe yöneticisi olan kardeşi Ali Yıldırım da var...***Bu görüşmenin ertesi günü Başkanvekili Nihat Özdemir “Fenerbahçe’deki görevlerinden istifa ettiğini” söylüyor... Sağlığını kaybettiğini, Fenerbahçe’ye bu şartlarda daha fazla hizmet edemeyeceğini söylüyor... Olabilir...Ancak nedense, Nihat Özdemir’in istifasının ardında yatan esas gerekçenin başka olduğunu düşünüyorum...Gazeteciler soruyorlar:- “Başkan’a istifa edeceğinizi söylediniz mi?..”Özdemir cevap veriyor:- “Söyledim... Bana ‘Etme’ dedi Başkan...” diye cevap veriyor...***Bu olayın hemen ertesinde onlarca kameranın karşısına Ali Koç geçiyor ve Fenerbahçe’nin federasyon nezdindeki girişimlerini, ne istediklerini neyi alamadıklarını kapsamlı olarak anlatıp, “Federasyon’u değil, Devlet’i göreve çağırıyor...”“Devlet el koysun olaya” diyor...Ali Koç’un “devlet”ten kastettiğinin içinde sanıyorum öncelikle Başbakan Tayyip Erdoğan var...Öyle ya...Futbol Federasyonu’nun üzerinde bir güç talep ediyorsanız, bu güç herhalde Milli Güvenlik Kurulu ya da Kulüpler Birliği olmayacak...***Ali Koç’un konuşmalarını dikkatle izleyenler, Fenerbahçe’deki yeni dönemin stratejilerini yöneten kişinin Ali Koç olduğunu görebilirler...Fenerbahçe’nin neye karşı ne yapacağını kamuoyuna anlatan kişi de Ali Koç...Tam bu esnada Fenerbahçe’nin 18 Eylül’de Genel Kurul yapacağı açıklanıyor...Genel Kurul’un gündeminde Başkanlık seçimi yok, ancak kulübün eylem planının konuşulması, yapılacakların kararlaştırılması gibi her konu var...İlginç bir ayrıntı...18 Eylül’deki Genel Kurul tek oturum değil...Bir hafta sonra 25 Eylül Pazar günü ikinci oturum yapılacak...Kulüplerde ve siyasi partilerde daha çok seçimler esnasında iki turlu oturumlar yapılır...***Neyse...Dönelim Metris Cezaevi’ne...Aziz Yıldırım ve çevresi bir süredir, “Yıldırım’ın başkanlığı sürdürmesiyle, Fenerbahçe’nin bu süreci doğru yönetemeyeceğinin” farkındalar...Ancak mesele şu?..Yıldırım kime güvenip, Fenerbahçe’yi temsil edecek?..Kulüp yönetimlerine aşina olanlar bilirler ki, her Başkan’ın iki arzusu vardır...Başkanlığı mümkün olduğunca uzun süre kazasız belasız yürütmek...Bunun olamayacağının anlaşıldığı durumlarda, yerine gelecek Başkan’ı endirekt olarak belirlemek...Kendi istediği bir Başkan’ın, kendisinden sonra göreve devam etmesini sağlamak...Başkan olmak, yürütmenin başında bulunmak, bir sonraki Başkan’ın hesap soracağı konumda olmak, Başkan’ları böyle davranmaya itiyor...***Fenerbahçe yönetim çevresinde ve Aziz Yıldırım’da, “kendisi ve yakın çevresinden birinin Başkan olarak devam edemeyeceğinin anlaşılmasından sonra, bu görevin Ali Koç tarafından yürütülmesi fikrinin ağır bastığını” düşünüyorum...Ali Koç’un “aileden gelen prestijinin” bu zor dönemde Fenerbahçe için yararlı olduğu düşünülüyor...Üstelik Ali Koç, zaten zamanında kendisinin söylediği gibi “Aziz Yıldırım’ın yanında yetişmeye gelmişti... İlerde Fenerbahçe Başkanı olmak için...”Sert ve tavizsiz duruyor bu süreçte Ali Koç, Fenerbahçe yönetiminin istediği gibi...Aziz Yıldırım ve diğer yönetici arkadaşlarını yarı yolda bırakmayacağı aşikar...Yönetimin manevi olarak devamı olacak...Kendisine bir medya desteğinin bulunduğu da aşikar...Üstelik bunca olayda, hakkında en ufak bir şike konuşma tapesinin çıkmaması da olumlu bir puan...Fenerbahçe’de taşlar yerinden oynayacak...Bekleyin...*****ATLI KARINCAYA BİNDİRDİM ÇOCUKLARIMI DÜN...Dün evin bahçesine oyun parkı kurabilir miyim diye İKEA’ya gittik...Bayram’ın ilk günü, saat 13’te açılıyordu mobilyacılar...Bakıcısı, İKEA’nın yanıbaşında atlıkarıncanın, dönme dolabın, kanonun ve minik trenin olduğu küçük bir lunapark bulunduğunu söyledi...Atlıkarıncanın yanına gittiğimizde, saat 11.30 sularıydı...Henüz çalışmaya başlamamıştı...Bir süre sonra çalıştırmaya karar verdiler müşterileri görünce atlıkarınca’yı...***Poyraz ve Mina’yı atlıkarıncadaki atların üzerine yerleştirirken, kendi flashback’imi garip bir şekilde yaşamaya başladım...45 yıl kadar önce Ankara’da Gençlik Parkı’ndaki lunaparkta bindiğim atlıkarıncada hissettim bir anda kendimi...Sanki Poyraz değil, ben biniyordum beyaz ata...Sanki babam yanımdaydı o bindiriyordu beni...Birazdan kalkacaktı Atlıkarınca...Atlar bir yukarı bir aşağı kalkıp inerek, döneceklerdi...Babam tutacaktı beni attan düşmeyeyim diye...Ben önce sırtı yukarıdaki büyük atlara değil, nispeten mütevazi küçük atlara binmeyi düşünecektim...Başım dönüp, düşmeyeyim diye...***Poyraz’ı yerleştirdim ata, ben atlıkarıncanın pistinin ortasında ona mukayyet olmayı bekliyorum, bir taraftan da Mina’yı yerleştirmeye çalışıyorum...Kızım korktu, hem binmek istiyor hem de korkudan binmeye çekiniyordu...Sonunda annesi ata bindi kucağına aldı onu...Atlıkarınca dönmeye başladı...Poyraz’ın atı inip kalktıkça, oğlumu süzüyordum...Atlıkarınca’daki ilk atına binmişti işte...Kimbilir hangi at onun ilk hafızasında yer edecekti?..Babasını kim bilir nasıl hatırlayacaktı?..Kendi oğlunu o da benim gibi bindirecek miydi atlıkarıncaya acaba?..Babasıyla yaşadığı bu 30 Ağustos anısı aklında kalacak mıydı; kim bilir?..Dün Bayram’dı...Bayram’da babalar çocuklarını lunaparka götürürler...O babayla gidilen ilk lunapark hiç unutulmaz...Hiç, hiç, hiç...*****KÖŞE YAZISIYLA TWİTTER’I KARIŞTIRMA ERTUĞRUL!..Sevgili Ertuğrul (Özkök) iki gün önce köşesinde ilan etti...Artık yazılarını kendi üzerinden birinci tekil şahıs yani “ben” ibaresiyle yazacak...“Ben” demeyi ayıp bulan, “biz” diyen bir kuşaktan ve kültürden geliyorum” diyor...Birinci tekil şahıs yazmak, “ben”i yaşadıklarından hayatı okumak ve köşe yazmak çok çarpıcı ve heyecan verici bir anlatımdır...Samimidir...Şeffafdır...Eldivensizdir, örtüsüzdür...***Ancak dün köşesinde yazacağı konuların teasar’ını (tanıtımını) gördüğümde, “ben” üsluplu yazıların bir köşe yazısından çok bir twitter mesajlarını anımsattığını gördüm...“Hangi yazar beni hayal kırıklığına uğrattı?..Mehmet Barlas’a ne cevap vermeliydim?..Fehmi Koru’yla program yapabilir miyim?.. Basında kadın yazarlar niye Çölaşan’laşıyorlar?..” konu başlıklarından bazıları Ertuğrul’un...Bunlar bir köşe yazarının “ben” başlığıyla yazacağı konular değil...Bunlar kendisiyle yapılacak bir röportajın olası konu başlıkları...Daha çok da Twitter’daki atacağı mesajların kısa çarpıcı başlıkları...Köşe yazılarında “Ben”i kullanmak, oradan bir yerlere çıkarsıma yapmak amacıyla yapılır...Tabii Türk matbuatında bunu anlamayacak kadar geri zekalı olanlar, “deprem felaketinde Japonya’daki sevgilisinden bahsetti” diye yazı yazarlar...“Ben”i yazıda kullanmak okuyucu üzerinde bir çıkarsıma yapmayı amaçlar çoğunlukla...Sevgili Ertuğrul’un “Barlas’a ne cevap vereceği, Fehmi’yle program yapıp yapmayacağı bir “Ben” konulu köşe yazısı konusundan ziyade bir röportaj malzemesi ya da Twitter mesajıdır...Twitter’ı çok tutacağını düşünüyorsun anladığım kadarıyla...Köşeni Twitter’a çevriyorsun...Olabilir...Fakat böyle söyle...O zaman samimi olursun...

Devamını Oku

ErmanToroğlu bunları haketmiyor Erman!..

29 Ağustos 2011

Hayır!..Böyle bir günde “Bir de ben vurayım Erman’a... Zamanında çok şey yapmıştı bana...” demeyeceğim...Sadece kendisine iki satır sözüm olacak...Kim söyledi sana, ‘ne kadar egzantrik olursan, kendinden o kadar konuşturursun’ diye bilmiyorum... Fakat leopar desenli tüllerin altına girip ruh çağırma seanslarına, ruhlara ‘gel lan buraya’ diye bağırmana gerek yok...Senin böyle bir popülariteye ihtiyacın yok Erman arkadaş...***Kim dolduruyor seni bilmiyorum...Fakat Türkiye’yi altüst eden şike soruşturmasında, “seni müşteki sıfatıyla çağırdı Emniyet...Aylardır kılı kırk yaran savcı, senin ifadelerini ciddiye aldı, iddianamesine dayanak yaptı...”Televizyon bir tür şov...Bunu biliyoruz...Fakat “şike soruşturması” bir şov değil arkadaş...Şike soruşturmasından içerde yatan yöneticiler, futbol adamları da şov olsun diye yatmıyorlar orada...Kulüplerin altüst olan kaderleri de o şovun bir parçası değil...***Sonunda şike soruşturmasını yürüten koskoca Cumhuriyet savcısı ve organize şube, “Futbolun ruhunu leopar desenli tülün arkasından ‘gel lan buraya’ diye çağıran bir adamı tanık olarak dinlemek zorunda kaldı...”Bunları savcı haketmiyor, organize şube haketmiyor, bu soruşturmayı yürüten hiçkimse haketmiyor...Fakat en önemlisi Erman Toroğlu haketmiyor...Senin bunlara hiç ihtiyacın yok arkadaş!..Üniversiteler bitirdin, futbol oynadın, milli oldun, hakemlik yaptın, FİFA kokartı taktın, yorumculuk yaptın, milyonlarca lira para kazandın...Bunları yapmaya hiç gereksinimin yoktu ki...Bana gelince;“İyi ki o gece senin konuşmanı kesmişim...” Seni o programda hep istenmeyen bir gerginlikten ve patlayacak bir skandaldan korumaya çalışmıştım...Bir skandalın o gece de çıkması an meselesiydi... Neyse...İyi ki ben artık senin yakınlarında değilim... İyi ki artık programlarda sözünü kesmiyorum...Sen de istediğin gibi özgürce davranıyorsun...Kal sağlıcakla Erman arkadaş...”*****AZİZ YILDIRIM’IN KIZIYLA UĞRAŞANLAR YAMYAMDIRLAR!..Sanki onların babası içeri girdi...Sanki Aziz Yıldırım içeri girince, onlar üzüldü, strese girdi, hastalandı, ağladı...Sanki onlar Aziz Yıldırım’ı kendi öz kızından daha çok seviyorlar... Neymiş...“Hande Gamgam babası Aziz Yıldırım Metris Cezaevi’ndeyken, eşiyle biraz hava değişikliği için Bayram tatilinde Milano’ya gitmiş...”Bu ne rezaletmiş!.. Acı paylaşılmalıymış...Kızının yaptığı duyarsızlıkmış...***Bu ne vicdansızlıktır...Bu ne cellatlıktır...Bu ne yamyamlıktır...Kızı kendine gelemediyse...Uykusuz geceler geçirdiyse, ne olacağız endişesiyle stresli günler geçirdiyse, babanın hapse girmesiyle altüst olmuş bir hayatı nasıl toparlayacağım diye kara kara düşünüyorsa, siz bunları yaşadınız mı da kalkmış kızın kocasıyla ‘hava değişimi iyi gelir’ diye birkaç günlüğüne seyahate gitmesini, böyle yamyam gibi yargılıyorsunuz...Bu Bayram günü yaptığınız günah değil mi?..Siz Aziz Yıldırım’ı kendi öz kızından daha mı fazla seviyorsunuz?..Aziz Yıldırım’ın içeri girmesi, kendi öz kızından daha mı fazla ırgalıyor sizleri?..***Aziz Yıldırım’ın içeri girmesi, Metris’te yatması sizler için sadece bir haberdir...Kendi öz kızı için ise, bir “felaket...”“Haber” olarak görenlerin, “felaket”i bizzat yaşayanları duyarsızlıkla suçlaması ne cellatça bir davranış, ne yamyam bir dürtü!..Siz kim oluyorsunuz da, günlerdir kahır çeken içerdeki adamın öz kızını yargılamaya kalkıyorsunuz?..Rahat bırakın Aziz Yıldırım’ın kızını...Gölge etmeyin başka ihsan istemez, yamyamlar!..*****NEDEN MAÇ GÖRÜNTÜLERİ VERİLMİYOR?.. NEDEN?.. NEDEN?..Aziz Yıldırım Erman Toroğlu’nu Lig TV’den attırdı mı attırmadı mı?..Bu soruya çokça odaklandık, ancak bence bu soruşturmada araştırılması gereken esas konu şudur: “Futbol maçının 3’er dakikalık maç görüntüleri ne oldu da, televizyon kanallarına verilmez oldu... Sadece LİG TV ile TRT’nin tekeline bırakıldı?.. Niye yapıldı bu uygulama?.. Bunda Aziz Yıldırım’ın dahli var mı?.. Bu uygulama futbolu hukuk dışı bir yönetim anlayışına götürüyor muydu?..”***Sorulması gereken sorular budur!..Çünkü geçtiğimiz yıl, çok ilginç kararlar alınmış ve futbolun marka değerini koruyoruz gerekçesiyle pratikte “Yayıncı kuruluş LİG TV ve TRT dışında hiçbir televizyon kanalına maç görüntüleri verilmedi” bu ülkede...Dolayısıyla LİG TV ve TRT dışında hiçbir televizyon kanalındaki yorumcular, “maçları, golleri, off side’ları, faulleri, penaltıları çıplak görüntü üzerinden konuşamadılar, kamuoyunu bilgilendiremediler...***Eğer futbolun yönetiminde bir aksaklık varsa, o aksaklık “maç görüntülerinin neden tekel altına alınması”nı sormaktan geçer?..Kim neyi sakıncalı buldu da, maç görüntülerini, 3’er dakika bile başka kanallarda yayınlatmayacak bir uygulamayı başlattı?..Bu uygulamayı Aziz Yıldırım’ın istediği söylendi...Doğru mu yanlış mı bilmem, bu yolla “maç görüntüleri üzerinden eleştirileri yok etmeyi amaçladığı” iddia edildi... Maç görüntüleri çok önemli...Çünkü maç görüntüleri olmadığında, hangi maçta şike olabilir, hangi maçta teşvik olabilir bunlar iyot gibi açığa çıkardı...Nitekim bir yıl önce, Fenerbahçe’nin son haftada şampiyonluğu Trabzon maçında kaybettiği sezonda, yenilen hatalı goller, hakemlerin hatalı kararları teker teker bütün programlarda yorumcular tarafından masaya yatırılıyordu...***Bu uygulama geçen yıl aniden kaldırıldı...Sorulduğunda “çok eleştiri oluyor, futbolun marka değeri yok oluyor” dendi...Oysa futbolun çıplak görüntülerinin tartışılması, eğriyle doğrunun ortaya çıkmasına yol açar...Şike var mı, yenilen golde hata var mı, hakem kararları ne derece hatalı?..Maç görüntüleri neden televizyon kuruluşlarına “bilinçli bir kararla” gönderilmedi?..Şike yapıldığı söylenen maçların çıplak görüntüleri kanallarda olsaydı ve yorumcular özgürce bu tartışmalı pozisyonları yorumlasaydı daha iyi olmaz mıydı?..Neden geçen yıl ani bir kararla maç görüntüleri verilmedi?..Neden?.. Neden?..

Devamını Oku

En zengin adamın kanserle mücadelesi...

28 Ağustos 2011

1955 doğumlu ve henüz 56 yaşında Steve Jobs...Dünyanın en ünlü markası Apple Computer’u yaratan adam...Milyarlarca dolarlık bir şirket, dünyanın en ünlü markasını yaratan bir adam olarak hayatta her şeyi olduğu gibi, birçok şeyi değiştirebilecek gücü de var Jobs’un...Oysa pankreas kanseriyle boğuşuyor...Nihayet uzun zamandır gördüğü kemoterapinin zayıflattığı vücudunun sesini dinleyerek, “sağlık sorunları nedeniyle işinden ayrıldığını” açıkladı...Yazın başıydı...Yıllardır “iş hayatımda doğru düzgün huzuru bulup”, doyasıya tatil yapmamıştım...Hep ertelemiştim...“Şunlar, şunlar da olsun, daha güzel ve keyifli bir tatil yaparım...” diyerek...***Hiçbir zaman gelmedi, o beklediğim koşullar...Hep bir şeyler aksadı...Aksamadığı zamanda da, aksamadığı için çok işim oldu ve yine tatili düşünmez oldum...Çocuklarımın annesiyle buluştuğumuz o öğleden sonrayı hatırlıyorum...“Çocukları annemlerin yazlığına götürmeyi düşünüyorum 15 gün, sana haber vereyim... Sen de programını yap...” dedi...Onbeş gün çocuklar yazlığa gideceklerdi...Sonra ben bir hafta ya da 15 gün, çocukları alıp bir yerlere gidecektim...Sonra İstanbul’a dönecektik...Yine hafta içi annede, hafta sonu bende, kavurucu yaz sıcaklarında mekik dokuyacaktık...Çocuklar bir orada bir burada kavurucu sıcağın ortasında, doğru düzgün hiçbir şey yapamadan bir yaz geçireceklerdi...***O ana kadar arkadaşlar “yazın ne yapacaksın?..” diye sorduklarında, “bilmiyorum...” diyordum “bir planım yok...”O gün çocuklarımla tatile çıkıp hiçbir şeyi düşünmemeyi, içimden inanılmaz bir kuvvetle hissettim...Küçük çocuklarımın annesine, “Yazlığa benim araba götürsün sizi... Ben Bodrum’a gideceğim... Dört gün sonra sizi aldırırım... Gelirsiniz, çocuklar anneleriyle babalarıyla birlikte tatil yaparlar...”O zamana kadar pedagoglar “tatilde çocuklar farklı bir düzene alışmasınlar... Ayrı yaşıyorsanız ayrı tatil yapın... Dönüşte, yeni düzene adapte olmakta güçlük çeker çocuk...” diye öneriler yapıyorlardı...Bir arkadaşım “hiç oralı olmayın” dedi, “Çocuk anneyle babayı birarada gördüğünde arada sorun olmadığını anlıyor ve rahatlıyor...”***Önceleri bir hafta tatil yaparız diye düşünüyorduk...Bir hafta sonra, bir hafta daha kalmaya karar verdik...Sonra bir hafta daha, bir hafta daha...İkinci haftadan itibaren ben kendimi tatil mood’undan çıkarmıştım...Bodrum’da bir düzen kurmuş, günlük yazılarımı ve çalışmalarını Bodrum’da sürdürür olmuştum...Bu düzen tam 6 hafta devam etti...Büyük kızımı da annesi 10 günlüğüne yolladı...Çocuklar, üzerlerindeki stresi her geçen gün atıyorlar...Gittikçe mutlanıyor, keyifleniyor, gülüyor ve oynuyorlardı...Çocuklar 31 yıllık iş hayatımda bana ilk kez doğru düzgün bir tatil yaptırıyorlardı...Hiçbir şeyi umursamadığım, kepenklerimi indirdiğim, huzuru, dinginliği, denizi, güneşi ve çocuklarımla sevgi dolu iletişimi önemsediğim bir tatil...***Günlük yazının dışında, hiçbir işi kafama takmadığım, oralı bile olmadığım, sevgiye, dinginliğe ve huzura odaklı bir altı hafta geçtiğinde; dönüş yolunda şöyle düşünüyordum:“Mutluluk yaşadığın bu anlar değil midir?..Hayattaki mutluluk, gelecek kaygısını ve geçmiş hesaplaşmaları belirli bir süre arkanda bırakarak anı yaşamak ve anın mutluluğunu hissetmek değil midir?..Altı hafta boyunca ne geçmiş tartışmaları düşündüm...Ne tatil bitip İstanbul’a döndüğümüzde ne yapacağımızı?..Sadece, yaşamakta olduğum o anlara odaklandım...Çocuklarıma, sevgiye, denize, güneşe ve doğaya...***Şimdi İstanbul’dayım, kendi şehrimdeyim...Çocuklarım bir gün annedeler, bir gün bendeler...Bendeyken anneleriyle telefonda konuşuyorlar, annelerindeyken benimle...Küçük kızımın arada bir yaşadığı stres yok oldu gitti...Hep gülüyor ve hep eğleniyor...Ben eve yenilikler yapıyorum sürekli...Hayatımda ilk kez, evde çalışan ustalar bana keyif veriyorlar...Her yaptıkları yenilik hoşuma gidiyor, keyfime keyif katıyor...***Yaşadığım ana odaklandığımdan, sadece o anı hissettiğimden, geçmiş hesaplaşmalardan gelecek kaygılarından beynimi kurtardığımdan beri, ben ve çevremdeki herkes keyifle yaşıyor hayatı...Steve Jobs, çok başarılı bir işadamı...Milyarlarca dolarlık bir dünya markasını yarattı...Başarılı olduğu için, güçlü, zengin ve her istediğini yaptırabilecek kudrette...Ne ki, gördü işte bir hastalık karşısında herkes gibi o da çaresiz...Milyarlarca doların hiçbir kıymet-i harbiyesi yok...Apple’ın sahibi olmak da kanser karşısında birşey ifade etmiyor...Kanser hücreleri “Beyefendi Apple’ın sahibidir diye torpilli muamele çekmiyor vücudunuza...”Siz yaşadığınız “an”larda mutluysanız, yaşıyorsunuz, gelecek planları, geçmiş hesaplaşmaları hiçbir şey ifade etmiyor o anda...Steve Jobs istediği hayatı ne kadar yaşadı bilemem...Ancak bundan sonra yaşayacağını biliyorum...Çünkü en değerli şeyin kıymetini anlamıştır artık...Yaşadığınız an ve o andaki mutluluğunuz en kıymetli hazinenizdir...Apple’dan bile kıymetlidir o...

Devamını Oku

Fenerbahçe'nin Bank Asya Ligi ne olacak?..

27 Ağustos 2011

Fenerbahçe Asbaşkanı Ali Koç, bu şartlar altında Bank Asya Ligi’nde oynamak istediklerini Federasyon’a iletti... Fenerbahçe’nin bu isteği, “öfkeyle kalkıp zararla oturmak”, ya da “Fenerbahçe’siz ligi oynayın da görelim” deyip şantaj yapmak şeklinde algılanıyor...Oysa Fenerbahçe’nin Bank Asya Ligi’nde oynama isteğine Federasyon net bir cevap vermezse ortada bir mağdur yaratılır...Fenerbahçe şikeden ceza alacaksa bir kez ceza alır...Yarın şikeden suçlu bulunursa, bir sezon Süper Lig’de oynatılıp, “Şimdi seni Bank Asya Ligi’ne gönderiyoruz” mu denilecek?..Böyle şey olmaz...Çünkü o zaman Fenerbahçe’yi sadece Bank Asya Ligi’ne göndereceğiniz sezon değil, bu sezon da cezalandırmış oluyorsunuz...***Federasyon çok zor durumda biliyorum... Mehmet Ali Aydınlar “Ben bu görevi niye kabul ettim” diye kara kara düşünüyor...Düşürme kararı verse, “Yarın ceza alıp almayacağı belli olmayan kulübü cezalandırdı” olacak...Vermese ve Fenerbahçe bu sene bu ligi oynadıktan sonra “suçlu görülse” bu kez düşürüldüğü zaman bir kez daha mağdur olacak...Fenerbahçe’nin Lugano’yla başlayan futbolcular arasındaki yaprak dökümü devam ediyor...Gökhan Gönül de büyük olasılıkla gidiyor...Sırada diğerleri var...Durum böyleyse Fenerbahçe zaten ceza almış durumda...***Öyleyse ya ceza tam verilecek ya da küme düşme cezası bir daha verilmeyecek...İkisi birden olmaz...Çünkü bir suça bir kez ceza verilir...Aynı suçtan senelerce, mükerrer cezalar sürmez...Federasyon yasa koyucuya gitmeli ve yeni yasal düzenleme yapılmasını istemeli... Fenerbahçe infial halinde olduğundan “Bizi Bank Asya Ligi’ne gönderin” diyor olabilir...Ancak söyledikleri temelde doğrudur...Ya Asya Ligi’ne bu yıl gönderilir Fenerbahçe, şike suçlusu olma ihtimaline binaen...Ya da bir daha gönderilmez... Bir suçtan kimse on kere mahkum olmaz...*****MEHMET ALİ AYDINLAR: HAYATININ EN ZOR GÜNLERİ...Kimi görsem, önce bir Mehmet Ali Aydınlar’a saydırarak başlıyor... Zavallı Mehmet Ali Aydınlar...Bir ay öncesine kadar, bütün Türkiye kendisinden sitayişle söz ediyordu...Fenerbahçe Bayan Voleybol Takımı’nı sponsorlukla dünya çapında bir takım yapmıştı...Arka arkaya kurduğu hastaneler ve yarattığı sağlık zinciri herkese parmak ısırtıyordu...Herkes Mehmet Ali Aydınlar olmaya özeniyordu...Fenerbahçe’de tüm gözler Aziz Yıldırım sonrası Mehmet Ali Aydınlar’ı gösteriyordu...***Bir de bir ay sonraki duruma bakın...Kim futbolla ilgili konuşmaya başlarsa önce bir Mehmet Ali Aydınlar’a saydırıyor...Futbolu eyyamla yönetmiş...Radikal karar alamamış...Cesur değilmiş...Bunları söyleyenlere diyemiyorsun ki “Gel de sen karar al!..”Mehmet Ali Aydınlar’a vurmak kolay...Bugün dünyanın en kolay işi “Aydınlar’a sallamak...”Kolaysa, şike yaptığı söylenenlere saydır...Şike olduğuna inanmıyorsan, “Ortada şike yokken, Fenerbahçe’yi kim bu hale getirdi” onu yapanlara saydır...Yok kimseye saydıramayacaksın...Mehmet Ali Aydınlar’a saydıracaksın...Üstelik cesur olmamakla...Böylesine korkak bir cesaret eleştirisi görmedim hayatta...Bu da cesur gö-rüntü altındaki kor-kak eyyamcının ruh halidir işte...*****BAYRAM VE BOŞALAN İSTANBUL...Dün öğlen arefe günü işleri için dışarı çıktım...Etrafta inanılmaz bir boşluk göze çarpıyordu...Sanki insanlar yer yarılmış da içine girmişlerdi...Kimsecikler görünmüyordu etraflarda...Belli sezon öncesinin “son büyük Bayram tatili”ne gitmişti megapoldekiler...Sanıyorum Ankara da öyledir şu sıralarda...İn cin top oynuyordur mahalle aralarında...***İnsanların yaptıklarının aksine davranmak “huzursuz bir özgürlük duygusu” yaratıyor bende...Herkes tatil yörelerine koştururken, İstanbul’da kalmak, “farklılığın karizmasıyla, sürüden ayrılmanın huzursuzluğunu” barındıyor ruhumda...İnsanların büyük çoğunluğunun yaptığı bir eylemi yapmamak, “filmlerde kahramanlarına çok karizmatik ve özgürlükçü görüntüler” verir...Siz farklısınızdır...İnsanlar sürüler halinde, trendi ikonların ve kültürlerin arkasından sürüklenmekte, siz ise bağımsız, özgür ve ayrıksı kişiliğinizle, “kendi bildiğinizi okumaktasınız”dır...***Bu davranışın meçhul bir yerlerde meçhul birileri tarafından, kutsanacağına, takdir göreceğine inanırsınız...Oysa hayat sizin beyninizde yarattığınız şizofreninizin aksine, sıradan ve düzayaktır...Bayram sonrası yorgun argın, çoluk çocuk tatil beldelerinden gelenler, sizin bu bireysel özgürlükçü, protest duruşunuza aldırmazlar... Anlamazlar zaten...“Yaa Bayram’da burada kaldın” demek türünden, düzayak, sıradan biraz da küçümser bir ifade takınırlar...Oysa içinizdeki “Issız Adam” ne büyük hayallerle, sürünün aksine bir bağımsızlık ve kişisel özgürlük eylemine girişmiştir...Herkes bir taraflara giderken, şehrinde kalıp, kendi şehrinin insansız güzelliğini dinlemiştir...***Ne ki bu Issız Adam eylemi, arzuladığınız etkiyi yaratmaz...Hayal kırıklığına uğrarsınız...“Allah’ın kıroları ne anlarlar bireysel mutluluklardan” gibi, biraz da entellekt bir analizi seslendirirsiniz...En kötüsü bir dahaki uzun Bayram tatilidir...Bu “anlaşılamama” ve değerini bulamama duygusu sizi bir dahaki uzun Bayram tatilinde “mutlaka bir yerlere gitmeye” yönlendirir...Amaaan siz de önümüzdeki Bayram kalıp ne yapacaksınız; keyfinize göre, sürüye yine uymadan daha bireysel takılabileceğiniz bir yerlere tatile gitmeye karar verirsiniz...Bana gelince...Çocuklarımla çok uzun ve güzel bir tatil yaptım...O ayrıksı ve protest takıldığım günlerin uzağındayım artık...Herkes bir yerlere gidiyor diye, “Ben gitmemeyim” dediğim yıllar çok gerilerde kaldı...Artık kendi gerçeğimi yaşamasını öğrendim...Benim gerçeğim burada kalmamı gerektiyorsa, hiç hava atmadan burada kalıyor ve onun keyfini sonsuz derecede çıkarmayı planlıyorum...Tatile gitmemde sakınca yoksa, “Uzun tatil yaptım” diye yeni bir tatil fırsatını da ertelemiyorum...Bakalım bu Bayram tatilinde ne olacak?..Arada iki üç gün kaçabilecek miyim?..Yoksa bu tatil bütünüyle İstanbul’da mı geçecek?..Hiç fark etmez...Sevdiklerinle geçiyorsa tatil; o tatildir zaten...Gerisi “moda...”

Devamını Oku

Bu sezon alacağı şampiyonluk tarihindeki tüm şampiyonluklara bedel olacak Fenerbahçe'nin...

26 Ağustos 2011

“Hayatta hiçbir mazeret başarının yerini tutamaz...” demişti Erol Aksoy bir gün SHOW TV’nin İcra Kurulu’nda...Bir yöneticinin “mazeret üretme hastalığına tutulduğu bir toplantıdaydık...”“Boşuna konuşma” demişti, “Hiçbir mazaret başarının yerini tutamaz...”***Herkes Fenerbahçe için bir şeyler söylüyor...“Liglerden çekilelim” diyor...“UEFA’yı protesto edelim, Federasyon’u topa tutalım...” diyor...Hep Erol Aksoy’un sözü geliyor aklıma...“Hiçbir mazeret başarı kadar değerli değildir...”Ben Fenerbahçe’nin yetkilisi olsam bu tartışmayı hızla geride bırakmaya çalışırdım...***Yeşil sahada bu yıl mücadele edecek takıma, verebileceğim bütün maddi manevi motivasyonları verir, Fenerbahçe’nin “kırılan gururu” için mücadele edecek genç, hırslı ve azimle bir onur mücadelesi verecek takımı yaratmaya çalışırdım...Fenerbahçe takımı çıksın takır takır futbolunu oynasın...Maçları alsın, terini sahada son raddesine kadar akıtsın...Play-off’a kalsın...Şampiyonluk mücadelesinde son viraja girsin...Düşürebilirlerse o zaman düşürsünler, göreyim Fenerbahçe’yi...***Fenerbahçe’yi bu kadar büyük yapan, “kavgaları değil, tarihinde sahadaki efsanevi başarılarıdır...” Fenerbahçe’yi, Fenerbahçe yapan Lefter’ler, Can Bartu’lar, Ziya’lar, Fikret’ler, Şenol’lar, Birol’ların yeşil çimlere kazınan tarihsel başarılarıdır...Fenerbahçe’nin bugünkü yöneticileri, kulüplerinin tarihini bir kez daha gözlerinin önüne getirerek, Fenerbahçe’yi Fenerbahçe yapan değerleri hatırlamalıdır...Fenerbahçe efsanevi başarılarla Fenerbahçe oldu, kavga ederek değil... Bu sezon Fenerbahçe tarihinde en fazla başarıya aç olduğu sezona giriyor...17 mi 18 mi şampiyonluğu var bilmem, fakat bu sene alacağı şampiyonluk tarihinin tüm şampiyonluklarına bedel olacaktır Fenerbahçe’nin...***Boş tartışmalar, hiçbir sonuca varmayacak gerilimler, bu şanlı kulübü bir yere getirmeyecek...Birileri kendi özel durumlarından dolayı bu kavgayı sonuna kadar yapmak isteyebilir...Onları anlarım...Fakat Fenerbahçe, kişisel durumların ötesinde yaşayan bir tarihtir...Fenerbahçe başarıya endekslidir...Kuru kavgaya ve gürültüye değil...Sonuçta son maçta Sivas’a puan kaybedilse, Fenerbahçe şampiyon olamayacak, belki de ön elemelerde elenip Şampiyonlar Ligi’ne katılamayacaktı...Şampiyonlar Ligi’ne katılmak önemli... Ancak Şampiyonlar Ligi’ne katılmamak Fenerbahçe için dünyanın sonu değil...Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray analarından Şampiyonlar Ligi’ne katılarak doğmadılar sonuçta...***Şampiyonlar Ligi’ne hangi takımlarımızın ne zaman katıldığı, sonuçta ne kadar gidebildikleri hepimizin malumu...Bir karardan, büyük trajediler yaratıp, Fenerbahçe’nin sportif geleceğine ipotek koymak günahtır...Fenerbahçe bu tartışmaları gerisinde bırakarak, bütün gücüyle liglere asılmalı...“Hiçbir mazeret başarı kadar değerli değildir...”*****RIDVAN NİYE FUTBOL YORUMCULUĞUNU BIRAKIYOR ACABA?..Yok böyle bir şey arkadaş... Çok sevdiğim bir insan ve dostum dediğim kişi Rıdvan...Dünkü açıklamasını izliyorum televizyonda... “Başka takımlar yargı önündeyken, kararın Fenerbahçe’yle ilgili çıkmasını protesto ediyorum ve bu futbolun içinde kalamayacağımı belirtiyorum...” mealinde bir şeyler söylüyor...Anlamadım Rıdvan kardeş!..Sen futbol yorumcusu değil misin?..Yoksa bilmediğim bir gerçek mi var?..Sen bazı kişilerin kadrolu yorumcusu musun da haberimiz yok?..***Ne akıl, mantık ve izan dışı bir açıklama bu!..Futbol yorumcusuysan çık açıkla karşı çıktığın şeyleri...Örneğin ben, “bazı televizyon programlarıyla ve televizyon figürleriyle aynı görüntünün ve karenin içinde yer almak istemedim” onun için bu dönemde, futbol programlarının parçası olmadım...Bu bilinçli bir karardı...Fakat aynı görüntüde yer almak istememekle, futbol yorumcuğunu bırakmak aynı şeyler değil...“Ne demek futbol yorumculuğunu bırakıyorum?..”Bu kararından kısa yoldan vazgeç arkadaş!..Yoksa, “çok başka anlamlar yüklerler bu davranışına...”Bu davranışın başka bir izahı yok çünkü...Benden söylemesi...*****NİHAT ÖZDEMİR DAHA FAZLASINI KALDIRAMADI...Fenerbahçe yönetiminde, en ağırbaşlı, en dikkatli, lafının nereye gideceğini bilen yönetcilerinden biriydi o... Hayat mecrasının tecrübelerinden katmer katmer geçmiş bir bir akil adamdı Nihat Özdemir...Onu Pazar günü, Başbakan’ın iftarında görmüştüm...Yanımdaki masada oturuyordu...“Bu süreçteki yazılarınızı dikkatle okuyoruz... Teşekkür ederiz...” demişti selamlaştığımızda...***Sadece empati kurmuştum...Haksız ve vicdansız bir süreç olmaması için çaba göstermiştim Fenerbahçe aleyhine...Yoksa başkaca bir şey yapmamıştım...Demek ki bu kadarı bile çok önemliymiş diye geçirdim içimden onu gördüğümde...Dün artık dayanamadığını gördüm Nihat Özdemir’in...Anladığım ve gördüğüm kadarıyla, ondan daha maceralar ve risklerle dolu bir mecraya götürmesini istiyorlar kulübü...Nihat Özdemir hukuki mücadeleyi sonuna kadar yapar, ancak daha fazlasına ne kendisini, ne de Fenerbahçe’yi sokar...Bir yol ayrımına geldiği belliydi...Kendi doğru bildiğini seçti...“Fenerbahçe’ye daha fazla yararlı olamayacağımı görüyorum...” dedi...Bence çok şey anlatan bir istifa...Sonuçta Nihat Özdemir herhangi bir yönetici değildi...Fenerbahçe’nin Başkanvekili’ydi...Üstelik başkanı da halen tutukluyken...Çok iyi okumak lazım bu istifayı...Anlayana tabii...

Devamını Oku