Genelkurmay Başkanı'nın asker selamı...

Haberin Devamı

Korakor bir tartışma sürüyor Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 30 Ağustos resepsiyonunda verdiği asker selamıyla ilgili...

“Selam biçimi şık değilmiş...”

“Askerin durumu hoş görünmüyormuş...”

Oysa hayata insanlar açısından değil, ilkeler açısından bakanlar böyle komik değerlendirmeler yapmazlar...

***


Soruyu şöyle soralım:

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, bu selamı bir önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in karşısında durup verseydi bu tartışma yaşanacak mıydı?..

Yani Gül yerine Sezer olsaydı Cumhurbaşkanı, bu konu böyle hararetle tartışalacak mıydı?..

Sanırım hayır...

Tartışmanın hararetli olmasının nedeni, Genelkurmay Başkanı’nın Abdullah Gül kaşısında bu selamı veriyor olması...

Yani uygulama yeni...

Yeni uygulamanın muhatabı da daha önce “Sayın Cumhurbaşkanım değil, Sayın Cumhurbaşkanı” denilen Abdullah Gül...

***


Cumhurbaşkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Komutanı değil mi?..

Komutanı...

Abdullah Gül Cumhurbaşkanı değil mi?..

Cumhurbaşkanı...

Necdet Özel Genelkurmay Başkanı değil mi?..

Genelkurmay Başkanı...

O zaman neyi tartışıyorsunuz?..

Genelkurmay Başkanı başkomutan konumundaki Cumhurbaşkanı’na selam veriyor...

Cumhurbaşkanı, Çankaya’daki tavrı, seçiliş biçimi, duruş şekli itibariyle demokratik hukuk devleti açısından sorun bir hukuksuzluk yaratıyorsa, Cumhurbaşkanı’nı tartışırsın...

Cumhurbaşkanı’nı tartışmıyorsan, Cumhurbaşkanı’nın karşısında selama duran Genelkurmay Başkanı’nın duruşunu tartışmak abestir...

Ahmet Necdet Sezer’e yapılsa tartışmayacağız...

Abdullah Gül’e olunca tartışacağız...

Niye?..

Abdullah Gül kafamızdaki Cumhurbaşkanı değil!..

Hukuk devleti kafamızdakine göre değil, yasalara ve hukukun temel ilkelerine göre gider...

Türkiye’de hukukun her alanda çok düzgün uygulandığını söylemek oldukça güç...

Fakat bu başka bir konu...

Genelkurmay Başkanı’nın selamını bu kadar abes bir şekilde tartışmak, aklıma, akıllarınızla ilgili ilginç sorular getiriyor...

Haberiniz olsun!..

*****


SÜHEYLA ÖĞRETMEN...

Karşı apartmanda oturan mahalle arkadaşımın elini sıkı sıkıya tutmuştum...

“Sakın birbirinizden ayrılmayın... Kaybolursunuz sonra...” demişti annem...

Anneden babadan ayrılıp, yepyeni bir dünyaya giriyordum o sabah...

Okula başlıyordum...

Bugünkü gibi sıcak bir Eylül günüydü...

Bütün okul toplanmış, İstiklal Marşı’nı söylüyordu...

Tören vardı...

Birazdan sınıflara dağılacaktık...

Biz ilkokul birinci sınıf olduğumuzdan, ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi, kimin öğretmenimiz olacağını bilmiyorduk...

Minik yüreklerimiz heyecanla çarpıyordu...

Mahalle arkadaşım Behlül’ün elini sıkı sıkıya tutmuştum...

O daha kısa boylu diye, sanki onu ben koruyacaktım...

***


Hayatımı yıllarca derinden etkileyecek kadınla o gün karşılaştım...

Süheyla Ün...

Bizden yaşça büyük iki oğlu vardı ilk öğretmenimin...

Sakin, sevecen, şevkatli, anlayışlı tatlı bir kadındı...

Otoriterdi aynı zamanda...

Ana okuluna gitmemiştim...

İlk defa evden ayrılıyor, tanımadığım bir kadının ellerine teslim ediliyordum...

Üstelik o kadın bana okuma yazmayı öğretecekti, alfabeyi söktürecekti, Türkçe’yi, Sosyal Bilgiler’i gösterecekti...

***


İki yıl boyunca sınıfın en çalışkan öğrencisi oldum...

Hep bana “Sen bunun cevabını nasılsa verirsin” diye bakardı...

Ben de verirdim...

Bir gün yine cevaplanması için bir soru sordu...

Önce kimseden çıt çıkmadı...

Sonra bir el havaya kalktı...

Sonra bir başka el...

İki kişi cevabı vermek için ellerini kaldırmıştı...

Süheyla Hanım bana bakıyordu “Reha’nın eli niye hala kalkmadı” gibisinden...

O bana baktıkça benim beynim iyice kilitleniyordu...

Soruyu düşünemiyor, cevaba odaklanamıyordum...

Kalkan ellere rağmen “Reha cevap versin” dedi...

Saçma sapan bir cevap verdim...

Şaşırmıştı “Nasıl bilemedin bu sorunun cevabını hayret!..” dedi...

Onun beklentisini karşılayamamış olmaktan utanmış, kızarmış, yerin dibine girmiştim...

O ise hiç sesini çıkarmamış, başka bir öğrenciden cevabı almıştı...

***


O kadar seviyor, o kadar kırmamaya özen gösteriyordum ki onu, üzmemek için içim gidiyordu...

Bir gün futbol muhabetti açıldı...

Öğrencilere tek tek soruyordu Süheyla Hanım.

- “Sen hangi takımlısın?.. Ya sen?.. Sen?..”

Bana geldi durdu:

- “Reha sen hangi takımı tutuyorsun?..”

6 yaşındaydım...

Hangi takımı tuttuğum duruma ve şartlara göre değişiyordu...

Aşağıdaki bakkalın çuvalda duran piriçlerini avuçlayabilmek ve karıştırabilmek için Galatasaraylı oluyordum...

Çünkü bakkal ve oğlu koyu Galatasaraylı’ydı ve ben ancak Galatasaraylı olursam, pirinçleri avuçlayabilecektim çuvalın içinden...

Eve döndüğümde, kesif bir Fenerbahçe terörü esiyordu...

Bütün aile Fenerbahçeli’ydi ve ben akşam geç saatlerde metazori Fenerbahçe’ye döndürülüyordum...

Sabah bakkala gittiğimde yeniden aynı soru soruluyordu bana:

- “Hangi takımı tutuyorsun?..”

Yalan söylemesini o zaman da beceremediğimden, saf saf “Fenerbahçeliyim...” diyordum; “Dün akşam Fenerbahçeli oldum tekrar...”

“Olmaz” diyordu bakkalın oğlu Mustafa “Galatasaraylı olmazsan, pirinçleri avuçlayamazsın...”

Çaresiz, “Peki” diyordum yeniden “Galatarasaylıyım ben...”

Belki seksen kez bu ritüel tekrarlanmıştı...

Akşamları Fenerbahçeli, sabahları Galatasaraylı oluyordum...

***


Beşiktaş o günlerde mahalle ve aile çevremde alabildiğine uzak biraz da ürkerek bakılan bir takımdı...

Annemin kütüphanede çalışırken bir tanıdığı Hasan Bey varmış da, maçlara gider hasta Beşiktaşlı’ymış da, Beşiktaş da o da pek sevilmezmiş de falan filan...

Çocuk beynime hafif ürpertiyle kazınmış bir kulüptü Beşiktaş...

Gazetedeki resimlerde siyah forma giydiklerinde iyice ürkerdim Beşiktaşlılardan...

Galatasaray ile Fenerbahçe arasında gönül ibrem bir türlü bir taraftan yana ağır basmıyordu, nerede kaldı Beşiktaş?..

Süheyla Hanım’a cevap veremedim bir türlü...

O benim mütereddit halimi görünce, “Reha sen Beşiktaşlı ol...” dedi...

Hani Galatasaraylı ol dese Galatasaraylı olacağım...

Fenerli ol dese Fenerli olacağım...

Fakat Beşiktaş nereden çıktı?..

Hiç aklımda yok, üstelik annem bir dolu kafama girmiş Beşiktaş’tan ürkütmüş beni...

Süheyla Hanım’a “hayır” diyemezdim ki ben...

“Olur” çıktı ağzımdan...

***


Eve geldim ki ne mümkün Beşiktaşlı olmam hemen...

Annem hemen itiraz ettti, “Olmaz öyle şey... Beşiktaşlı olamaz benim oğlum...”

O öyle dedikçe inadım tetikleniyordu...

Bakkalın pirincini avuçlamak için takımdan dönerdim, ancak Süheyla Hanım’a verdiğim sözden dönemezdim...

“Ben Beşiktaşlıydım...”

Uzun yıllar geçti aradan...

Yaklaşık bir 40 sene...

Beşiktaş’a yönetici seçilmiştim...

Siyah bir takım elbise, beyaz gömlek ve siyah beyaz kravat giymiştim...

Gazetelerde resimlerim çıkıyordu, siyah beyaz görüntülerle...

Cep telefonum çaldı...

- “Reha ben Süheyla öğretmen...” dedi karşımdaki ses:

“Öğretmenim...” diye haykırdığımı hatırlıyorum...

“Teşekkür ederim” dedi, “Bana verdiğin sözü tutmuşsun...

Halen Beşiktaşlısın...”

Gözümden iki damla yaş süzüldü o anda...

***


Dün öğleden sonra mesajlarımı görmek için mail kutuma girdim...

İskender Atlıhan isimli bir yurttaş bana mail atmıştı:

“İlkokul öğretmeniniz Süheyla Ün (Benim halam olur) 1 Eylül 2011 tarihi itibari ile Didim’deki evinde vefat etmiştir...

Cenazesi Cuma öğle namazını müteakip Didim’de toprağa verilecektir...

Başınız sağolsun...”

46 yıl önce bir Eylül günü, onunla karşılaşmıştım...

Bana alfabeyi öğretmişti...

Hayatta birisine verdiğin sözden dönmemeyi de sayesinde öğrenmiştim...

Son gördüğümde “Seni çok sevmiştim ben” demişti, “Üçüncü sınıfta bizi bırakıp Kolej’e gitmeni hiç istememiştim... Kısmet...”

Sonra gözlerimin içine bakmış, “Seninle hep gurur duydum” diye fısıldamıştı...

DİĞER YENİ YAZILAR