Mr.Lieberman...Emin ol; gördüğüm en dürüst adamlardan birisin...Lafı evirmiyorsun, çevirmiyorsun...Diplomatik akrobasi yapmıyorsun, gayet açık ve net ifade ediyorsun...“Ey Tayyip Erdoğan ve Türkiye, sen böyle yaparsan, biz de PKK liderleriyle oturur, maddi ve askeri nasıl destek vereceğimizi konuşuruz... Ermeni lobisiyle görüşüp Ağrı Dağı meselesini gündeme taşır, soykırımı bütün dünyada geçiririz...” Daha ne kadar açık söylesin?..***PKK terörüyle ilgili aylardır bulmaca!! çözen gazetelerimiz, bakıyorum da Lieberman’a küfür ediyorlar:“Bar fedaisi.!. Küstah!.. Haddini bilmez!..”Lieberman gerçekten gençliğinde bar fedailiğinden geliyor...Çünkü ancak diplomatlıktan gelmeyen bir bar fedaisi, bu kadar dobra ve net olur...Bu kadar açık efelenir...Ne yaptığını, ne yapacağını bu kadar açıktan söyleyebilir?..Sizce İsrail, PKK kartını kullanmıyor muydu?..PKK’nın maddi, manevi ve stratejik gücünün arkasında kimsecikler yok muydu?..Kandil dağlarında kayalar yontularak mı üretiliyordu silahlar?..***Lieberman’a teşekkür edin arkadaş...Gayet açık gayet net; ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını söyledi diye...Uluslararası satranç budur işte...Herkesin elinde zamanı geldiğinde kullanacağı kozlar bulunur...Bir diplomatla bar fedailiğinden gelme Lieberman arasındaki tek fark şudur:Bar fedaisi kavga başlamadan önce, ne yapacaksa gayet net ve dürüstçe onu söyler...Lieberman da gençliğinde öğrendiği şekilde öyle yapıyor...Diplomat öyle yapmaz, karşınızda binbir takla atar...Siz de takla atan, yumuşak görünüşün altında medeni bir adam var sanırsınız...Siz fedaiye bakın...Fedai doğru söylüyor...*****İZZET ÇAPA’NIN UZAY KANAT RÖPORTAJI...Ben böyle bir gazetecilik görmedim..Demek insan yaratıcı olunca her yerde yaratıcı oluyormuş...Yıllar yılı, açtığı her mekanda bir egzantriklik, bir farklılık, bir yaratıcılık gördüm yaşadım İzzet’in (Çapa)...Fakat gazeteciliği, üstelik en zorlarından biri olan röportaj gazeteciliğini onun bu kadar iyi yapabileceğini ben bile tahmin edemedim...Uzay Heparı’nın oğlu Kanat’la bir röportaj yapmış...“Benim” diyen röportajcı böyle bir röportaj yapamaz...İzzet Çapa’nın Kanat’la yaptığı röportaj anlatılmaz, yaşanır...Ve bu röportaj İzzet’in bir röportaj ustası olduğunun tasdikidir...Gecce Com’da röportajın bütünü var, mutlaka okuyun... Bir de Medya Faresi sitesinde Nail Keçeli’nin, tarihe not düşen bol anekdotlu inanılmaz yazıları var...Okuyun ve Pazar gününüz renkli geçsin...Keyifli Pazar’lar...*****EİNSTEİN’IN BAŞARISININ SIRLARI...Lisedeyken, fizik hocası dersleri iyi anlatan, gözlüklü, gençten bir öğretmendi...Sanırım ODTÜ’lüydü...Einstein deyince E:MCkare şeklinde tekerlemesini yaptığımız bir formülü anlatırdı kara tahta üzerinde...Oysa yıllar geçti, bu dahi olarak bilinen adamın, aslında bir hayat gurusu, yaşam dehası olduğunu anladım...Aslında Einstein’ın mucizevi başarısının altında “fizik deha”sı değil, hayatın sırlarıyla ilgili keşifleri yatıyordu...Öğrendiğimde onları çok geç kalmıştım...Keşke lisedeyken, ODTÜ’lü fizik hoası, bu sözlerini de aktarabilseydi bizlere...Kendisi biliyormuydu ki acaba?..Hiç sanmıyorum...Bizde eğitim formül ezberlemedir...Hayatın sihirlerini çözme değil...***Bir farkım olsun bu Pazar günü...İşte Einstein’in hayatta başarının sırları formülünün özeti...1) Merakınızın peşinden gidin:Benim özel bir yeteneğim yok... Yalnızca tutkulu bir meraklıyım...Sizin merakınızı çeken şey nedir?..Benim merak ettiğim, neden bazı insanların başarılı olup, bazılarının başarılı olamadığıdır...Bu yüzden yıllarca başarı üzerinde çalıştım...Merakınızın peşinden giderseniz başarılı olursunuz...***2)Azim paha biçilmez bir değerdir...Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum...Belirlediğiniz yolun sonuna ulaşacak kadar başarılı mısınız?..Posta pulları çok değerlidir...Çünkü gideceği yere varana kadar, mektuba yapışıp kalırlar...Posta pulu gibi olun, amacınıza yapışıp kalın...***3)Bugüne odaklanın...Güzel bir kızı öperken, düzgün araba kullanabilen birisi, öpücüğe hakettiği dikkati vermiyor demektir...İki atı aynı anda süremezsiniz...Bir şeyler yapabilirsiniz...Ancak herşeyi yapamazsınız...Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin...***4)Hayal gücü güç verir...Hayal gücü her şeydir...Sizi bekleyen güzelliklerin ön izlemesi gibidir...Hayal gücü bilgiden daha önemlidir...Hayal gücünüz geleceğinizi belirler...Zekanın gerçek göstergesi hayal gücüdür... Bilgi değil...Bu yüzden hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin...***5)Hata yapın...Hiç hata yapmayan bir insan, yeni bir şey denememiş demektir...Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz, hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir...Başarılı olmak istiyorsanız, yaptığınız hataları üçe katlayın...***6)Anı yaşayın...Ben geleceği hiç düşünmem...Ne de olsa gelecektir...Geleceği ayarlamanın tek yolu, olabildiğiniz kadar şimdide olmaktır...Şu anda dünü, ya da yarını değiştiremezsiniz...Önemli olan tek an şimdidir...***7) Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın...Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın...Değerler yaratın...Eğer değerli olursanız, başarı kendiliğinden gelecektir...***8)Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp, farklı sonuçlar beklemek, deliliktir...Hergün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz...Hayatınızın değişmesini istiyorsanız, kendinizi değiştirmelisiniz...***9)Bilgi malumat değildir...Bilmenin tek yolu deneyimlemedir...Bir konuyu tartışabilirsiniz, ancak bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır...Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimlemelisiniz...***10)Oyunun kurallarını öğrenmek zorundasınız...Böylece herkesten daha iyi oynayabilirsiniz...Yapmanız gereken iki şey var...Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek...İkincisi ise oyunu herkesten daha iyi oynamayı istemek...
Lig başlıyor bugün şükürler olsun...Artık futbola merhaba derken, son bir iki sözümü de söyleyeyim...İçimde kalmasın...Kimse bir şey ima etmedi Allah için...Fakat ben yine de şike soruşturması ve olaylarıyla ilgili takımlarını kayıtsız şartsız savunmaya geçen, Fenerbahçeli ve Galatasaraylı meslektaşlarıma söylediklerimi baz alıp, Beşyiktaş’ı ve kendi durumumu da anlatayım...Serdal Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş kardeşim tutuklandı İstanbul Büyükşehir Belediye kupa finaliyle ilgili...***Serdal Adalı bu kulübün futbol şubesi sorumlusu...Yediğim üç beş dostça yemek, keyifli saatler var Serdal Adalı’yla...Tayfur Havutçu bir dönem yöneticiğini yaptığım takımın kaptanı, benim yönetciliğim esnasında teknik direktörle kulüp yönetimi arasındaki köprüsü, sonrasında da teknik direktörü...Suçlandığı Büyükşehir Belediye maçından önce, yüzüne bakmıştım “bembeyazdı yüzü, ya alamazsak bu finali” diye...Ahmet dediğim Beşiktaş’ın protokol sorumlusu kardeşim, her maçta “kelini” gördüm mü keyfimin yerine geldiği gençtir...***Bu insanlar benim tuttuğum takımda, yönetcilik yaptığım kulüpte görev yapıyorlardı...Aynı camianın içindeydik, dostluğumuz, tanışıklığımız vardı elbet...Serdal çok zengin bir aileden geliyordu...Para pul işlerine hiç ihtiyacı olmayan zengin bir Adanalı aileden...Tayfur, Süleyman Abi’den (Seba) Beşiktaş’a yadigar bir kardeşimizdi...Arkadaşlık dostluk ilk günden “Yok arkadaş, benim tanıdığım bu insanlar bu işi yapmazlar” demeyi gerektirirdi...Böylesi bir tanışıklığa, dostluğa karşın, yüreğime taş bastım yine de demedim...Neden?..Çünkü yargı sürecinde ben onları tanıyorum, onlar benim kulübümün adamları dersem, diğer kulüplerdeki tutuklu arkadaşlara haksızlık etmiş olurum bir...Yargının görevini duygusal bir dokunuşla da olsa etkilemiş gibi düşünülebilirim iki..Üçüncüsü ve en önemlisi de, ben Beşiktaşlıyım, “Bu şike soruşturmasını, fazla bağırıp çağırmadan yargıya yardımcı olarak tamamlayalım” derken, kendi kulübümü kayırıyormuş gibi bir durumu düşmek istemedim...***Üçünü de yakından tanıdığım bu insanlar için onlara destek olacak doğru düzgün tek bir kelime etmedim...Sevmediğim ya da sattığım için mi onları?..Şike yaptıklarına inandığım için mi?..Hayır ikisi de değil...Sadece yaşımdan, başımdan, aklımdan, izanımdan utanır duruma düşmeyeyim, “kendi takımını ve arkadaşlarını koruyor diğerlerine geçiriyor” intibaını uyandırmayayım diye, sustum bekledim...Hatta Çarşı’nın “Aklanın da gelin” kampanyasını destekledim...“Yahu sen bizi tanıyorsun nasıl böyle düşünürsün” demişlerse içlerinden bana; bilsinler ki, bu tutumun tek nedeni, onların sımsıcak dostluğuna elimi uzatmamak değil, bu tarafsız, objektif ve yargı sürecini torpillememek istememdendir...Keşke, çifte standartlı, hayatları boyunca gerçekleri gizlemiş, tersyüz etmiş, olayları manipüle etmiş Türkiye’yi verdikleri “kirli gazlarla” mahvetmiş adamlar, bu tavırdan bir parça nasiplerini alsalar...Onlar “hayata katakulli oynayan gücü” bir b.k zannediyorlar... Oysa, hayatı güzelleştiren asaletin estetiğidir...*****ODA TV İDDİANAMESİ VE SONER YALÇIN İÇİN SÖYLEYECEKLERİM...Üstünden daha bir yıl geçmedi...Daha bir yaşını yeni doldurmuş, minik çocuklarımı birbuçuk ay boyunca göremediğim günlerden geçiyordum...Babamın seksen yıl nice badirelerden geçmiş bünyesi; yazılanlara dayanamamış, “beyin kanaması” geçirmişti...Sol tarafına felç inmişti...O günlerde Soner‘in internet sitesinde, benim için yazılan yalanlardan ikrah etmiş, sonuna kadar hukuk savaşı vereceğime yemin etmiş, arka arkaya 7-8 dava açmıştım...Sadece tazminat değil, ceza davaları da... ***Dün Soner ve Oda TV hakkında savcının hazırladığı 134 sayfalık iddianameyi okurken, içim bir tuhaf oldu...İddanamenede söylenen suçları işledin mi işlemedin mi bilmiyorum...Ancak yemin ediyorum ki bu suçların hiçbirini işlememiş olmanı ve bu davanın sonunda beraat etmeni, en içten duygularımla diliyorum...Bana hayatımda iyi kötü ne yapmış olursan ol...Benim için ölümüm, ya da itibarsızlaştırılmam dahil ne istemiş olursan ol!..Ne yazmış olursan ol...Senin bu davadan beraat etmeni gönülden arzuluyorum...***Eyyamcılık olsun, “bak ne iyi insanmış” desinler diye mi?..Hayır...Sen içerdesin, “Vay anasına, omurgalı adam çıktı” diyesin diye mi?..Hayır...Sana sempati duyan insanlara, bir sempati rüzgarı estirmek ve bundan bir rant elde etmek isteğiyle mi?..Hayır...Esas nedeni şu;Bu ülkede birbirinin gözünü oyarcasına yapılan siyasi mücadele, ülkeyi geri dönülmez şekilde cepheleştirdi...Kan, gözyaşı, infazların gölgesinde, sağlıklı ve barışçı bir demokrasiyi kurmak gittikçe güçleşiyor...Sürekli devr-i sabık yaratarak, mütemadiyen siyasi rakiplerimizin gözünü oyarak, darbeler, suikastler, hapisler, infazlar, intikamlar sürecini alabildiğine kullanarak bu toplumun yaşaması ve rahat nefes alabilmesini yok edecek bir sürecin daha fazla devam etmesini istemediği için...Bu ülkede bir gün kurulacak gerçek barışın, kan ve gözyaşının üzerine inşa edileceğine inanmadığım için...Bu ızdırap verici süreçlerin beraatle sonuçlanmasını diliyorum...***Benim seninle olan konularım ayrı...Bunlar ayrı...Sen hangi nedenle yapmış olursan ol, benim için bu konular ayrı...Nedim ve Ahmet için görüşlerim zaten belli onları çoktan yazmıştım...Hayırlı bir süreç olur bu dava süreci Soner için de; öyle temenni ederim...
Türk futbolunun bir toz duman bulutu içinde yolunu bulmaya çalıştığı bir dönemde başladı süper lig. Şike tartışmalarının gölgesinde taraftarın gergin ve futbola karşı heyecanın, güveninin azaldığı bir ortamda başlayan lig nasıl devam edecek?.. İşte Reha Muhtar’la bu Pazar, büyük çalkantı yaşayan Türk futbolu üzerine sohbet ettik. Reha Muhtar’ın tespitleri ve cevapları kaçırılmayacak türden...* Her lig öncesinde kimler transfer edilecek, kimler gönderilecek, nasıl bir kadro kuruldu, bu kadro uyum sağlayıp başarılı olur mu?.. Gibi yorumlar, tartışmalar yapılırdı. Yani futbolla yatılıp futbolla kalkılırdı. Bu hafta lig başladı başlamasına ama şike gölgesinde... Futbolla değil şike tartışmalarıyla başlayan bu lig nasıl devam eder sizce? Çok zor günler geçiriyor Türk futbolu... Temmuz’un 3’ünden beri bu konuyu konuşuyoruz... İki aydır full bu konuyla yatıp bu konuyla kalkıyoruz...Lig yara alacağı kadar aldı zaten...Fenerbahçe’de satılmadık futbolcu kalmadı...Beşiktaş’ta tribünleri coşturacak yeni hiçbir transfer yok...Transferin konuşması da yok...Galatasaray bir şeyler alıyor...Ancak taraftar kendi takımını iddialı görmezse, diğer takımlarla da ilgilenmez...Onun için Galatasaray’ın transferleri de bir türlü ele gelmiyor...* Fenerbahçe ve birçok kulübün adının karıştığı şike iddialarından sonra oluşan mevcut durumdan dolayı futbolseverler ""psikolojik sarsıntı"" yaşıyor. Taraftar maça gitmek istemiyor, heyecanı yok. Taraftar bundan sonra her izlediği maça şüpheyle mi yaklaşacak, bu güven nasıl kazanılır?Güzel bir soru...Bu yara kolay kapanmayacak...Yıllar geçtikçe daha fazla fark edilecek...Onun için bütün kulüplerin ortak hareket edip birlikte Türk futbolunu bu girdaptan çıkartmaları gerekiyor...Kulüpler Birliği yeni dönemde çok aktif bir inisiyatif almalı ve taraftarları bu karamsarlık ve yılgınlıktan kurtarmalı...* Fenerbahçe taraftarı TFF’deki üst kurumlara karşı ciddi tepki içerisinde. Saldırganca tavırlar içerisine girilmesi herkesin korktuğu bir durum. Sizce öfkeyle gelen şiddet mi yoksa sağduyu mu hakim olur tribünlere?Öfke olacak da ne olacak ki?.. Neye karşı olacak?..Bu iş artık öfke dönemini geçti...Fenerbahçe taraftarı, takımının bir yıl kaybederek bu işten sıyrılabileceğini görürse, yavaş yavaş yaralarını sarabilir...Yoksa bir kulübü 5 yıl bir daha ayağa kalkamaz hale getirirseniz, şikeyi çözeceğim derken, futbolu bitirirsiniz...Evet futbol tertemiz olmalı...Şikesiz lekesiz bir lig oynanmalı... Bunun için yaptırımlar da güçlü tutulmalı...Bir daha bu işlere heves edenler, daha edemeden istekleri kursaklarında kalmalı...Fakat bir de şu gerçeği unutmayalım...Yine Fenerbahçe’yle, Trabzon’la, Beşiktaş’la, Galatasaray’la oynanacak bu ligler... Fenerbahçe iki sezon daha, elinden böyle futbolcu çıkartırsa, ortada Fenerbahçe kalmaz...Futbol dışından, “Daha fazla kelle daha çok kan” diye ahkam kesenler, futbol için bu gerçeğin farkındalar mı?..* Bu kadar gergin bir ortamda hakemlerin işi de çok zor değil mi?Hakemler, eskisi kadar kolay hata yapamayacaklar... Geçmişte hakem hatasının doğru düzgün bir yaptırımı yoktu... Notu biraz eksik geliyordu...Çok bariz birkaç hata varsa, hakem bir süre dinlendiriliyordu...Şimdi soru işaretleri daha açık belireceği için, hakemler de kendilerine çeki düzen vermek zorundalar...* Gelelim Milli Takıma... Heyecansız, moralsiz bir Milli Takım izliyoruz. Avrupa Şampiyonası"na gitse bile bir iddiasının olmayacağını düşünen bir kadro ile nasıl gelecek başarı, nasıl düzelecek bu moraller? Mesele Milli Takım’ın Avrupa Şampiyonası’na gitmesi değil...Diyelim ki Belçika’yı geçtiniz ikinci oldunuz...Diyelim ki ikinciler play-off’undan çıktınız Avrupa Şampiyonası’na gittiniz... Bu takımla, bu moralle, konsantrasyonunu kaybetmiş teknik heyetle, Avrupa Şampiyonası’nda ne yapacaksınız?..Ligde doğru düzgün futbol oynanmadan, Milli Takım’da iyi futbol oynanmaz...İki kere iki dört...Ali Koç F.Bahçe’nin geleceğini temsil ediyor* Ali Koç’un bu zamanda başlattığı “Kurtuluş Savaşı” büyük takdir topluyor. Belli bir kesim Aziz Yıldırım’ın başkanlığa devam etmesi gerektiğini savunurken bazıları da Genel Kurula gidilerek Ali Koç’un başkanlığında bir çözüm yönetimi kurulmasını savunuyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Gerçi Genel Kurul’a gidilirse Aziz Yıldırım tekrar aday gösterilip seçilir deniliyor ama...Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığı’nı bırakacak... Bence bu konu tamam gibi...Aziz Yıldırım’ın Başkanlığı’nda bir Fenerbahçe, bu süreci doğru devam ettiremez... Ali Koç önde görünüyor...Ancak Nihat Özdemir yeniden ikna edilerek başkanvekili sıfatıyla devam ediyor Fenerbahçe’de...Ali Koç Fenerbahçe’nin geleceğini temsil ediyor...Nihat Özdemir ise, “şu andaki akil adamı...”Gelişmeler, “Fenerbahçe’nin geleceği ile akil pozisyonu arasında” bir yerde oturacak...Bekleyelim...* Federasyon"un aldığı karar gereğince Play off 2011-12 sezonunda uygulanmaya başlanacak. Geçtiğimiz günlerde böyle bir uygulamanın Türk futboluna ne fayda sağlayacağı konusunda önemli tartışmalar yaşanıyordu ki, UEFA"nın Fenerbahçe"ye ilişkin aldığı/aldırttığı Şampiyonlar Ligi"nden "men kararı" bu tartışmaları sonlandırdı. İlgi Fenerbahçe’nin men kararına kaydığı için bu konu gerektiği şekilde tartışılamadı. Sizce Play Off Türk futboluna ne getirir, ne götürür?Bu play-off tartışmaları sanal tartışmalar...Herkes kendisine rating yapmak için, bu tartışmada yüksek perdeden bağırıyor...Sahte bir tartışma bu...Lig’in heyecanı kalmamış...Yayıncı kuruluş decoder satışından, Lig’e ödediği parayı çıkaramaz hale gelmiş... Gitti gidecek...Play-off’da şampiyonluk derbileri oynatıp, zararını bir miktar telafi etmek istiyor...Bu mesele yayıncı kuruluşun kârı meselesi değil...Yayıncı kuruluş, kulüplere para ödüyor...Bu parayı ödeyemezse, kulüpler bankalara borçlarını kapatamayacaklar...Bankalara borç kapatamayınca, faizler binecek...Futbol kulüpleri iyice çöküş yaşayacak...UEFA standartlarının tamamen gerisinde kalacaklar ve treni kaçıracaklar...Bu tartışmaları yapanlar, mahalle kahvesi muhabbetti yapmaktalar...Futbolun bir ekonomisi, yönetimi ve geçekleri var...Anladık kahvede okeye dönerken de futbol konuşuluyor...Ancak televizyon stüdyosu, okey masası değil...İnsan biraz düşünür konuşur...Oysa bizde futbol yorumculuğu okey masası seviyesinde gitmekte...* Trabzonspor, UEFA’nın müdahalesi ile özellikle ekonomik anlamda büyük bir fırsat yakaladı. Bir anda kendini Şampiyonlar Ligi’nde buldu... Buldu bulmasına ama “Bu kadro ile bu çok zor. Hem de bu kadar iyi çekilen kuraya rağmen” deniliyor. Siz ne dersiniz Trabzon bu fırsatı iyi kullanabilir mi?Ben Trabzonspor’un çok iyi bir hava yakalayacağına inanıyorum...Geçen yıldan bu yana istikrarlı gidiyorlar...Şenol Güneş gibi istikrarlı ve kalibreli bir Hoca’nın başlarında olması büyük şans...Bu sene Trabzonspor’un patlama yapmasını bekliyorum şahsen... * Ben kendi adıma futbolu çok takip eden biri olmasam da temiz futbolun gerçekleştiği, keyifli maçların oynandığı, haklı galibiyetlerin alındığı bir lig diliyorum. Taraftarların da bunun bir oyun olduğunu unutmadan tribünleri doldurmasının, öc almak için değil temiz futbol için tribünlere ve ekran başına geçmesinin gerçekleşebileceğini düşünmek istiyorum. Gerçekleşecek mi dersiniz bunlar?Başka kulüplerin taraftarları, Fenerbahçe taraftarına empati yaparlarsa, hayat güzelleşir...Fenerbahçe taraftarı, başka camialardan kendisine uzatılacak o eli hissetmeli...Fenerbahçe taraftarı bu olayın sadece Fenerbahçe’ye yönelik olmadığını içselleştirmeli...Böyle olursa bir çıkış bulunacak...Ayrıca çok da karamsar olmayın...Futbol sihirli bir oyundur...Öyle bir derbi, öyle bir maç izlersiniz ki, öyle goller atılır öyle penaltılar kaçar ki, şike tartışmaları bıçakla kesilmiş gibi kesilir...Futbolun mucizevi sihri, dosyaların soğuk tartışmalarını, alevlendirecektir...Futbol sihirli bir oyundur...O sihri yakında gösterecektir...
Bazen yazarlar, isim vermeden birbirlerinin yazdıklarını eleştirirler...İsim vermeyenler, ya karşılarındakinin hışmını çekmekten korkarlar, onun için isim vermezler...Ya da benim gibi, her konuda olur olmadık isim verip, yazarlararası “polemik”i ön plana çıkartmak istemezler...İki yazar tartıştı mı, medya siteleri öyle bir polemik ve çatışma haline getiriyor ki, konunun içeriği (muhteviyatı) kayboluyor...***Amaç meslektaşlarının yazdıklarında, senin gördüğün hatayı söylemekten çıkıyor, “Fena çaktı... Bilmem ne yaptı...” gibi anlamsız boyutlara gidiyor...Dün Mehmet Tezkan’la yemekte karşılaştım...“Torik yazısını bana mı yazdın” dedim...Baktım gülümsüyor...Anladım ki benim yazımdaki ifadeye üzerine yazmış...***O zaman konuyu baştan alayım...Bir süre önce Mehmet Tezkan köşesinde “PKK saldırılarının arkasında Suriye’nin olabileceğini” yazdı...PKK saldırılarının arkasında, şu anda çok zor durumda olan Suriye hükümetini görmek bana göre abesle iştigaldi...Ben de bu görüşü alabildiğince eleştirdim...Fakat Tezkan’ın adını vermedim...Çünkü meselem Tezkan’la polemiğe girmek değil, Suriye olmayacağını aktarmaktı...Neyse bu konu böyle kapanmışken, geçtiğimiz Bayram’da Bebek’teki balıkçımda yılın ilk palamutunu yediğim gün “Palamut Mevsimi” isimli bir yazı yazdım...Yazıda, Boğaz çocuklarının istavrit, izmarit, torik, lüfer, palamutla haşır neşir hayatlarını anlatıyordum...İki üç gün önceydi...Baktım balık konusundaki uzmanlığına güvendiğim Tezkan’ın köşesinde ilginç bir yazı çıktı...“Çocukluk, gençlik günlerimizde torik masaya gelmezdi... Biz o zamanlar torik yemezdik...” diyor...***İçimden “Bu acaba bana mı dokunduruyor?..” diye geçiriyorum, ancak tam da isimlendiremiyorum...Dün yemekte tesadüfen yanıma düşünce pat diye soruverdim...“Torik yazısını benim yazı üzerine mi yazdın?..”Güldü...Anladım ki bana söylüyor “Biz gençliğimizde balık diye torik yemezdik...” diye...O arada laf karıştı Tezkan’a söyleyemedim...Şimdi söyleyeyim, arada okuyucu da keyiflensin...“Torik elbette o tarihlerde ızgara olarak gelmezdi masalara sevgili Tezkancığım...Torikten ünlü mezemiz lakerda yapılırdı...Torik lakerda olarak masada yerini bulurdu...Eski İstanbullular, Rumlar, Yahudiler iyi bilirler ki ‘lakerdanın iyisi torikten olur...’Bazıları palamuttan lakerda yapmaya kalkar...Hiç yapmaya kalkma tavsiye etmem, lakerda kuru ve lezzetsiz olur...Lakerdanın makbulü torikten olanıdır...İstanbul Boğazı’nın çocukları, toriği tuzlayıp, bir dizi işlemden geçirilmiş haliyle, lakerda dedikleri meze biçiminde onu kırmızı soğan eşliğinde yerler...Bilgilerine sevgili Tezkancığım...”*****GALATASARAY VE HAKKINDAKİ İDDİALAR...Kimileri sanıyor ki, Galatasaray-Manchester United maçıyla ilgili iddiaları çok ciddiye alıyorum, bu konuyla yatıp bu konuyla kalkıyorum...Oysa bir iddia olmanın dışında hiç ilgilendirmiyor beni...Benim bu konuyla ilgilenmenin nedeni başka...Galatasaray’la ilgili 18 yıl öncesinden bir iddia ortaya atıldığında, Fenerbahçe hakkındaki şike soruşturmasıyla ilgili hak, hukuk, adalet, şike, soruşturma, temiz toplum, temiz futbol, fair-play gibi her felsefi güzel sözcükleri sıralayanların düştüğü off-side durumu gözlere sokmaya çalışıyorum ben...Konu futbol ve takım oldu mu, akan sular duruyor...***Ne demiştim?..Türkiye’de Ergenekon var mı yok mu, Balyoz planı gerçek mi değil mi, darbe, Deniz Feneri; aklınıza hangi konu gelirse birbirini boğazlayacak kadar düşman olanlar, tuttukları takım Fenerbahçe’ye konu geldiğinde, her şeyi bırakıp aynı telden çalıyorlar...Fenerbahçe söz konusu olduğunda, aynı takımı tutanlar, hiçbir konuda sağlayamadıkları görüş birliğini anında sağlayıveriyorlar...Oysa o sırada diğer takımların taraftarları, onları küçümsüyor ve eleştiriyor:“Açıkça şike konuşmaları yapılmış... Nasıl olup da görmezsiniz?..” diye...Oysa futbol bir inanç sistemi gibi...Ne kadar entelektüel, demokrat, laik, Cumhuriyetçi liberal olursa olsun, konu kendi takımınızsa, “Siz şike yapmıyorsunuz... Esas ötekiler yapıyor... Aslında sizin değil, diğerlerinin şampiyonlukları şaibeli...”İşte Türk basınının en kavgalı kalemleri, konu tuttukları Fenerbahçe olunca bir anda birleştiler... Galatasaraylılar bu durumu eleştiriyorlardı...Onları da gördük...Daha iddia çıkarken, iddia sahibine öyle bir yüklendiler ki, adamı bir boğmadıkları kaldı...Niye?..Çünkü zülfüyare dokundu...***Neye üzülüyorum biliyor musunuz?..Koskoca adamlar, yazarlar, çizerler, kendilerine misyonlar çizmişler, o misyonlara göre, gerçekleri eğiyorlar, büküyorlar, çeviriyorlar, gizliyorlar...Aynada kendilerine hiç bakmıyorlar mı “Nasıl görünüyorum acaba dışardan” diye... İnanın bu saatten sonra hangi takımın ne yaptığı değil önemli olan...Bu zevatın görüntüsü ucubeyi andıran bir silüettir... *****YENİ BİR SEZON, YENİ UMUTLAR VE YENİ BİR YIL...Herkes 1 Ocak tarihini yepyeni bir yılın başlangıcı olarak alır...Elbette 1 Ocak yeni bir yıl ve yeni bir takvimin başlangıcıdır...Fakat benim için, yeni yılın değil, ancak yeni sezonun başlangıcı Eylül başıdır...O sezon gazete, televizyon, kitap, internet ne yapıp edeceğimin startını Eylül başında veririm...***Hangi gazetede, hangi televizyonda, hangi projede ne yapacaksın, iyi mi geçecek kötü mü geçecek sezon kafanı kurcalar durur... Bu sene, yazılarıma yine geçen seneki gibi çok ağırlık vermeyi düşünüyorum...Bir kitap çıkartabilir miyim bilmiyorum, fakat “yazı” yine ağırlıklı uğraşım olacak...Televizyona sürpriz şeyler düşünmüyor değilim, ancak o konuda nerede ne yapacağıma daha tam karar vermedim...Kısa sürede karar veririm...***Eskiden önce televizyonda ne yapacağıma karar verirdim...Sonra diğer işleri sıraya koyardım...Şimdi ilk ve öncelikli sıramda hep yazı var...Yazıya full-time başladığımdan beri hayatımın tüm koordinatları değişti bunun farkındayım...Yeni sezon yazılarımın da yazdığım gazetenin de yeni atılımlar ve heyecanların içinde olmasını diliyorum...Allah utandırmasın...
Aziz Yıldırım’ı kapsayan “şike soruşturması” başladığında, “Şunu yapmışlar, bunu yapmışlar... Erman’ı göndermek istemişler...” diye manşetlerden haber yazan Türk matbuatına bakıp acı acı gülümsemiştim...Yeni mi öğrendiniz bu gerçekleri diye?..“Erman Toroğlu Lig TV’den gönderildiğinde neredeydiniz peki?” diye sormuş ve eklemiştim:“Türk medyası işine geldi mi görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek üç maymunu oyar... Bu konuda ustadır... Sonra işler ve güç dengeleri değişti mi hidayete erer ‘Vay anasına sayın seyirciler görüyor musunuz neler yapılmış’ diyerek ahlak dersi vermeye kalkar...”***Aziz Yıldırım’ın Erman Toroğlu’na diş bilediğini, bütün matbuat biliyordu...Ne ki hiç ses çıkarmadı...Ses çıkarmamak bir yana, bir sürüsü Erman Toroğlu’na iş de vermedi...Bazıları Erman Toroğlu’nu göndermek için kulis yaptı...Bütün bunları Türk medyası, Wimbledon tenis finalini izler gibi yerinden sakin bir şekilde izledi durdu...Devran değişti, şike soruşturması başladı...Dün yücelttiği davranışları tukaka etmeye, “Vay anasına sayın seyirciler” demeye başladı.***Şimdi bunları neden anlatıyorum...Ahmet Çakar isimli FİFA kokartlı eski uluslararası hakemimiz, “Sami Çölgeçen’in Galatasaray-Manchester United maçının hakemi Röthlisberger’i bağladığına dair” bir iddia attı ortaya...İddia öyle böyle değil, başlı başına bir skandal...Sarıyer Mercan Restoran’da Sami Çölgeçen isimli arkadaş, Ahmet Çakar’a maçtan bir gece önce, yaptığı konuşmayı aktarıyor...Ahmet Çakar “Kuran’a sevdiklerimiz üzerine el basarak bu itirafı yapalım” diyor...Hıncal Uluç, Ahmet Çakar’ın iddialarının yaratacağı etkiyi boğmak için, şeytani bir zekayla ortaya atılıyor:“Senin maçlardan para aldığını biliyorum Ahmet...”***Gazeteler, medya siteleri “Hıncal Uluç, Ahmet Çakar’a çaktı, Ahmet Çakar, Hıncal’a vurdu” diye suya sabuna dokunmayan Tommiks’vari manşetlerle çıkıyor...Kimse arkadaş nedir bu olay, neyin nesi, kimin fesidir deyip araştırmaya bile tenezzül etmiyor.Niye?..Çünkü köşesinde etrafa gazetecilik dersi veren Hıncal Uluç başta olmak üzere, kimsenin bu olayı araştırmak gibi bir derdi yok...Ne zaman savcılık soruşturma açar, güçlü merkezler olayı önemserler, o zaman bizim medya başlar “Görüyor musunuz bak neler yapmışlar?.. Mercan’da yemek yemişler... Sami Çölgeçen bağladım demiş...”Siz hayatta en basit haberde bile hiçbir standardı olmayan, işine geldiği gibi olayları büyüten ve küçülten bu medyanın olduğu bir düzende, kamuoyunun aydınlatılma ve denetleme görevinin yapıldığına inanır mısınız?..***Elinizi vicdanınıza koyun söyleyin...Aylardır Fenerbahçe taraftarını suçluyoruz...“Bu kadar telefon tapesi, bu kadar konuşma var, hala inanmıyorlar mı şikenin olmadığına” diye...Fenerbahçe taraftarı neye tepki duyuyor biliyor musunuz?..“Bu iş diğerleri dururken niye sadece bizim başımıza patladı?..” sorusuna bulamadığı cevaba isyan ediyor...Fenerbahçe taraftarı aptal değil...Okuduğunu anlama özürlü hiç değil...Ne ki Fenerbahçe taraftarı için için kendine şu soruyu soruyor:“Bu sene biz şampiyonluk mücadelesi vermeseydik ne olacaktı peki?..”Medyanın güce tapan, hiçbir standardı olmayan, haberi haber olarak değil, işine gelen ve gelmeyen olarak değerlendiren bu ikiyüzlü düzeninin yarattığı toplum, ortaya çıkan bu stardartsız toplumdur işte...Yetkililerden biri “Bunlar haber için her şeyi yaparlar” anlamında sözler söylemiş...Keşke gerçek haber için her şeyi yapsaydı yapabilseydi medya...Manipülasyon yapmak, daha karlı...Üstelik habercilik gibi ucuz iş değil...Pahalı adamdan sayıyorlar seni, matah bir şey zannediyorlar...*****ARAŞTIRMA YAPILACAK İDDİAYI BOĞMA TAKTİĞİ...Türk medyasının önemli ve etkin bir kesimi, “habercilikle uğraşmaz, haberleri ve gündemi kontrol etmekle uğraşır...” Gelen bir haberi “sadece haber olarak değerlendirme” dönemi tamamen mazide kalmış, eski ve temiz gazetecilere has bir özelliktir...Haber artık, “Bunu kime karşı nasıl kullanabilirim?..” ya da “Bunu nasıl saklayabilirim?..” biçimine dönüşmüştür birçok etkin gazeteci için...***Eskiden iyi gazeteci, etkin gazeteci olmanın yolu, büyük haberler patlatmaktan, önemli ifşaatlara imza attırmaktan geçerdi...Amerikan Başkanı Johnson’un İsmet İnönü’ye verdiği Kıbrıs ültimatomuyla ilgili Johnson Mektubu, haberi çıkartan gazetecisine, büyük bir şöhret ve para kazandırmıştı...Cüneyt Arcayürek, bu haberden sonra Türkiye çapında flaş bir gazeteci oldu...Şimdi büyük gazeteci sayılmanın yolu, “laf ebeliğinden, manipülasyondan, kime nasıl çaktı” gibi fikriyatsız kör döğüşlerinden geçmekte...En kötüsü de şu...Artık gazetecilerin bizzat kendileri “haber”i küçümser oldular...Haber denilen şeyi, muhatapları küçümser ya da kötülerlerdi...Buna alışmıştık...Şimdi anlı şanlı gazeteciler, “haber” için uğraşmayı, didinmeyi, ter dökmeyi meziyetten saymaz oldular...Ahkam keserek para kazanmak, bu arada iki üç yere düzgün selamlar göndermek yeterli çünkü, şöhretli ve bol paralı gazeteci olabilmek için...(Önemli not: Diğer iki yazı adı üstünde Hıncal Abi’yle ilgili... Ne ki bu son yazının Hıncal Abi’yle ilgisi yok... Onu çağrıştırmasın lütfen... Kimi çağrıştırsın diyorsanız...O size kalmış... Kendinizi özgür bırakın... Çevrede cebi para dolu, habercilikten yoksun, bir sürü gazeteci sureti var...)*****AHMET GÜVENER DE Mİ GALATASARAY DÜŞMANI HINCAL ABİ?..Dün sadece Sabah gazetesinde iç sayfadan koskoca MHK eski Başkanı Ahmet Güvener’in sözleri vardı...“Sami bu olayı bana, defalarca anlattı...” diyor Ahmet Güvener...“Sami bu olayı bana ve birçok insana anlattı... Kurt Röthlisberger’i parayla bağladığını söyledi...Bana ne zaman bu konuyu açmaya kalksa ‘Daha fazla konuşma ben MHK Başkanı’yım...Türkiye’deki hakemlerin başındayım...Böyle şeylerden çok rahatsız oluyorum...’ derdim...Ancak ‘Röthlisberger’i parayla bağladım’ dediğini defalarca duydum...Yapıp yapmadığını bilmem...Ancak anlattığına şahidim...”***Kim söylüyor bu sözleri?..MHK eski Başkanı Ahmet Güvener söylüyor...Kim MHK eski Başkanı Ahmet Güvener?..Aktif başkanlık görevini yaparken, kimselere yaranmadan açıkça, dürüstçe ortaya çıkıp, “Ben yalan söylemem... Şeffaf adamım... Galatasaraylıyım... Ancak Galatasaraylı olmam MHK Başkanlığı’nda taraf olmam anlamına gelmez...” deme cesaretini göseteren adam...Ahmet Güvener bu sözü söyledi diye MHK Başkanı’yken ne geldi başına?..Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Şen, “Galatasaraylı olduğunu açıkça beyan eden Ahmet Güvener MHK Başkanlığı’ndan acil olarak alınmalıdır...” diye kampanyalar düzenledi...Ali Şen’in kampanyası o kadar etkili oldu ki, Galatasaraylı olduğunu açıklayan Ahmet Güvener, MHK Başkanlığı’ndan istifa etmek zorunda kaldı...***Bugün Ahmet Çakar’ın “maçlardan para aldığını söyleyen Hıncal Uluç” o günlerde ne yapıyordu peki?..“Ahmet Güvener dürüstçe Galatasaraylı olduğunu açıkladı... Bu tavır, yalancı değil, sahici, doğru ve dürüst bir tavırdır... Bu kişinin MHK Başkanlığı’ndan alınması istemek futbolu katletmektir” diyordu...İşte o Ahmet Güvener dostu olan Ahmet Çakar’ı yalnız bırakmayarak, bizzat duyduğu olayın tanığı olarak ortaya çıktı, “Evet Sami bu sözleri defalarca söyledi...” dedi...Bunu söyleyen adam dönemin Merkez Hakem Kurulu Başkanı...Üstelik Galatasaraylı olduğunu açıklayan başkanı...Üstelik bunu açıkladığı için Ali Şen’in kampanyasıyla görevden ayrılmak zorunda kalan MHK Başkanı...Çok merak ediyorum...Şimdi Ahmet Güvener’in mi para aldığını söyleyeceksin Hıncal Abi?..Ey kalem geldiysen tahtaya üç kere vur!..
Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu’yla hiç hazetmediğim olaylar yaşadım...Ne ki bu olaylar, benim gazetecilik görevimi yerine getirmemi engellemez...Onlara o olayla ilgili duygularım gerçekleri anlatmamı engellemez...Bu benim sizlere, okuyuculara karşı görevim...Ahmet Çakar 18 yıl önce 0-0 biten Galatasaray-Manchester United maçınından bir gece önce, yer tarih vererek şu olayın meydana geldiğini söylüyor:“Mesela her şey düzgün olsaydı, Galatasaray, İstanbul’da Manchester Unutid’ı eleyip ilk kez Şampiyonlar ligi’ne giremezdi... Galatasaraylıların ‘Milat’ dediği maçı, siz bir de Sami Çölgeçen, Kurt Röthlisberger ve Adnan Polat’a sorun...Ben ve Sami Çölgeçen birlikte bir odaya gireceğiz... KURAN’ı da masaya koyacağız ve göz göze gelip en sevdiklerimizin üzerine yemin edeceğiz...Ben diyeceğim ki 2 Kasım gecesini hatırlıyor musun Sami Abi... O soğuk geceyi?..Hani Sarıyer Urcan’da balık yendikten sonra saat 24... Sami ‘Eeee’ diyecek...Kurt Röthlisberger sana dönüp, ‘Sana yardım edeceğim, çünkü yarın Galatasaray ve Türkiye için çok önemli dedi mi demedi mi?..’ diyeceğim...”***Ahmet Çakar’ı iyi tanırım...Zaman zaman ayarı ve gerçekleri gözden kaçıracak derecede egzantrik bir kişiliktir...Mesela KanalTürk yönetimine “Erman mı ben mi?” diye sorar, sonra “Ben kanaldan Reha yüzünden ayrıldım” der...Bunu yazıyorum, çünkü Ahmet Çakar’ın benimle ilgili son sözleri bunlar...Ahmet’in egzantrik kişiliğini bildiğimden, bu sözlerine cevap bile vermedim...Ancak ne zaman ki Ahmet’in son açıklamalarından sonra Hıncal Abi, “Ben de senin maçlarda kaç para aldığını biliyorum” dedi...Ne zaman ki Galatasaray yönetimi acil olarak Ahmet‘ten 1 milyon lira tazminat talep edecek davayı apartopar açtı...Kendim için cevap vermediğim gerçekleri, bu olaylar karşısında yazmanın “gazetecilik görevi” olduğuna inandım...***Hıncal Abi, Ahmet’e “Maçlarda para aldın” diyerek çok ayıp ediyor...Güya bunu, Ahmet‘in 1993 yılı Kasım ayındaki olayla ilgili iddiasını, kanıtlayamayacağını bildiği halde uluorta söylemesini mahkum etmek amacıyla yapıyor...Bir kere Ahmet; Sarıyer Mercan restoran diye olası olayın yerini veriyor...İkincisi Ahmet, “Kuran’a el basarak sevdiklerimizin üzerine yemin edelim” dediği kişi Sami Çölgeçen’e davet yapıyor...Üçüncüsü Ahmet; hakem Kurt Röthlisberger’in adını veriyor ve o yemekte olduğunu söylüyor...Ahmet egzantrik bir kişilik olabilir...Kendine ve çevresine tehlikeli bir portre de çizebilir...Ancak böylesine isim, yer verilerek açıklanan bir iddayı, “Sen de maçlardan para aldın Ahmet” diyerek tukaka etmek, Hıncal Abi’ye hiç yakışmayan (ya da bazılarına göre tam yakışan) bir davranış...***Hıncal Abi’ye şöyle sorayım... Ahmet Çakar bu iddiayı, Fenerbahçe ya da Beşiktaş için yapsaydı, Hıncal Abi 24 saat beklemeden, böyle ağır ve sorumsuz bir tepki verir miydi?..Sen sözü edilen Mercan restoranda mıydın?..Hemen sazan gibi ne atlıyorsun olaya Hıncal Abi?..İddia doğrudur, yanlıştır bir bakılır...Bir sabır gösterilir, tevekkülle hareket edilir...Ahmet Çakar egzantrik bir kişiliktir...Çoğu zaman bu kişiliği başına dert de açmıştır...Yediği kurşunlar, aldığı tehditler çokça dilinin ayarsızlığından kaynaklandı, bunlar doğru...Fakat Hıncal Abi, şeytani zekasıyla bu çıkışı yaparak, Ahmet Çakar’ı Galatasaray camiasının önüne atıyor, çiğ çiğ yesinler diye...Nitekim Hıncal Abi’nin reaksiyonundan bir süre sonra Galatasaray Kulübü Ahmet Çakar için 1 milyon liralık dava açıyor...Hıncal Abi sayesinde Galatasaray’da hedef Ahmet Çakar şimdi...***Ahmet Çakar’la ölen kayınpederiyle ilgili bir başsağlığı mesajı dışında pek konuşmuyordum...Ancak dün Ahmet Çakar’la ilgili bildiğim ve bugüne kadar kimselerle paylaşmadığım gerçekleri yazmaya karar verdim...Ancak bunun için Ahmet Çakar’ı aramam gerekiyordu...Çünkü o, bu gerçekleri bana “çok özel bir sohbette” anlatmıştı...Üzerinden yıllar geçmesine ve aramızda bunca kavga gürültü geçmiş olmasına rağmen, hiçbir gün Ahmet Çakar’la ilgili bu gerçekleri yazmamış, söylememiştim...Çünkü Ahmet Çakar bana bunları özel olarak söylemişti...***Dün kendisine mesaj attım...Eğer izni olursa, o konuşmamızı yazacağımı söyledim...“Ok... Nasıl yazacağını sana bırakıyorum” dedi...Öyleyse yazıyorum...Ahmet Çakar, Galatasaraylıdır...Hem de gençliğinde çok iyi bir Galatasaraylıydı...Ahmet Çakar’ın Beşiktaş tribünlerinin diline “pelesenk olmuş” onu hayırla yad etmeyen nice şarkıları vardır...***Yaklaşık yedi yıl öncesi...STAR televizyonunda çalışıyoruz...Beşiktaş tribünlerinden Ahmet Çakar’a bozuk para atıldığı, kapalı tribünde önüne geçerek engellemeye çalıştığım günler...Ahmet Çakar’ın faal hakemlik yıllarında Atina’dayım...Görmüşüm Galatasaray-Beşiktaş maçında Alpay’a verdiği ünlü penaltısını...Bir gece Şamdan’a gittik, ekip halinde...“Söyle bana” dedim, “Gerçekte hangi takımı tutuyorsun?..”Yüzüme baktı...“Gençliğimde Galatasaraylıydım...” dedi, “Fakat aramızda kalsın... Çünkü yaptığım yorumları o gözle izlemeye başlarlar...”O gün söz verdim ki bu özel bilgiyi açıkça söylemeyeceğim, yazmayacağım...Kaderin garip cilevesine bakın ki, bugün bu bilgiyi “Ahmet Çakar’ı Galatasaray camiasının önüne hain” diye attıkları gün yazmak zorunda kalıyorum...Ahmet Çakar gençliğinde iyi Galatasaraylıydı...Daha fazla şey de söylerim...Fakat bana yakışmaz...Ahmet Çakar sırf egzantriklik olsun diye Galatasaray için bu derece ciddi bir ithamda bulunmaz...Ahmet Çakar Galatasaray’dan yana hakemliğinde hatalı kararlar vermiş midir tartışılır, fakat tek kuruş para almadığına herkesle bahse girerim...Yok öyle Hıncal Abi...Ahmet Çakar’ı Galatasaray tribünlerinin önüne yesinler diye atmak...*****FENERBAHÇE’YE KİMSE FAZLA SALLAMASIN’ DEMİŞTİM!..Şike soruşturması başladığında, dalga dalga konuşma tapeleri ortalığa saçıldığında, “kimse fazla sallamasın” demiştim...“Empati yapın, futbol pek temiz değil... Bu olayın miladının Nisan 2011 olması kimseyi aldatmasın...” diye uğraşmıştım...Ben futbolda şikesiz lekesiz tertemiz galibiyetlere inanırım...O şampiyonluklarla coşarım...45 yıldır bu ülkede futbolu yakından izliyorum, yöneticilik, yorumculuk, yapımcılık yaptım... Gözümle görmedim, kulağımla şike, teşvik verilirken konuşmaları duymadım, bire bir şahit olmadım...Fakat bu dünyanın havasını soluyorum, bu dünyanın insanlarıyla iç içeyim...En azından futbolun pek temiz yürümediğini hissediyorum...Bunu her takım her kulüp için bir miktar hissettiğim için, “Kimse fazla toz kaldırmasın... Futbolda temiz bir sayfa açmak için herkes yardımcı olsun...” dedim...Heyhat!..Kendilerine dokunmuyor diye uluorta sallayıp durdu birileri...Şimdi üzülmekte ve tepki göstermekte haklılar...Fakat bir şeyi anlamak için illa başa gelmesi mi gerekiyor...Allah illa ki sopasını göstermeli mi yani?..
“O bir köktendinci... Bizden dini açıdan nefret ediyor...”Amerika’nın Ankara’daki Büyükelçisi James Jeffrey, “kişiye özel” ibaresiyle Washington’a bir telgraf gönderiyor 27 Ekim 2009’da...Bu sözlerin Tayyip Erdoğan hakkında söylendiğini ifade ediyor...Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Tayyip Erdoğan için; “O bir köktendinci... Bizden dini açıdan nefret ediyor...” diye kendisine serzenişte bulunan kişi bizzat İsrail’in Türkiye Büyükelçisi Levi...İsrail Büyükelçisi’nin, Erdoğan‘la ilgili Amerikalı diplomata bu görüşlerini ilettiği görüşme, 26 Ekim 2009’da yapılıyor...Davos’taki ünlü “One minute” olayından on ay sonra...Davos’u izleyen aylarda belli ki “İsrail bütün gücüyle Türkiye’ye Amerika nezdinde pres uyguluyor...”Bu görüşmeyi takip eden 2010 yazında bu kez Mavi Marmara olayı patlak veriyor...Gerçek nerede sorusuna birazdan geleceğim...Ancak görünen odur ki, “İsrail yoğun bir şekilde Tayyip Erdoğan’ın, ‘köktendinci kimliği nedeniyle İsrail düşmanı’ olduğu fikrini en etkin merkezlerde işlemeye çalışmaktadır...”***Bu düşünceyi Amerikan yetkililere söylüyorlarsa her yerde söylüyorlar demektir...Bu gerçeği Tayyip Erdoğan biliyor...Bir başka deyimle Tayyip Erdoğan da “İsrailli yetkililerin her olayda müttefik Amerika’ya kendisinin din kaynaklı bir İsrail düşmanı olduğu tezinin işlediklerini” biliyor ve ona göre bir duygu atmosferi oluşturuyor...Tayyip Erdoğan, İsrailli yetkililerin söylediği gibi bir İsrail düşmanı mı?..Soruyu şöyle soralım İsrailli yetkililere;“Siz Tayyip Erdoğan’a düşman olabilir misiniz?..Daha önceki Türk Başbakanlara göre Tayyip Erdoğan size daha antipatik ve düşmanca tavırlar alan bir lider olarak mı geliyor?..”***Bu soruyu soruyorum;Çünkü insan ilişkilerinde bizim karşımızdakiyle ilgili söylediklerimiz, aslında kendi duygularımızın o kişi üzerindeki yansımalarıdır...İsrailli yetkililerin “Tayyip Erdoğan’ın kendilerini sevmediği varsayımı, aslında kendilerinin Tayyip Erdoğan’ı sevmediği anlamındadır... Elbette bu durumda bir mütekabiliyet de söz konusudur...”Konunun çözümü şu gerçekte yatıyor;Tayyip Erdoğan; Türkiye’nin üçüncü dönem yüzde 50 oyla seçilen Başbakanı’dır...Eğer İsrail için Türkiye önemliyse, Türkiye’nin tercihi de aynı önemdedir...Türkiye’nin seçimini yok sayarak Türkiye’yi önemsemiş olmazsınız...Türkiye’nin sandıktaki seçiminin yıkılması için arka yollardan çaba göstererek, Türkiye’nin dostluğunu kazanamazsınız...Böyle bir dostluk, böyle bir arkadaşlık dünyada yok...Elbette karşılığında Türkiye’deki seçilmiş hükümet de, İsrail’in seçilmiş hükümetinin alaşağı edilmesi için arka yollardan çalışmayacak...İsrail ile Türkiye tarihten bu yana dost ülkelerse, birbirlerinin hükümetlerini alaşağı edecek, içişlerinde katakulliler yaparak dost olmayacaklar...Türkiye de İsrail de halklarının sandıktaki seçimlerine saygı gösterecekler...Dostluğun doğru temellere oturtulması gerçeği budur...Yoksa “Tayyip Erdoğan köktendinci olduğu için bizden nefret ediyor demek, köktendinci olduğunu düşündüğümüz için biz ondan nefret ediyoruz demektir...”PKK ilgi alanınızda olduğu müddetçe, Hamas ve Filistin de Türkiye’nin ilgi alanında olacaktır...Hayatın gerçeği mütekabiliyettir (karşılıklılık)...Çözümü ise, yaratılacak dostluk sinerjisinde...Bunun için bir NLP yöntemine vakıf olmak gerekir:“Bir şeye ‘karşı’ olarak o şeyi yok edemezsiniz...”Bilemiyorum Tel Aviv’de NLP teknikleri veren dostlar ne derece etkinler?..*****FAZIL SAY’LA ULRİKE DUFNER’İN “DEMLİ” TARTIŞMASI...Burgazada’da bir akşam vakti...Ünlü piyanistimiz Fazıl Say arkadaşlarıyla demlenirken...Masaya muhtemelen “demli” gelen, NTV programcısı arkadaş Nedim Hazar ve Alman Yeşiller Partisi üyesi eşi Ulrike Dufner arasında “viski bardağının boca edilmesi, pet şişenin fırlatılması ve biraz da hararet ve hakaret karışımı” sözlerden ibaret bir tartışma yaşanmış...Dün gazeteler ve bütün medya internet siteleri, Fazıl Say kardeşimizle, Ulrike Dufner’in tartışmasını sayfalarına yansıttılar...Bir Fazıl Say açıklama yaptı, bir Ulrike Dufner...Arada bir de Nedim Hazar arkadaşımız...***Bir gecenin “hoş bitmeyen sadası” ertesi günün “Kim saldırgan, kim mağdur tartışmalarından, içerdeki meslektaşların dışardaki müsebbibi kim” tartışmasına kadar vardı...Hani biraz daha sıksalar, “Faşist namluların her kurşununda dirildik ey halkım unutma bizi!..” marşını söyleyecekler...***Arkadaşlar bu kadar açıklama yapmanıza gerek yok...“Demli” bir tartışmadan, kimsenin bir ötekine “üstün pozisyon almasına” da neden yok...Boşuna mağdur ve saldırgan yaratmayın...Faşist saldırılar, kan Kızıldere, naraları atmayın...Hepsi hepsi “viskisi, rakısı bol tutulmuş demli bir tartışma sizinkisi...”Ne birinizi saldırgan, ne de diğerinizi alçakça saldırıya maruz kalmış bir mağdur olarak görüyoruz...Demli bir tartışmadan ibaret sizinkisi...Başka anlamlar yüklemeye çalışıp, uzatmayın artık!..Yazık edersiniz kendinize...*****TEOMAN’IN VEDA MEKTUBU VE BARLAS’LA SİGARA TARTIŞMASI...“O veda mektubunu size yazmadım...” demiş Teoman; “Kendime yazdım... Böylelikle kendime yazdığım şeyden geri dönemeyeceğim...”Teoman müziğe veda edecek mi etmeyecek mi tartışmalarına nokta koymak için söylüyor bu sözleri...Çok ince bir taktik Teoman’ınki...***Şimdi ben de bir itirafta bulanayım...Bundan yaklaşık yedi yıl önce Sabah gazetesinde köşe komşusuydum Mehmet Barlas’la...O da ben de fosur fosur sigara içiyorduk...O günlerde Sabah gazetesi için haftada bir Ateş Hattı tartışmasını yapmamı istemişti gazete yönetimi benden...Barlas’la “Ateş Hattı” ikimizin içtiği sigaralarla tam bir “Duman Altı” oluyordu...Fotomuhabiri arkadaş mahareti konuşturuyordu sigarasız bir kare alabilmek için...***Öyle günlerin birinde, aniden karar verdim sigarayı bırakmaya...Bir Cumartesi sabahı “Ben sigarayı bıraktım” diye gazeteye geldim...Kendi yıllardır bir türlü sigarayı bırakamayan Barlas tecrübeyi konuşturarak, “Sen bu sigarayı mümkün değil, öyle bir günde bıraktım deyip bırakamazsın...” dedi...“Bıraktım” dedim, “Göreceksin bak bırakacağım...”“Yaz o zaman sigarayı bıraktığını” dedi...“Hay hay” dedim...Hemen yazdım ki, kendi tükürdüğümü yalamayayım diye yeniden başlamayayım...Bir süre sonra Barlas baktı ben sigara içmiyor görünüyorum, bir kılçık attı ortaya...“Reha tuvalette gizlice sigara içiyor” diye...Bir daha cevap verdim; “İçmiyorum sen bırakamazsın...”Barlas’a cevap yetiştire yetiştire kendimi bağlayıp sigarayı bıraktım ben...Teoman’ı anlıyorum...Habire söylüyor müziği bıraktığını ki...Kriz gelirse kendi kendine gazete kupürlerini kendine gösterecek;“Utanacak mısın bu sözlerinden?” diye...“Ya da nerene koymayı düşünüyorsun bu sözlerini?..” mealinde bir kişisel hesaplaşma tasarlıyor... ***Ben Teoman‘ı iyi anliyorum fakat ilerde müzikten kopmasını istemiyorum...Teoman’ın müzikle ilişkisi benim sigarayla ilişkim gibi değil çünkü...Ben de Teoman‘a bir Candan Erçetin parçası hediye edeyim o zaman...Fatih Terim çok severdi bu parçayı, bir dönem Show Haber’de bizim de parçamız olmuştu:“Elbette bazen çiçek açıp,Bazen solacağım...Elbette bazen hızla dönüp,bazen duracağım...Elbette bazen söyleyip,bazen susacağım...Neden korkulur hayatta söyleyin bana...Neden hep aynı kalayım söyleyin bana...”
İstanbul Boğazı’nın kıyısında teyzeler, enişteler, anneanneler sıcaklığında, kalabalık geçen yaz günlerinin sonlarında gelirdi masaya çingene palamutu...Palamutun sofraya gelmesi, yazın sonu geldi demekti...Tatil bitiyor, Eylül geliyor demekti...Okullar açılacak, denize, güneşe, yaza ve Boğaz’a elvada denecek, Ankara’ya dönülecek lacivert ceket gri pantolonlu, kolej günleri başlayacak demekti... En sevdiğim balık palamuttu...Kılçıksızdı...Lop etliydi...Siyah etinin kızartması ve ızgarasının bol sirkeli, zeytinyağlı, soğanlı ve yeşil biberli çoban salatasıyla tadı muhteşem olurdu... ***“Çingene palamutu”yla başlayan Ağustos sonu lezzeti, bizler için, okulun başlama zili gibiydi...Ağzımda çingene palamutunun yarattığı muhteşem lezzet, okulun başlamasının ruhumda yarattığı kekremsi tatla harmanlanması, aşure gibi bir ruh haline dönüşürdü...Palamut Ağustos sofralarında kendini ilk gösterse de esasen “Eylül”ü çağrıştırırdı...Biten yaz, aynı zamanda başlayan yeni bir sezon demekti...***Önceki gün bir Boğaz çocuğu olan NLP’ci kardeşim Metin‘le (Çınaroğlu) yılın ilk palamutunu yemek üzere Bebek’teki balık lokantama gittim...Deniz börülcesi, kabak çiçeği dolması biraz da patlıcan salatası aldıktan sonra, ızgara palamut söyledim...Şef garson “Hani bunun kızartmasını yemeyecek misin” diye öyle bir yüzüme baktı ki, “Getir bir porsiyon da palamut kızartma... Yanında bol limon olsun...” deyiverdim...Palamut mevsimi gelmişti...Yaz bitiyordu...***Taze umutlar, yeni hedefler, kıpır kıpır heyecanlar var mıydı ruhumda bilmem ancak sofradaki palamut yaz mevsiminin sonuna geldiğimizi işaret ediyordu bana...Palamutun lezzeti, yeni başlayacak sezona doping olmakla, hayatın keyfinin rehaveti arasında tahtaravalli oynamaktaydı ruhumda...Bebek koyuna baktım uzun uzun...Güneş lacivert denizi pırıl pırıl parlatıyor, küçük tekneler minik huzursuz dalgalarla akrobasi yapıyorlardı...Geç bir öğle vaktiydi...Önümde ve arkamda hepsi hepsi iki masa vardı restoranın terasında...Hepsi yabancıydılar...Bir süre sonra bir karı koca geldi restorana pusetteki çocuklarıyla...Gençten Arap bir aileydi...Denizin üzerindeki masalardan birini işaret ettiler şef garsona...***Kimbilir ne egzantrik geliyordu Bebek’te bir öğle vakti onlara...Arkadaşlarına, dostlarına kimbilir nasıl anlatacaklardı yedikleri balığı, denizin üzerindeki tahta beyaz örtülü masayı, küçük tenelerin denizde yarattığı dalgalı tahteravalliyi?..Boğaz aslında; Boğaz’ın kendi çocuklarına zeytinyağı ve sirkesi bol tutulmuş bir çoban salatası eşliğinde yenen nar gibi kızarmış palamutları hatırlatır çokça...Yüzdüğünüz kıyıları, akıntıda sürüklendiğiniz suları, sahili vuran dalgaları kıyıdan ve vapurdan yaptığınız balıklamaları...Boğaz; istavriti, izmariti, çinekopu, toriği, lüferi, midyeyi en çok da palamutu hatırlatır...O palamut da bitmekte olan bir yazı anlatır Boğaz çocuklarına...Boğaz’ın çocukları bilirler ki; Ömür denilen şey, palamut mevsimlerinin toplamından ibarettir...*****CADDENİN SOLUNDAN SAĞINA GEÇMEK DEMEKMİŞ ÖMÜR DENİLEN ŞEY!.. Bu Bayram’da İstanbul’da kaldım...Hayatın ne kadar göreceli olduğunu bir kez daha fark ettim...Çocukken kışları Ankara’da otururken, uzun yaz tatilleri için İstanbul’a gelirdik...Boğaz’da anneannemin evinde toplanırdık...Haziran, Temmuz, Ağustos, hatta Eylül’ün ilk günlerine kadar İstanbul’da kalırdık...Eylül ortasında okullar açılırdı...Bir hafta on gün önce Ankara’ya dönüş yolculuğuna gelirdi sıra...***İstanbul tatil demekti bizim için...Boğaz, deniz demekti...Gün boyu deliler gibi yüzmek, güneşlenip kararmak, balık tutmak, lacivert akşamlarında sahil boyu turlamak, kukalı oynamak, futbol maçı yapmak, açık hava sinemalarında film seyretmek demekti...Yaz tatilini İstanbul’da yapar, öyle Ankara’ya dönerdik...Şimdi kışın İstanbul’da yaşıyoruz...Yaz tatilini Bodrum’da, Çeşme’de yapıyoruz...Boğaz aynı Boğaz...Lacivert Boğaz geceleri yine aynı...Elbet kukalı oynayacak bir yer, futbol maçı yapacak bir halı saha da bulabiliriz istesek...***Ne ki beynimizdeki çerçeveleme değişti artık...Yaz dendi mi, Boğaz gelmiyor aklımıza...Yaz dendi mi Bodrum, Çeşme geliyor aklımıza...Çocukluğumuzun yazlığı, yetişkinliğimizin kışlığı oldu...Ne mutlu ki öyle veya böyle Boğaz’da geçmekte bir ömür...Yeniköy’deki Köybaşı caddesinden geçerken hep şunu düşünürüm:“Bir ömür böyle geçti... Caddenin sol tarafıyla sağ tarafı arasında... 30 yılda para kazandım, şan, şöhret kazandım... Caddenin sağ tarafına geçtim... Hiç kazanmazken, annesinin babasının dizinin dibindeki bir çocukken, aynı caddenin sağ tarafında, caddenin enlemesine karşılık gelen mesafede oturmaktaydım... Heyhat!.. Topu topu 20 metrelik bir caddeyi soldan sağa geçmekmiş ömür dediğimiz şey!..”*****RIDVAN’A İFRİT OLDUĞUM ANLAR... Çok sevdiğim birisi Rıdvan... Öyle böyle değil, gerçekten seviyorum...Futbol bilgisine ise hayranım...Birçok konuda Türkiye’de “benim” diyen futbol yorumcularına futbolu öğretti Rıdvan...Fakat gel gör ki, maç anlatımlarında, spikerin yanında yorumculuk yapmasına ifrit oluyorum Rıdvan‘ın...***Çünkü yorumculuk yapmıyor...İçinde kalmış teknik direktörlük arzusunu gideriyor canlı yayında...Rıdvan’ın canlı maç anlatımı esnasındaki yorumları şöyle:“Yapma...”“Dikkaaat...”“Biraz daha dikkatli olmak lazım...”“Faul verecek...”“Yapma böyle, kart gelecek... Geldi işte...”“Sakın... Sakııın...”***Rıdvan kardeş...Şimdi bana söyler misin?..Bu maç anlatımında futbol yorumculuğu mudur?..Yoksa içinde kalmış futbol teknik direktörlüğünün, maç anlatımı bahanesiyle bire bir dışa vurumu mudur?..Bu ifadeler, tepkiler, replikler bir futbol teknik direktörünün saha kenarında futbolcusuna yönelik ifadeleri...Ben senden futbolculara hitap etmeni beklemiyorum kardeş...Ben senden bana hitap etmeni bekliyorum...Sen bana yorumculuk yapıyorsun...Futbolculara koçluk değil...Onlara yapacaksan, oraya yap...Bana yapacaksan da bana...İyi yayınlar!..