Tayyip Erdoğan, İsrail düşmanı mı?..

Haberin Devamı

“O bir köktendinci... Bizden dini açıdan nefret ediyor...”

Amerika’nın Ankara’daki Büyükelçisi James Jeffrey, “kişiye özel” ibaresiyle Washington’a bir telgraf gönderiyor 27 Ekim 2009’da...

Bu sözlerin Tayyip Erdoğan hakkında söylendiğini ifade ediyor...

Amerikan Büyükelçisi’ne göre, Tayyip Erdoğan için; “O bir köktendinci... Bizden dini açıdan nefret ediyor...” diye kendisine serzenişte bulunan kişi bizzat İsrail’in Türkiye Büyükelçisi Levi...

İsrail Büyükelçisi’nin, Erdoğan‘la ilgili Amerikalı diplomata bu görüşlerini ilettiği görüşme, 26 Ekim 2009’da yapılıyor...

Davos’taki ünlü “One minute” olayından on ay sonra...

Davos’u izleyen aylarda belli ki “İsrail bütün gücüyle Türkiye’ye Amerika nezdinde pres uyguluyor...”

Bu görüşmeyi takip eden 2010 yazında bu kez Mavi Marmara olayı patlak veriyor...

Gerçek nerede sorusuna birazdan geleceğim...

Ancak görünen odur ki, “İsrail yoğun bir şekilde Tayyip Erdoğan’ın, ‘köktendinci kimliği nedeniyle İsrail düşmanı’ olduğu fikrini en etkin merkezlerde işlemeye çalışmaktadır...”

***


Bu düşünceyi Amerikan yetkililere söylüyorlarsa her yerde söylüyorlar demektir...

Bu gerçeği Tayyip Erdoğan biliyor...

Bir başka deyimle Tayyip Erdoğan da “İsrailli yetkililerin her olayda müttefik Amerika’ya kendisinin din kaynaklı bir İsrail düşmanı olduğu tezinin işlediklerini” biliyor ve ona göre bir duygu atmosferi oluşturuyor...

Tayyip Erdoğan, İsrailli yetkililerin söylediği gibi bir İsrail düşmanı mı?..

Soruyu şöyle soralım İsrailli yetkililere;

“Siz Tayyip Erdoğan’a düşman olabilir misiniz?..

Daha önceki Türk Başbakanlara göre Tayyip Erdoğan size daha antipatik ve düşmanca tavırlar alan bir lider olarak mı geliyor?..”

***


Bu soruyu soruyorum;

Çünkü insan ilişkilerinde bizim karşımızdakiyle ilgili söylediklerimiz, aslında kendi duygularımızın o kişi üzerindeki yansımalarıdır...

İsrailli yetkililerin “Tayyip Erdoğan’ın kendilerini sevmediği varsayımı, aslında kendilerinin Tayyip Erdoğan’ı sevmediği anlamındadır... Elbette bu durumda bir mütekabiliyet de söz konusudur...”

Konunun çözümü şu gerçekte yatıyor;

Tayyip Erdoğan; Türkiye’nin üçüncü dönem yüzde 50 oyla seçilen Başbakanı’dır...

Eğer İsrail için Türkiye önemliyse, Türkiye’nin tercihi de aynı önemdedir...

Türkiye’nin seçimini yok sayarak Türkiye’yi önemsemiş olmazsınız...

Türkiye’nin sandıktaki seçiminin yıkılması için arka yollardan çaba göstererek, Türkiye’nin dostluğunu kazanamazsınız...

Böyle bir dostluk, böyle bir arkadaşlık dünyada yok...

Elbette karşılığında Türkiye’deki seçilmiş hükümet de, İsrail’in seçilmiş hükümetinin alaşağı edilmesi için arka yollardan çalışmayacak...

İsrail ile Türkiye tarihten bu yana dost ülkelerse, birbirlerinin hükümetlerini alaşağı edecek, içişlerinde katakulliler yaparak dost olmayacaklar...

Türkiye de İsrail de halklarının sandıktaki seçimlerine saygı gösterecekler...

Dostluğun doğru temellere oturtulması gerçeği budur...

Yoksa “Tayyip Erdoğan köktendinci olduğu için bizden nefret ediyor demek, köktendinci olduğunu düşündüğümüz için biz ondan nefret ediyoruz demektir...”

PKK ilgi alanınızda olduğu müddetçe, Hamas ve Filistin de Türkiye’nin ilgi alanında olacaktır...

Hayatın gerçeği mütekabiliyettir (karşılıklılık)...

Çözümü ise, yaratılacak dostluk sinerjisinde...

Bunun için bir NLP yöntemine vakıf olmak gerekir:

“Bir şeye ‘karşı’ olarak o şeyi yok edemezsiniz...”

Bilemiyorum Tel Aviv’de NLP teknikleri veren dostlar ne derece etkinler?..

*****


FAZIL SAY’LA ULRİKE DUFNER’İN “DEMLİ” TARTIŞMASI...

Burgazada’da bir akşam vakti...

Ünlü piyanistimiz Fazıl Say arkadaşlarıyla demlenirken...

Masaya muhtemelen “demli” gelen, NTV programcısı arkadaş Nedim Hazar ve Alman Yeşiller Partisi üyesi eşi Ulrike Dufner arasında “viski bardağının boca edilmesi, pet şişenin fırlatılması ve biraz da hararet ve hakaret karışımı” sözlerden ibaret bir tartışma yaşanmış...

Dün gazeteler ve bütün medya internet siteleri, Fazıl Say kardeşimizle, Ulrike Dufner’in tartışmasını sayfalarına yansıttılar...

Bir Fazıl Say açıklama yaptı, bir Ulrike Dufner...

Arada bir de Nedim Hazar arkadaşımız...

***


Bir gecenin “hoş bitmeyen sadası” ertesi günün “Kim saldırgan, kim mağdur tartışmalarından, içerdeki meslektaşların dışardaki müsebbibi kim” tartışmasına kadar vardı...

Hani biraz daha sıksalar, “Faşist namluların her kurşununda dirildik ey halkım unutma bizi!..” marşını söyleyecekler...

***


Arkadaşlar bu kadar açıklama yapmanıza gerek yok...

“Demli” bir tartışmadan, kimsenin bir ötekine “üstün pozisyon almasına” da neden yok...

Boşuna mağdur ve saldırgan yaratmayın...

Faşist saldırılar, kan Kızıldere, naraları atmayın...

Hepsi hepsi “viskisi, rakısı bol tutulmuş demli bir tartışma sizinkisi...”

Ne birinizi saldırgan, ne de diğerinizi alçakça saldırıya maruz kalmış bir mağdur olarak görüyoruz...

Demli bir tartışmadan ibaret sizinkisi...

Başka anlamlar yüklemeye çalışıp, uzatmayın artık!..

Yazık edersiniz kendinize...

*****


TEOMAN’IN VEDA MEKTUBU VE BARLAS’LA SİGARA TARTIŞMASI...

“O veda mektubunu size yazmadım...” demiş Teoman; “Kendime yazdım... Böylelikle kendime yazdığım şeyden geri dönemeyeceğim...”

Teoman müziğe veda edecek mi etmeyecek mi tartışmalarına nokta koymak için söylüyor bu sözleri...

Çok ince bir taktik Teoman’ınki...

***


Şimdi ben de bir itirafta bulanayım...

Bundan yaklaşık yedi yıl önce Sabah gazetesinde köşe komşusuydum Mehmet Barlas’la...

O da ben de fosur fosur sigara içiyorduk...

O günlerde Sabah gazetesi için haftada bir Ateş Hattı tartışmasını yapmamı istemişti gazete yönetimi benden...

Barlas’la “Ateş Hattı” ikimizin içtiği sigaralarla tam bir “Duman Altı” oluyordu...

Fotomuhabiri arkadaş mahareti konuşturuyordu sigarasız bir kare alabilmek için...

***


Öyle günlerin birinde, aniden karar verdim sigarayı bırakmaya...

Bir Cumartesi sabahı “Ben sigarayı bıraktım” diye gazeteye geldim...

Kendi yıllardır bir türlü sigarayı bırakamayan Barlas tecrübeyi konuşturarak, “Sen bu sigarayı mümkün değil, öyle bir günde bıraktım deyip bırakamazsın...” dedi...

“Bıraktım” dedim, “Göreceksin bak bırakacağım...”

“Yaz o zaman sigarayı bıraktığını” dedi...

“Hay hay” dedim...

Hemen yazdım ki, kendi tükürdüğümü yalamayayım diye yeniden başlamayayım...

Bir süre sonra Barlas baktı ben sigara içmiyor görünüyorum, bir kılçık attı ortaya...

“Reha tuvalette gizlice sigara içiyor” diye...

Bir daha cevap verdim; “İçmiyorum sen bırakamazsın...”

Barlas’a cevap yetiştire yetiştire kendimi bağlayıp sigarayı bıraktım ben...

Teoman’ı anlıyorum...

Habire söylüyor müziği bıraktığını ki...

Kriz gelirse kendi kendine gazete kupürlerini kendine gösterecek;

“Utanacak mısın bu sözlerinden?” diye...

“Ya da nerene koymayı düşünüyorsun bu sözlerini?..” mealinde bir kişisel hesaplaşma tasarlıyor...

***


Ben Teoman‘ı iyi anliyorum fakat ilerde müzikten kopmasını istemiyorum...

Teoman’ın müzikle ilişkisi benim sigarayla ilişkim gibi değil çünkü...

Ben de Teoman‘a bir Candan Erçetin parçası hediye edeyim o zaman...

Fatih Terim çok severdi bu parçayı, bir dönem Show Haber’de bizim de parçamız olmuştu:

“Elbette bazen çiçek açıp,

Bazen solacağım...

Elbette bazen hızla dönüp,

bazen duracağım...

Elbette bazen söyleyip,

bazen susacağım...

Neden korkulur hayatta söyleyin bana...

Neden hep aynı kalayım söyleyin bana...”

DİĞER YENİ YAZILAR