Haberin Devamı
Bazen yazarlar, isim vermeden birbirlerinin yazdıklarını eleştirirler...
İsim vermeyenler, ya karşılarındakinin hışmını çekmekten korkarlar, onun için isim vermezler...
Ya da benim gibi, her konuda olur olmadık isim verip, yazarlararası “polemik”i ön plana çıkartmak istemezler...
İki yazar tartıştı mı, medya siteleri öyle bir polemik ve çatışma haline getiriyor ki, konunun içeriği (muhteviyatı) kayboluyor...
Amaç meslektaşlarının yazdıklarında, senin gördüğün hatayı söylemekten çıkıyor, “Fena çaktı... Bilmem ne yaptı...” gibi anlamsız boyutlara gidiyor...
Dün Mehmet Tezkan’la yemekte karşılaştım...
“Torik yazısını bana mı yazdın” dedim...
Baktım gülümsüyor...
Anladım ki benim yazımdaki ifadeye üzerine yazmış...
O zaman konuyu baştan alayım...
Bir süre önce Mehmet Tezkan köşesinde “PKK saldırılarının arkasında Suriye’nin olabileceğini” yazdı...
PKK saldırılarının arkasında, şu anda çok zor durumda olan Suriye hükümetini görmek bana göre abesle iştigaldi...
Ben de bu görüşü alabildiğince eleştirdim...
Fakat Tezkan’ın adını vermedim...
Çünkü meselem Tezkan’la polemiğe girmek değil, Suriye olmayacağını aktarmaktı...
Neyse bu konu böyle kapanmışken, geçtiğimiz Bayram’da Bebek’teki balıkçımda yılın ilk palamutunu yediğim gün “Palamut Mevsimi” isimli bir yazı yazdım...
Yazıda, Boğaz çocuklarının istavrit, izmarit, torik, lüfer, palamutla haşır neşir hayatlarını anlatıyordum...
İki üç gün önceydi...
Baktım balık konusundaki uzmanlığına güvendiğim Tezkan’ın köşesinde ilginç bir yazı çıktı...
“Çocukluk, gençlik günlerimizde torik masaya gelmezdi...
Biz o zamanlar torik yemezdik...” diyor...
İçimden “Bu acaba bana mı dokunduruyor?..” diye geçiriyorum, ancak tam da isimlendiremiyorum...
Dün yemekte tesadüfen yanıma düşünce pat diye soruverdim...
“Torik yazısını benim yazı üzerine mi yazdın?..”
Güldü...
Anladım ki bana söylüyor “Biz gençliğimizde balık diye torik yemezdik...” diye...
O arada laf karıştı Tezkan’a söyleyemedim...
Şimdi söyleyeyim, arada okuyucu da keyiflensin...
“Torik elbette o tarihlerde ızgara olarak gelmezdi masalara sevgili Tezkancığım...
Torikten ünlü mezemiz lakerda yapılırdı...
Torik lakerda olarak masada yerini bulurdu...
Eski İstanbullular, Rumlar, Yahudiler iyi bilirler ki ‘lakerdanın iyisi torikten olur...’
Bazıları palamuttan lakerda yapmaya kalkar...
Hiç yapmaya kalkma tavsiye etmem, lakerda kuru ve lezzetsiz olur...
Lakerdanın makbulü torikten olanıdır...
İstanbul Boğazı’nın çocukları, toriği tuzlayıp, bir dizi işlemden geçirilmiş haliyle, lakerda dedikleri meze biçiminde onu kırmızı soğan eşliğinde yerler...
Bilgilerine sevgili Tezkancığım...”
GALATASARAY VE HAKKINDAKİ İDDİALAR...
Kimileri sanıyor ki, Galatasaray-Manchester United maçıyla ilgili iddiaları çok ciddiye alıyorum, bu konuyla yatıp bu konuyla kalkıyorum...
Oysa bir iddia olmanın dışında hiç ilgilendirmiyor beni...
Benim bu konuyla ilgilenmenin nedeni başka...
Galatasaray’la ilgili 18 yıl öncesinden bir iddia ortaya atıldığında, Fenerbahçe hakkındaki şike soruşturmasıyla ilgili hak, hukuk, adalet, şike, soruşturma, temiz toplum, temiz futbol, fair-play gibi her felsefi güzel sözcükleri sıralayanların düştüğü off-side durumu gözlere sokmaya çalışıyorum ben...
Konu futbol ve takım oldu mu, akan sular duruyor...
Ne demiştim?..
Türkiye’de Ergenekon var mı yok mu, Balyoz planı gerçek mi değil mi, darbe, Deniz Feneri; aklınıza hangi konu gelirse birbirini boğazlayacak kadar düşman olanlar, tuttukları takım Fenerbahçe’ye konu geldiğinde, her şeyi bırakıp aynı telden çalıyorlar...
Fenerbahçe söz konusu olduğunda, aynı takımı tutanlar, hiçbir konuda sağlayamadıkları görüş birliğini anında sağlayıveriyorlar...
Oysa o sırada diğer takımların taraftarları, onları küçümsüyor ve eleştiriyor:
“Açıkça şike konuşmaları yapılmış... Nasıl olup da görmezsiniz?..” diye...
Oysa futbol bir inanç sistemi gibi...
Ne kadar entelektüel, demokrat, laik, Cumhuriyetçi liberal olursa olsun, konu kendi takımınızsa, “Siz şike yapmıyorsunuz... Esas ötekiler yapıyor... Aslında sizin değil, diğerlerinin şampiyonlukları şaibeli...”
İşte Türk basınının en kavgalı kalemleri, konu tuttukları Fenerbahçe olunca bir anda birleştiler...
Galatasaraylılar bu durumu eleştiriyorlardı...
Onları da gördük...
Daha iddia çıkarken, iddia sahibine öyle bir yüklendiler ki, adamı bir boğmadıkları kaldı...
Niye?..
Çünkü zülfüyare dokundu...
Neye üzülüyorum biliyor musunuz?..
Koskoca adamlar, yazarlar, çizerler, kendilerine misyonlar çizmişler, o misyonlara göre, gerçekleri eğiyorlar, büküyorlar, çeviriyorlar, gizliyorlar...
Aynada kendilerine hiç bakmıyorlar mı “Nasıl görünüyorum acaba dışardan” diye...
İnanın bu saatten sonra hangi takımın ne yaptığı değil önemli olan...
Bu zevatın görüntüsü ucubeyi andıran bir silüettir...
YENİ BİR SEZON, YENİ UMUTLAR VE YENİ BİR YIL...
Herkes 1 Ocak tarihini yepyeni bir yılın başlangıcı olarak alır...
Elbette 1 Ocak yeni bir yıl ve yeni bir takvimin başlangıcıdır...
Fakat benim için, yeni yılın değil, ancak yeni sezonun başlangıcı Eylül başıdır...
O sezon gazete, televizyon, kitap, internet ne yapıp edeceğimin startını Eylül başında veririm...
Hangi gazetede, hangi televizyonda, hangi projede ne yapacaksın, iyi mi geçecek kötü mü geçecek sezon kafanı kurcalar durur...
Bu sene, yazılarıma yine geçen seneki gibi çok ağırlık vermeyi düşünüyorum...
Bir kitap çıkartabilir miyim bilmiyorum, fakat “yazı” yine ağırlıklı uğraşım olacak...
Televizyona sürpriz şeyler düşünmüyor değilim, ancak o konuda nerede ne yapacağıma daha tam karar vermedim...
Kısa sürede karar veririm...
Eskiden önce televizyonda ne yapacağıma karar verirdim...
Sonra diğer işleri sıraya koyardım...
Şimdi ilk ve öncelikli sıramda hep yazı var...
Yazıya full-time başladığımdan beri hayatımın tüm koordinatları değişti bunun farkındayım...
Yeni sezon yazılarımın da yazdığım gazetenin de yeni atılımlar ve heyecanların içinde olmasını diliyorum...
Allah utandırmasın...

