Ödemek zorunda olduğum borç

20 Eylül 2011

Bizim Vatan’dan İbrahim Seten kardeşim geçen hafta yeni sezonun başlaması dolayısıyla bana bir mesaj attı... - “Bu sezon spor sayfasında yazmayı düşünüyor musun?..”Soruyu böyle sormasının nedeni var...Göbek önünde yarım sayfa yazmaya başlayıp, Pazar Vatan için de sorulu cevaplı tam sayfa hazırlamaya başlayınca, İbo‘ya “Beni spor sayfasından affet” demiştim...Maç tenkidi ve spor sayfası yazılarına ara vermiştim...Bir şey oldu mu, zaten yarım sayfa tutan kendi köşemde yazıveriyordum...***Soruyu sezonun başlamasına denk düşürmüş ki, hani yeni bir futbol sezonu heyecanıyla yazarım diye düşünmüş...Cevap olarak mesajı şöyle attım:“Evet bu akşamki maça soru cevap yapabiliriz...”Böyle söylememin, bu yıl spor sayfasında yazı yazacak olmamın iki kişisel nedeni vardı...İbo’ya o sırada söylemedim...Kimselere de açıklamadım...Kendi vicdanımla baş başa kalarak verdiğim bir karardı bu...***Birinci nedeni şuydu; Futbol şike soruşturması nedeniyle bitme noktasına gelmişti...Heyecan yok olmuş, ruh gitmişti...Böyle bir dönemde, “futbolun göz göre yok edilmesine sessiz kalamazdım...”Bana hayat vermişti futbol...Gençliğimin, yetişkinliğimin en kötü günlerinde, en umutsuz gecelerinde, en hayal kırıklığı yaşadığım trajedilerinde, futbol bana umut olmuş, yeniden heyecan vermiş, ayağa kalkmama neden olmuştu...Ben yaşamımın enerjisinde “futbola” çok şey borçluydum...Şimdi bu borcu ödeyecektim...***MAGAZİNCİLER KADAR OLAMADI STAR TV VE LİG TV...Dün annelerinden aldım çocukları, yemekten önce biraz parkta oyun oynasınlar istedim...Bebek’te Türkan Sabancı Parkı’nda bir süre oynadılar, kaydırak kaydılar, salıncakta sallandılar, tahterevalliye bindiler...Bebek’teyim eve gideyeceğiz, yemek hazırlayacaklar, iş uzayacak, iyisi mi buralarda biraz balık yedireyim onlara dedim...Baktım ortalık sakin, Lucca’ya oturduk, miniklere somon balığı söyledim onları yediriyorum...İçimden de diyorum ki bugün Pazartesi öğle saatleri, paparazzi arkadaşlar, bu saatte buralara düşmezler... 15-20 dakika geçti geçmedi, bir anda ordu halinde karşıki kaldırımda belirdiler...Miniklerle beni yemek yerken çekiyorlar... ***Araya caddeye park eden bir araç giriyor, bu sefer caddenin ortasına kadar gelip öyle çekiyorlar... Niye?..Çünkü ne 30 yılı aşkın gazeteciliğim, ne yıllarca tepelerinde yapmış olduğum genel yayın yönetmenliğim bir faydası yok...Magazincileri eleştirip, “başka tip gazeteciler”den gören Derya Sazak kardeşimin kulakları çınlasın, haberin kokusunu aldılar mı basıyorlar deklanşöre magazin munhabiri arkadaşlar...Ne yapıyoruz biz Mina ve Poyraz’la?..Hiç öğle yemeği yiyoruz...Çocuklarla bir öğle yemeği yememiz bile “haber” magazincilerin gözünde...O kadar resim çekiyorlar ki hesabı ödeyip, acilen kalkıyorum masadan arabama doğru...***Peki yemek yemeleri bu kadar rağbet gören haber olan bu çocukların “2.5 yaşını doldurmadan tribüne maça gitmeleri haber” değil midir?.. Eğer yemek yemeleri haberse bu sapına kadar haberdir...Fakat o da ne?..O çocukların tribündeki görüntüleri, stadın önündeki halleri, gidişleri gelişleri, onca kameraya, fotmuhabirine, gazeteciye karşın kimsenin dikkatini bile çekmiyor...STAR televizyonu maçı canlı yayınlıyor...Futbol Federasyonu bas bas bağırıyor, “Seyircisiz maç oynanmayacak, kadınlar ve çocuklar tribünlere bedava alınacak...” diye...LİG TV güya bas bas bağırıyor “Tribünler boşaldı, futbol öldü biz şimdi ne yapacağız” diye...Magazinci arkadaşların altıüstü yemek yedikleri için, Bebek trafiğini altüst ettiği minik çocukların maça gitmeleri, birkaç saniye görüntüsü verilecek bir haber bile değiller...Oysa Bebek’teki yemek görüntülerinin kimseye bir faydası yok, merakı gıdıklamanın dışında...Oysa futbol maçını izleme görüntüleri, öldü denilen futbola, bir renk bir güzellik katacak...Kadın ve çocuk seyirciyle arasına bir empati kurduracak...Nerde onu yapacak kafa?..Magazincileri küçümseme Derya kardeş...Onlar “haberin kokunusu” çok uzaklardan duyuyorlar...Ötekiler burunlarının dibindeki haberi görür de görmezken...***ALİ KARACAN KARDEŞİME... KAYYUM YÖNETİMİNDE GAZETE ÇIKARMAK...Kenan (Erçetingöz) dostum bir gün beni telefonla aradı...Haberleri bıraktığım, SABAH gazetesinde köşe, SHOW’a da “Pişti” yaptığım günlerdi...“Ali Karacan seninle görüşmek istiyor Reha” dedi, “Radyoları için günlük bir program yapmak istiyor seninle...”Aslında radyo benim yaşamımın gizli kalmış en büyük fantazilerinden biriydi...Ne ki kimse gün ışığına çıkartamamıştı bu fantaziyi...Onca televizyonculuk hayatından sonra, herkes bu adamı radyoda tatmin edemeyiz duygusuyla, kimse radyo için yanıma yaklaşmayı düşünmezdi...Ali Karacan adını duyunca, “neden olmasın” demiştim, “Dedesinin ve babasının gazetesi Milliyet benim gazeteciliği öğrendiğim ve yetiştiğim gazete... Radyosuna da ben bir şeyler yaparım...”Bir öğle yemeğinde buluştuk...Uzun uzun sohbet ettik...***İkimiz de istekli olmamıza rağmen, sanırım radyo gelirleriyle televizyon gelirleri arasındaki uçurumdan, ortak bir nokta bulamadık...O günden beri zaman zaman görürdüm, selamlaşır, konuşurduk...Vatan ile Milliyet’i bir sabah aniden, Demirören Grubu’yla birlikte aldığını duyduğumda çok sevindim...Gazete patronu bir ailenin çocuğuydu ve dedesinin babasının gazetesinde hisse sahibi olması, gurur vericiydi...Demirören Ailesi‘ni bütünüyle tanıyordum zaten...Ekonomik olarak son yıllarda çok güçlü hale gelmişlerdi...Aile 50 yıldır bu piyasada sağlam bir aile olarak bilinirdi ve son yıllarda gerçekten büyük adımlarla büyüyorlardı...Ne güzel dedim...İyi bir sinerjiyle Vatan ve Milliyet büyük atılımlar yapar, iyice büyür...***Ne ki bazen hayat isteneni vermez...Bir süre sonra Demirören Grubu’yla Karacan arasında anlaşmazlık başgösterdi...İşin doğrusu hiç oralı olmadım...Demirören Grubu’nun ekonomik gücünü biliyordum ve bu gazeteleri çıkarma konusundaki kararlılığından da emindim...Hatta daha fazlasını istediklerinin de farkındaydım...Medyaya uzun düşünmüş ve zor girmişlerdi, ancak çıkmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı...Spekülasylonlar çıkınca şöyle yazdım:“Merak etmeyin, bize ve bu gazetelere hiçbir şey olmaz... Hiçbir şey olmayacak...”***Sonunda mahkeme yönetim anlaşmazlığından dolayı “kayyum” atadı Vatan’ın ve Milliyet’in yönetimine...Kayyum dediğiniz kişi mahkemenin atadığı uzman kişi...Sokaktan seçilip getirilmiyor...Belli bir bilgi birikimi, uzmanlık ve işbilirlik gerektiriyor...Mahkeme de öyle kişileri saptadı...Kayyum’lar gazetelerde hiçbir şeyi değiştirmediler...Gayet normal gidiyor işler...***Ancak burada çalışan bir gazeteci olarak benim kafamı bir şey meşgul ediyor...Kayyum atanmasını isteyen hissedarlardan Ali Karacan kardeşim...Dedesi ve babası gazete çıkarmış Ali Karacan bilir ki, gazeteler için mesele sadece bugünü kurtarmak değil, geleceğe yatırım yapmak, genişlemek, büyümek, atılım yapmak ve kaygan zeminin üzerinde kurulu basın piyasasında güçlenerek bayrağı zirveye dikmektir...Gazete sermayedarının gücü, gazeteyi diğer gazetelerle amansız rekabette, avantajlı kılar, zirveye emin adımlarla gitmesini sağlar...Kayyum profesyoneldir ve yanlış karar alınmamasına, doğru yönetilmesine çalışır...Fakat atılım yapmak, gazetelere yeni hedefler koymak, kayyumun ekenomik olarak gücünü aşar, görev sınırlarını dışına taşar...***Ali Karacan kardeşim dedesinin ve babasının gazetesinin büyümesini istiyorsa, VATAN’la birlikte büyük hedeflere ulaşmasını gerçekten arzuluyorsa, gazeteleri büyük vizyonlara taşıyacak sermaye gücüyle birlikte hareket etmesini sağlamalı...O zaman kendisine müteşekkir olacak hem gazeteler, hem de gazetelerde çalışan gazeteciler...Bu yazı hissedar düzeyindeki kişilere, akıl verme yazısı değil...Sınırlarımın ötesine taşmak anlamına gelecek böyle bir misyonum yok... Misyonum bu gazetelerin, topallamadan sermaye güçleriyle birlikte diğer gazetelerle aynı koşullarda yarışa başlamaları...Demirören Grubu’nun gazeteler için yapmayı tasarladığı büyük yatırımlar var...Bunlar Vatan’la Milliyet’in diğer gazetelerle güçlü bir rekabete girmesi için şart...Karacan kardeşimin, “kayyumla idare ettirerek” dedesinin ve babasının kurduğu gazetelerin günü idare etmelerine imkan vereceğini hiç sanmam...Okuyuculara benden bir söz:Kayyumların yönetimde olduğu bu dönemde, beni atmazlarsa, hiçbir şekilde yazdığım Vatan gazetesini bırakmayacağım... Gerçek sahiplerine teslim edilene kadar, bu gazetede elim nereye giderse yazmaya devam edeceğim...İbo’ya söylemediğim gerçek bu...Spor sayfası da dahil elimin gittiği her yerde olacağım, benden istenen her yerde bulunacağım bu sürede...Vatan ve Milliyet yok olmayacak, büyüyecek...Bir gün gidersem sahiplerine emaneti düzgün teslim ettikten sonra gideceğim...

Devamını Oku

Ateşkes kararları cephede beyaz mendil sallayarak mı alınıyor?..

18 Eylül 2011

Dün Aydınlık gazetesinde, çok ilginç bir haber çıkıyor...Haber PKK temsilcileriyle ses kayıtları çıkan, görüşmelere katılan, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş’in çevresine MİT-PKK görüşmeleriyle ilgili söylediklerini içeriyor...Aydınlık’taki habere göre, Afet Güneş’in söyledikleri içinde şu ilginç bilgiler var:“Daha önce MİT Müsteşarları Sönmez Köksal ve Şenkal Atasagun da PKK ile görüşmeler yapmışlardı...”***Açık konuşalım...Devletin istihbarat örgütünün tepesindeki isimlerle, PKK’nın sözcülerinin kapalı kapılar ardında görüşmeler yapması, çoğumuza “olmaz böyle şey” dedirtebilir...Ancak, terörle birlikte yaşayan devletlerde hayat farklıdır...11 Mart 2004 günü saat 7.30’da İspanya’nın başkenti Madrid, arka arkaya patlayan eş zamanlı on bombayla sarsıldı...Madrid banliyö trenlerinde patlayan bombalarda 191 kişi hayatını kaybetmişti...Eylemin sorumluluğunu ETA üslendi...IRA İngiltere’yi kana buladı...Ne ki İspanyol gizli servisi ETA’yla, İngilizler’in James Bond’u yaratan ünlü MI 6 servisi de IRA’yla nasıl bir zeminde bu işi sonlandırabileceğini görüşmeye devam ettiler...***Devletler, vatandaşlarının güvenliğini büsbütün tehlikeye atmamak için, terörü savaşırken bile kontrolü altında tutabilmek için, gerekli gördükleri zamanlarda terör örgütünün temsilcileriyle görüşürler...Fazla uzağa gitmeye gerek yok...Gazetelerde “ateşkes” kararları çıktığında, “sığınaktaki Mehmetçik’le, PKK’lı teröristin karşılıklı beyaz bayrak salladıklarını mı” zannediyoruz...Ateşkes kararları cephede beyaz mendil sallayarak mı alınıyor?..Seçimlere kadar, Bayram’a kadar, bilmem ne tarihe kadar ateşkes kararı alınıyorsa, zaten o kararlar “devletin güvenlik birimleriyle, terör örgütünün temsilcileri arasındaki” tam olarak hiçbir zaman koordinatlarını öğrenemeyeceğimiz taktik görüşmeler sonunda alınıyor...Geçmişte MİT Müsteşarları Sönmez Köksal ve Şenkal Atasagun gibi Hakan Fidan ve Afet Güneş’in görüşmesi budur...***Kullanılan üslup, içerik, anlaştıkları söylenen maddeler elbette tartışmaya ve eleştiriye açıktır...Ancak görüşme yapılıyor diye eleştiri, yanlış bir eleştiridir ve kamuoyunu çok tehlikeli ve sonu belirsiz bir yere sürükler...Gerçek şudur:Devletin ilgili birimleri, bir taraftan terörle savaşırken, gerekli gördükleri hallerde kendi sivil vatandaşlarının canlarını daha fazla riske etmemek için taktiksel görüşmeler yapabilirler, formüller arayabilirler, bir zemin oluşturmaya çalışabilirler...Vatandaşının hayatını önemseyen bir devletin bunları yapması değil, yapmaması abestir...İçeriğini eleştirebiliriz, görüşmeyi değil...***Peki bu görüşmeyi kim kayda aldı, kim sızdırdı?..Burada iki ayrı merkezden söz edebiliriz...Biri doğal olarak işin muhatabı olan PKK...Bazı akl-ı evveller, “Bu görüşmenin sızması PKK’nın işine gelmiyordu... Niye sızdırsın?..” diyorlar...Empati kurmasını beceremiyorlar...PKK’nın niye işine gelmesin, bu görüşmelerin ses kaydının sızması...Bu sızıntıyla beraber, PKK kamuoyunun gözünde dağdaki terörist kimliğinden çıkıp, masadaki bir müzakere gücü haline gelmiştir...Böyle bir algı sıçramasını PKK öpüp de başına koyar...Kamuoyuna artık şunu açıkça söyleyecektir:“Siz bakmayın bize atıp tuttuklarına... Biz devletin en tepesindeki yetkililerle görüşmekteyiz...”Bu PKK’nın kendi tabanına ve yön halkına vereceği mesajı da alabildiğine güçlendirecek...Yöredeki insanlar ve taban, PKK’nın muhatap kabul edildiğini hissedecekler...PKK’nın arayıp da bulamayacağı bir fırsattır bu...***Peki o zaman bu görüşmeyi PKK mı sızdırdı?..Orada biraz duralım...Mesele kimin sızdırdığı değil, kimin kayda aldığıdır bu görüşmeyi...Üçüncü bir gözlemcinin koordinasyonunda, MİT’in en tepe iki yöneticisinin katıldığı bir gizli toplantıyı kayda alabilmek, “jandarma karakolunu basmaya benzemez...”Kaleş’lerle kayda alınmıyor, gizli görüşmeler...Benim görüşüm, PKK’nın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın tepe isimlerinin olduğu gizli bir toplantıyı, onlara rağmen dışardan ya da içerden kayda alacak bir kontr-espiyonaj yeteneğinin olmadığıdır...PKK dağda savaşan bir örgüt...Kontr-espiyonaj namütenahi(sonsuz) devlet olanaklarına sahip devletlerin gizli örgütlerinin kabiliyet alanındadır...O PKK değil!..*****OYA İLE BORA... GERÇEK YAŞAM GURUSU VE AŞK İNSANI ONLAR...Sabaha karşı 02-03 sularında, TRT’deki eski yönetim kurulunun çalışma odası olan odamdan çıkar, yangın merdiveninin kat başlarındaki bir sigara molası için iki metrekarelik soluklanma yerinde durur, Anıtkabir’i seyrederdim...Ertesi günü yayınlanacak Ateş Hattı programının program metnini o saatlerde yazardım...Yazdığım metne, çoğu zaman, metnin çerçevesine ve kompozisyonuna uygun bir melodi, bir parça arayışına girerdim...Hep aklıma onların Sevmek Zamanı şarkısı gelirdi...“Biz dünyayı çok sevdik...Ölüm bizden uzak olsun...Aşık olduk yüreklendik...Kader bizden yana dursun...Hasretini çektirme Tanrım... Sevda bize, aşk bize kalsın...”***Yüreğimin sesini duyardım o parçalarında...Üzerinden neredeyse 20 yıl geçti...Geçtiğimiz yaz Bodrum Yalıkavak’ta Palmalife’daydım...Nazım diye beni 45 gün 45 gece oraya mıhlayan bir müzisyen kardeşim vardı...İnanılmaz şarkılar söylüyor, 1970’lerden bu yana yüreğimin dağarcığında şarkı adına ne varsa piyanosu ve gitarıyla Bodrum gecesinde yankılandırıyordu...Bir gece, “Şimdi bu parçayı Reha bey için söyleyeceğim” dedi...Gitarının tıngırtısı “Bana bir masal anlat baba...” diyordu... “İçinde İstanbul olsun...”***Parçayı biliyordum ancak Yavuz Turgul’un Süper Baba dizisinin müziği olduğunu çıkaramamıştım...Televizyonlarda günde iki program yaptığım yıllarda kendim televizyon izleyemezdim...Bilmezdim Süper Baba dizisinde, üç çocuğuyla annelerinden ayrı bir hayatı kurmaya çalışan Şevket Altuğ’un karakterinin dramını...Nazım benim dramımı açmak, rahatlatmak, duygusal bir gönderme yapmak için söylüyordu parçayı...Sanki beni bana anlatıyordu, Süper Baba’nın müziği...Deniz, o parçayı da hep yüreğimin kıpırtısını seslendiren ikili Oya Bora’nın yaptığını söyledi...“Müzisyen seni ağlatmak istiyor” dedi...Ağlamadım oracıkta, fakat ruhum ağladı farkettirmeden kimseciklere...***Oya ile Bora bu müthiş ikili nasıl bu kadar yaratıcı, duygusal ve damarı yoklayan besteleri yapıp, sözleri yazıyorlardı?..Nasıl adamlardı bunlar...Dün Aktüel dergisindeki röportajlarını gördüğümde bir kez daha anladım...Neden bu kadar yaratıcı ve muhteşem bir ruha sahip olduklarını...Şöyle diyorlardı:“Biz bilinçli olarak popülerlikten uzak bir yaşamı seçtik...”İki satır haberim çıksın, bir yerlerde iki saniye görüneyim diye, yırtmadıkları popoları, göstermedikleri mahremleri, düşmedikleri ucuzlukları kalmayanlara inat, “biz bilinçli olarak popülerlikten uzak bir yaşamı seçtik” diyorlardı...Doğru...Ancak böyle bir yaşam guruluğunun, bilgeliğinin ve ruh bilincinin sonunda çıkar zaten böyle parçalar...Ruhunuzun peşinden gidin...Evrene mutluluk verir, kattığınız mutluluğun geri dönüşüyle sonsuz mutluluklara gark olursunuz...Ruhumun selamı sizlerin olsun kardeşler...

Devamını Oku

“İliştirilmiş” gazetecilik ve yalnız bir gazeteci olmanın günahı!..

17 Eylül 2011

Bir hesaplaşma yapacağım bugün...Kendimle...32 yıla yakın bir süredir yaptığım gazetecilik mesleğiyle...Çevremdeki gazetecilerle!..Bunu yapmalıyım...Bunu yapmazsam, gazeteciliğe heves edecek gençlere, bu mesleğin Türkiye’deki yaldızlı görüntülerin arkasındaki gerçek fotoğrafı veremem...Bu çevreden bir intikam alma yazısı değil...Bu her şeyini kaybetmekte olan bir adamın, “Ben kaybettim, siz de kaybedin” yazısı hiç değil...Kimseye kırgın değilim...32 yılda içimde kalan bir ukte de yok...Onun için rahat bir hesaplaşma olacak...İntikam amacı gütmeden...Ancak fotoğrafı verecek şekilde...***Türkiye’de sadece ‘ideolojik, ekstrem, merkez dışı’ medyanın değil bizzat ‘merkez’ medyanın da bir yerlere embedded (iliştirilmiş) olarak yapıldığını yeni anlıyorum...İlginç kümelenmeler var gazeteciler arasında...Çok ünlü bir yazar, birkaç yıl önce “Oğlum bizim dünyamızı medya çeteleri yönetir... Bir çeteye!!! dahil değilsen, iki günde tertemiz ederler adamı...” demişti... Yüzüne mel mel baktığımı görünce de, “Arkanı kollayacağın bir düzeneğin içinde olman gerekir...” demişti...Ben gazeteciliği “yalnız ve özgür” yapılan bir iş olarak gördüm...Yalnız olmazsam, kendi vicdanımı özgürce hareket ettiremeyeceğimi düşündüm hep...Abdi İpekçi’nin 1 Şubat 1979’daki ölümü beni böyle bir algılamaya itti...***Devrimci rüzgarların, örgütlü dünyalarından çıkıp, gazeteciliğe adım atmayı düşündüğüm ilk günlerde Abdi İpekçi öldürüldü...Milliyet’teki köşesini her gün okuduğum bir yazardı Abdi İpekçi...Yazılarında örgütsel bir yapının onda vuku bulan bir parçasını değil, yapayalnız bir gazetecinin denge arayışlarını, çözüm çabalarını, akıl süzgecinden geçirdiği duygusal çıkışlarını bulurdum...Gazeteciliği “yalnız ve bağımsız” olduğu için çok sevdim ben...Daha doğrusu gazeteciliğe “yalnız ve bağımsız” anlamını yüklediğim için gazeteciliği çok sevdim ben...Devrimci ya da milliyetçi dünyaların örgütlü yapısının, özgürlüklerini kısıtladığı bir genç için, “yalnız, bağımsız ve özgür bir gazetecilik” mecrası, bir Don Kişot öyküsüydü aslında...***Kendimi de çevremdeki gazetecileri de bir yerlere embedded (iliştirilmiş) gazeteci görmek istemedim hiç...Ekstrem yayın organlarına hiç karşı olmadım...İdeolojiyi esas alan, siyasi duruşu katı yayın organlarında çalışan ‘ideolojiye embedded’ gazetecilere de karşı olmadım hiç...Onların özgürlüklerine, siyasal duruşlarına, eğilip bükülmeyen sert tavırlarına hep içten içe bir sempati duydum...Kendi gençliğimin silüetlerini gördüm onlarda...Ancak ben “merkez medyada haber için gerekirse babasını bile tanımayan gazeteciler ordusuyla, kendimi bağımsız, özgür ve elbette yalnız” hissediyordum...***Haber için babasını bile gözü görmeyen yalnız, bağımsız ve özgür gazetecilerin büyük çoğunluğunun aslında bir yerlere “embedded” olduğunu anladığımda, büyük hayal kırıklıkları yaşadım...Çevremde bağımsız gibi görünen bir çok gazeteci esasen “bağımsız ve tek” falan değildi...Mutlaka bir yerlerle, duygusal, maddesel, çıkara dayalı ve kariyerist bir ilişkiler yumağı içindeydi...Yazdıkları, söyledikleri, bağımsız kişisel görüşleri değildi...Daha doğrusu kişisel görüşleri, yarattıkları grup ideolojisinin bir yansıması, dolaylı veya dolaysız yakınlaştıkları çevrelerin sözcüsü, direkt veya endirekt bağlantıda oldukları merkezlerin sesi konumundaydı...Bu haliyle benim bağımsız, özgür ve yalnız farz ettiğim gazetecilik bir grubun, bir merkezin, bir güç odağının hoparlörü durumuna geliyordu...Bunlar suç kapsamında mıydı bilmiyorum...Ancak gazetecilik ahlakının ayaklar altına alındığı kuşkusuzdu...***Ne acıdır ki, gazetecilik ahlakının toplumsal zabıtalığına da bu insanlar, gruplar ve merkezler soyunuyorlardı...Hoparlör oldukları dünyaları unutturmak ve gözden uzak tutmak için el çabukluğuyla, en çok “gazetecilik ahlakından, doğruluktan, dürüstlükten, basın mesleğinin onurundan” onlar bahsediyorlardı...Gazeteciliğin etik kuralları, “grup ideologlarının” elindeydi...Mesleğin sicil amirleri onlar görünüyordu...Ne acıdır ki, kendi meslek sicilleri baştan embedded olduğundan, onların verdikleri siciller de daha baştan birer “lame duck”tılar...***Üç çocuğuma ailevi tarihimizin kayıtları için şunu söyleyebilirim...Böyle olduğunu bilmiyordum...Böyle olduğunu bilseydim, gazetecilik yapar mıydım emin değilim...Ben hep yalnızdım...Yapayalnızlığın koyuluğu, doğal olarak bağımsızlığımın ve özgürlüğümün “dem”ini beraberinde getirdi...32 sene, çevremdeki bu kadar örgütlü güçle, nasıl başedebildiğimi inanın bilmiyorum...“Ahlaklı görünen, ahlakı hep şemsiye yapmaya çalışan, etrafa bu yönde ayar vermeye çalışan” tiplerden uzak durun...En ahlaksızları onlardır...İnsan kendinde olmayan şeyi dışarıya yansıtır, “Sizde niye yok?..” diye sorgular...Yalnız, bağımsız ve özgür gazeteciler olacak mı ilerde Türkiye’de?..Sanıyorum internet, bloglar bunu sağlayacaklar...Bana gelince...Hala inanamıyorum; bu heriflerle nasıl başedebildiğime...Hissediyorum...Onlar da inanamıyorlar...Sadece söylemeye utanıyorlar...

Devamını Oku

Çocuklarımı kendi öğrenciliğimdeki gibi yetiştirmemeye o korku dolu okul psikozuna sokmamaya yemin ediyorum

16 Eylül 2011

* Küçücük bedenleriyle pek çok çocuk yarın ilk kez okula başlayacak. Artık okullu oldukları için kendilerince büyümüş olacaklar. Neredeyse kendileri kadar olan çantalarını takıp ilk kez anne babalarının dizinin dibinden ayrılacaklar. Siz nasıldınız ilkokula başladığınızda heyecanlı, ürkek ya da hevesli mi? Ne söylemek istersiniz o minicik yüreklere ve belki de bunu onlara okuyacak anne babalarına?Çocuklarımın gözlerinin içine bakıyorum... Onlara bakarken, çocuklarımı hiçbir zaman ‘kendi öğrenciliğimdeki gibi yetiştirmemeye, o korku dolu okul psikozuna sokmamaya” yemin ediyorum... Artık çocukluğumdaki okullarla, öğretmenlerle, eğitim sistemiyle, eğitmenlerle yüzleşmenin zamanı geldi. İlkokul birinci ve ikinci sınıftaki Çankaya İlkokulu hariç, bütün Kolej yıllarından hatırladığım, sınav heyecanı, zayıf mı alacağım korkusu, derse kaldırılır bilemezsem hoca fırçalar mı korkusu, terleyen avuç içi, titreyen yürek ve bozuk bir psikoloji...*Bu kadar kötü olamaz okul sizin için...Elbette bu kadar kötü değil. Bütün bu olumsuzluklar karşısında çaresiz kalmamak, ezilmemek, karizmayı çizdirmemek, rezil olmamak için okulu asıyorsun...Serseri öğrenci havaları basıyorsun... Cool takılıyorsun... Okulun yasakladığı ne varsa, onları yapıyorsun... Kolej’de daha lise ikide devrimcilik yaptım ben... Sigara yasaktı. Her teneffüste, kırk yıllık tiryakiler gibi, tuvalette sigara içerdik, serseri öğrenciler hep birlikte. Sigarayı ortak parmakla baş parmak arasında sıkıştırıp, fırlatırdık bitirdiğimizde. Kolej’in civarındaki kahvelerde her turda 2.5-5 lirasına okeye dönüyordum ben... Geceyi bilardo masasında uyuyarak geçirdiğimi bilirim... Kahvenin dışarıdan duvar şeklinde görünen gizli bölmelerinde briç, king, poker oynadığımı hatırlarım ben... Loş kulüpler, pullamalar, afişlemeler, mitingler, ajitasyonlar saymıyorum bile... Şimdi daha 15-16 yaşında bir genç bunları niye yapar? Okuldan çok mutlu olan, huzurlu keyifli olan bir genç, bu kadar reaksiyoner davranabilir mi?.. Bugün nostalji yapıp, kimse sallamasın... Geçmiş eğitim sistemi ve okul düzeni bir korku imparatorluğuydu... Biz de o korku imparatorluğuna karşı, ezilip silinmemeye çalışan, kendi çapında küçük direnişçiler... Okul tarihi benim için, bir keyif tarihi olmaktan ziyade bir direniş tarihiyse, ben o korku imparatorluğunu kutsamam. Çocuklarımı da o korku imparatorluğunda şekillendirmem...* Sizin bugünkü kişiliğinizin altında okuldan aldığınız eğitim yok mu? Kolejlerde okumanız, Siyasal’ı bitirmeniz sizin bugünlere gelmenize katkı sağlamadı mı? Böyle mi diyorsunuz?Tam onu demiyorum. Bir kere Kolej’le Siyasal’ı ayırmak lazım. Siyasal Basın Yayın gazetecilik okulu bir üniversite. O benim bilinçli meslek tercihim. Onun için girdiğim dersleri, hocaları, eğitimi sevdim ben. 12 Eylül öncesi ne kadar eğitim olursa o kadar oldu, ancak dönemin suçunu üniversiteye atamayız. Benim söylediğim ilk ve orta eğitim. Kolej olması bana bir avantaj sağladı... Ancak sağladığı avantaj okulda gördüğüm eğitimle öğretimle ilgili değildi... Kolej bana kendine güvenmesini öğretti. O güven benim için hayatta etkili oldu... Bir de İngilizce öğretiyor. Onu temelini almış olarak hayata başladığınızdan, yurt dışıyla haşır neşir oluyorsunuz. Kolej olmasaydı mesleğim üzerinden dünyayı o kadar genç yaştan dolaşamazdım. Uluslararası alanda gazetecilik yapamazdım. Fakat bunların hiç biri, ilk ve orta eğitimde yaşadığım korku imparatorluğu gerçeğini yok etmiyor... Çocuklarıma yaşatmam bunu... * Ayşe Nazlı zaten okuyor, Mina ve Poyraz Deniz’in nasıl bir öğrenim görmesini istersiniz, nasıl bir planınız var onlarla ilgili?Okurken korkmasınlar... Bugün derste neler olacak diye kaygılanmasınlar?.. Okulda öğretmen bana fırça mı çekecek? Bilemezsem rezil mi olacağım?.. Quiz yaparsa sıfır mı çekeceğim?.. Sınav soruları nereden gelecek gibi insan beynini altüst eden, ilerde hiçbir şeye yaramayacak bilgiler için, kendilerini mutsuz etmelerini, germelerini istemiyorum... Sanatçı olacaklarsa, sanatla ilgilensinler, tenisçi, basketbolcu olacaklarsa keyifleriyle onla ilgilensinler... Kasmadan keyifle ve hobi olarak yapsınlar eğitimi. Severek ve hobi şeklinde alsınlar eğitimlerini... Dil öğrensinler, merak duygusunu geliştirsinler ve hobi edinsinler... Ben okulda öğrendiklerimle başarılı olmadım... Hobilerimi ve ilgili alanlarımı işim yaparak başarılı oldum. Gençliğimde siyasetle ilgileniyordum gazeteci oldum... Futbolla yatıp futbolla kalkıyordum, futbol yorumculuğu, programcılığı yaptım... Edebiyatı seviyordum, yazı yazmaya öykünüyordum...Yazı yazarak ekmek paramı çıkartmaya başladım...Sinema, görsellik gençlik yıllarımın en önemli hobisiydi... O görsellikle gazeteciliği birleştirip televizyoncu oldum... Ben hayatta hobilerimle başarılı oldum... Okulda öğrendiklerimle değil... Geçenlerde New-York Times gazetesi yazıyordu, “14 yaşınızdaki hobilerinizi işiniz haline getirin” diye... Öyle yaptım ve başarılı oldum... Derslerde inekleyerek değil...* Okul hayatı bittikten sonra bir de hayattaki başka bir okul dönemi başlıyor. İşte ben henüz üniversite ikinci sınıfa başlarken sizinle Show Haber’de başladığım yıllarla birlikte sizden çok şey öğrendim televizyonculuğa, gazeteciliğe ve yaşama dair. O yüzden tüm öğretmenlerime olduğu gibi size de teşekkür etmek istedim. Sizin var mı son olarak söyleyeceğiniz ya da teşekkür etmek istediğiniz kişiler?Okulu asıp sokağı birlikte öğrendiğim bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim... O sokak beni ben yaptı...

Devamını Oku

Mehmet Ağar’ı gözlemlediğim birbuçuk ay...

16 Eylül 2011

Kendi hayatımın pek de huzurlu olmayan girdaplarında, üç çocuğumla birlikte bir yaz geçirmenin, hayhuyu ve telaşı içindeydim...Büyük kızım annesinin konser programını düzenleyip tatile gelecek, iki minik yavrum da anneleriyle dedelerinin evinde kısa bir tatil yaptıktan sonra, bizim tatil yapacağımız yere geleceklerdi...Önceden gittim, otele, çevreye, sisteme alışabilmek için...Orada gördüm Mehmet Ağar’ı...Bodrum’da oğluyla bir iş kurmuştu...Devlet millet işlerinden, siyasetten, güç savaşlarından kendini alabildiğine soyutlamıştı...***Hakkında gazetelerde çıkan iddiaları okuyordum...Karısı, oğlu, torunu ve geliniyle dünyadan uzakta kurduğu bu hayatı bozmamak, ters bir laf edip duygularını altüst etmemek için azami bir gayret sarfediyordum...Hayata karşı yenilmiş görünmemek için özel bir çaba sarfettiğinin farkındaydım...Her sabah 7 sularında kalkıyor bir saat yüzüyordu...Sonra küçük bir kahvaltı arkasından spora gidiyordu...Öğleden sonraları yine bir saat yüzerek spora devam ediyor, gazeteleri okuyarak, Bodrum’da kurduğu işine uğrayarak, dostlarıyla son durumları değerlendirerek hayata devam ediyor gözüküyordu...***İçten içe, bir tedirginliğinin olduğunu fark ediyordum...Hiç hissettirmemeye çalışıyordu bunu...Sadece bir gün, PKK baskınında birçok şehit verdiğimizde; “Bize çok yükleniyorlar ama...” demişti, “Bizim aldığımız önlemler sayesinde PKK bu eylemleri yapamıyordu... Şimdi Başbakan’ı yanlış yönlendirmeye çalışıyorlar... PKK’nın hedefi belli... Onlar bundan vazgeçmez... Biz buna karşı savaşıyorduk...” diye savunmuştu kendini...Dün mahkemenin 5 yıl hapis cezası verdiği Ağar karar açıklandığında; “Mahkeme kararları Türk Milleti adına, cümlesiyle başlar...” demiş;“Bizim için o sözle başlayan cümlenin nasıl devam ettiği veya edeceği önemli değildir...Bizim aşık olduğumuz, bir ömrü adadığımız o kelimedir...Benden kimse buğz etmemi (nefret etmemi) beklemesin...” diye bitirmiş...***Onu izlerken, hep sinema filmlerinde, sonradan zorda kalan bir dönemin “operasyonel vurucu timlerini, onların komutanlarını” hatırlıyordum...Hani operasyonların olduğu sıralarda, “her şeydir onlar...”Her sözleri, bir emir, her yaptıkları bir kanundur...Rambo ve Rambo’yu yetiştiren Albay karakteri gözümün önünden gitmiyordu...Operasyonlar dönemi bittikten sonra, hayat başka bir düzleme geçtiğinde, onlar bir anda kendilerini “off-side’a düşmüş” görürler...Hayat değişmiştir...Onların emirlerinin her şeye kadir olduğu günler, sözlerinden emir çıkan muktedir dönemler geride kalmıştır...Şimdi o yapılanların sorgulanması dönemi başlamıştır...***Amerikan Hollywood yapımları, hep bu sorgulamanın, bu hesaplaşmanın izdüşümü üzerine inşa edilmez mi?..Böyle kaç film izlemişimdir kim bilir?..Bir timin başındaki komutan “kahramanlık” yaptığını savunurken, mahkeme “savaş suçu işlediğini” söyler...“O insanlar niye öldürüldüler” diye sorar...“Ölümü engelleyemediniz mi” diye sorgular...O filmlerin sonunda müthiş tiradlar vardır...Askeri operasyonların başında bir dönemin “kahramanı”, yapılanların ne kadar zorunlu olduğunu savunur...Savunma makamı, insan hayatının her şeyin üstünde olduğuna vurgu yapar...Madalyalı kahramanla, madalyasız sivil mahkemenin önünde benzersiz bir hesaplaşmaya girerler...Senaryonun en can alıcı metinleri oralarda yazılmıştır...Düşünceler savaşır, eylemler savaşır, hukuk savaşır, iddia ve savunma makamları savaşır...Final çarpıcı ve tüyler ürpertici olur...***Türkiye’de bir dönem, PKK’ya karşı savaşın her türünün mübah görüldüğü ve gösterildiği bir dönemdi...O dönem neler yapıldı, neler yapılmadı bugün sorgulanıyor...O günlerin “emirleri, talimatları sorgulanmayan terörle savaştığını söyleyen operasyonel güçleri, bugün her şeyleriyle sorgulanmakta, adalet önünde hesap vermektedirler...”Mehmet Ağar onun için “Türk Milleti diye başlayan bir cümlenin sonu nasıl gelirse gelsin, bizim için fark etmez... Aşık olduğumuz bir ömrü adadığımız kelime o kelimedir...” diyor...Savunma ise, ya da şimdinin iddia makamı, “İnsan hayatı kutsaldır” demekte...***Yüreğimi parçalayan bir görüntü vardı...Mehmet Ağar o yılların sert kasırgalarının ortasında kızını kaybetmişti...Çok sevdiği kızının kaybının etkisini uzun süre üzerinden silememişti...Hayatta kalan oğluna baktım...Babasına karşı gözlerinin içi titriyordu...Kendi küçük oğlunu hiç yalnız bırakmıyor, kahvaltısını elleriyle veriyor, oyun parkına götürüyor, denize kendi sokuyordu oğlunu...Babasının yanından ayrılmıyor, gözleriyle ona bir şey olmaması için dua ediyordu...Ölüm ve hayat...Ölümlerin ortasından, kendi öz kızını da bir kazada kaybederek çıkmış bir hayat...Nihayetinde her faninin hayatında, ölüm kazanıyor gibi görünebilir...Oysa ben Mehmet Ağar’ın, oğlunun babasına endişeli bakışlarında, kendi çocuğuna bakışındaki sevecenlikte “hayatın her şeye rağmen ölüme karşı buram buram direndiğini” gördüm...İnsanın olduğu yerde, ölümün varolduğu kadar hayat da nefes almaya devam ediyordu...Endişeli gözlerle...*****İKİ YAŞINDAKİ ÇOCUKLARIMI DÜN MAÇA GÖTÜRÜRKEN...Daha iki yaşından dört ay aldılar Mina‘yla, Poyraz...Uzun zamandır organize etmeye çalışıyordum onları Beşiktaş-Maccabi Tel Aviv maçına götürmeye...Dün bu satırları yazarken, iki minik, yemeklerini yiyip maça gitmeyi bekliyorlar...Nasıl gideceğiz, tribünde nasıl oturacağız 28 aylık bebeklerle bilmiyorum...Stadı ve tribünleri gördüklerinde ne yapacaklar, ağlayacaklar mı, gülecekler mi, tezahnürat mı yapacaklar, yoksa sıkılacaklar mı onu da bilmiyorum...***Bildiğim şu...8 yaşındaydım ve deli gibi maça gitmek istiyordum...Bir Cumhurbaşkanlığı Kupası finali oynanacaktı...Beşiktaş-Altay arasında...Beşiktaş ligi Altay kupayı kazanmıştı...Haftalar öncesinden babamdan söz almıştım o maça beni götürmesi için...Annem son güne kadar, maça gitmeyelim diye işi yokuşa sürmüştü...Maçta tehlike olur diye...Akşam saat 5’te, hala beni mahallede futbol oynayarak maça gitmemeye ikna etmeye çalışıyordu...İkna olmadım, babam da verdiği sözden dönmedi ve beni aldı maça götürdü...Kalede Necmi oynuyordu...Beşiktaş 1-0 kazanıp Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı aldı...Hiç unutmadım o akşamı ve yeşil çimler üzerinde stadın yanan ışıklarını...Sanki sihirli gibiydi yeşil çimlerin üzerine vuran stat ışıkları...İlk defa görüyordum Beşiktaş takımını canlı canlı karşımda...***Şimdi çocuklarımı götürüyorum...Yine bir Beşiktaş maçına...Onlar benim gibi sekiz değil 2.5 yaşındalar...Ne hatırlacaklar bilmiyorum...Ancak ben 45 yıl önce yaşadıklarımı bugünmüşçesine hatırladığım gibi, bu akşamı da yaşadığım müddetçe hatırlayacağım...

Devamını Oku

'Karımı görmek için kimseye minnet etmem' derken...

15 Eylül 2011

Doğan Yurdakul Oda TV operasyonunda tutuklandı...Karısı kanserdi ve komadaydı...Soner Yalçın, “Merhamet diliyorum... Doğan Yurdakul karısını son bir kez görsün, göz göze vedalaşabilsin...” dedi...Bunu duyan Doğan Abi ise bir açıklama yaptı:“Kimseye minnet etmem!.. Soner benim duygularımı bilmeden çağrıyı yapmış... Ben eşimle vedalaştım... Kimseden bir şey talep etmem...”***35 yıla yakın bir zamandır Doğan Yurdakul’u bilirim, tanırım...Birebir bir samimiyetimiz yoktur, fakat ben onun kişilik koordinatlarını iyi bildiğimi sanırım...Onun hakkında şimdiye kadar “Çok iyi insandır” lafı dışında bir laf duyduğumu da hiç hatırlamıyorum...Benimle ilgili o yayınlar yapıldığında, bir kere içimden geçirdim...“Ya” dedim, “Açıp, Doğan Abi’ye söylesem... Baba bu hak mıdır, hukuk mudur?.. Bana bu yapılan ayıp ve günah değil midir?..”O gurur, o haklı olduğuna inandığın davada taviz vermeyen tavır, o geçmiş devrimci yılların tohumladığı ‘düşmem karşınızda duruşu’ yok mu?..***Bir türlü gitmedi elim telefona...Oysa gitseydi elim biliyordum ki, Doğan Yurdakul önce “insandır...”Hiç değişmezdi bu kural... Fakat bir “linç” karşısında yediremeyiz hiçbirimiz kenidimize bunu biz...Eğilmiş gibi hissederiz kendimizi üzerimizdeki baskıdan...Mağlup edilmiş gibi bir duygunun esiri oluruz, arayıp “yapmayın böyle” dersek...Bir türlü gitmez elimiz, telefona...Doğan Yurdakul’u “Ben kimseden ölmekte olan eşimi görmek konusunda bir şey talep etmem... Kimseye minnet etmem...” derken o kadar iyi anlıyorum ki...***Yardımcı olmaya çalışacağını söyleyen Adalet Bakanı’na şunları söyleyebilirim...Eşi ölmekte olan bir tutuklunun, eşiyle görüşmesi bir insanlık yardımı olmaktan çıkartılmalıdır...Doğan Abi’nin düşündüğü gibi bir minnetin sonunda, ya da bir iyi niyet gösergesi, bir insani jest olmaktan çıkmalıdır bu durum...Bir tutuklunun, yaşam mücadelesi veren eşiyle görüşmesi bir haktır...Bu insani hakkın yasalarla sağlanması ve minneti lügatten kaldırmak yasa koyucunun görevidir...Doğan Yurdakul’un durumunun, minnetin kalkması için bir vesile olmasını diliyorum...***“TAYYİP ERDOĞAN ROCK STAR YA DA HALİFE GİBİ...”İngiliz The Guardian gazetesi “Bir medya yıldızı gibi” demiş Tayyip Erdoğan için; “Memleketlerine gidip, onları eleştirerek Arap liderleri zor durumda bırakıyor...”Fakat Time daha iddialı;“Erdoğan Mısır’da rock star gibi karşılandı... Mısırlı generallere İsrail’e karşı nasıl yanıt verilmesi gerektiğini gösterdi...” Alman Die Welt gazetesi ise bölgeye yönelik damardan bir başlıkla girmiş habere:“Yeni Halife Erdoğan...Osmanlılar zamanında Arap ülkelerini ateş ve kılıçla fethetmişti...Erdoğan ise bu ülkeleri, kameralar ve İsrail karşıtı slogaünlarla fethetti...”AKP iktidar Tayyip Erdoğan başbakan olduğunda, “Acaba” demiştim, “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyabilir mi bu iktidar?.. Bir askeri darbe ihtimalini bu yolla bertaraf edebilir AKP çünkü... Sırf bu nedenle Avrupa Birliği için sonuna kadar savaşır...”***Savaştı mı savaşmadı mı bilmem...O savaştı da Avrupa Birliği mi işi yokuşa sürdü orası tartışmalı...Fakat tartışılmayacak bir gerçek var...Arap ülkelerinin halklarının Tayyip Erdoğan posterleriyle ortalığı inlettiği bir fotoğraf göreceğimizi hiçbirimiz tahmin etmiyorduk...“İran gibi bile olabilirdik” ancak, böyle bir görüntü olacağı aklımıza gelmezdi...Osmanlı bizim genlerimizde...600 yıllık imparatorluk, elbette bilinçaltımızda yaşıyor...Fazla uzak değil bizim babalarımızın babası yani dedelerimiz Osmanlı’nın bir parçasıydılar...Cumhuriyet bir günde ilan edildi elbet...Ancak genlere kazınmış bilinçler, bir gecede ya da iki kuşakta tamamen yok olmuyorlar...Derinlerde bir yerlerden, nedenini tam bilemediğimiz bir gurur yaşayanlarımız vardır elbet... Böyle bir gururu ve içten içe böbürlenmeyi yaşamanın pek bir sakıncası yok...Osmanlı’nın niye yıkıldığını ve tarumar olduğunu da unutmuyorsak, ortada bir mesele kalmıyor...Genlerin orada hafıza kaybı yaşamaması gerekiyor...O hafıza kaybı, yeni bir felaket anlamına geliyor çünkü... ***MİT’İN GÖRÜŞMEMESİNİ Mİ İSTERDİNİZ?..Açık konuşayım... Arada bir kullanılan üslup pek sevdiğim bir üslup değil...Sıfatlar da çok uygun değil...Görüşmelerin içeriğini de tam bilmiyorum ki, bir tavır, bir duruş, bir kapsamlı analiz çıkartayım...Fakat benim kendime ve çevreme sorum başka...Şöyle soruyorum ben kendime...“Devletin gizli bir biriminin, MİT veya ona bağlı bir unsurunun, terör örgütüyle arasında bir tür iletişim bağı olmasını mı isterdin?..Hiçbir iletişim bağı olmamasını mı tercih ederdin?..”***25 yıldır sürüyor PKK terörü...25 yıldır savaşıyoruz bu terörle...Şehitler veriyoruz, infial duyuyoruz, bombalar patlıyor, suçsuz, günahsız insanlarımız katlediliyor...Arada bir ateşkes oldu deniyor, silahlar susuyor...Sonra birileri ateşkesi tek taraflı ihlal ediyor, yeniden kalleş pusular kuruluyor, yeniden suçsuz insanlarımız ölüyor...***Tüm bu süreçten sonra, birileri gelse ve bana vicdanımın derinliklerinde ne hissettiğimi sorsa...Dese ki, “Hiçbir şart altında bir iletişim kurulmamasını mı isterdin?.. Yoksa devletin güvenilir birimlerinin, teması koparmadan zaman zaman görüşüp en azından iletişimi koparmamasını mı?..”Verdiğiniz şehitleri, yaşadığınız o katliamları hatırladığınızda, “ne dolaylı ne dolaysız hiçbir iletişim olmasın” dersiniz...Kurmak zorunda olduğunuz istikbali ve hayatın gerçeklerini düşündüğünüzde ise, “Görüşmelerin bir türlü varolması, iletişimin tümden kopmaması yine de doğru” dersiniz..Politikayı bırakın...Siyasi replikler, polemikler de sizi birkaç saniye için etkilemesin...Vicdanınıza bakın vicdanınıza!..Ne diyor o vicdan?..Ne diyorsa o...

Devamını Oku

Ses kayıtlarındaki zamanlamaya dikkat...

14 Eylül 2011

Tayyip Erdoğan tam Mısır’a gittiği gün patlıyor Dicle Haber Ajansı’nda bomba...Zamanlaması gayet ustaca...İsrail’le köprülerin atıldığı Tayyip Erdoğan’ın Mısır’dan başlayarak Ortadoğu’da güç gösterisine başladığı gün meydana geliyor...Öğlen saatlerinde bir dostumla konuşuyorum...“Mısır’daki gösteriyi izledin mi?..” diye soruyor bana...“Resimlerini gördüm” diyorum...“İzlemelisin” diyor, “Tayyip Erdoğan Mısır’da adaylığını koysa, Başbakan seçilir... Görüntüler öyle...”***Nitekim İngilizlerin ünlü The Guardian gazetesi, “Ortadoğu’da artık Türkiye var... Herşey değişti bölgede...” başlığıyla çıkıyor...İşte o saatlerde sabah 9.47’de, Dicle Haber Ajansı’nda aniden bir ses kaydı yayınlanıyor...Ses kaydı haberi, “Görüşmelerin iç yüzü Erdoğan’ı yakacak...” başlığını taşıyor...Ses kaydındaki görüşmede, MİT Müsteşarı Hakan Fidan MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ile PKK’lı ve KCK’lı temsilciler var...Görüşme Norveç’in başkenti Oslo’da oluyor ve muhtemelen Norveçli bir gözlemcinin eşliğinde yapılıyor...***2010 yılında yapıldığı sanılıyor görüşmenin...Daha öncesiyle beraber MİT yetkililerinin 5 kez görüştüğü ortaya çıkıyor PKK temsilcileriyle...PKK’lı Sabri Ok:“Devlet de arayıp hangi ilde, hangi dağda birileri var, ben de imha ederim demesin... Çünkü biz çözüm sürecindeyiz...” diyor...MİT Müsteşar yardımcısı Afet Güneş; “Peki ne kadar bekletmeyi düşünüyorsunuz dağlarda?..” diye soruyor PKK temsilcisine...Sabri Ok, “Biz istiyoruz ki en kısa sürede çözülsün biran önce... 6 yılda 7 yılda değil...” cevabını veriyor...***Görüşmede Tayyip Erdoğan’ın direkt geçtiği yer, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın sözlerinde ortaya çıkıyor:Hakan Fidan İmralı’da Apo’yla ikibuçuk saat görüştüğünü söylüyor...“Yüzde 90-95 oranında antant kalındığından” bahsediyor...Ve “Sayın Başbakan bu noktada çok ciddi... Siyasi riski de yüklenmeye hazır...” diyor...Burada bir dakika durup, geçmişe bir flash-back yapalım...Seçim kampanyasında Tayyip Erdoğan’la, Kemal Kılıçdaroğlu arasında “yalan söyleyen şerefsizdir” tartışması yaşanıyor...Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan’a “PKK’yla görüşüyorsun” diyor, Erdoğan “kendisinin görüşmesini ispat edemezse şerefsizdir...” mealinde bir cevap veriyor...O günlerde bu köşeye şöyle yazıyorum:“Elbette iki lider de doğru söylüyorlar... Ya da iki lider de yalan söylemiyorlar...”Erdoğan’ın kendisi görüşmüyor, devletin yetkilileri görüşüyor...“Kılıçdaroğlu da yalan söylemiyor, çünkü devletin yetkilileri Erdoğan’dan habersiz yapmıyorlar bu görüşmeleri...”Dün sabah Dicle Haber Ajansı’nda patlayan ses kaydı, MİT yetkililerinin, Öcalan ve PKK’yla görüşmelerini doğruluyor...***Ses kaydı öyle bir zamanlamayla patlatılıyor ki, Tayyip Erdoğan Ortadoğu liderliğine oynar ve İsrail’le tüm köprüleri atarken, birileri, “içerde terör örgütüyle müzakere yapıyorsunuz” diyor...Siyasi rakip -her kimse- kendince en canalıcı darbesini vuruyor...Ses kaydının yayınlanması çok ilginç...Saat 9.47’de Dicle Haber Ajansı’nın internet sitesine düşüyor ses kaydının deşifresi...Bir süre sonra Dicle Haber Ajansı kendi inisiyatifi dışında, doğrulanmamış bir ses kaydının yayınlandığını bildirerek, yayından çekiyor haberi...PKK’ya yakınlığıyla bilinen Dicle Haber Ajansı’nın gerçekten inisiyatifinin dışında PKK içinde, “uluslararası destekleri olan birileri mi operasyon yaparak bu ses kaydını yayınladı, yoksa Dicle Haber Ajansı merkezden gelen bir talimatla mı bunu yayınlama kararı aldı, sonra da sorumluluğu büsbütün üslenmemek için geri çeker gibi yaptı?..”Bu soruların cevabı henüz yok...Ancak, böyle bir müzakerenin ses kaydının yayınlanması, doğaldır ki bir müzakere sürecini torpilleyecek...Müzakere yapan görevlilerin esneklik payını ortadan kaldıracak...***Görülmemiş bir psikolojik savaş yaşanıyor... Kasetler, ses kayıtları, kapalı kapılar ardında MİT yetkililerinin ses kayıtları, herşey bu savaşta kullanılıyor... İnsanın içi titriyor...*****BU KAYITLARI KİM NASIL TUTTU?..Dün MİT müsteşarı, yardımcısı, PKK’lı ve KCK’lı olduğu söylenen kişiler arasında yapılan görüşmenin ses kayıtlarını incelerken aklıma, “Bu konuşmalar nasıl kaydedilebildiler?..” sorusu geliyor...Çok kişi “bu da soru mu kaydı tutulmayan bir şey kaldı mı” diye sorabilir elbette...Ancak bu görüşmenin taraflarından biri MİT’in en üst düzey iki yetkilisi...Ortada bir de gözlemci bir ülke temsilcisi var...Böyle bir görüşmenin, hiçbir şekilde karşı tarafça kayda alınmaması düşünülmemiş midir?..Sonuçta devletler bu tip görüşmeleri dünyada terör örgütlerinin temsilcileriyle zaman zaman yaparlar...Etik olup olmadığı, hukuka ve yasalara ne kadar uygun olup olmadığı tartışılır, ancak bu uygulama İngiltere’de IRA’yla da, İspanya’da ETA’yla da yapıldı...***Ancak görüşmenin ses kayıtlarının, bir tarafça kayda alınması, çok tehlikeli...Buraya katılan kişiler, herhalde, geniş ve çok dikkatli bir aramadan geçirilerek, odaya alınıyorlar...Gözlemci ülkenin bir temsilcisi de bulunduğuna göre, ses geçirmeyen oda tertibatı gibi önlemlerin alınmış olması gerekiyor...Buna rağmen, bu görüşmeler nasıl kayda alındılar?..Önemli bir güvenlik zaafı olduğu görülüyor...Ya da bu işlerde “çok fazla gizli parmak var...”*****İSRAİL İLE İPLER GERÇEKTEN KOPUYOR... Dün Tayyip Erdoğan, “İsrail’i 1949 yılında maalesef!!!CHP’nin tanıdığını söyleyerek” bir adım daha ileri gidiyor...Bu İsrail’in devlet olarak tanınmasını aslında yanlış bulmak demek...Bir adım sonrasında İsrail’i tanımamak var...Açık konuşalım...Tayyip Erdoğan ve yakın çevresi, son ses kaydında Türkiye ile açıktan psikolojik savaşa giren İsrail’in parmağı olduğunu düşünüyor...***Çünkü PKK ile her zaman İsrail’in direkt, endirekt ilişkileri olduğu haberleri geliyor Türk istihbaratına...Bu son olaydan sonra Tayyip Erdoğan bütün köprüleri atacak bir politika izleyebilir...“Evet içerde devlet terörü kesmek için her görüşmeyi yapıyor... Dışarda da İsrail’in saldırganlığına karşı bütün gücüyle savaşıyor...” diyerek yeni bir meydan okumaya gidebilir...Tayyip Erdoğan’ı yakından tanıyanlar, böyle bir büyük hesaplaşmaya girmekten hiç çekinmeyeceğini söylüyorlar...Çok tehlikeli bir virajdayız...

Devamını Oku

Ege’de gittiğim savaşı bekleyen hayalet adası...

13 Eylül 2011

Dün öğle saatlerinde Habertürk gazetesinin tatil ekini gördüm bir anda... Nal gibi bir haberi, birinci sayfadan tam sayfa “özendiren” bir resimle vermişlerdi...Önce yanlış gördüm sandım...“Olamaz” dedim, “Hayaletlerin gezdiği o adayı tatil beldesi diye manşete taşımış olamazlar...”Ne ki ada aynı adaydı...“Yaz sona ermeden komşuda bir deniz keyfi yapın...” diye sayfa sayfa resimlerini bastıkları ada benim yıllar önce gittiğim “Hayaletler Adası”ydı...Ceyda Erenoğlu isimli gazeteci arkadaş “Geçen ay bir Perşembe günü, ‘Neden oturuyoruz ki, yarın gidelim görelim şu Taşoz adası nasıl bir yermiş’ dedik ve ertesi günü yola düştük... 7 saat sonra adadaydık... Deniz kenarındaki tavernaları görünce, ortama uyum sağladık ve hemen kendimizi Ege’nin serin sularına bıraktık...” diyor...İstanbul’dan 7 satte Taşoz adasına varmışlar...Nasıl da ballandırarak anlatıyor;“İstanbul’dan 3 saat sonra İpsala sınır kapısındaydık... Az bir beklemenin ardından ver elini Yunanistan...Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe bize yabancı olmayan ve bol Türkçe konuşulan yerlerden geçerken Türkiye’deymiş gibi hissetmeyi sürdürdük...Kavala yakınlarında Keramoti’den bindiğimiz feribot bizi hemen adaya götürdü... Izgarada muhteşem ahtapotlar, beyaz şarap ve manzara... İnanılmazdı...”***Karımdan ayrıldığım yıl, 87’nin Mart ayında bugün İstanbul’dan 7 saat mesafede “muhteşem tatil yöresi” olarak sunulan Taşoz adasına gitmek üzere Atina’dan yola çıkmıştım...Tatile değil elbette, “savaş çıkacaktı Ege’de ve o savaşın merkezi Taşoz adası olacaktı...”Yunanistan adanın açıklarında, petrol sondajına başlıyordu, Türkiye de buna izin vermeyeceğini söyleyip, donanmayı birkaç gün içinde Ege’ye çıkartıyordu...Yunanlılar cevap vermişti.“Gelirseniz, sizi karşılamamız sözlerden ibaret olmayacak...”Atina’dan kalkıp, İskeçe’de oturan Abdülhalim Dede’yle, Taşoz’a gitmiştik...“Hayalet adasını” andırıyordu ada...Fırtına vardı adada...Gündüz vakti bütün dükkanlar kapalıydı...Adada çok az kişinin kaldığı anlaşılıyordu...Kalanlar da evlerine kapanmışlardı...Her an çıkacak bir savaşı bekliyorlardı...Kimsecikleri göremedim uzun bir süre adanın sokaklarında...“Burası nasıl bir yer Abdülhalim” demiştim, “Kimsecikler yok... Hayaletlerden başka...”***Adanın boş sokaklarında, açık denizi göstererek resimlerimi çekti Abdülhalim...Adanın üç beş mil dışında petrol sondajı yapılacak yeri gösteriyordum...Donanmalar orada karşılaşacak, savaş orada patlak verecekti...Özel hayatımda karımdan yeni ayrılmıştım...Atina’da bir başıma yaşıyordum...Kim bilir savaş başladığında beni ne yapacaklar, nasıl sepetleyeceklerdi?..Resimler çektirdim...Altına yazılar yazdım...“İşte Türk-Yunan savaşının Ege’de çıkacağı nokta...”Milliyet, gazetinin birinci sayfasından manşetten iri puntolarla haberi veriyordu:“Reha Muhtar Ege’de savaşın çıkacağı noktadan yazıyor... İşte donanmaların karşılaşacağı nokta...”***Bugün Habertürk’te Ceyda isimli meslektaşımın, “Türkiye’nin aynısı” dediği, İskeçe, Gümülcine, Dedağaç gibi yerleşim birimlerinden, bugün olduğu gibi güle oynaya geçemediğimiz günlerdi o günler...Arkamızda Yunan sivil polisi bizi takip ederdi...Şehre girip olur olmadık kişilerle görüşmeyelim diye...Akşama kadar kalıp, yazıları adadan yazıp bir süre solumak istiyordum Aşoz adasını...Öğlen bir deniz kenarı tavernasında oturup, bir ahtapot ızgara yemeği, bir karafaki de uzo parlatmayı tahayyül etmiştim...Adada değil, açık taverna, tostçu bulmanın olanağı yoktu...“Gidelim Abdülhalim” demiştim, “Burası savaşın korkunç yüzünü, hissetmeye başlamış çoktan... Burada yaşam sona ermiş çoktan... Burada ölüm kol geziyor, hayaletler yaşıyor...”***Şimdi, bir meslektaşım İstanbul’dan bir cuma günü kalkıp, hafta sonunu geçirmeye Taşoz’a gidiyor...Gider gitmez denize giriyor...Sonra sıra sıra dizilmiş deniz kenarı tavernalarında ahtapot ızgara yiyor...Beyaz şarap içiyor...Manzaranın tadını çıkartıyor...Herkese de tatil niyetine Taşoz’a gitmeyi öneriyor...Habertürk gazetesi de tam sayfa manşetten Taşoz’un turistik cazibesini fotoğraflar eşliğinde okuyucuya sunuyor...Taşoz’dan döndüğümde, Atina’da savaşı beklemeye koyulmuştuk...O gece savaş çıkacaktı...Yardımcılarım gitmişti...Home-ofisimde yalnızdım...Masa ışığım yanıyor, yalnız başıma teleksten gelen haberlere göz ucuyla bakıyordum...Bir gözüm de kapıdaydı...Çalıp kapıyı, “Hadi gidiyoruz kiryos” diyecekler miydi acaba?..Mutfaktan bol buzlu ve sulu bir viski koymuştum kendime...Dalıp gitmişti gözlerim buzların arasındaki sarımtırak içkiye...TAYYİP ERDOĞAN’A EGE’DEKİ “HAYALETLER ADASI” ANISI...Mısır’a gitti dün Tayyip Erdoğan... Gazze’ye geçecek mi geçmeyecek mi, Barbaros Donanması, Doğu Akdeniz’e ne zaman açılacak?..Bir sürü soru, bir sürü, sıcak çatışmayı çağrıştıran izdüşümü var gittiği bölgelerde...Nedense aklıma, Taşoz’da yaşadığım o günler geldi...Hayaletler Adası’nda evlerine kapanmış, sokağa bile çıkmayan adalılar...Sert esen bir rüzgar ve tek bir dükkanın bile kapılarını açamadığı bir çarşı...***Ölüm gelmeden, silüetini gönderiyor sanki gideceği yere...87 Mart’ında Taşoz adasında gördüğüm ölümün silüetiydi...Bir iki güne kadar Türk donanması Piri Reis Ege’ye açılacak, Taşoz’un açıklarında Yunan donanmasıyla kapışacaktı...Sözler sertti...Adadaki rüzgar sertti...İnsanlar korkmuştu...Ölüm hayata karşı galip gözüküyordu...Oysa şimdi Ceren anlatıyor ki Taşoz’da “hayat ölüme karşı galiptir...”Tavernalar açıktır...Ahtapotlar ızgarada pişmekte, beyaz şarap yanında servis edilmektedir...Denize girilmiş, yüzülmüş bir Ege gecesinde dolunay barış ve huzur içinde yaşanmaktadır...Ege’deki bu barış, Doğu Akdeniz’den esirgenmemeli...Tayyip Erdoğan Mısır’dayken, Taşoz adasındaki o huzurlu barışı hiç unutmamalı...Ne içerde, ne dışarda hiçbir yerde savaşmak istemiyoruz...Bu özlem bizim...AKILLISI BENİ BULMAZ... DELİSİ PEŞİMİ BIRAKMAZ...Eren Talu, önceki gün Bebek’te yürürken, gazeteciler giydiği ilginç tişörtle resmini çekmişler...Tişörtün önünde “Akıllısı beni bulmaz” yazıyor...Aynı tişörtün arkasında ise, “Delisi peşimi bırakmaz...” ifadesi yer alıyor...Bir zamanlar ben de tıpkı Eren gibi “sevdiğimin beni anlamadığını, yeterince sevmediklerimin ise bana taptığını” görür, “Bu ne biçim iş... Çok değer verdiğim, benim değerimi bilmiyor... Çok değer vermez gözüktüklerim ise, bana tapıyor...” derdim...Bu çelişkiyi yıllarca çözememiştim...***Çok sonraları öğrendim ki, aslında yaşadığım her şey benim yansıttıklarımdan ibarettir...Akıllısını bulamıyorsa, aslında “akıllı gibi görüneni istemiyor” demektir Eren...“Deliler peşini bırakmıyorsa” aslında biraz delidir ve deliliği sevmektedir Eren...Tezat gibi görünüyor söylediklerim...Oysa hayatın kendisidir belirttiklerim...

Devamını Oku