Dün öğle saatlerinde Habertürk gazetesinin tatil ekini gördüm bir anda... Nal gibi bir haberi, birinci sayfadan tam sayfa “özendiren” bir resimle vermişlerdi...
Önce yanlış gördüm sandım...
“Olamaz” dedim, “Hayaletlerin gezdiği o adayı tatil beldesi diye manşete taşımış olamazlar...”
Ne ki ada aynı adaydı...
“Yaz sona ermeden komşuda bir deniz keyfi yapın...” diye sayfa sayfa resimlerini bastıkları ada benim yıllar önce gittiğim “Hayaletler Adası”ydı...
Ceyda Erenoğlu isimli gazeteci arkadaş “Geçen ay bir Perşembe günü, ‘Neden oturuyoruz ki, yarın gidelim görelim şu Taşoz adası nasıl bir yermiş’ dedik ve ertesi günü yola düştük... 7 saat sonra adadaydık... Deniz kenarındaki tavernaları görünce, ortama uyum sağladık ve hemen kendimizi Ege’nin serin sularına bıraktık...” diyor...
İstanbul’dan 7 satte Taşoz adasına varmışlar...
Nasıl da ballandırarak anlatıyor;
“İstanbul’dan 3 saat sonra İpsala sınır kapısındaydık... Az bir beklemenin ardından ver elini Yunanistan...
Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe bize yabancı olmayan ve bol Türkçe konuşulan yerlerden geçerken Türkiye’deymiş gibi hissetmeyi sürdürdük...
Kavala yakınlarında Keramoti’den bindiğimiz feribot bizi hemen adaya götürdü... Izgarada muhteşem ahtapotlar, beyaz şarap ve manzara... İnanılmazdı...”
Karımdan ayrıldığım yıl, 87’nin Mart ayında bugün İstanbul’dan 7 saat mesafede “muhteşem tatil yöresi” olarak sunulan Taşoz adasına gitmek üzere Atina’dan yola çıkmıştım...
Tatile değil elbette, “savaş çıkacaktı Ege’de ve o savaşın merkezi Taşoz adası olacaktı...”
Yunanistan adanın açıklarında, petrol sondajına başlıyordu, Türkiye de buna izin vermeyeceğini söyleyip, donanmayı birkaç gün içinde Ege’ye çıkartıyordu...
Yunanlılar cevap vermişti.
“Gelirseniz, sizi karşılamamız sözlerden ibaret olmayacak...”
Atina’dan kalkıp, İskeçe’de oturan Abdülhalim Dede’yle, Taşoz’a gitmiştik...
“Hayalet adasını” andırıyordu ada...
Fırtına vardı adada...
Gündüz vakti bütün dükkanlar kapalıydı...
Adada çok az kişinin kaldığı anlaşılıyordu...
Kalanlar da evlerine kapanmışlardı...
Her an çıkacak bir savaşı bekliyorlardı...
Kimsecikleri göremedim uzun bir süre adanın sokaklarında...
“Burası nasıl bir yer Abdülhalim” demiştim, “Kimsecikler yok... Hayaletlerden başka...”
Adanın boş sokaklarında, açık denizi göstererek resimlerimi çekti Abdülhalim...
Adanın üç beş mil dışında petrol sondajı yapılacak yeri gösteriyordum...
Donanmalar orada karşılaşacak, savaş orada patlak verecekti...
Özel hayatımda karımdan yeni ayrılmıştım...
Atina’da bir başıma yaşıyordum...
Kim bilir savaş başladığında beni ne yapacaklar, nasıl sepetleyeceklerdi?..
Resimler çektirdim...
Altına yazılar yazdım...
“İşte Türk-Yunan savaşının Ege’de çıkacağı nokta...”
Milliyet, gazetinin birinci sayfasından manşetten iri puntolarla haberi veriyordu:
“Reha Muhtar Ege’de savaşın çıkacağı noktadan yazıyor... İşte donanmaların karşılaşacağı nokta...”
Bugün Habertürk’te Ceyda isimli meslektaşımın, “Türkiye’nin aynısı” dediği, İskeçe, Gümülcine, Dedağaç gibi yerleşim birimlerinden, bugün olduğu gibi güle oynaya geçemediğimiz günlerdi o günler...
Arkamızda Yunan sivil polisi bizi takip ederdi...
Şehre girip olur olmadık kişilerle görüşmeyelim diye...
Akşama kadar kalıp, yazıları adadan yazıp bir süre solumak istiyordum Aşoz adasını...
Öğlen bir deniz kenarı tavernasında oturup, bir ahtapot ızgara yemeği, bir karafaki de uzo parlatmayı tahayyül etmiştim...
Adada değil, açık taverna, tostçu bulmanın olanağı yoktu...
“Gidelim Abdülhalim” demiştim, “Burası savaşın korkunç yüzünü, hissetmeye başlamış çoktan... Burada yaşam sona ermiş çoktan... Burada ölüm kol geziyor, hayaletler yaşıyor...”
Şimdi, bir meslektaşım İstanbul’dan bir cuma günü kalkıp, hafta sonunu geçirmeye Taşoz’a gidiyor...
Gider gitmez denize giriyor...
Sonra sıra sıra dizilmiş deniz kenarı tavernalarında ahtapot ızgara yiyor...
Beyaz şarap içiyor...
Manzaranın tadını çıkartıyor...
Herkese de tatil niyetine Taşoz’a gitmeyi öneriyor...
Habertürk gazetesi de tam sayfa manşetten Taşoz’un turistik cazibesini fotoğraflar eşliğinde okuyucuya sunuyor...
Taşoz’dan döndüğümde, Atina’da savaşı beklemeye koyulmuştuk...
O gece savaş çıkacaktı...
Yardımcılarım gitmişti...
Home-ofisimde yalnızdım...
Masa ışığım yanıyor, yalnız başıma teleksten gelen haberlere göz ucuyla bakıyordum...
Bir gözüm de kapıdaydı...
Çalıp kapıyı, “Hadi gidiyoruz kiryos” diyecekler miydi acaba?..
Mutfaktan bol buzlu ve sulu bir viski koymuştum kendime...
Dalıp gitmişti gözlerim buzların arasındaki sarımtırak içkiye...
TAYYİP ERDOĞAN’A EGE’DEKİ “HAYALETLER ADASI” ANISI...
Mısır’a gitti dün Tayyip Erdoğan... Gazze’ye geçecek mi geçmeyecek mi, Barbaros Donanması, Doğu Akdeniz’e ne zaman açılacak?..
Bir sürü soru, bir sürü, sıcak çatışmayı çağrıştıran izdüşümü var gittiği bölgelerde...
Nedense aklıma, Taşoz’da yaşadığım o günler geldi...
Hayaletler Adası’nda evlerine kapanmış, sokağa bile çıkmayan adalılar...
Sert esen bir rüzgar ve tek bir dükkanın bile kapılarını açamadığı bir çarşı...
Ölüm gelmeden, silüetini gönderiyor sanki gideceği yere...
87 Mart’ında Taşoz adasında gördüğüm ölümün silüetiydi...
Bir iki güne kadar Türk donanması Piri Reis Ege’ye açılacak, Taşoz’un açıklarında Yunan donanmasıyla kapışacaktı...
Sözler sertti...
Adadaki rüzgar sertti...
İnsanlar korkmuştu...
Ölüm hayata karşı galip gözüküyordu...
Oysa şimdi Ceren anlatıyor ki Taşoz’da “hayat ölüme karşı galiptir...”
Tavernalar açıktır...
Ahtapotlar ızgarada pişmekte, beyaz şarap yanında servis edilmektedir...
Denize girilmiş, yüzülmüş bir Ege gecesinde dolunay barış ve huzur içinde yaşanmaktadır...
Ege’deki bu barış, Doğu Akdeniz’den esirgenmemeli...
Tayyip Erdoğan Mısır’dayken, Taşoz adasındaki o huzurlu barışı hiç unutmamalı...
Ne içerde, ne dışarda hiçbir yerde savaşmak istemiyoruz...
Bu özlem bizim...
AKILLISI BENİ BULMAZ... DELİSİ PEŞİMİ BIRAKMAZ...
Eren Talu, önceki gün Bebek’te yürürken, gazeteciler giydiği ilginç tişörtle resmini çekmişler...
Tişörtün önünde “Akıllısı beni bulmaz” yazıyor...
Aynı tişörtün arkasında ise, “Delisi peşimi bırakmaz...” ifadesi yer alıyor...
Bir zamanlar ben de tıpkı Eren gibi “sevdiğimin beni anlamadığını, yeterince sevmediklerimin ise bana taptığını” görür, “Bu ne biçim iş... Çok değer verdiğim, benim değerimi bilmiyor... Çok değer vermez gözüktüklerim ise, bana tapıyor...” derdim...
Bu çelişkiyi yıllarca çözememiştim...
Çok sonraları öğrendim ki, aslında yaşadığım her şey benim yansıttıklarımdan ibarettir...
Akıllısını bulamıyorsa, aslında “akıllı gibi görüneni istemiyor” demektir Eren...
“Deliler peşini bırakmıyorsa” aslında biraz delidir ve deliliği sevmektedir Eren...
Tezat gibi görünüyor söylediklerim...
Oysa hayatın kendisidir belirttiklerim...

