Haberin Devamı
Bizim Vatan’dan İbrahim Seten kardeşim geçen hafta yeni sezonun başlaması dolayısıyla bana bir mesaj attı...
- “Bu sezon spor sayfasında yazmayı düşünüyor musun?..”
Soruyu böyle sormasının nedeni var...
Göbek önünde yarım sayfa yazmaya başlayıp, Pazar Vatan için de sorulu cevaplı tam sayfa hazırlamaya başlayınca, İbo‘ya “Beni spor sayfasından affet” demiştim...
Maç tenkidi ve spor sayfası yazılarına ara vermiştim...
Bir şey oldu mu, zaten yarım sayfa tutan kendi köşemde yazıveriyordum...
Soruyu sezonun başlamasına denk düşürmüş ki, hani yeni bir futbol sezonu heyecanıyla yazarım diye düşünmüş...
Cevap olarak mesajı şöyle attım:
“Evet bu akşamki maça soru cevap yapabiliriz...”
Böyle söylememin, bu yıl spor sayfasında yazı yazacak olmamın iki kişisel nedeni vardı...
İbo’ya o sırada söylemedim...
Kimselere de açıklamadım...
Kendi vicdanımla baş başa kalarak verdiğim bir karardı bu...
Birinci nedeni şuydu;
Futbol şike soruşturması nedeniyle bitme noktasına gelmişti...
Heyecan yok olmuş, ruh gitmişti...
Böyle bir dönemde, “futbolun göz göre yok edilmesine sessiz kalamazdım...”
Bana hayat vermişti futbol...
Gençliğimin, yetişkinliğimin en kötü günlerinde, en umutsuz gecelerinde, en hayal kırıklığı yaşadığım trajedilerinde, futbol bana umut olmuş, yeniden heyecan vermiş, ayağa kalkmama neden olmuştu...
Ben yaşamımın enerjisinde “futbola” çok şey borçluydum...
Şimdi bu borcu ödeyecektim...
MAGAZİNCİLER KADAR OLAMADI STAR TV VE LİG TV...
Dün annelerinden aldım çocukları, yemekten önce biraz parkta oyun oynasınlar istedim...
Bebek’te Türkan Sabancı Parkı’nda bir süre oynadılar, kaydırak kaydılar, salıncakta sallandılar, tahterevalliye bindiler...
Bebek’teyim eve gideyeceğiz, yemek hazırlayacaklar, iş uzayacak, iyisi mi buralarda biraz balık yedireyim onlara dedim...
Baktım ortalık sakin, Lucca’ya oturduk, miniklere somon balığı söyledim onları yediriyorum...
İçimden de diyorum ki bugün Pazartesi öğle saatleri, paparazzi arkadaşlar, bu saatte buralara düşmezler...
15-20 dakika geçti geçmedi, bir anda ordu halinde karşıki kaldırımda belirdiler...
Miniklerle beni yemek yerken çekiyorlar...
Araya caddeye park eden bir araç giriyor, bu sefer caddenin ortasına kadar gelip öyle çekiyorlar...
Niye?..
Çünkü ne 30 yılı aşkın gazeteciliğim, ne yıllarca tepelerinde yapmış olduğum genel yayın yönetmenliğim bir faydası yok...
Magazincileri eleştirip, “başka tip gazeteciler”den gören Derya Sazak kardeşimin kulakları çınlasın, haberin kokusunu aldılar mı basıyorlar deklanşöre magazin munhabiri arkadaşlar...
Ne yapıyoruz biz Mina ve Poyraz’la?..
Hiç öğle yemeği yiyoruz...
Çocuklarla bir öğle yemeği yememiz bile “haber” magazincilerin gözünde...
O kadar resim çekiyorlar ki hesabı ödeyip, acilen kalkıyorum masadan arabama doğru...
Peki yemek yemeleri bu kadar rağbet gören haber olan bu çocukların “2.5 yaşını doldurmadan tribüne maça gitmeleri haber” değil midir?..
Eğer yemek yemeleri haberse bu sapına kadar haberdir...
Fakat o da ne?..
O çocukların tribündeki görüntüleri, stadın önündeki halleri, gidişleri gelişleri, onca kameraya, fotmuhabirine, gazeteciye karşın kimsenin dikkatini bile çekmiyor...
STAR televizyonu maçı canlı yayınlıyor...
Futbol Federasyonu bas bas bağırıyor, “Seyircisiz maç oynanmayacak, kadınlar ve çocuklar tribünlere bedava alınacak...” diye...
LİG TV güya bas bas bağırıyor “Tribünler boşaldı, futbol öldü biz şimdi ne yapacağız” diye...
Magazinci arkadaşların altıüstü yemek yedikleri için, Bebek trafiğini altüst ettiği minik çocukların maça gitmeleri, birkaç saniye görüntüsü verilecek bir haber bile değiller...
Oysa Bebek’teki yemek görüntülerinin kimseye bir faydası yok, merakı gıdıklamanın dışında...
Oysa futbol maçını izleme görüntüleri, öldü denilen futbola, bir renk bir güzellik katacak...
Kadın ve çocuk seyirciyle arasına bir empati kurduracak...
Nerde onu yapacak kafa?..
Magazincileri küçümseme Derya kardeş...
Onlar “haberin kokunusu” çok uzaklardan duyuyorlar...
Ötekiler burunlarının dibindeki haberi görür de görmezken...
ALİ KARACAN KARDEŞİME... KAYYUM YÖNETİMİNDE GAZETE ÇIKARMAK...
Kenan (Erçetingöz) dostum bir gün beni telefonla aradı...
Haberleri bıraktığım, SABAH gazetesinde köşe, SHOW’a da “Pişti” yaptığım günlerdi...
“Ali Karacan seninle görüşmek istiyor Reha” dedi, “Radyoları için günlük bir program yapmak istiyor seninle...”
Aslında radyo benim yaşamımın gizli kalmış en büyük fantazilerinden biriydi...
Ne ki kimse gün ışığına çıkartamamıştı bu fantaziyi...
Onca televizyonculuk hayatından sonra, herkes bu adamı radyoda tatmin edemeyiz duygusuyla, kimse radyo için yanıma yaklaşmayı düşünmezdi...
Ali Karacan adını duyunca, “neden olmasın” demiştim, “Dedesinin ve babasının gazetesi Milliyet benim gazeteciliği öğrendiğim ve yetiştiğim gazete... Radyosuna da ben bir şeyler yaparım...”
Bir öğle yemeğinde buluştuk...
Uzun uzun sohbet ettik...
İkimiz de istekli olmamıza rağmen, sanırım radyo gelirleriyle televizyon gelirleri arasındaki uçurumdan, ortak bir nokta bulamadık...
O günden beri zaman zaman görürdüm, selamlaşır, konuşurduk...
Vatan ile Milliyet’i bir sabah aniden, Demirören Grubu’yla birlikte aldığını duyduğumda çok sevindim...
Gazete patronu bir ailenin çocuğuydu ve dedesinin babasının gazetesinde hisse sahibi olması, gurur vericiydi...
Demirören Ailesi‘ni bütünüyle tanıyordum zaten...
Ekonomik olarak son yıllarda çok güçlü hale gelmişlerdi...
Aile 50 yıldır bu piyasada sağlam bir aile olarak bilinirdi ve son yıllarda gerçekten büyük adımlarla büyüyorlardı...
Ne güzel dedim...
İyi bir sinerjiyle Vatan ve Milliyet büyük atılımlar yapar, iyice büyür...
Ne ki bazen hayat isteneni vermez...
Bir süre sonra Demirören Grubu’yla Karacan arasında anlaşmazlık başgösterdi...
İşin doğrusu hiç oralı olmadım...
Demirören Grubu’nun ekonomik gücünü biliyordum ve bu gazeteleri çıkarma konusundaki kararlılığından da emindim...
Hatta daha fazlasını istediklerinin de farkındaydım...
Medyaya uzun düşünmüş ve zor girmişlerdi, ancak çıkmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı...
Spekülasylonlar çıkınca şöyle yazdım:
“Merak etmeyin, bize ve bu gazetelere hiçbir şey olmaz... Hiçbir şey olmayacak...”
Sonunda mahkeme yönetim anlaşmazlığından dolayı “kayyum” atadı Vatan’ın ve Milliyet’in yönetimine...
Kayyum dediğiniz kişi mahkemenin atadığı uzman kişi...
Sokaktan seçilip getirilmiyor...
Belli bir bilgi birikimi, uzmanlık ve işbilirlik gerektiriyor...
Mahkeme de öyle kişileri saptadı...
Kayyum’lar gazetelerde hiçbir şeyi değiştirmediler...
Gayet normal gidiyor işler...
Ancak burada çalışan bir gazeteci olarak benim kafamı bir şey meşgul ediyor...
Kayyum atanmasını isteyen hissedarlardan Ali Karacan kardeşim...
Dedesi ve babası gazete çıkarmış Ali Karacan bilir ki, gazeteler için mesele sadece bugünü kurtarmak değil, geleceğe yatırım yapmak, genişlemek, büyümek, atılım yapmak ve kaygan zeminin üzerinde kurulu basın piyasasında güçlenerek bayrağı zirveye dikmektir...
Gazete sermayedarının gücü, gazeteyi diğer gazetelerle amansız rekabette, avantajlı kılar, zirveye emin adımlarla gitmesini sağlar...
Kayyum profesyoneldir ve yanlış karar alınmamasına, doğru yönetilmesine çalışır...
Fakat atılım yapmak, gazetelere yeni hedefler koymak, kayyumun ekenomik olarak gücünü aşar, görev sınırlarını dışına taşar...
Ali Karacan kardeşim dedesinin ve babasının gazetesinin büyümesini istiyorsa, VATAN’la birlikte büyük hedeflere ulaşmasını gerçekten arzuluyorsa, gazeteleri büyük vizyonlara taşıyacak sermaye gücüyle birlikte hareket etmesini sağlamalı...
O zaman kendisine müteşekkir olacak hem gazeteler, hem de gazetelerde çalışan gazeteciler...
Bu yazı hissedar düzeyindeki kişilere, akıl verme yazısı değil...
Sınırlarımın ötesine taşmak anlamına gelecek böyle bir misyonum yok...
Misyonum bu gazetelerin, topallamadan sermaye güçleriyle birlikte diğer gazetelerle aynı koşullarda yarışa başlamaları...
Demirören Grubu’nun gazeteler için yapmayı tasarladığı büyük yatırımlar var...
Bunlar Vatan’la Milliyet’in diğer gazetelerle güçlü bir rekabete girmesi için şart...
Karacan kardeşimin, “kayyumla idare ettirerek” dedesinin ve babasının kurduğu gazetelerin günü idare etmelerine imkan vereceğini hiç sanmam...
Okuyuculara benden bir söz:
Kayyumların yönetimde olduğu bu dönemde, beni atmazlarsa, hiçbir şekilde yazdığım Vatan gazetesini bırakmayacağım...
Gerçek sahiplerine teslim edilene kadar, bu gazetede elim nereye giderse yazmaya devam edeceğim...
İbo’ya söylemediğim gerçek bu...
Spor sayfası da dahil elimin gittiği her yerde olacağım, benden istenen her yerde bulunacağım bu sürede...
Vatan ve Milliyet yok olmayacak, büyüyecek...
Bir gün gidersem sahiplerine emaneti düzgün teslim ettikten sonra gideceğim...

