“İliştirilmiş” gazetecilik ve yalnız bir gazeteci olmanın günahı!..

Haberin Devamı

Bir hesaplaşma yapacağım bugün...

Kendimle...

32 yıla yakın bir süredir yaptığım gazetecilik mesleğiyle...

Çevremdeki gazetecilerle!..

Bunu yapmalıyım...

Bunu yapmazsam, gazeteciliğe heves edecek gençlere, bu mesleğin Türkiye’deki yaldızlı görüntülerin arkasındaki gerçek fotoğrafı veremem...

Bu çevreden bir intikam alma yazısı değil...

Bu her şeyini kaybetmekte olan bir adamın, “Ben kaybettim, siz de kaybedin” yazısı hiç değil...

Kimseye kırgın değilim...

32 yılda içimde kalan bir ukte de yok...

Onun için rahat bir hesaplaşma olacak...

İntikam amacı gütmeden...

Ancak fotoğrafı verecek şekilde...

***


Türkiye’de sadece ‘ideolojik, ekstrem, merkez dışı’ medyanın değil bizzat ‘merkez’ medyanın da bir yerlere embedded (iliştirilmiş) olarak yapıldığını yeni anlıyorum...

İlginç kümelenmeler var gazeteciler arasında...

Çok ünlü bir yazar, birkaç yıl önce “Oğlum bizim dünyamızı medya çeteleri yönetir... Bir çeteye!!! dahil değilsen, iki günde tertemiz ederler adamı...” demişti...

Yüzüne mel mel baktığımı görünce de, “Arkanı kollayacağın bir düzeneğin içinde olman gerekir...” demişti...

Ben gazeteciliği “yalnız ve özgür” yapılan bir iş olarak gördüm...

Yalnız olmazsam, kendi vicdanımı özgürce hareket ettiremeyeceğimi düşündüm hep...

Abdi İpekçi’nin 1 Şubat 1979’daki ölümü beni böyle bir algılamaya itti...

***


Devrimci rüzgarların, örgütlü dünyalarından çıkıp, gazeteciliğe adım atmayı düşündüğüm ilk günlerde Abdi İpekçi öldürüldü...

Milliyet’teki köşesini her gün okuduğum bir yazardı Abdi İpekçi...

Yazılarında örgütsel bir yapının onda vuku bulan bir parçasını değil, yapayalnız bir gazetecinin denge arayışlarını, çözüm çabalarını, akıl süzgecinden geçirdiği duygusal çıkışlarını bulurdum...

Gazeteciliği “yalnız ve bağımsız” olduğu için çok sevdim ben...

Daha doğrusu gazeteciliğe “yalnız ve bağımsız” anlamını yüklediğim için gazeteciliği çok sevdim ben...

Devrimci ya da milliyetçi dünyaların örgütlü yapısının, özgürlüklerini kısıtladığı bir genç için, “yalnız, bağımsız ve özgür bir gazetecilik” mecrası, bir Don Kişot öyküsüydü aslında...

***


Kendimi de çevremdeki gazetecileri de bir yerlere embedded (iliştirilmiş) gazeteci görmek istemedim hiç...

Ekstrem yayın organlarına hiç karşı olmadım...

İdeolojiyi esas alan, siyasi duruşu katı yayın organlarında çalışan ‘ideolojiye embedded’ gazetecilere de karşı olmadım hiç...

Onların özgürlüklerine, siyasal duruşlarına, eğilip bükülmeyen sert tavırlarına hep içten içe bir sempati duydum...

Kendi gençliğimin silüetlerini gördüm onlarda...

Ancak ben “merkez medyada haber için gerekirse babasını bile tanımayan gazeteciler ordusuyla, kendimi bağımsız, özgür ve elbette yalnız” hissediyordum...

***


Haber için babasını bile gözü görmeyen yalnız, bağımsız ve özgür gazetecilerin büyük çoğunluğunun aslında bir yerlere “embedded” olduğunu anladığımda, büyük hayal kırıklıkları yaşadım...

Çevremde bağımsız gibi görünen bir çok gazeteci esasen “bağımsız ve tek” falan değildi...

Mutlaka bir yerlerle, duygusal, maddesel, çıkara dayalı ve kariyerist bir ilişkiler yumağı içindeydi...

Yazdıkları, söyledikleri, bağımsız kişisel görüşleri değildi...

Daha doğrusu kişisel görüşleri, yarattıkları grup ideolojisinin bir yansıması, dolaylı veya dolaysız yakınlaştıkları çevrelerin sözcüsü, direkt veya endirekt bağlantıda oldukları merkezlerin sesi konumundaydı...

Bu haliyle benim bağımsız, özgür ve yalnız farz ettiğim gazetecilik bir grubun, bir merkezin, bir güç odağının hoparlörü durumuna geliyordu...

Bunlar suç kapsamında mıydı bilmiyorum...

Ancak gazetecilik ahlakının ayaklar altına alındığı kuşkusuzdu...

***


Ne acıdır ki, gazetecilik ahlakının toplumsal zabıtalığına da bu insanlar, gruplar ve merkezler soyunuyorlardı...

Hoparlör oldukları dünyaları unutturmak ve gözden uzak tutmak için el çabukluğuyla, en çok “gazetecilik ahlakından, doğruluktan, dürüstlükten, basın mesleğinin onurundan” onlar bahsediyorlardı...

Gazeteciliğin etik kuralları, “grup ideologlarının” elindeydi...

Mesleğin sicil amirleri onlar görünüyordu...

Ne acıdır ki, kendi meslek sicilleri baştan embedded olduğundan, onların verdikleri siciller de daha baştan birer “lame duck”tılar...

***


Üç çocuğuma ailevi tarihimizin kayıtları için şunu söyleyebilirim...

Böyle olduğunu bilmiyordum...

Böyle olduğunu bilseydim, gazetecilik yapar mıydım emin değilim...

Ben hep yalnızdım...

Yapayalnızlığın koyuluğu, doğal olarak bağımsızlığımın ve özgürlüğümün “dem”ini beraberinde getirdi...

32 sene, çevremdeki bu kadar örgütlü güçle, nasıl başedebildiğimi inanın bilmiyorum...

“Ahlaklı görünen, ahlakı hep şemsiye yapmaya çalışan, etrafa bu yönde ayar vermeye çalışan” tiplerden uzak durun...

En ahlaksızları onlardır...

İnsan kendinde olmayan şeyi dışarıya yansıtır, “Sizde niye yok?..” diye sorgular...

Yalnız, bağımsız ve özgür gazeteciler olacak mı ilerde Türkiye’de?..

Sanıyorum internet, bloglar bunu sağlayacaklar...

Bana gelince...

Hala inanamıyorum; bu heriflerle nasıl başedebildiğime...

Hissediyorum...

Onlar da inanamıyorlar...

Sadece söylemeye utanıyorlar...

DİĞER YENİ YAZILAR