Kanuni’nin hayatından ilham alınan Muhteşem Yüzyıl’da Hürrem‘e rakip İspanyol Prenses İsabella‘nın geleceği yapımcılar tarafından açıklandı...İspanyol Prenses İsabella‘yı eski Bakanlardan Yüksel Yalova’nın kızı Melike İpek Yalova canlandırıyor...Hürrem’e rakip olacak İpek, Bilkent Uluslararası İlişkiler’i bitirdikten sonra, Roma La Sapienza üniversitesinde master yapıyor...“Babam da hem hukuk hem de konservatuvar okuduğundan beni çok destekledi...” diyor...Babalar ve kızları...Hiç şaşırmadım, o babadan bu kızın çıkmasına...***1994-95 yılları...TRT’de program yapıyoruz...Daha özel televizyonlara geçmemişim...Fakat o günlerde ‘Bizanslı Tayfun’ diye yerin dibine batırılmaya çalışılan TRT Genel Müdürü Tayfun Akgüner’in her türlü bürokratik sansürü üzerimizden alan, çağdaş ve özgür bir yayın yapmamız için her olanağı sağlayan desteğiyle, “etrafı gazetecilik deyimiyle inletiyoruz...”Uğur Mumcu’nun katili olduğu söylenen bir adamı yayına çıkartmıştım, sorulara verdiği cevaplardan ve tanıklardan adamın o sırada cezaevinde olduğu anlaşılıyordu...“Vay sen misin bu yayını yapan?..” Ortalık birbirine girdi...Utanmasalar beni, “cinayetin üstünü örtmeye çalışan istihbarat servisine ya da kontrgerilla“ya bağlı birisi gibi gösterecekler...***Henüz daha tam tanınmadığım, ne olup ne olmadığımın kesin bilinmediği günler...İçimde gazetecilik ateşinin dışında hiçbir şey yok, ancak etraf insan eti yemeğe alışmış akbaba dolu...Meclis’te şov yapmasını çok seven bir milletvekili vardı o zamanlar...İktidar partisi DYP’li Sadık Avundukluoğlu...İktidar partisi milletvekili olmanın entelektüel çevrelerde yarattığı dezavantajı, avantaja çevirebilmek için, böyle hassas davaları kollardı...Faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonunun başındaydı ve olur olmaz çıkışlar yapmakla meşhurdu...Benim gibi o sırada TRT’ye program yapan, pek arkası olmayan bir genç herhalde dişine uygun geldi ki, aleyhime acayip bir tantana kopardı ve beni TBMM’ye komisyona davet etti...Havası “Gel bakalım buraya... Kimsin sen neyin nesisin?.. Neyi örtmeye çalışıyorsun” havasındaydı... Nasıl olsa TRT’ye program yapıyordum...Bir iktidar partisi milletvekili karşısında boynum kıldan ince, susup oturacaktım...O da üzerimden Uğur Mumcu’nun katillerinin yakalanması konusunda ne kadar hassas olduğunu kamuoyuna gösterecek, prim toplayacaktı...Benim üzerimden...“Benim hangi gizli güçlerin!!! elemanı olduğumu” sorgulayarak...Komisyona gazetecileri de davet etmişti ki, beni tam faka bastırsın...Ben de elimdeki tek kamerayı oraya götürmüş, kendi kaydımı kendim tutmayı kafama koymuştum...***Komisyonda güya benim bilgime başvurulacaktı...Oysa adamın estirdiği hava beni sorguladığıydı...“Siz devlet içinde veya dışında herhangi bir kuruma çalışıyor musunuz?..” diye bir soru sormak gafletinde bulundu Sadık Avundukluoğlu o anda bana... Ben!..Devlet içinde veya dışında gizli bir kuruma çalışacağım öyle mi?..Belli ki Türkiye’nin beni daha yeni tanımaya başladığı günlerde, Sadık Avundukluoğlu hiç tanımıyordu...Ona “Siz nasıl böyle bir soru sorabilirsiniz” diye bağırmaya başladığımı hatırlıyorum...Öyle bir çıngar çıkarttım, Sadık Avundukluoğlu iktidar ve milletvekilliği gücüyle bana engel olmaya çalıştı...Ancak yapacak bir şeyi yoktu... Karşısındaki gazeteciyi iftira içeren bir soruyla haysiyetsizce aşağılamaya ve hakkında şaibe yaratmayı amaçlıyordu...İçimden fışkıran infialin ve gazetecilik yeteneklerimin dışında hiçbir silahım yoktu, güç, iktidar ve onca milletvekili karşısında...Milletvekilleri de aynı komisyonda görev yapıyorlardı, elbette birbirlerine arka çıkacaklardı...Kaldı ki siyasi şov komisyonun benim üzerime gitmesini gerekli kılıyordu...***Kimseden ses seda çıkmıyordu...Bense ortalığı yıkıyordum...“Siz kim oluyorsunuz beni böyle itham etmeye teşebbüs ediyorsunuz?..”Bir tek o adam, Avundukluoğlu’nun sağ tarafında oturuyordu...Ona dönüp öyle bir bakış fırlattı ki, vücut diliyle komisyon başkanına öyle bir tavır aldı ki, Avundukluoğlu geri adım atmak zorunda kaldı...Benim kameradan görüntüleri izledikçe, adama olan hayranlığım artıyor, “Bu hayatta onur ve haysiyeti koruyan şerefli adamlar da varmış” dedirtiyordu...Benim onurumu koruyan o yüzü hiçbir zaman unutmadım...Sadık Avundukluoğlu’nun “komisyonda bana yaptığı bütün kirli saldırıları deşifre eden” inranılmaz bir yayın yaptım...Yetmedi Avundukluoğlu’na dava açtım...Yıllarca kaçtı davadan, yanlış adres verdi, takip ettim...Mahkum oldu, parasını vermedi, adres değişikliğine gitti...O adres değişikliğinde de kendisini buldum...Aracı koydu telefon ettirdi “yemezler, o parayı ödeyecek” dedim...Sonunda parayı ödedi... O gün bu davaya bakan avukatıma “Al bu para senin hakkın... Çok uğraştın” dedim...Kuruşuna dokunmadım paranın...Haysiyetim yetmişti bana...***İşte o gün koskoca komisyon odasında tek başına dürüst ve onurlu duran adamın adı Yüksel Yalova’ydı...Onun şimdi İsyanyol Prensesi, Muhteşem Yüzyıl’da oynayacak kızı, Roma La Sapienza üniversitesi mastırlı kızı Melike İpek Yalova, “Babam hem hukuk hem konservatuvar okumuş, onun için beni çok destekledi” diyor...Hukuk okuduğu ve aynı zamanda konservatuvar bitirdiği için mi bilmem, fakat sapına kadar adam olduğu için böyle bir kız yetiştirmiş ve desteklemiştir onu biliyorum...Merhaba İspanyol Prenses...Babanla ne kadar övünsen azdır...Sanırım şimdi sıra onun seninle övünmesinde...***“AŞKIM BANA BİR ŞEY OLURSA SAKIN BAŞKASIYLA EVLENME!..”Bir erkeğin, en korunmasız, en yalnız hissettiği anda çekti o mesajı Ayşegül Yıldız’a, İbrahim Tatlıses...Vurulacağını hissediyordu, ya da kötü bir şeyler olacağını...Vahşi dünyanın içinde yaşan erkek, bir şeyler olacağını sezinler...Ya da bir şeyler olacak diye endişe duyduğu anlar vardır...Öyle anlarda çok yanlız hisseder kendini...Bütün bir hayatı, aşkları, kavgaları, dramları, çatışmaları, sevdaları, savaşları, yenilgileri gözünün önüne gelir...***“Yolun sonuna mı geliyoruz” diye endişe kapılır...İşte öyle bir anda bir tartışmanın sonunda attı o mesajı İbo, Ayşegül’e:“Aşkım bugün yarın ne olacağım belli değil...Senden tek bir şey istiyorum... Ne olur ben ölürsem başka birisi ile evlenme...”Bir erkeğin çaresiz anının, en çaresiz isteğidir bu...O mesajı attıktan sonra vuruldu ve öteki dünyaya gitti geldi İbo...Şimdi yeniden döndüğü dünyada “gitseydi bir daha evlenmesini istemediği” kadınla nihayet kendisi evlenmeye karar verdi...***Bir erkek bir kadının kendisi için gerçek değerini bazen ölümün nefesini üzerinde hissettiğinde anlar...“Ben ölürsem hangi kadının benden sonra evlenmiş olmasını içime sindiremem” diye düşünür...Ondan henüz çocuğu olmadığı halde, Ayşegül‘ün başkasıyla evlenmesini bir türlü kabullenemeyeceğini söylediğine göre, bu aşkı büyük bir aşk İbo’nun...Çok sevdiğim bir söz vardır:“Erkekler bir kadının ilk erkeği olmak isterler...Kadınlar ise bir erkeğin son kadını...” Ayşegül’ün İbrahim Tatlıses’in son büyük aşkı olacağını tahmin ediyorum...Nedenini sormayın...Söylemem...
Tam bir şeyler olacak, akan kan duracak diye umutlanırken, her seferinde sivillerin veya evine gitmekte olan Mehmetçiğin katledildiği PKK saldırılarının olmasına alışmıştım...“Gizli güçlerin provokasyonu”, veya “PKK’nın canavar yüzü” başlıklarının ötesinde, “terör örgütü”nün mantığıyla olaylara yaklaşıyordum...Neydi olay?.. PKK terörü benimsemiş bir örgüttü...“Terör yaparak bugünlere geldiğini” düşünüyordu...***Kürtçe yazılıp konuşulmasını, TRT’nin bile Kürtçe yayın yapmasını, kaset çıkmasını, şarkı söyleyip halay çekilmesini, BDP’nin yükselmesini kısaca Kürt sorununda Türkiye açısından “yeni” olarak ne varsa, bunun “yıllardır sürdürdüğü PKK terörünün karşı tarafı yıldırması” olarak görüyordu... PKK’ya yakın çevrelerde çok sık duymuştum şu sözleri:“Sizin terör dediğiniz mücadele olmasaydı, bugünlere gelinmezdi...”Böyle gördüğü için, PKK görüşme yaparken, ateşkes kararı alırken bile, “terörden” vazgeçmiyordu...Çünkü görüşmelerin, ateşkesin altında yatan nedenin bile kendi “terör gücü” olduğunu düşünüyordu...***Silahlı mücadeleyi bir yöntem olarak savunan, dünyadaki belli başlı örgütlerde, çok çarpıcı bir söylem vardır:“Savaş zenginlerin terörüdür...Terör fakirlerin savaşı...”PKK, terörü de geçip kendini bizzat “savaşta” görüyordu...Savaşırken, ateşkesin veya görüşmenin fazlaca bir anlamı yoktu...Savaş savaştı, terör de terör...Zaten öyle oldukları için “kabul görüyorlar”, en azından “kaale alınıyorlardı...”Hiç olmadık zamanlarda, Bayram’da, kamuoyunun en hassas olduğu anlarda, “bu eylemleri gerçekleştiriyorlardı ki, karşı taraf dünyanın kaç bucak olduğunu” anlasın, onların “potansiyeli” hakkında bir kez daha bir fikir sahibi olsun, tavrını ona göre ayarlasın...***Terörist örgüt için, terör kullandığı araçların en belirgini ve vazgeçilmezidir...“Her şeyi terör sonucu ya da silahlı şiddet” sonucu yaptığına inandığından, kendi “değerli” vasıtasından vazgeçmek istemez...Onun için “PKK’nın son vahşeti”, “hangi gizli gücün provokasyonu” türü başlıklar, benim olayları anlamada ilgimi hiç çekmeyen başlıklardı...Bu başlıklar “çocuk aldatır, vasatı oyalardı...”***Devlet temsilcileri ile örgüt görüşürken, İmralı’da Apo’yla temas edilirken, bir taraftan süren terörist eylemler onun için hiç sürpriz gelmedi bana...“Terör örgütü, bizzat görüşmeler devam ederken, gücünü gösteriyordu...”Bundan daha doğal bir şey olmazdı...Çünkü gelinen noktayı “kendi terörist gücünden” ibaret sanıyordu...Oysa dünya değişti...Değerler değişti...Etnisiteye verilen anlamlar değişti...Hürriyet gazetesinin logosundan “Türkiye Türklerindir logosunun kaldırılıp kaldırılmayacağı” tartışması, PKK terörünün sonunda yapılmıyor...Muhtemelen PKK terörüyle hiçbir alakası yok bu tartışmanın...Ermeni terör ötgütü ASALA’nın Türk diplomatlarına yönelik terörist eylemleri çok uzun yıllar önce bitti... Ancak “Ermeni soykırımı” tartışması bitmedi artarak devam etti... PKK şunu bilmeliydi...Terör bir olayın dünyada ilk kez duyulmasını sağlayabilir...Ancak terör bir olayın legalleşmesini ve ulusal ya da uluslararası düzeyde kabul görmesini sağlayamaz...***Dün PKK’nın dışardaki lideri olarak bilinen, KCK’nın Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın şu sözleri önemlidir:“Eylemi doğru görmüyoruz... TAK meselesiyle çok uğraştık... TAK bizimle ilişkisi olan bir örgüt değildir... Siirt’te dört kadının öldürülmesi acı verici... Kürt olsun olmasın sivilleri hedeflemeyiz...”Elbette bu sözler, geçmişin üzerine sünger çekmiyor...PKK’nın dışardaki liderinin bugüne kadar sivil hedefleri de içine alan eylemleri mahkum ettiği anlamına gelmiyor... Bu kadar saf olmamak lazım elbette...Fakat şu olabilir...“Bir taraftan görüşmeler yaparken, diğer taraftan terörist gücünü göstererek mevzi kazanma” pozisyonunda bir değişiklik olabilir...Neden mi öyle düşünüyorum?..Karayılan’ın şu sözlerinden:“Eğer TAK örgütü gerçekten halkın özgürlük mücadelesine hizmet etmek istiyorsa ve yine Önderlik (Apo) üzerindeki işkence sistemine karşı durmak istiyorsa, bu tür eylem biçimlerinden vazgeçmeli; daha meşru, daha doğru mücadele biçimlerini esas almalıdır...”Her ne idiyse o süreç...Sanki devam edecekmiş gibi geliyor bana... PKK şunu hiçbir zaman unutmamalı...Terör eğer bir savaş biçimiyse, en büyük terörist, savaş gücü en yüksek olandır...Bir örgütün terör gücü, uluslararası değerleri değiştirmeye yetseydi, dünya çapındaki “savaşçı güçler ya da örgüt deyimiyle en büyük teröristler, bu gidişe niye dur demediler?..”Bu mesele bu noktadan sonra terör yoluyla çözülmeyecek...Öyle geliyor bana...***OĞLU İLE BABASI ARASINDAKİ FARK... “BABASI TÜRK BAŞBAKANI’NI ARAMAZDI...”Hayatın baba ile oğul arasında nasıl değiştiğini görüyorum...Şimdiki Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun babası Andreas Papandreu da, ismini aldığı dedesi Yorgo Papandreu da Yunan Başbakanı’ydılar...Ben Atina’da gazetecilik yaparken Yorgo’nun babası Andreas Papandreu Başbakan’dı...Yorgo dün Tayyip Erdoğan’ı telefonla arıyor, “Aman itidal” diyor...Niye?..Çünkü Kıbrıslı Rumlar Amerikan şirketiyle, Doğu Akdeniz’de zengin yataklar bulmaya uğraşıyor ve sondaj yapıyorlar...Piri Reis gemisi de “Bizde araştırma yapmaya çıkıyoruz deyip. Akdeniz’in sıcak sularına rota çevirdi...”Yorgo da Tayyip Erdoğan’ı arıyor, “Aman itidal” diye...***1987’de Yorgo‘nun babası Andreas Papandreu, Ege’de bir Kanadalı şirketle ortak petrol aramalarına girmişti...O zaman da Turgut Özal çıkmış “Piri Reis’i Ege’ye çıkartıyoruz... Aynı bölgede sondaj yapacak...” demişti...Yorgo’nun babası Andreas Papandreu o sırada hiç Turgut Özal’ı arayıp, “Aman komşu itidal” demeyi düşünmemişti...Televizyonlara çıkıp, “Gelecekleri varsa görecekleri de var... Onlara cevabımız sözlü olmayacak...” diye meydan okumuştu...Piri Reis aynı Piri Reis...Akdeniz aynı Akdeniz...Petrol aynı petrol...Sondaj aynı sondaj...Arada iki temel fark var...Birincisi Yorgo babası Andreas gibi, gelene geçene meydan okumuyor, daha yumuşak, daha esnek davranıyor...İkincisi, Yunanistan eski Yunanistan değil...Bir zamanlar zengin Avrupa Birliği’nin paraları yiyen şımarık çocuğu Yunanistan paraları yiyip bitirdikten sonra iflas etti...Şimdi o eski karizmatik, yakışıklı, etrafa para dağıtıp, racon kesen hallerinden eser kalmadı...Müflis bir işadamı konumunda...Bu devirde paran ve gücün olmadı mı, karizman da çiziliveriyor böyle işte...Onun için paraya ve güce bağlı karizmayı, karizmadan saymam ben; es geçerim...Karizma, paradan ve arkadaki güçlerden bağımsız olan gücün adıdır...Deepack Chpora’nın dediği gibi;“Paraya ve dış refrenslara bağlı güçler, gerçekte güç değildirler... Gerçek güç benliğimizden fışkıran güçtür...”Onu bulmak için dışarıya değil, içimize bakmamız gerekir...İksir oradadır...
Gözümün önünden gitmiyor...O sessiz haliyle üç kişi öğle yemeği yerken ettiği sözler:“Bizim tarlayı sürmüşler... Çok sonra öğrendik...” demişti...Ankara’dan partiden aramış “İstanbul’a geliyorum... Bir yemek yiyelim Ersan Otel’de...” demişti...“Oralar bana uzak ve sapa geliyor... Gel ben seni Paper Moon’a davet edeyim...” demiştim...Geldiğinde yanındaki parti görevlisine benim için; “O bilir buraları, onun tavsiye ettiği yemekten yiyelim...” yollu telkinde bulunmuştu...Gençlik yıllarımızda zıt fikirlerin temsilcileriydik...Zıt fikirlerin temsilcisi olmaktan öteye, o gençlik teşkilatının tepesindeki isimdi...Ben zıt görüşteydim ancak babamın isminin o dünyalarda güçlü bir kredisi vardı...O dünyalarda “baba kontenjanından”, beni en azından düşman görmezlerdi... Programlarda tarafsızlığımı bozmamıştım ona karşı...Bana güveniyordu...“Bizim tarlayı sürmüşler... Haberimiz olmadan...” demişti...***Milliyetçi ve aktivist gençlerin alayının toplandığı partinin başındaydı...Türkiye’de işlenen cinayetlerde, “Partisinden olduğu söylenen gençlerin birileri tarafından kullanılmasından çok korkuyordu...”O korkusunu benle paylaşırken, “Bizim tarlayı sürmüşler... Haberimiz olmadan...” deyivermişti...Bir süre sonra bir helikopter kazasında öldü Muhsin Yazıcıoğlu...Hep o sözü kaldı aklımda...***Dün Vatan’daki haberi okurken gözüm takıldı... Malatya Başsavcılığı, “helikopter kazası bir cinayet mi” onu araştırırken Tuğgeneral Ali Lapanta’nın ifadesini aldığında Muhsin‘in korktuğu o soruyu soruyor:“Hrant Dink, Rahip Santoro, Zirve Yayınevi cinayetlerinde Alperen Ocakları’nın kullanıldığı söyleniyor...Yazıcıoğlu’nun bu tip olaylara engel olduğu için öldürüldüğü iddialarına ne diyorsunuz?..” diye... Bu soruya Ali Lapanta, “Bu soruları niye bana sorduğunuzu anlamış değilim... Sorulması beni üzmektedir...” cevabını veriyor...***Muhsin Yazıcıoğlu’nun sır halini alan helikopter kazasındaki ölümünün dosyası fokur fokur kaynıyor...Cumhurbaşkanı Abdullah Gül durup dururken, kendisine ulaştırılan bir fotoğraftan bahsediyor...“Kazadan hemen sonra üç asker üniformalı şahsın, helikopterin yanında helikopterin karakutusunu sökerken çekilmiş fotoğrafları var” diyor...“Helikopterdeki cihazları keçiler götürmedi ya...” diye ironi yaparak...İçim sıkılıyor...Bu olayda, söylendiği gibi, bir kazanın değil, bir cinayetin ortasındaysak, gerçekten sıtkım sıyrılacak...32 yıllık gazetecilikte çok konudaki inancımı yitirdiğim söylenebilir...Fakat o söylenen fotoğraf gerçekleri yansıtıyorsa, “bir yaşıma daha gireceğimi” söyleyebilirim...Umut ediyorum ki “yeni bir yaşıma daha girmem...” ***BODRUM’DA BİR SONBAHAR VAKTİ...Uçağa bindim, İngiliz, Fransız, Alman, Hollandalı dolu uçak...Birkaç da pastırma yazının Eylül’e sarkan günlerini Bodrum’da geçirmek isteyen, yaşını başını almış, tuzu kuru cinsinden sağlıklı yaşama çeşni, bronz tenli orta yaşlılar var uçakta...Bu saydıklarım bir Cumartesi öğleden sonra Bodrum’a uçuyorlar...Hayatın ritminin dışında onlar...Kendi gündemleri var...Yanımdaki orta yaşlı kadın Elif Şafak okuyor...Solumdaki orta yaşlı hanım, makyaj çantasını çıkardı, makyajını tazeliyor...Arkamda ununu sermiş eleğini asmış bir çift oturmaktalar...Sonbahar’ın bu son Cumartesi’sinde Bodrum’a gidiyorlar...***Hayatın ritminin dışındaki insanlar olar...Eylül’ün sonunda bir Cumartesi öğleden sonrası bayram değil, seyran değil İstanbul’dan kalkıp Bodrum’a gidebilmek için, hayatın ritminin dışına çıkabilme başarısını göstermiş olmak gerek...Uçaktaki değişik milletten Avrupalılar var...SPA merkezlerine, kongre merkezlerine, detokslara, pastırma yazı güneşlerine hasretler...Bir nikaha gidiyorum...En sevdiğim dostlarımdan ikisi evlenecekler...Ne ki içim bir buruk Bodrum’da...***Buranın en cıvıltılı yaz günlerini, gecelerini, saatlerini geçirdim...Şimdi kepenkler inmiş, in cin top oynuyor, yol boyu Güvercinlik’te, Torba’da, Türkbükü’nde...Maki otele geldim...İki yıl önce çoluk çocuk kaldığım daire biçimindeki otel odasındayım...Aynı masadan, ağaçların arkasından denize bakarak yazımı yazıyorum...Ruhumu yalnızlaştıran bir tenhalık var Türkbükü’nde...Otele girerken, yandaki rıhtımlara baktım hatırı sayılır bir insan topluluğu güneşleniyordu deniz kenarında...Ne ki, buralar ıssızlaşmış...Büyük kalabalıkların, büyük enerjilerin aylarca dolup taşırdığı yerler hep bana “canlı” gibi gelirler...Şimdi ıssız olmalarına kendileri de üzülüyorlar gibi gelir bana...Mekanların ruhu olduğunu sanırım ben...Bodrum’un ruhunun Sonbahar’daki ıssızlığı, içimi titretiyor ..***Oysa birazdan smokinimi giyeceğim...Papyonumu takacağım...Ship A Hoy’a nikaha gideceğim...Denizin üzerinde kıyılacak nikaha tanıklık edeceğim...Mutluluklar dileyeceğim...Ship A Hoy acaba Ship A Hoy olalı, böyle bir düğüne ev sahipliği yaptı mı?..Kim bilir yaz boyu bütün Türkbükü’nü titreten barda bu gece neler çalacak?..Hangi parçalar varillere ve yeni evlilere eşlik edecek?Romantik bir gece bu gece...Romantik bir düğün Cemal’le Şenay’ın düğünü...Düğüne kırk dakika kaldı...Artık gitme zamanım geldi...Hoşçakalın...***AYSUN KAYACI TELEVİZYONDAN KOVULDU MU?..Zavallı Aysun (Kayacı)...Türk medyasının ne kadar çifte standartlı, ne kadar ahlaktan nasipsiz, ne kadar manipülatif, ne kadar kişisel kin ve intikam duygularıyla dolu, nasıl adamına göre muamele çektiğini görüp kaderine lanet okuyor...Televizyonlarda yüzden fazla kanal var...Her kanalda da yüzden fazla program...Her gün her kanalda program değişiyor...Bir program başlıyor, üç hafta sonra bitiyor yenisi başlıyor...Yaz sezonu, kış sezonu, sonbahar sezonu, tutmadı sezonu, değiştirelim sezonu, dış yapım sezonu, iç yapım sezonu, yarışma sezonu, stüdyo programı sezonu, reality sezonu gerekçe gösterilir, sürekli program değişir...Televizyonlarda yıllara; aynı programla meydan okuyabilmek için, altyapın çok sağlam olacak, varsa yapımcın sana arkadan kazık atmayacak, kanal yönetimindekilerin başka yerden nasiplendikleri komisyoncular olmayacak, ratingler tutacak, yerin değiştirilmeyecek, program sana uygun olacak, sen programa uygun olacaksan, ten uyuşması olacak da program sürecek...Doğal olarak bunların hepsi, çoğu zaman bir araya gelmediğinden iki üç haftada program değişiklikleri olağan bu piyasada...***Fakat olağan olmayan şey “programı bitti” diye zil çalıp oynamaktır...Günlerdir bütün medya sitelerinde, oradan gazetelere sıçramış bir şekilde Aysun Kayacı’nın programının yayından kaldırıldığını okuyorum...Yüz programın doksanı her ay yayından kalkıyor, kimsenin ruhu duymuyor...Hiç kimse haber değil, dedikodusunu yapmıyor...Fakat her nedense iş Aysun Kayacı’ya gelince, bütün gazeteler manşetlerinden haberi girmekten utanmıyorlar:“Aysun Kayacı’nın programı yayından kalktı... Kanaldan kovuldu... Aysun kanaldan niye kovuldu?..”Utanmasalar -ki belki de yaptılar- kendi televizyon programlarında “Aysun niye kovuldu” diye teaser dönüp az sonra çekecekler...***Fakat bir gazetecinin programı kalksa, gazeteciler arasında revaçta bir yapımcının programı yayından kalksa, ruhunuz duymaz...Zaten program izlenmediğinden el çabukluğu marifet, yayından uçuverir...Sonra hiçbir şey olmamış gibi bir süre sonra bir başka kanalda “efsane bilmem ne ekranlarında” diye tanıtım dönerler...Televizyon dünyası “kirli paraların da döndüğü”, para, kadın, ahbap çavuş ilişkilerinin, güç odaklı manipülasyonların kol gezdiği acayip bir dünyadır...***Rakipleri yok etmek için vururlar...Arkası olmadığını düşündüklerini vururlar...Süründürüp ucuza kapatmak istediklerini indirirler...Çocukluğumuzda oynadığımız dama taşlarıyla oynar gibi insanlarla ve hayatlarla oynarlar...Aysun Kayacı’yı öylesine tanırım...Fazla bir samimiyetim de yok...Ne ki; bu rezil ve kirli dünyayı bilirim...Anlaşılan bu ara “önemli bir güç yok arkasında” Aysun’un...Onun için vuruyorlar abalıya, pardon Kayacı’ya...
Reha Muhtar’la bu Pazar dış politika ve hain saldırılarla ilgili başlayan sohbetimiz bambaşka bir konuda bizi izlerken duygulandıran, keyiflendiren Fenerbahçe taraftarı kadınların o muhteşem görüntüleriyle devam etti. İşte ilginç cevapların olduğu bir Pazar sohbeti...* Türkiye, birkaç yıl öncesine kadar bölgede problemli taraflarla konuşabilen tek devlet konumundaydı. Şimdi ise tablo çok farklı, çatışma riski altındayız. Türkiye git gide Orta Doğu sorununun bir parçası haline mi geliyor?Arap Baharı’ndan sonra Orta Doğu’nun bütün dengeleri altüst oluyor. Herkes yeni duruma göre kendini yeniden konumlamak durumunda... Bence Türkiye bölgede olağanüstü güç kazanıyor. Fakat kazanılan her yeni güç tehlikesini ve karşıtını da beraberinde getirir. Türkiye dünyanın yeni biçimlenmesinde Orta Doğu için de İslam ülkeleri için de bir model. Model olmak göz önünde olmaktır. Göze girerseniz, bir süre sonra kaçınılmaz olarak göze batarsınız...Çoğu kişi kendine sorar “Ben niye göze batıyorum” diye. Oysa göze batmanın nedeni göze girmektir. Göze girerseniz, bir süre sonra girdiğiniz göze batmaya başlarsınız...Türkiye’nin Orta Doğu’daki yeni durumu budur. Göze girdiği için göze batmaya başladı. * İsrail ile savaşın eşiğine kadar geldik... Suriye’yle gerginiz... Güney Kıbrıs’la kriz çıkmak üzere... İran’la durumumuz zaten karışık... AB’ye gelince bildiğimiz gibi mesafeliyiz. Yani ‘komşularla sıfır sorun anlayışı” pek de gerçekleşemiyor galiba...Komşular kendi içinde sorunlular buna yapacak bir şey yok... Suriye, Güney Kıbrıs ve İran için söylüyorum bunu. Bence Türkiye’nin dış politikada gerçekleştiremediği hedef Avrupa Birliği ile sıcak ilişkilerdir... Biz Avrupa Birliği’ne girecek süreci çalıştırmazsak, “model” falan her şey palavra olur. Çünkü “model”in kendisi, demokrasi ve hukuk standardı yüksek, bir Müslüman ülke modelidir. Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasiye ve hukuk sistemine sahip olmazsanız, İslam ülkelerine ve Orta Doğu’ya model olamazsınız. Bizim politikacılar, Orta Doğu’ya ve İslam ülkelerine modelliği çok seviyorlar. Oysa o modelliğin kendisi bizatihi kendisi Avrupa Birliği’ne lehimlenmekten geçiyor... * Bölge liderliğine soyunan Türkiye, bu kadar dert, sorun, çatışma içerisinde bölge lideri olabilir mi?Olabilir... Avrupa Birliği’nin tüm standartlarını ve kendisini yeniden çok önemseyerek dış politika yapmaya başlarsa, İsrail’i bir bölge gerçeği olduğunu unutmazsa, dış politik hareketlerin güç şehvetine kapılmazsa, model olabilir. Çünkü zaten, inanılmaz bir prestiji var. Mesele o prestiji kurumsallaştırarak modellemekte.* Geçtiğimiz günlerde Başbakanlık, birçok bakanlık binası ve Genelkurmay’a yakın bir yerde patlayan bir bombayla masum vatandaşların ölümüne, yaralanmasına sebep olan korkunç olayı yaşadık. Açılım sürecinin ardından MİT’in PKK ile terör üzerinden pazarlık yapmış olması terör örgütünü daha cesaretlendirdi” eleştirileri yapılıyor. Katılıyor musunu?Yapmayın böyle şeyler... Söylemeyin bu kadar anlamsız klişeler... PKK benim Yunanistan’da olduğum 1985 yılından beri, saldırıyor. 26-27 yıl olmuş. Soruyu şöyle sorarsanız mantıklı olur. İsrail’le ilişkilerin bu kadar “berbat” hale gelmesi, PKK terörünü tetikliyor mu? Evet bence tetikliyor... Zamanında Yunanistan’la aramız çok kötüyken de hatırlarsanız Apo Yunanistan’a gitmiş, oradan sığınma talep etmişti... Atina havaalanında uzun süre bekletilmişti. Baskıdan dolayı alamayacaklarını anladıklarında daha sonra yakalanıp teslim edildiği Kenya’ya gönderdiler onu... Dün Yunanistan’ın kullandığı kartı, bugün İsrail kullanır...* Başbakanın İsrail ile arabuluculuğa soyunan Obama ile yapacağı görüşme öncesinde İsrail PKK kartını öne sürüyor, Ankara’nın göbeğinde bomba patlıyor. Geçen günkü yazınızda Obama ile el sıkışıp kameralara gülümseyen başbakanın yerinde olmak istemezdiniz demiştiniz. Başbakanın işi çok zor, sizce nasıl bir politika izleyecek ya da izleyebilir?Türkiye çok zor bir virajdan geçiyor... Bence Başbakan çıkıp, MİT yetkililerinin PKK ile niye görüştüğünü, kamuoyuna çıkıp anlatmalı... Başbakan’ın kamuoyu nezdinde çok yüksek bir prestiji var. Yüzde 54-55’lerde görünüyor AKP’nin oyu. Bu kadar oyu arkanıza almışken, bazı şeyleri kamuoyuna izah edebilirsiniz... Şimdi edemezseniz bir daha bu şansı bulamayabilirsiniz...Fener futbolcusunu kadın seyirci ters etkiledi; motivasyonları düştü* Herkesin korkuyla izlediği, artık hiçbir yerin güvenli görülmediği bir ortamda bambaşka bir konuda keyifli bir durum yaşadık. Geçtiğimiz günlerde muhteşem görüntülere sahne oldu Şükrü Saraçoğlu Stadı. 41 bin 663 kadın formalarını giyip çocuklarını alıp stadı doldurdu. Federasyonun sadece kadın ve çocuklar izleyebilir diye cezalandırdığı Fenerbahçe’de kadınların cezayı böylesine bir karnavala çevirebileceğini kimse tahmin etmiyordu herhalde Ben Fenerbahçeli değilim ama gurur duydum izlerken kadın olduğum için. Sarışınlar, esmerler, saçlıları fönlü ya da at kuyruğu yapılmış olanlar, kırmızı ojeliler, sarı lacivert ojeliler, şapkalılar, türbanlılar... Takımına ve ailelerindeki tüm erkeklere destek olmaya gelmiş tutkuyla tezahürat yapan kadınlar...Hürriyet muhabiri İpek Durkal yazıyordu... “Ben bu statta onlarca defa maç izledim, ilk kez bu maça giremedim, dışarıda kaldım, öylesine bir izdiham vardı...” diye... Kadınlar erkeklere kim olduklarını gösterdiler... Kimse tatava yapmasın... Şükrü Saraçoğlu’ndaki görüntüler, kadın seyircinin erkek seyirciden daha fazla olduğunu gösterdi... Bence kadın seyirci Manisaspor’a doping oldu. Onlar kadın seyirciye karşı 10 kişi kalmalarına rağmen, daha yüksek adrenalin sağlayarak oynadılar. Fener futbolcusunu kadın seyirci ters etkiledi. Gerildiler, heyecanlandılar ve motijvasyonları düştü. Manisaspor’un motivasyonu ise arttı... * Evet bu görüntüler insanı duygulandırıyor, heyecanlandırıyor ama bir de işin başka bir boyutu var. Kadınlardan şöyle eleştiriler geliyor; “Bir futbol takımına verilecek en büyük ceza maçlarını sadece kadınların ve çocukların izlemesi midir? Yani kadınlar taraftar değil midir? Federasyonun kafasında nasıl bir kadın imajı var ki böyle bir ceza veriyor?” Siz ne düşünüyorsunuz Federasyonun bu kararı ile ilgili?Kadınları ve çocukları özendiriyorsun maça gitmeye... Daha ne yapsınlar... Son yıllarda alınmış en çağdaş ve kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığı içeren bir davranış bu... Bunu eleştirenlerin akıl sağlığından şüphe ederim ben...Sadece kadın ve çocukların büyük bir coşkuyla takımlarına destek verdiği maç dünya basınında da ilgiyle karşılandı. İşte dünya basınından bazı başlıklar... Record: Hangi fotoğraf daha güzel? Kadınların tribünde oluşturduğu görüntü muhteşemBoston Globe: Türkiye erkekleri yasakladı, futbol maçına 41 bin kadın ve çocuk gitti.Globo Esporte: Dünyanın en güzel cezası Saraçoğlu Stadı’nda yaşandı.BBC: Fenerbahçe sadece kadın ve çocuklara izin verdi.New York Times: Maç günü kadınlar gecesine dönüştü.La Gazzetta Dello Sport: Kadınların, futbol zaferi. Fenerbahçe-Manisaspor maçı sadece kadınlara özel.Bild: Fenerbahçe erkekler olmadan 41 bin kadın ve çocuğa oynadı. Chronofoot: Türkiye Futbol Federasyonu, dünya futboluna örnek olacak bir karar verdi.AP: Tribünler kadınlara kaldı. Dikkat ettiniz mi Fener-Manisa maçının beraberlik anındaki görüntülerine kadınların... Yüzlerindeki o buruk ve acı dolu ifade, tıpkı erkeklerinin ifadelerinin aynısı değil miydi? Aynı üzüntü, aynı keder, aynı stres yok muydu yüzlerde? Futbolu bir türlü anlamıyorlar. Neden insanları bu kadar etkisi altına alıyor diye. O görüntüleri izlesinler, anlarlar... Tebrik ediyorum Fenerbahçe’nin kadınlarını ve çocuklarını... Onlara yönelik bir tezahüratla bitireyim sözlerimi...Helal olsun size.. Helal olsun...
Tam onbeş yıl öncesinin gecesini şimdi dün gibi hatırlıyorum... Arkadaşlarla yeni devraldığımız televizyonun haber merkezindeki ilk günlerimizi yaşıyorduk...Yerlerde sürünen SHOW’un ratinglerini bir nebze hareketlendirebilmek için, haber bülteni bittikten sonra da her gece Ateş Hattı yaptığım günlerdi...Ekip arkadaşlarıma da haber merkezine açılan cam bölmeli odalar yaptırmıştım...Oralarda yatar oralarda bir nebze dinlenirdik...Haber bülteni bitmiş, 2-2.5 saat sonra başlayacak Ateş Hattı’nın hazırlıklarını yaparken, aniden düştü haber...“Zeki Müren kalp krizi geçiriyor ve ölüyordu...”Yaşamın hiçbir olayını durup, dinleyip, sindiremediğimiz, her şeyi bir “haber” olarak görmek zorunda olduğumuz günlerin tam göbeğindeydik...Orhan Can, Yeksel Altıntaş ve yurt haberler servisim, telefonlara sarıldı, PTT’den anında link saatlerini alabilmek için inanılmaz bir trafiğe daldı...Ölüm anı görüntülerini İzmir’den merkeze alabilmek için, canhıraş uğraşıyorduk...Stüdyo beş dakikada hazırlandı...Yayında bir Türk filmi vardı... Türk filmini kestirttik ve o sırada sadece bizde olan görüntülerle yayına çıktık...Zeki Müren TRT’nin bir televizyon çekiminde fenalaşmıştı...Son görüntüleri dramatikti...Sanat Güneşi, sahnede hayata veda ediyordu...***Yayına girmemizle Türkiye kilitlendi...Telefonlar susmak bilmiyordu...Yayında ara ara duygusallaşıyor, bir süre önce telefon açıp yayınıma bağlanan Zeki Müren’in sesinde, yüreğim iyice sıkışıyordu...Çocukken, annemle babam Maçka Taşlık gazinosunda Zeki Müren’i izlemeye götürmüşlerdi beni...Mini etek giymişti birkaç şarkıyı söylerken...Çocukluğumun en büyük starının ölüm haberini, görüntülerini inanılmaz bir gerginlik ve haber savaşı içinde veriyordum...O sırada bilmiyordum; Zeki Müren’in ölümünün görüntülerini, ses kayıtlarını ve bağlantılarını yayınladığımız o saatlerce süren yayın 15.5 rating ve 50’nin üzerinde share alarak televizyon tarihinin en önemli rekorlarından birini kırıyordu...***Türkiye’nin en büyük starıydı...Ancak en büyük star olması, en yalnız insan olması gerçeğini değiştirmiyordu...Haberlere yeni başlamıştım...Bir televizyon starı olma yolunda koşar adım gidiyordum...Yaldızlı ve gizemli bir dünya kapılarını açmış gibiydi bana...“Şiirlerde romanlarda...Gelmiş geçmiş zamanlarda...Tamburlarda, kemanlarda...Şarkılarda yaşıyorum...” diyordu;“Dertli gönüllere giren,İşte benim Zeki Müren...” ***Onbeş yıl önce bugün ölümünün yarattığı sansasyon, yaşamının yarattığı sansasyonla rekabet ediyordu sanki...Nasıl da sihirli bir dokunuş gibi gelmişti, “yaşarken ve ölürken dünyayı sarsan sansasyon esansı...”Zeki Müren çok büyüktü...Ölümü ismini yaşadığı günlerden daha da büyük kılacaktı...Önceleri 15.5 ratinglere vuran, rekorlar kıran ölüm, bir süre sonra üzerinde fazla da konuşulmayan bir hale büründü...Gittikçe söndü, hiç tahmin etmeyeceğim şekilde az konuşulur oldu...Onbeşinci yıldönümü bugün Zeki Müren’in ölümünün...Ölüm yıldönümünün haberlerini bile kıyıda köşede bulabildim üstadın...Yazık bana...Megastarların hayatlarının ve ölümlerinin sonsuz muhteşemlikte olacağını sanırdım onbeş yıl önce...Oysa “gerçek” Üstat’ın söylediği bir şarkının sözlerinde saklıymış...“Kimsesizlerin kimsesiyim...Kimsesizim...Yalnızların yalnızıyım...Yalnızım...Dertlilerin dertlisiyim...Dertliyim...Aşıkların aşkıyım...Aşığım...İsmim Mesut...Göbek adım Bahtiyar...Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz...”Kendini zirvede zanneden yapayalnız bir Mesut Bahtiyar olmamayı onbeş yıl geçtikten sonra öğrenebildim ben...Nur içinde yat Üstat...*****BODRUM’DA SHİP A HOY’DA NİKAH ŞAHİTLİĞİ...Bugün siz bu yazıları okurken ben kısa bir seyahat için Bodrum’a uçuyor olacağım... Bodrum’a gazete için yazı yazmak üzere gittiğimde, altı yıl önce tanıdığım Cemal‘in (Yarar) nikahına şahitlik yapmak için gideceğim...Ship A Hoy’un işletmecisiydi Cemal...Hani varillerinin üzerinde yüzlerce liraya bir şişe votkanın açıldığı Bodrum’un o en ünlü barının işletmecisi...“Bu barın sihri ne?.. Niye bu barda bu kadar fiyat çekiliyor?..” diye yazmaya gitmiştim Türkbükü’ne...***O barın sihrini sonra öğrendim...Barın insan ilişkileri sımsıcak, dünya güzeli bir işletmecisi vardı...Cemal Yarar...Eleştirmek için gittiğim bar, bir süre sonra bana hayatımın en önemli dostlarından birini armağan etti...Bugün “sihri neymiş de bu kadar pahalı” dediğim o bara gidiyorum...O barda kıyılacak nikahın tanığı olarak...Cemal kardeşimin sevgili Şenay Dayıoğlu’yla kıyıcağı nikah Ship A hoy’da olacak...Eylül’ün son gecelerinden birinde ıssızlaşmış Türkbükü...Ship A Hoy...Ve evlenecek dostlar...Hayat sen mi duygusalsın, yoksa ben mi?..Bazen karar veremiyorum...Bugün o günlerden biri...*****ÇOK FARKLI BİR KONUŞMA...Açık konuşayım... İsrail’le bu derece gerilen ilişkilerden, çok kişi gibi ben de rahatsızım...Biliyorum ki “Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir...” özdeyişinde olduğu gibi...“İsrail hiçbir zaman sadece İsrail değil...”Amerikan senatosunda da İsrail var...New York Manhattan’da da...Holywood’da da İsrail var...Fransız parlamentosunda da...Nobel’de de İsrail var...Dünya medyasının devlerinin içinde de...Londra da İsrail ve ötesiyle iç içe...Rusya da...Bu kadar saydım...Her şey açık...İsterseniz Türkiye’den de manzaralar vermeyeyim... ***Bu resimleri bilenler, İsrail’le kora kor bir hesaplaşmaya girmeyi riskli görürler...Hükümetler genelde bu riskleri almazlar...Türkiye’deki hükümetler de yıllarca almadılar...Dışişleri koridorlarında çok dolaşmışlığım var...Kapılar kapatıldı mı Türk diplomlatlar aralarında şöyle konuşurlardı:“Ne Arap’ın yüzü... Ne Şam’ın şekeri arkadaş...Biz işimize bakalım...”İşimiz dedikleri, “Arap meselesi yüzünden, İsrail’i, dünyada çok güçlü olan Musevi lobisini karşımıza alamazdık...” “Buna reel politik değil, romantik politik denirdi... İşimiz olmazdı...”***Tayyip Erdoğan’ı önceki gece yarısından sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşurken izliyorum...Başka bir “racon”u var Tayyip Erdoğan’ın...Hayatı vicdani yönden okuyor, vicdani yönden benimsiyor, vicdani yönden anlatıyor...Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda da tıpkı İstanbul’da izlediğim iftardaki gibi konuştu Somali konusunda...“Somali’de gördüğüm ve yaşadığım açlık oldukça, hiçbiriniz kendinize medeniyim demeye kalkmayın...” demeye getirdi...“Vicdanlar sızlar” dedi...Filistin için de aynı belagat...“Filistin devletini tanımazsak, Birleşmiş Milletler kendisine Birleşmiş Milletler’im demekten vazgeçsin!..” Öyle bir noktadan vuruyor ki, öyle itiraz edilemeyecek bir yere salvosunu yerleştiriyor ki, Türkiye’nin uluslararası konumunda cesaret ötesi sayılacak söylem, sanki sıradan bir vicdani söylemmiş halini alıveriyor...***İsrail’le ilişkilerin bu hale gelmesinden rahatsız mıyım?..Evet...Çünkü İsrail hiçbir zaman sadece İsrail değil...Fakat Tayyip Erdoğan’ın konuşması, İsrail’e onca söz söylüyor...Ancak sanki İsrail’i değil, vicdanları hedefliyor...Çok değişik ve çok etkileyici bir konuşmacı Tayyip Erdoğan... Bu kendisine ve Türkiye’ye artı yazar mı bilmem...Ancak hakkı tescil edilmeli...
Her ne kadar biz doğru bulmasak da savcıların ve mahkemenin elbette bildiği bir şeyler var Nedim‘i (Şener) tutuklamak için...Ben davanın tutanaklarını, tapeleri, savcının iddianamesini, kuşkuları ya da çelişkileri dile getirmeyeceğim bugün...Tek bir söze dikkat çekeceğim...Bizim Ruşen Çakır, Nedim Şener’i tutuklu olduğu cezaevinde ziyaret ediyor...Onunla görüşüyor, konuştuklarını ve gözlemlerini kaleme alıyor...***Nedim’in 9 yaşına yeni basan Vecide isimli bir kızı var...Ruşen kızının sözlerini de yazıyor yazısında...Şöyle diyor Vecide, tutukevinde bulunan babası için: “Babam beni çok sever... Benden uzak kalamaz... O yüzden suç falan işlemez...”Gençlik yıllarımda delifişek olduğum dönemlerde babamı ve kuşağını, her delifişek genç gibi ben de “konformist olmakla, doğrular için yeterince mücadele etmemekle, yanlış olduğu belli düzeni değiştirmek için yeterince çaba göstermemekle” suçlardım...Bana çok kızdığı ya bunaldığı anlarda “Çocuğun olduğu zaman anlarsın” derdi...***Kurulu düzenle sonuna kadar savaşan, çocuğu da olan çok devrimci ve aktivist tanıdım hayatım boyunca...O günlerde de babama örnek üstüne örnek verirdim, “Bak onların da çocuğu var... Ancak mücadele etmekten vazgeçmiyorlar...” diye...O çıkışından sonra sesini çıkarmaz, polemiğe girmezdi babam...Geçenlerde çocuklarımla birlikteyken bir ara bu konuyu düşündüm...“Çocuklarımla bu yüzden ayrı kalacağımı bilsem, bile bile suç işler miydim?..” diye...Onların gözlerinin içine baktım ve “Hayır” dedim kendi kendime, “işlemezdim...”Dokuz yaşındaki Vecide, şu ana kadar bu davalarla ilgili en can alıcı savunmayı yapıyor, bilerek veya bilmeyerek babası Nedim Şener için...O savunma şudur: “Babam beni çok sever... Benden uzakta kalamaz... Onun için suç işlemez...”***FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER VE ÖKSÜZ BİR GAZETECİ...Memduh Bayraktaroğlu, zamanında Başbakan Tansu Çiller’in danışmanlığını yapmış bir gazeteci-yazar...Gazeteciler.com sitesinde günlük yazılar yazıyor, analizler yapıyor...Geçen gün telefonda konuşurken kendisine de söyledim;“Yazarlık birikimi, kelime hazinesindeki zenginlik, dağarcığında biriktirdiği anekdotlardaki çarpıcılık ve muhteviyattaki zenginlik” gerçekten parmak ısırtıyor...Ona dedim ki; “Gazetelerde bir sürü kabız kabız yazılar yayınlanır... Senin internette yazdığın yazılar onların yanında şelale gibi akıyor... Fakat sen de benim gibi, bir gruba, bir çeteye, bir kliğe mensup değilsin... Yalnız olduğun için öksüzsün...” ***“Çiller’li Yıllarım” diye bir kitap çıkarttı Memduh Bayraktaroğlu...“Binlerce insan kendisinin devleti temsil ettiğini söyleyen insanlar tarafından öldürüldü...” diyor Memduh Bayraktaroğlu...Bunu söyleyen adam Çiller‘in danışmanı, gazeteci, yazar...Kimse oralı olmuyor...Behçet Cantürk cinayetinin detaylarını veriyor...Yine kimse oralı olmuyor...Bu ülkede insan canı ne kadar değerliyse, demokrasi de o kadar var işte...Memduh Bayraktaroğlu’nun kalemini fark etmeyenlerin, yarattığı spastik demokraside yaşmaktayız hala...***FENERBAHÇELİ KADINLAR AZİZ YILDIRIM’I YEDİRMEDİ DİYE Mİ TEPKİNİZ?..Aklı başında gözüken adamlar, bazen şaka olsun falan diye mi “bu lafları ediyorlar” diye düşünmüyor değilim...Neymiş;“Kadın ve çocuklara karşı cinsiyet ayrımcılığı yapılıyormuş... Fenerbahçe’nin seyircisiz maç oynama cezası varken, kadınlar ve çocukların maça alınması, onların adamdan sayılmaması anlamına” geliyormuş... Bu da “cinsiyet ayrıcımlığıymış...”***Demokrasinin güzelliği, her türden zırvayı “fikir” niyetine konuşturabilme başarısındandır...Devenin her tarafının eğri büğrü olması gibi, her tarafı eğri büğrü fikir niyetine bir ucube...Neresinden eleştirsen elinde kalıyor...Arkadaş siz değil misiniz, “kadın seyirci gelsin, maçlara” diyen...Siz değil misiniz, “Futbolun bu kadar küfürlü ve kirli olmasının nedeni kadın ve çocuk seyircinin, yani ailenin futbolun dışında kalmasıdır” diye buyuran...Siz değil misiniz, hayatın her alanında bu arada Meclis’te, partilerde, siyasetin her kademesinde kadından yana pozitif ayrımcılığı “çözüm” diye ortaya atan?..Siz değil misiniz, seyircisiz maç futbolu katlediyor...Futbol seyircisiz oynanmaz, böyle ceza olmaz...Para cezası verin, ne cezası verirseniz verin, fakat seyircisiz maç cezası vermeyin diye ortalığı inleten?..***Ne yapmışlar?..Fenerbahçe’nin seyircisiz maç oynama cezasının yerine “kadınları ve çocukları almışlar...” 1) Hem maç kulübe yönelik hasılat gelirinden yoksun bırakılsın, yani bir nevi seyircisiz olsun...2) Hasılatsız bırakılırken, kadın ve çocuk seyirci, futbolun seyir zevkini yaşasın...3) Erkek egemenliğindeki aşırı küfürlü futbol seyircisine bu yolla bir miktar kadın ve çocuk yani aile şırıngalansın...4) Hem kadınlara ve çocuklara yönelik bir hizmet sunulsun, hem bir nevi ceza uygulansın...Hem de keyifler hepten bozulmasın...Futbol seyircisiz oynanarak katledilmesin...***Cinsiyet ayrımcılığı yapılıyormuş!...Ayıptır ayıp...Koskoca adamlarsınız...Her sözünüzde bir hikmet var zannediliyor...Açık konuşalım...O kadınlar, “dolaylı ya da dolaysız Aziz Yıldırım’a destek olmasalardı”, bu cinsiyet ayrımcılığı zırvalarını pazarlamayacaktınız...Kadınlar artık erkekleriyle istişare ederek mi böyle davrandılar, yoksa içlerinden geldi de mi öyle davrandılar bilmiyorum...Fakat belli ki, dolaylı dolaysız bir Fener yönetimi desteği vardı tribünlerde...Sanıyorum bazıları rahatsız oldular, böyle ipe sapa gelmez abuk cinsiyet ayrımcılığı teorileri ortaya atmaları bundan.. ***Aziz Yıldırım suçlu olabilir...Fenerbahçe yönetiminde bazı kişiler şikeye karışmış olabilirler...Tapelerin büyük bir kısmı muhtemelen yalan değiller, gerçekleri işaret ediyorlar...Fakat, futbol bir bilim değil...Futbol bir sevgi...Futbol tuttuğun ve gönül verdiğim takıma bir inanç...Futbolun içindeki sevgi ve inanç bağını görmezseniz, bilmezseniz ortaya “cinsiyet ayrımcılığı” teorilerini atarsınız böyle... Hayatımda gördüğüm en “kazma” teorilerden biri bu...
Manisa takımı daha önce de 10 kişi kalmış, mağlubiyetten yine beraberliği kurtarmıştı...Fakat önceki gece Saracoğlu’ndaki görüntüler “kadın seyirci ve futbolcu motivasyonu” açısından çok ilginç görüntüler verdi...Bir kere Fenerbahçe takımı aşırı heyecanlı ve stresliydi... Deplasmanda maç kazanmış, seyircisiz maçı almış, sezona iki maçta iki galibiyetle başlamış bir takımdı Fenerbahçe...Sezonun başı, iki maçta iki galibiyet; buna rağmen futbolcuların bu kadar gerilmesinin nedeni “40 bin civarında kendilerine hayran kadının stadı doldurmasıydı...” ***Maç boyunca Fenerli futbolcuları dikkatle izledim...İstedikleri ve alışık oldukları pozisyonlarda, rahat hareket edemiyorlardı...Telaşlıydılar...Normal zamanda, rahat gole çevirecekleri pozisyonlarda, bir rahatsızlık durumu, bir gerilme, bir stres hali görülüyordu...İddia ediyorum, önceki geceki maç, Fenerbahçe’nin bilinen erkek ağırlıklı taraftarının önünde oynansaydı, Fener, Manisa’ya 3-4 golden aşağı atmazdı...***Sadece kendi kadın taraftarının oluşturduğu bir mahşeri kalabalığın önünde maça çıkmak, buna alışık olan bir erkek popstarı fitiller...Ancak erkek seyirciye alışık, erkekler dünyasının bir parçası olan futbolda, sadece kendi kadın seyircinin olduğunu bilmek futbolcuyu strese sokar...Kendini kadına beğendirme duygusu, normal futbolunu oynatmaz...Fenerbahçe’de olan budur...Dikkat edin ikili mücadelelere, sağdan soldan yapılan ataklara, bir çıt kırıldım hali, teknik ama umarsız bir davranış modeli vardı Fenerbahçeli futbolcularda...***Şimdi bazı cin fikirliler şöyle soracaklar:“Arkadaş Manisaspor’u da aynı kadınlar seyrettiler... Niye onların futbolcusu etkilenmedi kadınlardan?..”Bu soruyu soranlar, bir erkeğin; kendinin hissettiği, kendine ait kadınlarla, başkalarına ait kadınlara bakışı arasındaki farkı bilmeyen akıl özürlülerdir...Manisalılar, Fenerlilerin aksine maçta mükemmel bir performans sergilediler...Çünkü Manisalı futbolcu rakip takımın kadın taraftarının önünde motive oldu, onlara kendini göstermek istedi...Bir tür “flört” etti onlarla...Oysa Fener futbolcusu kendi taraftarıyla, kendi kadın seyircisiyle flört edemezdi...Sadece kendini ona beğendirmek zorundaydı...Türk erkeği kendine ait olduğunu hissettiği kadınla “flört” edemez...Ona karşı iyi sevgili de olamaz...Buna karşın kendisinin dışında gördüğü kadınlarla güzel flört edebilir...Manisalı futbolcular işte tam bu noktada Fenerbahçe’nin kadın seyircisine “ne kadar mükemmel olduklarını” göstermeye giriştiler...Fenerli futbolcu; kadın taraftarına kendini ispat etmek zorunda hissettiği için gerildi...Diğeri rahatladı ve “misafir olduğu yerdeki flört”ün tetiklemiş olduğu motivasyonu yaşadı...*****KIZILAY’DAKİ BOMBA RAMAZAN AKYÜREK’İN EVİNİN ÖNÜNDE Mİ PATLADI?..Dün medyafaresi sitesinde, Önder Aytaç çok önemli bir bilgiyi ifşa ediyor...Polis Akademisi’nde araştırma görevlisi olarak da çalışan Önder Aytaç, Kumrular Sokak’ta patlayan 3 kişinin öldüğü 34 kişinin yaralandığı bombanın, Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in evinin önünde patladığını açıklıyor...Önder Aytaç’ın medyafaresi’ndeki açıklamasına göre, Ramazan Akyürek’in kızı da bomba patlayınca, başından ve kolundan yaralanıyor... ***Kim bu Ramazan Akyürek?..Çok geniş bir kesime göre Ramazan Akyürek, Emniyet içinde cemmatçi kesimin en önemli isimlerinden birisi...Bu özelliğiyle Trabzon Emniyet Müdürü’yken, Dink cinayeti ile öncesinde meydana gelen Trabzon’daki cinayet ve McDonald’s bombalamalarında ihmali olduğu halde cemaat içindeki gücüyle Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na getirilmiş kişi...Bu görevden oluşan tepkiler nedeniyle alınıyor ancak mahkeme iade kararı vermesine karşın, göreve iade edilmiyor...Hanefi Avcı’nın kitabına konu olan Ramazan Akyürek, eski İstanbul valisinin hazırladığı rapora göre “cemaatçi örgütlenmenin” içinde...***Buraları bir kalem geçelim...Esas konu, Ramazan Akyürek 2006 yılından itaberen yıllarca Emniyet’in son yıllarda en önemli birimi olan İstihbarat Dairesi’nin başında bulunmuş bir isim...Türkiye’deki bütün dinlemeler, soruşturmalar, davalar emniyet istihbarat dairesi merkezli...Ramazan Akyürek de cemaatçi olarak bilinerek bu dairenin başkanlığını yapıyor...***Önder Aytaç devlet içindeki “güçler kavgasını” iyi biliyor...“MİT-PKK görüşmesini kim sızdırdıysa, Ramazan Akyürek’e saldıranlar da onlardır...” diyor...Bu sözlerin anlamı, bomba eyleminin esas hedefinin Ramazan Akyürek olduğunu söylemek...Hedef eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı ise, devletin içine de uzanan inanılmaz bir hesaplaşmanın ortasındayız demek...Bu olayın içinde PKK var; var olmasına...Ancak birbirine geçmiş halkalar arasındaki ilginç bağlantılar, insanın içini karartıyor...Hedef Ramazan Akyürek miydi?..Öyle idiyse, PKK işinin devlet içine yansıyan bir hesaplaşması mı var?..Nedir bu hesaplaşma?..Kan gövdeyi götürüyor... Açıktır ki PKK meselesi sadece bir PKK meselesi değil...
- “MİT müsteşarı kimin talimatıyla görüşüyor?..”- “Başbakan’ın ya da hükümetin?..”- “O zaman bu görüşme devletin bir görüşmesi mi, yoksa bizzat hükümetin ya da Başbakan’ın bir görüşmesi mi?..”Başbakan ya da hükümet kendi talimatıyla yapılan görüşmeye “neden devlet görüşüyor” kılıfını uyduruyor...MİT müsteşar ve yardımcısıyla PKK temsilcilerinin görüşmesinin en önemli eleştiri noktalarından biri bu... Kavram kargaşası yaratmayalım...Görüşmeler işte tam da bu kavram farklılığı noktasında tıkanıyor zaten...Devletin temsilcileriyle, PKK sözcüleri görüşüyor ve birçok noktada antant kalıyorlar...Güvenilir kaynaklardan öğreniyoruz ki sonrdadan PKK “üzerinde antant kalınan maddelerin bir protokol haline getirilerek arkasından Başbakan tarafından imzalanmasını istiyor...”Başbakan bu imza işini kabul etmiyor...“Böyle bir şeyi imzalamam mümkün değil...” diyor...***Başbakan’ın bir protokol imzalamamasının nedeni “Bunun bir müzakere değil, devlet temsilcileriyle örgüt temsilcileri arasında bir görüşme ve anlaşma süreci” olarak görmesi...Tayyip Erdoğan böyle bir protokolü imzalarsa, “PKK’yla müzakere etmiş ve protokol imzalamış” olacak...Oysa bir protokol imzalamaz ve görüşmeleri MİT ile PKK’nın üzerinde antant kaldıkları konular başlığı altında gayrı-resmi bir havaya sokarsa, bunun hükümetle-PKK arasında bir “müzakere” haline dönüşmeyeceğini düşünüyor...Erdoğan’ın PKK’nın dayattığı protokolü imzalamama nedeni bu zaten...***İmzalamayıp ne yapıyor peki?.. “Bu görüşmelerdeki sonuçlara PKK uysun, devlet de güven artırıcı önlemleri eşzamanlı alır” diyor... Bir imza vererek, ilerde kendini siyasi olarak bağlamak istemiyor Erdoğan...Bunun nedeni, güven artırıcı önlemleri uygulamak istememesinden değil, “Hükümeti, PKK’yla müzakere edip protokol imzalıyor” görüntüsüne sokmak istemiyor Başbakan...Bunun siyasi olarak kendisine karşı koz olarak kullanılacağının farkında...PKK da işte tam bu noktada Başbakan’ı sıkıştırıyor...“İmzalayın yoksa terörü yeniden tırmandırırız” diyor...Dünkü terör saldırısı Ankara’da Kumrular sokakta patlıyor...Ankara’da yaşayanlar bilirler ki, Kızılay’daki bol ağaçlı Kumrular sokak çok değişik özellikleri olan bir sokaktır...Her ne kadar adına cadde dense de Ankara’nın yerlilerinin ‘sokak’ demekte ısrar ettiği, Kızılay’ın göbeğinde, devlet memurlarının sosyal konutlarının olduğu, ilginç bir sokaktır orası... Saldırıda yüzlerce yaralı 3 de şehit var...Kumrular sokaktaki bomba bir tesadüf mü?..Hiç sanmam...***Bu bombanın patladığı zamanlama, tam Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Obama’yla yapacağı zirveye tesadüf ediyor...Hani Obama’nın İsrail ile Türkiye arasında bir arabulucuğa soyunduğu sırada...İsrail destekli PKK “Benimle müzakere edeceksiniz, protokol imzalayacaksınız... Yoksa terör azar...” diyor...İsrail Dışişleri Bakanı, “Biz de Türkiye’ye karşı PKK kartını ve Ermeni soykırımı kartını oynarız” demekten çekinmiyor...Kumrular’da sivillerin öldüğü bomba patlıyor...Bu şartlar altında Obama’yla görüşmeye geçiyor Tayyip Erdoğan... Muhalefet de “PKK’yla pazarlık yapıyor” diye çullanıyor...Bazen yaldızlı görüntülerin arkasında, inanılmaz karanlık oyunlar döner...Obama’yla Erdoğan el sıkışır, fotoğrafçılara gülümserken bu yazıyı gözünüzün önüne getirin...Pek de oradaki adamın yerinde olup el sıkışırken gülümsemek istemeyeceksiniz...***OBAMA GERÇEKTEN ARABULUCU OLACAKSA...Eğer gerçekten arabuluculuk yapacaksa siyahi lider Barack Obama...PKK ve arkasında hangi devlet, güç, merkez ve şirket varsa onların terör saldırılarına kesin bir “dur” demeli...Hepimiz biliyoruz ki, PKK; ABD’nin bir şekilde arkasında durmadığını hissetmese, dolaylı İsrail gücünü yanında görmese, bir kısım güçlerle ittifak, dayanışma, paylaşma ve paslaşma içinde olmasa böylesine “terör destekli müzakere sürecine” giremez... Bu kadar yapıyorsa, bir yerlere güveniyor demektir...***Tamam kabul ettik bu işler tek taraflı değiller...Biz bir şey istiyorsak, biz de bir şeyler vermeliyiz...Anladığım kadarıyla bizden istenen de bölgede daha fazla İsrail aleyhine olan durumları ve ortamları kaşımamamız...Anladım “kısasa kısas” ölümcül bir denge var ve bu da bütün açıklığı ve netliğiyle sokuluyor gözümüze...Buna karşı değilim...Karşı olduğum şey, sivil, suçsuz günahsız masum insanların üzerinden bu karanlık oyunun oynanıyor olması... Kumrular sokakta oturanların ve dolaşanların ne günahı vardı ki?..***AKP OYLARI NİYE ARTIYOR?..Uluslararası güç merkezlerine...Siyasi muhaliflere...Tayyip Erdoğan ve AKP düşmanlığını, siyasetlerinin temel şirazesine oturtmuş kişilere haddim değil elbet nasıl davranacaklarını söylemek...Ancak dün Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün son kamuoyu yoklamalarının sonuçları geldi...AKP seçimlerden bu yana ciddi bir şekilde oylarını artırıyor...Yüzde 54 küsürden, yüzde 55’e ulaşmış görünüyorlar...Eylül başında 12 ilde ikibin küsür kişiyle yapılan araştırmanın sonuçları çok çarpıcı... Buna göre, her üç Türk vatandaşından ikisi Türkiye’nin dış politikasını çok dinamik buluyor ve olumlu görüyor...***Hükümetin İsrail politikasına verilen destek ise yüzde 66...Türkiye’de ben uzun yıllar İsrail karşıtlığı diye bir şey görmedim...Tersine hep bir türlü müttefikimizdi İsrail...Durup dururken böylesine yüksek bir kitleyi, karşısına almak bir dış politika başarısı değil...Bir zamanların güçlü müttefikinin bu konuyu enine boyuna incelemesi gerekiyor...AKP karşıtlarına da bir sözüm var...Niye yükseldiğini anlarsanız, neyi yanlış yaptığınızı da kavrarsınız...