Kalpten kalbe akışlarla... Alkışlarla yaşıyorum

Haberin Devamı

Tam onbeş yıl öncesinin gecesini şimdi dün gibi hatırlıyorum...

Arkadaşlarla yeni devraldığımız televizyonun haber merkezindeki ilk günlerimizi yaşıyorduk...

Yerlerde sürünen SHOW’un ratinglerini bir nebze hareketlendirebilmek için, haber bülteni bittikten sonra da her gece Ateş Hattı yaptığım günlerdi...

Ekip arkadaşlarıma da haber merkezine açılan cam bölmeli odalar yaptırmıştım...

Oralarda yatar oralarda bir nebze dinlenirdik...

Haber bülteni bitmiş, 2-2.5 saat sonra başlayacak Ateş Hattı’nın hazırlıklarını yaparken, aniden düştü haber...

“Zeki Müren kalp krizi geçiriyor ve ölüyordu...”

Yaşamın hiçbir olayını durup, dinleyip, sindiremediğimiz, her şeyi bir “haber” olarak görmek zorunda olduğumuz günlerin tam göbeğindeydik...

Orhan Can, Yeksel Altıntaş ve yurt haberler servisim, telefonlara sarıldı, PTT’den anında link saatlerini alabilmek için inanılmaz bir trafiğe daldı...

Ölüm anı görüntülerini İzmir’den merkeze alabilmek için, canhıraş uğraşıyorduk...

Stüdyo beş dakikada hazırlandı...

Yayında bir Türk filmi vardı...

Türk filmini kestirttik ve o sırada sadece bizde olan görüntülerle yayına çıktık...

Zeki Müren TRT’nin bir televizyon çekiminde fenalaşmıştı...

Son görüntüleri dramatikti...

Sanat Güneşi, sahnede hayata veda ediyordu...

***


Yayına girmemizle Türkiye kilitlendi...

Telefonlar susmak bilmiyordu...

Yayında ara ara duygusallaşıyor, bir süre önce telefon açıp yayınıma bağlanan Zeki Müren’in sesinde, yüreğim iyice sıkışıyordu...

Çocukken, annemle babam Maçka Taşlık gazinosunda Zeki Müren’i izlemeye götürmüşlerdi beni...

Mini etek giymişti birkaç şarkıyı söylerken...

Çocukluğumun en büyük starının ölüm haberini, görüntülerini inanılmaz bir gerginlik ve haber savaşı içinde veriyordum...

O sırada bilmiyordum; Zeki Müren’in ölümünün görüntülerini, ses kayıtlarını ve bağlantılarını yayınladığımız o saatlerce süren yayın 15.5 rating ve 50’nin üzerinde share alarak televizyon tarihinin en önemli rekorlarından birini kırıyordu...

***


Türkiye’nin en büyük starıydı...

Ancak en büyük star olması, en yalnız insan olması gerçeğini değiştirmiyordu...

Haberlere yeni başlamıştım...

Bir televizyon starı olma yolunda koşar adım gidiyordum...

Yaldızlı ve gizemli bir dünya kapılarını açmış gibiydi bana...

“Şiirlerde romanlarda...
Gelmiş geçmiş zamanlarda...
Tamburlarda, kemanlarda...
Şarkılarda yaşıyorum...” diyordu;
“Dertli gönüllere giren,
İşte benim Zeki Müren...”

***


Onbeş yıl önce bugün ölümünün yarattığı sansasyon, yaşamının yarattığı sansasyonla rekabet ediyordu sanki...

Nasıl da sihirli bir dokunuş gibi gelmişti, “yaşarken ve ölürken dünyayı sarsan sansasyon esansı...”

Zeki Müren çok büyüktü...

Ölümü ismini yaşadığı günlerden daha da büyük kılacaktı...

Önceleri 15.5 ratinglere vuran, rekorlar kıran ölüm, bir süre sonra üzerinde fazla da konuşulmayan bir hale büründü...

Gittikçe söndü, hiç tahmin etmeyeceğim şekilde az konuşulur oldu...

Onbeşinci yıldönümü bugün Zeki Müren’in ölümünün...

Ölüm yıldönümünün haberlerini bile kıyıda köşede bulabildim üstadın...

Yazık bana...

Megastarların hayatlarının ve ölümlerinin sonsuz muhteşemlikte olacağını sanırdım onbeş yıl önce...

Oysa “gerçek” Üstat’ın söylediği bir şarkının sözlerinde saklıymış...

“Kimsesizlerin kimsesiyim...
Kimsesizim...
Yalnızların yalnızıyım...
Yalnızım...
Dertlilerin dertlisiyim...
Dertliyim...
Aşıkların aşkıyım...
Aşığım...
İsmim Mesut...
Göbek adım Bahtiyar...
Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz...”

Kendini zirvede zanneden yapayalnız bir Mesut Bahtiyar olmamayı onbeş yıl geçtikten sonra öğrenebildim ben...

Nur içinde yat Üstat...

*****


BODRUM’DA SHİP A HOY’DA NİKAH ŞAHİTLİĞİ...

Bugün siz bu yazıları okurken ben kısa bir seyahat için Bodrum’a uçuyor olacağım...

Bodrum’a gazete için yazı yazmak üzere gittiğimde, altı yıl önce tanıdığım Cemal‘in (Yarar) nikahına şahitlik yapmak için gideceğim...

Ship A Hoy’un işletmecisiydi Cemal...

Hani varillerinin üzerinde yüzlerce liraya bir şişe votkanın açıldığı Bodrum’un o en ünlü barının işletmecisi...

“Bu barın sihri ne?.. Niye bu barda bu kadar fiyat çekiliyor?..” diye yazmaya gitmiştim Türkbükü’ne...

***


O barın sihrini sonra öğrendim...

Barın insan ilişkileri sımsıcak, dünya güzeli bir işletmecisi vardı...

Cemal Yarar...

Eleştirmek için gittiğim bar, bir süre sonra bana hayatımın en önemli dostlarından birini armağan etti...

Bugün “sihri neymiş de bu kadar pahalı” dediğim o bara gidiyorum...

O barda kıyılacak nikahın tanığı olarak...

Cemal kardeşimin sevgili Şenay Dayıoğlu’yla kıyıcağı nikah Ship A hoy’da olacak...

Eylül’ün son gecelerinden birinde ıssızlaşmış Türkbükü...

Ship A Hoy...

Ve evlenecek dostlar...

Hayat sen mi duygusalsın, yoksa ben mi?..

Bazen karar veremiyorum...

Bugün o günlerden biri...

*****


ÇOK FARKLI BİR KONUŞMA...

Açık konuşayım...

İsrail’le bu derece gerilen ilişkilerden, çok kişi gibi ben de rahatsızım...

Biliyorum ki “Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir...” özdeyişinde olduğu gibi...

“İsrail hiçbir zaman sadece İsrail değil...”

Amerikan senatosunda da İsrail var...

New York Manhattan’da da...

Holywood’da da İsrail var...

Fransız parlamentosunda da...

Nobel’de de İsrail var...

Dünya medyasının devlerinin içinde de...

Londra da İsrail ve ötesiyle iç içe...

Rusya da...

Bu kadar saydım...

Her şey açık...

İsterseniz Türkiye’den de manzaralar vermeyeyim...

***


Bu resimleri bilenler, İsrail’le kora kor bir hesaplaşmaya girmeyi riskli görürler...

Hükümetler genelde bu riskleri almazlar...

Türkiye’deki hükümetler de yıllarca almadılar...

Dışişleri koridorlarında çok dolaşmışlığım var...

Kapılar kapatıldı mı Türk diplomlatlar aralarında şöyle konuşurlardı:

“Ne Arap’ın yüzü... Ne Şam’ın şekeri arkadaş...

Biz işimize bakalım...”

İşimiz dedikleri, “Arap meselesi yüzünden, İsrail’i, dünyada çok güçlü olan Musevi lobisini karşımıza alamazdık...”

“Buna reel politik değil, romantik politik denirdi... İşimiz olmazdı...”

***


Tayyip Erdoğan’ı önceki gece yarısından sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşurken izliyorum...

Başka bir “racon”u var Tayyip Erdoğan’ın...

Hayatı vicdani yönden okuyor, vicdani yönden benimsiyor, vicdani yönden anlatıyor...

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda da tıpkı İstanbul’da izlediğim iftardaki gibi konuştu Somali konusunda...

“Somali’de gördüğüm ve yaşadığım açlık oldukça, hiçbiriniz kendinize medeniyim demeye kalkmayın...” demeye getirdi...

“Vicdanlar sızlar” dedi...

Filistin için de aynı belagat...

“Filistin devletini tanımazsak, Birleşmiş Milletler kendisine Birleşmiş Milletler’im demekten vazgeçsin!..”

Öyle bir noktadan vuruyor ki, öyle itiraz edilemeyecek bir yere salvosunu yerleştiriyor ki, Türkiye’nin uluslararası konumunda cesaret ötesi sayılacak söylem, sanki sıradan bir vicdani söylemmiş halini alıveriyor...

***


İsrail’le ilişkilerin bu hale gelmesinden rahatsız mıyım?..

Evet...

Çünkü İsrail hiçbir zaman sadece İsrail değil...

Fakat Tayyip Erdoğan’ın konuşması, İsrail’e onca söz söylüyor...

Ancak sanki İsrail’i değil, vicdanları hedefliyor...

Çok değişik ve çok etkileyici bir konuşmacı Tayyip Erdoğan...

Bu kendisine ve Türkiye’ye artı yazar mı bilmem...

Ancak hakkı tescil edilmeli...

DİĞER YENİ YAZILAR