Habertürk’ün kurucusu rahmetli gazeteci Ufuk Güldemir kardeşim, değişik patronlarla yapamayıp, işsiz kaldığında, kendi internet sitesini, televizyonunu hatta gazetesini kuracağı mütevazi bir medya grubu oluşturmayı kafasına koymuştu...Levent’teki evinin salonunda bir köşede küçücük bir masada, bugün internet haberciliği deyince herkesin aklına ilk gelen “Habertürk” sitesini öyle kurdu...İçinde büyük bir dramı barındıran, trajik bir başarı öyküsüdür Habertürk’ün Ufuk tarafından kurulması...Ufuk onu yaşatabilmek için sağlığında inanılmaz bir mücadele verdi, borçlara karşı direndi, internet sitesini büyütürken, televizyona geçti...Televizyonu yaparken, günlük gazete çıkarmaya soyundu...Sonunda, kara bir delik halinde parayı hortumlayan gazeteyi kapatmak zorunda kaldı, fakat medya grubunu 35 milyon dolara yakın bir paraya Ciner grubuna sattı...***Sıfırdan, evinin bir masasında kurup, 35 milyon dolara sattığı Habertürk internet sitesi ve televizyonu Ufuk‘un bu hayatta Bab-ı Ali denilen, sahtekarlıklarından ve riyakarlıklarından dolayı adını pek hayırla anmadığı bu dünyaya, “salladığı bir bayraktı...”Ne acıydı ki, 35 milyon dolara Habertürk’ü satma görüşmelerini yaparken, Ufuk ağır hastaydı...51 yıllık kısacık ömründe nakit 350 bin doları bir arada görmeyen kardeşim, 35 milyon dolara, yarattığı ürünü satarken, pankreas kanseri olduğunu ve yaşama umudunun çok az olduğunu biliyordu...Habertürk televizyonunda onu ölümsüzleştirmek için kendi seçtiği beş gazeteciyle (O günkü Medya Grubu Başkanı Melih Meriç’in moderatörlüğünde Ahmet Tan, Güneri Cıvaoğlu, ben ve Taki Doğan) son televizyon canlı yayın söyleşisini yaptığımızda, bize dönüp “Sizin yerinizde olup bu soruları ben sormak isterdim...” demişti...Ölümün soluğunu ensesinde hissediyordu... ***Milano’da bir akşamüstü otelime dönerken ıssız sokakta mesleğe hemen hemen aynı zamanda başladığımız Ufuk‘un bu inanılmaz dramını düşünmüş, yanımda sonradan çocuklarımın annesi olacak sevgiliye, “Hayatında 350 bin doları bir arada göremedi... Yarattığı en büyük markayı 35 milyon dolara satarken, öleceğini biliyordu... O paranın bir kuruşunu bile yemek ona nasip olmadı...” demiştim... Şimdi medyada kadına şiddet fotoğrafıyla tartışılan Habertürk, Ufuk‘un isim babası olduğu ve kurduğu medya grubuna, el değiştirdikten sonra Fatih’in (Altaylı) eklediği gazetenin tartışmasıdır...***Ufuk o günlerde, günlük bir gazete çıkarma sevdasına tutulmuş, gazeteyle yatar gazeteyle kalkar olmuştu...Oda TV davasından tutuklu bulunan, Soner Yalçın, müstear isimle o gazetede günlük yazılar yazıyor, ona buna çatıyordu...Ancak müstear isimle de olsa çattığı ve ‘belgelerle suçladığını’ söylediği yazılar ilginç geldiğinden, gazeteyi hareketlendiriyordu...Bir gün köşenin gazetede olmadığını fark ettim...Ertesi gün, daha ertesi gün derken köşe gazetede görünmez olmuştu...Ufuk’u gördüğümde sordum:- “Soner’in köşesine ne oldu?.. Yazmıyor mu artık?..”- “Hayır... Kendi adıyla yazarsa yazacak... Müstear isimle yazdırmayacağım...”- “Ne oldu?..” - “Arkadaş bir şeyi yazıyorsa, kendi adıyla yazacak... Sorumluluğunu da alacak... Yok öyle müstear isimle yazıp, yazdıklarının sorumluluğunu gazeteye yüklemek... Bir sürü sorun çıkıyor yazılarından... Kendi adını koysun istediği gibi yazsın... Fakat ben yazarı görenmeyen yazının sorumluluğunu almam gazetemde...”***Soner sonra kendi adıyla programlar yaptı, yazılar yazdı, kitaplar çıkarttı...Bir gün geldi Oda TV internet sitesini yayına soktu...O sitede de yıllar öce Ufuk‘un söylediği gibi kendi adıyla olduğu gibi müstear adlarla da yazılar yazıyordu...Fakat site kendisinindi ve sorumluluğu kendi üzerineydi...Ne ki Oda TV sitesinde müstear adla yazılmış bazı yazılar var ve onları yazanlar hakkında fena halde kuşkularım var...Diyeceksiniz ki ne önemi var?..Şöyle açıklayayım...Dikkat ediyorum ne zaman ki adımla sanımla, her şeyimle şeffaf halimle, bazı “kişileri” eleştiriyorum, bir durumu analiz ediyorum, bu sitede müstear isimle hakkımda bir itibarsızlaştırma haberi çıkıyor mutlaka...Kaç kez dikkat ettim, sanki benim eleştirilerime “müstear isimle” uyarı ateşi yapıyor birileri...Kim bunlar acaba?..Çok ünlü bir yazar müsveddesi de bulunuyor mu Oda TV’de müstear isimle yazıp ona buna çamur atanlar arasında?.. Kim, kendi ismiyle, cismiyle bunları yazmaktan korup, müstearın arkasına saklanan korkak?..Ödlekçe, bir internet sitesinin müstearının arkasından onun bunun haysiyetine, onuruna dil uzatan sahtekar?..Kim bu acaba kim?..Trafik kazalarının izini mi sürsem acep?..Sanat ve sosyete hayatındaki skandallara mı baksam?..Yoksa romanlarda mı arasam?..Sarhoş serseri yatak ilişkilerini ve aldatmaları anlatan?..*****YILDIZLAR YAĞMURU BİR 'GECCE'NİN BİRKAÇ DAKİKA ÖNCESİNDE...Yazıları yazdım...Çocuklarım dün gece bendeydiler...Onlarla öpüştüm, ablalarıyla yataklarına gönderdim...Gece yatağa gittikleri anlar, yüreğimin eridiğini hissettiğim anlar...Küçük kızım “Baba beni bırakma” diye tutturuyor...“Sen de gel yukarıya” diye üsteliyor...***Ona maçı izlediğimi, bugünkü gazetede göreceği resmimin altındaki yazıyı yazacağımı anlatıyorum...Dinlemiyor...“Sen de gel yukarı... Beni bırakma...” diye tutturuyor...O böyle söyleyince içimin iyice sıkıştığını hissediyorum...Maçı bitirir bitirmez, bu kez spor sayfasına yazıyı yolda veririm diye düşünüyorum...Çünkü gece 22’de mutlaka olmam gereken bir dostumun “Gecce”si var...Kenan Erçetingöz, "Gecce"nin 10. yıldönümünü kutluyor...İstanbul’un ve Türkiye’nin en iyi mekanlarına “Oscar” ödüllerini veriyor...O ödüllerden birkaçını da benim vermemi istedi...“Beni bu gecede yalnız bırakmazsın değil mi?..” diye sorarak...***Yine yakın dostlarıma özel, bu gece için papyon takmadan bir smokin giydim...Dostumun ödül töreninde ödül vermek için sahneye çıktığımda, onu utandırmayayım diye...Gül ve Kenan Erçetingöz ile Gecce.com ailesi için özen gösterdiğim bilinsin diye...Ajda Pekkan söyleyecekti, Acun ve Eda Taşpınar sunacaktı ve herkes şarkılar söyleyecek, Türkiye’nin en muhteşem mekanlarının aldığı Oscar’ları kutlayacaktı...Yer elbette İstanbul’un harika çocuğu İzzet Çapa’nın Nahide’si...Heyecanlıyım ve mutluyum...Çünkü bir dostumun onur gecesini paylaşmaya gidiyorum...Benim için gecenin önemi yok...Benim için Gecce’nin önemi var...Çünkü Kenan da, 10 yıl önce Türkiye’nin en iyi magazin müdürüyken, elaleme kızdı ve kendi işini kendi yapmaya başladı...Ancak gazetenin, derginin, televizyonun magazin müdürlüklerini elinin tersiyle iterek, “Ben kendi işimi yapayım en iyisi” diyerek...Bugün geldiği nokta, kendi kalbinin sesini dinleyenlerin, muhteşem başarılarının insanlara parmak ısırtacak noktasıdır...Gitmeden biliyorum ki bu gece, İstanbul’un bu yıl yaşadığı en sükseli gecelerden biri olacak...Hiç şüphem yok...Yalnız başına, kendi kalplerinin sesini dinleyerek, azim ve iradeyle sevdikleri işi yapanlar, muhteşem ambiyansların yaratcısı olurlar...Nahide’de öyle bir yer...Nahide’de 10. onur yılını kutlayan Gecce.com da...Ne mutlu bana...Bir tek aklım azıcık evde kalacak...Uyuyabildi mi çocuklar acaba?..
Yazıyı yazarken bu kadar konuşulacağını, tartışılacağını, bu kadar çok “helal olsun” geleceğini, “on numara bir yazı” muamelesi çekileceğini, arada bir seyrekçe de olsa “Rıdvan’ın kutsanacağını,” nihai olarak televizyon programlarına “kapak” olmasını beklemiyordum... Yazıyı stratejik olarak kuranlar, “konuşturmak için taktik yaparlar...”Ben televizyon ratinginden anlardım eskiden, fakat yazının konuşulma ratingi, okunma stratejisi gibi konular beni ırgalamıyorlar...Irgalamadığı gibi bilmiyorum da zaten...Bir Ateş Hattı programında hiç unutmuyorum...Ertesi sabah ratingler gelmişti de “gördüğüm rakamdan ben korkmuştum...” Dakika dakika gelen ratinglerde bazı dakikalar 78 izlenme payını gösteriyordu...Geçmiş zaman unuttum sanırım bir de 79 share vardı...Şu anlama geliyor...Televizyonu açık her yüz kişiden 79’u bizi izliyor o dakikada...***Kısa keseyim...Her gün 20 milyon insan onu izliyor diye tanıtım dönüyordu televizyon...Bu nostaljik tatavanın sebebi “ne büyükmüşüm ben abi” böbürlenmesi olmasa gerek...Şunun için söylüyorum;Yazı yazmaya başladığımda,çevremdeki herkese, gazeteye, yazı işlerine, yayın yönetmenine, başyazara, köşe yazarına, eşe dosta, küçüğe, büyüğe şöyle maruzat bidirdim:- “Arkadaş ben bu izlenme, okunma, rating alma, share yaratma işlerini yapacağım kadar yaptım... Daha fazlası bu küre-i arz’da mümkün değildir... Onun için beni bu gazlara sakın ola sokayım demeyin... Ne yerim, ne tetiklenirim... Hayvan terli...”***Diyeceğim o ki, hiç öyle Rıdvan‘a destek birkaç okuyucumun cellallendiği gibi, “yazıyla rating alacağım, Rıdvan’la tartışarak gündeme oturacağım”, falan filan işim olmaz...Ben yazıyı yazarken kendim “rehabilite” oluyorum...Başkasıyla gündem olup “rehabilitasyonda oksitlenme yaratmaya” gerek yok...O zaman niye dostum, kardeşim dediğim Rıdvan’a “o ağır” yazıyı yazdım...Zaten Rıdvan da bir ortak dostumuza şöyle demiş dün:“Hiç alınmadım Reha Abi’den... O senede iki defa yapar bunu... Arkasında bir neden yoktur...”Doğru neden yok...Daha doğrusu neden var, fakat neden, Rıdvan‘ın da dediği gibi, düşmanca bir neden değil...***Nedeni şu, yazayım da herkes bilsin...Rıdvan’ın “futbolu mu zekası mı önce gelir” diyle sorsam ne dersiniz?...Önce bir durursunuz...Çünkü zekası Allah vergisi futbol yeteneğinden de ilerdedir Rıdvan‘ın...Peki bu “Şeytan Rıdvan?..” nasıl oldu da, maçın sonlarında bayram değil, seyran değil “Ben bu kulaklığımı çıkartıyorum” gibi ucuz aslında futbolcu kardeşlerine hiçbir zaman yapmayacağı şovların içine girdi?..Rıdvan’ın zekasına hakaret değil mi, kendi meslektaşlarını küçümsemek, onları rezil etmek, bir hiç uğruna acz içinde göstermek?..Rıdvan gibi bir zeka arkasından bir şey gelmeyecekse niye yapar bunu?..***Şimdi bu kodları okuyabilmek için, bir haftadır spor medyasında esen ve estirilen rüzgara bakın...İlahlar “kesilecek kurban arıyorlar” ve “kafası kesilecek kurbanı çoktan buldular...”Kafası kesilecek kurban Hiddink‘tir...Hiddink gönderilecek...Gönderilebilmesi için, Azerbaycan maçı öncesi “Türk futbolunun acz içinde, rezil mi rezil bir durumda gösterilmesi” gerekiyordu...Çünkü bugün Azerbaycan maçını alır “play-off’a kalırsak, Hiddink muhtemelen kendisi istifa edecek” beyzadeler de elleri böğürlerinde kalacaklar...Onun için apar topar Hiddink‘i gönderip, Azerbaycan maçını nasıl olsa alacağını düşündükleri Türk Milli Takımı’nı play-off’a kulisi güçlü bir Türk teknik direktörle götüreceklerdi...Bugünkü Azerbaycan maçını aldıktan sonra Hiddink‘in biletini kendileri kolay kolay kesemeyecekler onu biliyorlar çünkü... Rıdvan da işin “maça ası...”Canlı yayındaki maçı yorumlayan büyük usta Rıdvan da “kulaklığı fırlatıp maçı yorumlamaktan imtina ederse” şartlar oluşacak...***Tipik bir 12 Eylül senaryosu...Anarşi, terör, insanları canından bezdirecek, gazetelerde günlük anarşi ve ölüm istatistikleri yayınlanacak, hayatından bezen halk, “tanklara selam çakacak...”6-7 Eylül olaylarını da “Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı” manşetleriyle böyle tetiklemişlerdi...Senaryo şöyleydi:Acz içindeki bir Türk Milli Takımı...Kulaklığını fırlatıp Milli Takım’ı daha fazla yorumlamayacağını açıklayan bir usta yorumcu... Manşetlerden “Utanmıyor musun 4 milyon euro almaya” diyerek postalanacak uluslararası bir teknik direktör?..Manipülasyon, siyasi ve sportif linç, kurban arama, kelle koparma, eski düzeni bir parça yeni bir heyecan katarak tazelediğini sanma...Bu ülkelerin siyasi ve sportif kaderidir bu...Ne yazık...Bu kirli oyunlarda, en bildik, en tanıdık ve en sevilen simalar kullanılır...En vurucu hamleler onlara yaptırılır...Onun ilk adı Rıdvan’sa, ikinci adı da Şeytan‘dır...*****RUTKAY AZİZ İÇİN...Rutkay Aziz “Altın Portakal” ödül töreninde sanatçının sosyal sorumluluğu ödülünü alırken bir konuşma yaptı...Darbelere, faşizme karşı çıkıp, kadına yönelik tacizi, tecavüzü, şiddeti mahkum ederken, “Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kastedercesine, adaletsiz bir kalkınma modeline” de karşı çıktı...Bu konuşması dakikalarca alkışlandı Rutkay Aziz’in...Onu dinlerken, 33 yıl çok gerilere; ta 19 yaşımdaki bir Cuma gecesine gittim...***Kızılay’da İzmir Caddesi’ndeki yerin bir kat altındaki Ankara Sanat Tiyatrosu denen o “solcu sanat mabedine...”Birkaç yüz kişilik o tiyatro salonunda, her muhalif söz, içimizde nasıl bir mutluluk pınarı olup akardı?..Ufacık bir espri, küçük bir ironi, hafiften bir alaylama, nispi bir kalaylama, içten içe muhalefet arayan ruhlarımıza nasıl da ilaç gibi gelirdi?..Ankara Sanat’ın o yerin bir kat dibindeki salonunu ne çok severdik...Yerin üstündeki silahla kuşatılmış karbondioksite inat, yerin altında oksijen dolu bir vahaydı orası muhalif ruhlar için... ***Dün muhalif gençlik idolümün, Antalya’daki muhalif duruşunu gördüm...Hiç önemi yok ne düşündüğümün...Doğru mu demiş yanlış mı demiş onun da bir önemi yok...Şuna katılıyorum, buna katılmıyorum desem ona ayıp, bana da ayıp...Hiç katılmıyorum, ya da hepsine katılıyorum desem, o da konuşmanın esas muhteviyatına ayıp...O konuşma içeriği her ne olursa olsun, o bir muhalif konuşma, bir muhalif duruş, bir muhalif sesleniştir...Bir sanatçının muhalefetidir...İçeriği ne olursa olsun, “muhteviyatı muhalefettir...”Muhalefet demokrasidir!.. Muhalefet özgürlüktür...Muhalefet muassır medeniyettir, barıştır, çağdaşlıktır, Avrupa Birliği’dir...Muhalefet eşitliktir...Muhalefet sanattır...Rutkay Aziz’in konuşmasının içeriğini bilemem...Ne ki “muhteviyatı muhalefettir...”Sevgiyle kucaklanmalı, saygıyla kutsanmalıdır...Çünkü muhalefet kutsaldır...*****KARALAMAK MUHALEFET DEĞİLDİR...Haklarında dava sürdüğü için, elim gitmiyor... İnsaniyet adına elim gitmiyor, çünkü “içerde tutuklu” olanları var...Hakkaniyet adına elim gitmiyor çünkü, tanıdığım çok sevdiğimi “insanlar” var ve yazılacak her kelime, onların mağduriyetine mağduriyet katar...Oda TV’de kim yazıyorsa hala birileri “hakkımda hayasızca yaptıkları yayınları kamufle edebilmek için yeni yalanlar” üretiyorlar... Bile bile...Ve yine itibarsızlaştırmak için hayasızca...Benim ne geçmişimde, ne bugün kişisel olarak, ne 33 yılda yaptığım hiçbir haberde, yazıda hakkımda hiçbir ceza ve hüküm yok, bunu biliyorlar...Ve utanmazca, muhabirlerimin hazırladığı binlerce haberden, bir tanesini bulup, genel yayın yönetmeni olduğum için, müşterek ve müteselsil; sorumluluk sonucu ödenen tazminattan, hakkımda suç ve hüküm çıkartmaya çalışıyorlar, itibarsız hale getirmeye uğraşıyorlar...***Sadece bu yaptıkları bile, halen ne kadar riyakar, ne kadar yalancı ve nasıl insan kanıyla beslenen parazitlerin içlerinde barındığını gösteriyor...Doğan Yurdakul gibi kirli oyunlara hiçbir zaman tevessül etmemiş olanları sonuna kadar tenzih ediyorum... Ancak öyleleri var ki...İrin ve ve cerahat saçmaktadırlar...İrin ve cerahat ise, hayatta hiçbir zaman demokrasinin gereği olan muhalefetten sayılmadı...İçinde “kir” ve “mikrop” barındıran bir sarı sıvı olarak kaldı...
“Ne diyor bu” dedim önce anlamadım...Daha doğrusu anladım da konduramadım, “yok bu kadarını yapmaz artık” diyerek direniyor bilinçaltım...Hayır yaptı...“Kusura bakmayın ben kulaklığı bırakıyorum... Daha fazla dayanamayacağım bizim futbolcuların durumuna...” gibisinden eften püften, rezil mi rezil bir gerekçeyle...Bütün bir maç yorumcu diye “Ahh... Yapmaaa... Yapmaaa... Ver topu sağa... Dikkaat...” diye vecizelerle maç yorumlayan!!! Rıdvan Dilmen arkadaş, “Almanya maçında Türk Milli Takımı’nın ezik!! haline dayanamamış da kulaklığı çıkartıp, daha fazla yorumlculuk yapamamış...”Sevsinler...***Ona yirmi yıldır tanıştığı bir arkadaşı, kardeşi olarak bir sır vereyim, bunu hiç unutmasın...Önceki gece Almanya karşısında A Milli Takım’da oynayan bütün futbolcuların, istisnasız hepsi, onun yorumcu olarak yaptığı işten çok daha iyisini yaptılar...Ukalalığa bakın...Kendisi gibi futbolcu kardeşlerine yönelik saygısızlığın daniskasına bakın...“Bu kadar ezilmelerine tahammül edemiyormuş, kulaklığı çıkartıyormuş... Alman milli takımında, bizim milli takımdan bir bilemedin iki futbolcu ancak oynarmış... Bu ne rezaletmiş...”***Adama sorarlar...Sen ne oynamıştın, milli takımdayken Rıdvan Bey?..Sen oynarken dünya kupasını mı kazandık, dünya kupası finallerine mi gittik, ortalığı mı yıktık geçtik?..Sen sakatlığını bahane edip aylarca futbol oynamıyordun...Ne Fenerbahçe’de ne Milli Takım’da?..Kim oluyorsun ve hangi hakla, Milli Takım’da oynayan futbolcu kardeşlerini böyle saygısızca küçümseyerek “acz” içerisinde gösteriyorsun?..Kora kor mücadele etti o futbolcular, dünyanın şu anda en iyi üç takımından biri olan Almanya’yla...Maç 3-1 değil berabere de bitebilirdi...Almanya’ya tarihimizde ilk kez mi 3-1 yeniliyoruz?..Bugün 3-1 giden maçı “içine sindiremeyen sen”, İnönü Stadı’nda İngiltere’ye 8-0 yenildiğimiz maçta 8 kez topu santraya koymayı nasıl içine sindirdin?..O takımın “kurtarıcı ası” sendin Rıdvan kardeş...Tarihinin en rezil sonucunu aldı Türk Milli Takımı sayende ve sanki o takımda oynamamışsın gibi, önceki gece sizden bin kat daha mükemmel bir şekilde Almanya’yla mücadele etmeye çalışan futbolcu kardeşlerini küçümseyerek kulaklığı fırlatıp atıyorsun...Ayıp değil mi milli takımdaki futbolcuları böyle küçümsemen, hiç haketmedikleri halde acz içinde göstermen?..Acz içinde olmuş olan varsa İngiltere karşısında 8 kez topu santra yuvarlağına koyan sendin Rıdvan kardeş, başkası değil...Ayıptır ayıp...***Yaptığın öyle bir ayıp, öyle bir skandal ki, neresinden tutmaya çalışsam elimde kalıyor... .Bir kere sen yorumcusun amigo değil...NTV sana maç yorumlamak için milyon dolar para veriyor...Gölgeye kızıp küsmen ve gitmen için değil...Wimbledon tenis finalini; farz-ı mahal Eurosport kanalında yorumlayan bir yorumcu tenis maçının ortasında, “Kusura bakmayın çok kötü oynuyor ve eziliyor oyunculardan biri... Ben bu aczi anlatamam” deyip, yorumculuktan vazgeçerse o Eurosport onu nereye koyar biliyor musun?..Kapının önüne...***Yorumculuk desen zaten maç esnasında yaptığının adı yorumculuk değil...Bütün bir maç ah vah çekip durkmaktasın...Sağa at, sola at diye içinde kalmış teknik direktörlük duygularını tatmin ediyorsun...Sonra da matah bir şey yapmışsın gibi, “daha fazla yapamayacağım” deyip, yayından ayrılıyorsun!..Arkadaş!..Fenerbahçe’nin starı olduğun ve patronların da Fenerbahçeli olduklarından mıdır, bunca afran tafran?..“Bana bir şey olmaz, istediğime istediğim gideri yaparım” demenin arkasında başka bir şey mi var?..“Başbakan nasıl olsa Fenerbahçeli o beni futbolculuğumdan seviyor” diye mi düşünüyorsun?..“Arkam sağlam” diye mi kasılıyorsun?..Bir süre önce de “Aziz Abi benim işleri çözer” diye ortalıkta dolaşmaktaydın...Ortaya karışık kebap gibisin Rıdvan kardeş...İster kebap ol, ister şöbiyet...O tarafı beni ilgilendirmez fakat, saygısızlık çok ayıp bir şey Rıdvan kardeş...Hem izleyiciye...Hem de senden bin kat daha onurlu mücadele eden futbolcu kardeşlerine...Hani seni tanımıyoruz sanki...İngiltere karşısında eli belinde tam 8 kez santra yuvarlağında tüneyen Rıdvan...Sanki Lionel Messi’dir mübarek!..*****BAŞBAKAN’IN AĞLADIĞI O AN...On yıl kadar önceydi...Karun kadar zengin çok güçlü bir tanıdığım annesini kaybetmişti...Böyle anlarda, telefonla arayıp aramamak konusunda hep bir tereddüt geçiririm...Söylenecek pek birşey yoktur, acıyı telafi edecek kelime bulmak ise zordur... “Arasam” dedim, şimdi çok üzgündür...Belki de telefonu kapalıdır...Yüzlerce kişi arıyordur, bunalmıştır bir de ben ek bunalma yaratmamayım...Diye diye aradım kendisini telefonla...***Telefon iki kez çaldı ve Karun kadar zengin ve güçlü adam telefona çıktı...“Başınız sağolsun” dedim...“Sağol” dedi, “Nasıl gidiyor her şey?.. İyi mi?..”Şaşırmıştım...Bir insanın annesinin ölümünden sadece birkaç saat sonra, telefonda kendisine basağlığı dileyen muhatabına “nasıl” olduğunu soracak “mood”da olması afallatmıştı beni...“İyiyim... İyi gidiyor her şey” dedim...Fakat daha fazlasını getiremedim, “ölüme saygısızlık yapacakmışım” gibi ağır bir yük çöktü üzerime...“Tekrar başınız sağolsun” dedim ve alelacele telefonu kapattım...***Değişik bir insandı Karun kadar zengin olan o kişi...Hayatı sadece iş odaklı yaşardı...Annenin vefat ettiği günde, “iş düşünebilmek” bana çok yadırgatıcı gelmişti...Hiç unutmadım o günü ve o konuşmayı...Dün Tenzile Erdoğan’ın toprağa verileceği öğle saatlerinde, iş odaklı yaşadığı bilinen ve Başbakan olan oğlu Tayyip Erdoğan’ın, 10 yıl önceki telefon muhatabım gibi, “sakin ve cool” olamayacağını seziyordum... Etten, kemikten ve duygudan oluşan bir insandı Tayyip Erdoğan...Kendi yaşı 57 de olsa, annesi 88 yaşında vefat da etse, o bu ölümü “içinin derinliklerinde çok güçlü duygusal patlamalar” yaşayacaktı...Bunu biliyordum...***“Şehadet eder misiniz” dediğinde Hoca; artık dayanamadı ve gözünden yaşlar akmaya başladı...Tayyip Erdoğan hakkında çok şey söyleyebilirsiniz...Çok şey düşünebilirsiniz...Ancak şurası tartışılmaz bir gerkçektir...Tayyip Erdoğan “sanal yönü çok ağır basan” bir dünyada “sahici” bir adamdır...Sahici olmak, 57 yaşında bir Başbakanken, 88 yaşında vefat eden annen için bile kendini tutamayıp hüngür hüngür ağlamayı beraberinde getirir...Tayyip Erdoğan sahici bir adamdır...Başı sağolsun...*****KADININ EN GÜZEL GÖRÜNDÜĞÜ YAŞ 31...İngiltere’de yayınlanan bir araştırma, kadının en güzel göründüğü yaşın 31 olduğunu ortaya çıkartıyor...Telegraph gazetesinde yayınlanan araştırma, İngilizler’in “kadının en güzel olduğuna inandığı yaşın 31” olduğunu söylüyor...Bu işlerin biraz izafi olduğunu düşünürüm ben hep...Üstelik 31 yaşındaki kadınların, eğer bekar ve çocuksuzlarsa, üzerlerindeki çocuk doğurma baskısı yüzünden bir parça gergin olduklarını düşünürüm...Gerçek şu ki, kadınlar 29 yaşından itibaren ilginç bir strese sokuyorlar kendilerini...Evlenmek, daha doğrusu biran önce çocuk yapma psikozu...Bu psikoza giren kadın geriliyor...Gerilince de, güzelliğini yaşayamıyor, yaşatamıyor...Hangi yaş kadının en güzel olduğu yaş diye sorarsanız...Bence “kadının kendisini gergin hissetmediği yaş” en güzel olduğu yaştır...Üzerindeki gerilimi hangi yaşta atmışsa, kadın o yaşta güzelliğinin doruğundadır...
Aşkın yaşı yoktur ama “yaş farkı” var mıdır? Büyük yaş farkları olan ilişkilerde genç ve yaşlı olanın o birlikteliğe bakış açısı nedir? İşte Reha Muhtar’la bu Pazar, kendisinden 40 yaş küçük sevgilisi olduğunu açıklayarak tüm bu tartışmaları alevlendiren İlahiyat Profesörü Yaşar Nuri Öztürk’ü ve büyük yaş farkı olan ilişkileri konuştuk. Reha Muhtar, yaş farkının yanı sıra aşkla ilgili ilginç tespitlerde de bulundu.* Yaşar Nuri Öztürk bir ilahiyat profesörü. Yıllardır yaptığı açıklamalarıyla gündemden düşmedi. Seveni de sevmeyeni çok oldu. Peki İslamiyet’le ilgili açıklamalarıyla gündeme gelen bir ilahiyat profesörü neden birden bire kendisinden 40 yaş küçük bir kadınla aşk yaşadığını, 25 yaşında bir sevgilisi olduğunu açıklama ihtiyacı duydu sizce?Yaşar Hoca’nın içinde durmuyor... İçinden taşıyor da ondan... 25 yaşındaki sevgiliye abayı iyice yaktığı görülüyor Hoca’nın... Açıklıyor ki, önlemini baştan almış olsun. Yarın bir gün bir yerde görülür, duyulur, lafı çıkar, haber olur. Öncesinden açıklayarak “skandal adı altında haber çıkmasının önüne geçiyor.”Üstelik evleneceğini de söyleyerek, dedikoduları ve spekülasyonları sadece yaş konusuna “olur mu olmaz mı”ya yönlendiriyor... Yaşar Hoca çok zekice, 25 yaşındaki sevgilisini göstermeden, ilişkisini kamuoyu nezdinde legalize etti. Bundan sonrası teorik tartışmadır... O da bunu istiyor zaten. Pratikte “utanmıyor musun Hoca” denmesin, pratikte “olur mu olmaz mı” tartışılsın. Haberin sansasyonel ve çarpıcı özelliği kendi açıklayınca bitti. Ya şöyle olsaydı... Bir gün bir yerde Hoca’yla 25 yaşındaki genç kız, bir yerlerden çıkarken görüntülenselerdi. Muhabir sorsaydı kameraların ve fotoğraf makinelerinin önünde; “Hocam kim oluyor yanınızdaki” diye... O da cevap verseydi “Sevgilim” diye bir daha dini konularda yorum yapabilir miydi Hoca... Yakalansaydı, Müslüm Gündüz’ün halinden beter olurdu.Kendi açıklayıp, inisiyatif aldı. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi Okan’ın programında gördüm. Dini konularda yorumlar yapmaya devam ediyordu.* Üstelik son günlerde yaptığı açıklamalarda sadece 25 yaşındaki sevgilisi değil, onun gibi başka seçenekleri de olduğunu ve aralarından seçim yapacağını söylüyor. Bir erkeğin genç sevgilisini ekranlarda anlatması, pek çok seçeneği olduğunu söylemesi nasıl bir psikoloji ki? Başkasıyla görünürse ‘onu da söylemiştim’ diyecek. Yaşar Nuri Öztürk Hoca, bir ilahiyat profesörünün alışılmış ve kalıplaşmış alanının dışına çıktı tamamen. Şimdi onun altyapısını yapıyor. Yaşar Nuri’de Ahmet Hakan’laşma eğilimleri görüyorum ben... O da böyle böyle başlamştı. Sonra “geldiği çevreyi” unutturdu, sanat ve sosyete dünyasının playboyluğuna oynar oldu. Tabii aralarında çok fazla yaş farkı var. Fakat güzergah aynı güzergah, motivasyon aynı motivasyondur...* Tabii bir de yaş konusundaki çelişkili ifadeler var. Kendisi tüm kitaplarında 1945 doğumlu olarak yazarken, şimdi 1951 doğumlu olduğunu iddia ediyor. Kendinden emin bir erkek yaşı konusunda neden yalan söyler? Yaptıklarını aslında yaşına uygun görmeyip dışarıya karşı hafifletmeye çalışmasından mı, seçenekleri 20’li yaşlarda olunca 60’ın üzerinde olduğunu bilmelerini istemelerinden mi... Neden? Benim yazımın çıktığı gün, Yaşar Hoca’nın avukatı aradı beni...“Reha Bey, Yaşar Hoca’nın 1951 doğumlu olduğunu gösteren nüfus cüzdanının kopyasını göndereyim mi” diye. Dedim ki göndermeyin. Ben nüfus cüzdanında 1951 yazmadığını söylemiyorum ki? Babamın fakülte arkadaşı, aile dostu. Benim bilgilerim Hoca’nın daha büyük olduğunu söylüyor. Üstelik bir insan, kendi çıkardığı kitapların arka kapağında “yanlış doğum yılı” verilmesine müsaade eder mi? Bir sefer yanlış çıktı, ikincisinde düzeltmez mi? Benim de kitaplarım var. Kitabımın arka kapağında doğum yılım altı yıl eski çıkacak, düzeltmeyeceğim. Olur mu öyle şey... Neyse Hoca’nın beyanını ve nüfus cüzdanındaki durumu da böylece söylemiş olalım. Neden küçültmek ihtiyacını duyar? Dikkat edersiniz, Yaşar Hoca kitaplarını yazdığı sırada arka kapakta “1945 doğumlu” yazmasından hiç gocunmuyor. Ne zaman gocunuyor... 25 yaşında sevgilisi olduğunda. Niye? Çünkü sevgilisinin ailesi, çevresi, kendi tanıdıkları, dostları diyecek ki; “Hoca Hoca, sen ‘bu genç kızla evleneceğim’ diyorsun. 66 yaşındasın, bu genç kız 25 yaşında... O 35 olduğunda sen 76 olacaksın. 40 olduğunda 80’i aşacaksın. Nasıl olacak bu iş?..” Bu soruları engellemek, kendini iyi hissetmek, çevrenin baskısını azaltmak için bu yolu deniyor bence... O şöyle düşünüyor aslında içinden, “25 yaşındaki bu kız benim ömrümü uzatacak. Onun için ilerde ne olacak demenin alemi yok. Benim ömrüm uzayacak. Genç ve zinde kalacağım bu gençlik aşısı sayesinde. İleride olmazsa başka bir tarafa geçebilirim. Mesele değil...” Şu anda öyle düşünüyor Yaşar Hoca...* Aşkta tabii ki matematik yoktur ama böyle 40 yaş farklar da oldukça tuhaf geliyor. Konuyu Yaşar Nuri Öztürk olayından çıkarıp genel olarak bakacak olursak, sizce 20’li yaşlardaki bir kadın kendisinden 35-40 yaş büyük bir adama neden aşık olur? Onu kadınlara soracaksın... Ben kadınlar üzerine “ahkam kesmemem gerektiğini” hayat tecrübeleriyle öğrendim... Bir kadının aklından her şey geçebilir... Ve Nazım’ın “insan için söylediği dizeyi” bir miktar değiştirerek kadın versiyonuyla söyleyeyim, “Kadına ait olan hiçbir şey bana sürpriz gelmez.”* Evet, aşkta hesap kitap olmaz. Zaten onun için kendilerinden 30-40 yaş büyük ama onlara mutlaka bir "imkan sağlayacak" erkeklerle birlikte olan kadınların hissettiği şeye ‘aşk’ demek biraz haksızlık oluyor bence aşka... Hiçbir imkanı olmayan 60 yaşlarında bir adama genç bir kadının aşık olduğunu kaç kez gördünüz mesela? Sorularınla kadınları gömmeye çalışıyorsun... Bu oyuna gelmem Eylem’ciğim... Kadının inanılmaz bir beyni ve o beynin işleyiş biçimi var... Mina ile Poyraz ikizler, aynı gün aynı saatte dünyaya geldiler. Aynı anadan ve babadan... Geceleri gündüzleri, saatleri, dakikaları hep beraber geçiyor... Aralarındaki “düşünce biçimi farkına” bakıyorum... Yavrum Poyraz, Mina’cığın karşısında çok naif kalıyor... Bir erkek, her zaman bir kadın karşısında “inanılmaz derecede naif kalır...” Bunun istisnası yok... Senin sorularında bile hissediyorum, senin karşında düştüğüm naif durumu...
Hep en derin tarafımız “çocuk”tur aslında...Hep en derinlerde bir yerde, “bizi dünyaya getiren ve büyütenlere” karşı bir şeyi ispatlamak derdi vardır esasında...Ölüm o ispatın sonudur...Annenin ve babanın ölümü, “en derinlerde ispat edeceğin kimselerin kalmadığının yüzüne vurulduğu, kopkoyu bir yalnızlığın seni sardığı andır...”Derinlerde hep seni düşünen birilerinin varlığının artık sona erdiğini anladığın ve şimdi yapayalnız olduğunu düşündüğün bir ibret anıdır...***Anne babayla çocuklardan farklıdır...Aynı yakınlıkta olsa da,farklı anlamlar taşır...Siz annenizin ve babanızın çocuğusunuzdur...Onlar sizi dünyaya getirmiş, onlar sizi büyütmüş, siz onlara kendinizi beğendirmek durumuna düşmüşsünüzdür...Her insanın gerçek tribünü kendi annesiyle babasıdır...Çocuklar tribününüz değil, sizin yetiştirdiğiniz öğrencilerinizdir...İçten içe anneye ve babaya kendini beğendirmeye çalışır...Onların “ruhunun derinliklerinde yer etmiş olanını onayını” arar...Başbakan olmak bu gerçeği değiştirmez...Çocuklar annelerinin ve babalarının çocuklarıdır...Başbakanlar da annelerinin ve babalarının çocuklarıdırlar...***Babasını 23 yıl önce kaybetti Tayyip Erdoğan...Annesi arkasındaki gerçek isimdi...Onu koruduğuna inandığı...Onu düşündüğüne emin olduğu...Hayatı onun üzerine kurduğunu bildiği...Onu görünmez kanatlarının altında “güvende hissettiren” insandı annesi...Tıpkı onun çocuklarını hissettirdiği gibi...Babasından sonra annesi de veda etti kendisine bu dünyada...Bir çocuğun yaşayacağı normal mukadderat...Ne ki bütün çocuklar bilir ki, hiçbir zaman dolmaz o yerler...Çünkü hiç kimse korumaz onları, bir annenin bir babanın koruduğu kadar...Onlar da çocuklarına onu yapacaklar...Çocuklar onlardan dolayı kendilerini güvende hissedecekler...***Çocukların en yalnız olduğu anlardır anneleriyle babalarını kaybettiği anlar...Yalnızlık çok derinlerden yoklar içlerini...Bugün Tayyip Erdoğan’ın hayatta kendisini en yalnız hissettiği gündür...Tayyip Erdoğan bir Başbakan olabilir...Ne ki Tayyip Erdoğan annesinin çocuğudur... Bugün annesinin çocuğu olduğunu hissettiği ve hayatla yapayalnız hesaplaştığı gündür... Allah sabır versin, rahmet eylesin...*****“MALUM KORO” FENA HALDE VE FIRILDAK ŞEKLİNDE DÖNMEKTEDİR FAZIL KARDEŞ...Sandı ki hep alıştığı gibi gidecek, her söylediği sözde bir hikmet arayacak o “malum” çevre...Onlar Fazıl’a gaz verdikçe, sınırsız ve sorgusuz destek çıktıkça, “piyanist kardeş, kendinde felsefi bir hikmet bulunduğuna kanaat getirdi” ve estikçe esti, gürledikçe gürledi...Önce Atatürkçü, sonra laik replikler seslendirdi...Sevilen repliklerdi bunlar, ses getirdi, sevildi, alkışlandı, kutsandı...Atatürkçü ve laik replikler sevilince, Kemalist ve ulusalcı tiradlara kaydı “piyanist kardeşimiz...”Arayıp da bulamadıkları bir hazineydi bu...Gaz verdiler ona...Dünyanın en ünlü piyanisti yapıverdiler kendisi bir anda... Her sözü dünyada yankı bulan, her konseri bir “muhalif resitale dönüşen”, Nobel’li bir Soljenistin, bir Kundera, bir Kazancakis aurası yüklediler “piyanist kardeşe...”***Çocuk bir anda piyanistliği aştı kafasında ve bünyesinde...Uluslararası bir piyanist olmak dışında dünya çayında bir düşünür, Alvin Toffler’vari, bir “gelecekçi” olarak “analizler sürmeye başladı” piyasaya...İşlerine geliyordu malum medya çevrelerinin bu çıkışlar...Palazlandırdıkça palazlandırdılar onu...Berlin’de, Tokyo’da, Viyana’da konserler sonrası verdiği “gece yarısı derin felsefe sohbetleri”ni aktardılar sütunlarında genç kardeşin...O artık bir piyano virtüözü olmanın ötesinde, bir düşünce dehası, ulusalcı bir muhalif kasırga, pes etmeyen Beyaz Türk Rönesansı’nın kahraman sanatsal figürüydü...***Fazıl Say da aldandı onlara, verdikleri sınırsız cürete, Aygaz’ı Milangaz’ı kıskandıracak “gaz dolum tesisleri” desteğine...Saydırdıkça saydırdı oraya buraya...En sonunda Orhan Gencebay’ı “üçüncü sınıf bir müzisyen”, Sezen Aksu’yu “kompozisyon öğrencisi bilgisine sahip olmayan bir şarkıcı”, Müslüm Gürses’i de “müzisyenin kılcal damları bile olamayacak bir zavallı” durumuna indirgedi!!!Bekliyordu ki, o malum koro, zaten ifrit olduğu Sezen Aksu’ya bir geçirmece de Fazıl‘dan yapıldığını görünce, ayağa kalkıp alkışlayacak, zaten pek bir arkası olmayan Orhan Baba’yla, Müslüm Gürses de arada kaynayacaktı...***Olmadı, çünkü olamazdı...Piyanist kardeş farkında değildi ki kendisini bugüne kadar gaza getiren “malum koro” fena halde ve fırıldak şeklinde dönmektedir... O dönüşün ne kadar içten, ne kadar samimi, ne kadar inandırıcı, ne kadar fırıldakça ve ne kadar kıvrakça olduğunu gösterebilmenin yolu da artık “Fazıl’a bir kez olsun okkalı bir şekilde saldırmaktan” geçmelidir...Fazıl’a iyi bir sallayacaklar ki ne kadar içten döndükleri, ne iyi bir fırıldak oldukları anlaşılsın...Fazıl’cık...Fırıldaklığıyla, çekirge gibi oradan oraya hayasızca zıplamasıyla meşhur “koro”nun kendisini yine gazlayıp alkışlayacağını sandı...Oysa onlar hayasızca döndüler...Buradaki hayasızca kelimesi inançsızca anlamında kullanılıyor...Şimdi Fazıl’ı tukaka etme zamanıdır malum koro için..Çete mantığıyle hep beraber tukaka edecekler...Değişmeyen sloganları şudur onların:“Yaşasın kötülük!..”*****BIÇAĞI SIRTINA SAPLANAN KADININ İNFİAL YARATAN FOTOĞRAFI... Dün Habertürk gazetesinde “bıçağı sırtına saplanan kadının fotoğrafı bütün çıplaklığıyla” yayınlanınca, Türkiye birbirine girdi...Habertürk’teki yazarlar bile duruma isyan etti, twitter yıkıldı...Fatih Altaylı’nın eşi Hande twitter’daki tepkilerin artması üzerine “Ben Fatih’in velisi değilim” dedi...Benim gördüğüm kadarıyla bir tek Uğur Dündar “gazetecilik açısından eleştirilecek bir durumda olmadığını” söyledi...***Bizim Fatih Altaylı’yla meslektaş olarak pek seviştiğimiz söylenemez...Sayfalarında belden aşağı bana saldırdığına inandığım çok haberi, manşeti oldu zamanında...O günlerde ona verdiğim cevapların şiddetinden ürken medya siteleri benim yazımı sitelerine bile koymaktan kaçındılar...Öyledir bu medya düzeni...Güçlü olduğunda susarlar... Güçsüz olduğunda üzerine binerler...***Fatih’in “Kadına şiddette son nokta” haberini yaparken o fotoğrafı mozaiklemeden kullanması bir “basiret bağlanması”dır...“Vahşeti ne kadar çıplak gösterirsem kamuoyu tepkisi o kadar çok olur” diye düşündü...Oysa öyle olmuyor...Yayınlanan fotoğrafın kendisi, o vahşetin ve şiddetin bir parçası haline geliveriyor... Fatih Altaylı’nın bir huyunu değiştirmesi lazım...“Kendine yapılmasını istemediğin şeyi” başkasına yapma...Kendinin üzüleceği, infial duyacağın haberi, bir başkası için yapmaya kalkma...Eşinin, kızının, yakınının o fotoğrafını bir başka gazetede görmek ister miydin?..Görseydin “habercilik yapmışlar” der miydin?..Yoksa okkalı bir küfür mü savururdun yapanlara?..***Sen insansan, haberini yaptığın insanlar da insan...Senin yakınların, kadınların ne kadar önemliyse, haberini yaptığın insanların yakınları ve kadınları da o kadar önemli...Senin annen ne kadar önemliyse, haberini yaptığın kadınlar da çocukları için o kadar önemli...Talihsiz bir durum Fatih için...Fakat çokça bir duyarsızlıktan söz edilebilir ancak...Fazlası değil...
Hollandalı’nın ‘Beraberlik yeter’ demeci oyuncuların kafasında ‘psikolojik barikat’ oluşturdu“Takımı motive etmedi, aksine demoralize etti.. Futbolcular maçı alacaklarına inanmadılar.. Hiddink’in o sözü olmasa, Hamit o pozisyonu gole çevirirdi.”Hiddink’in kadro tercihi nasıldı?HİDDİNK’İN kadro tercihinden önce Hiddink’n mantalite tercihini doğru bulmadım. Bu maçı, Hiddink’in düşünce tarzı kaybettirdi. Hiddink maçtan önce, “Almanya bizden çok daha iyi bir takım. Beraberlik bizim için iyi sonuç” diyerek Türk Milli Takımı‘nın futbolcusunun kafasının içinde psikolojik barikat oluşturdu. Böyle bir demeç içeride oynuyorsanız hiçbir takımı motive etmez, tam tersine demoralize eder. Belki deplasmanda oynarken ek bir mücadele gücü verebilir. Fakat içeride oynayacağımız bir maçta, rakip takımın sizden daha güçlü olduğunu kendi teknik direktörünüzün ağzından duymak, futbolcuyu maç başlamadan demoralize eder. Nitekim Almanya’nın kendilerinden daha iyi bir takım olduğunu düşünen futbolcular, maçı alacaklarına bir türlü inanmadılar. Hiddink o demeci vermese Hamit maçın başında girdiği ve kaleciyle karşı karşıya kaldığı o pozisyonda golü atardı. Hamit atamasa Selçuk, Arda’nın boş pozisyonda kendisine çıkardığı ceza sahasının ortasında topu tribünlere dikmezdi. Maçın başında bu iki pozisyonda Türk Milli Takımı bekleneni yapsaydı bu maçın bir puanla bitmesi içten bile değildi.Hiddink’in oyuna müdahaleleri yerinde miydi?EMRE Belözoğlu’nun bu takımda niye oynamadığını Hiddink’e sormak lazım. Arda ve Selçuk teknik kapasiteleri çok yüksek ve milli takımın dinamosu 2 futbolcu. Almanya gibi güçlü bir takım karşısında Selçuk ve Arda’yı takımdan çekiyorsunuz, Sabri ve Aurelio oynamaya devam ediyor. Bunlar Hiddink’in hatalı tercihleri. Yoksa Türk Milli Takımı’nda kalede Volkan, savunmada Egemen, Gökhan Gönül, Hakan Balta ileri de Hamit ve Burak çok iyi mücadele ettiler. Milli takımın yeniden bir futbol devi haline geldiği Almanya karşısında verdiği mücadele bence Rıdvan Dilmen’in söylediklerinin aksine gayet iyiydi. Rıdvan Dilmen zaten maç anlatımlarında uzun zamandır yorum yapmıyor, ‘Ah vah’ diyordu. Bir de, “Almanların karşısında ezildik” gibi vecizeler söylemeye başladı. Ezilen, mezilen yok. Almanlar taş gibi ve çok güçlü bir takım. Fakat A Milliler korakor iyi bir mücadele verdiler.Bundan sonra ne olur, gruptaki şansımız ne?BU Almanya sahasında Belçika’yı yener. Yenememesi sürpriz olur. Bu Almanya finallerde de karşısına çıkacak her takımı yenebilecek güçte ve potansiyelde. Biz Azerbaycan maçını alırsak, Belçika’nın Almanya’ya yenilmesiyle 2. olabiliriz. Uzak ihtimal değil. Daha doğrusu bu olabilecek en yakın ihtimal. Mesele şu, paniklemeyip Azerbaycan karşısında normal futbolumuzu oynayalım. Bu takımın bu gruptan 2. çıkmaması sürprizdir, çıkması değil.
Hep böyle adamlar ilgimi çekti... Okul hayatında “inekler” değil, çılgınlar, serseriler, espritüel olanlar ve otorite karşıtı tipler ilgimi çektiler...Gerçi o, biraz da ekonomik şartların zorlamasıyla, daha birinci dönemin sonunda Reed Collega’daki üniversite eğitimini yarıda bıraktı ancak fark etmez, hangi nedenle olursa olsun “inekleyen”lerle arasına koyduğu kırmızı çizgi takdire şayandır...Yıllar sonra bilgisayarı bize sevdiren Apple, walkman’in pabucunu dama atan iPod, internetle cep telefonunu birleştirdiği iPhone ve laptopu rafa kaldıran iPad’i yaratmış 8 milyar doların sahibi kişi olarak Reed Collega’da konuşurken, gururluydu...***“Sadece kalbimin sesini dinledim ve sevdiğim şeyleri yaptım” diyordu, pankreas kanseri olduğunu bildiği ve bir kez ölüme gidip geldiği o günlerde...Dört yıl önce, ölümün nefesini bir nebze uzaklaştırmış hissediyordu kendisinden, ne ki dün ölüverdi daha 56 yaşındayken bu dahi adam...Atina’da bilgisayar mühendisi bir arkadaşımın, 1989 yılında Amerika’dan benim için getirdiği ilk portatif Macintosh gözümün önüne geliyor şimdi...“Bunu nasıl kullanacağım ben?” diye feryat etmiştim...“En kolay ve sempatik olanı bu...” demişti; “Çok seveceksin ve rahat kullanacaksın...” ***O zamanlar bilmiyordum Steve Jobs denilen üniversiteden terk, Arap kökenli, orta sınıf Amerikalı ailenin evlat edindiği bir dahinin elinden çıktığını o bilgisayarın...Atina’daki zorlu günlerimde arada bir Tetris oynuyordum...“Reed üniversitesinden ayrılmanın en iyi tarafı, artık zorunlu olarak değil, istediğim, sevdiğim ve ilgili duyduğum derslere istediğim zaman girmemdi... Böylece ilerde çok işime yarayacak şeyler öğrendim...” diyecekti, 8 milyar doların sahibi olarak aynı üniversitede konuşma yaptığında...***Üniversiteyi ilk dönemin sonunda terk ettiğinde, yurtta arkadaşlarının odalarında yerde yatarak kalmayı sürdürürdü Steve Jobs...Yemek parasını sağlamak için boş kola şişelerini geri veriyordu...En sevdiği yemek Cumartesi geceleri Hare Krishna tapınağında bedava yediği yemekti... Yarattığı Mac markasındaki farklı “font tasarımını” o sırada Reed Üniversitesi’nde gönüllü olarak girdiği “kaligrafi” dersinde aldığı eğitimle yaptı...Pankreas kanseri olduktan ve ölümle yüz yüze geldikten sonra hayatın muhasebesini yaptığı efsanevi konuşmasında şöyle diyecekti:“Üniversiteyi bırakmasaydım, gönüllü olarak kaligrafi dersine girmeyecektim... Kaligrafi dersine girmeyince, çok özel bu tasarımları öğrenemeyecektim... Farklı tasarımları öğrenemeyince, yüz milyonlarca evdeki o farklı tasarımlar olmayacaktı... ‘Şeyler’ arasındaki bağlantıyı, olmadan değil olduktan sonra üzerinden zaman geçtiğinde fark edersiniz... O bağlantıları yaşayabilmek için kalbinizin sesini dinlemelisiniz... Başka bir şeyi değil...”***Bir gün kendi kurduğu ve yarattığı Apple şirketinden kovdular onu...Geri döndüğünde şöyle diyecekti:“Geçmişte başarılı olma çabasının yarattığı ağırlığın yerini, şimdi yeniden başlamanın verdiği hafiflik aldı... Artık baskı yoktu üzerimde... Daha yaratıcı oldum...”Bir teknoloji dahisi miydi Steve Jobs?..Elbette...Ancak teknoloji dahisinin temelinde bir yaşam guruluğu yatıyordu...Yaşamı çözmüş olanlarda görülen mucizevi bilgelik akıyordu üzerinden, Reed Üniversitesi’ndeki efsanevi konuşmasında... ***Okul yıllarımdan beri “inekleri” hiç sevmedim...Serseriler, yaratıcılar, farklı olanlar ve farklı bir şeyler yaratmaya ve yaşamaya çalışanlar ilgimi çekti hep...Steve Jobs gibiler...Reed Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde kepini milletin üzerine fırlatan “okul birincisi inekler”e öykünmek gelmedi hiç içimden...Hiç “inek” olmadım, ya da “olamadım” zaten...Hayatı Steve Jobs gibilerin güzelleştireceğine inandım hep...Acaba diyorum bu dahi adamlar “hayatta yapabileceklerinin çok fazlasını yaptıkları için mi ölüm erken geliyor onlara?..”*****KARISININ PENİSİNİ KESTİĞİ İMAMA “ACI VAR MI ACI” SORUSU!.. Kanal D’den SHOW’a transfer olduğum günlerdi... Ankara’da gazeteciliğe birkaç yıl arayla başladığım kardeşim Ufuk Güldemir’le birlikte çalışıyorduk...Ufuk kıskanç değildi...Çekememezlik yapmazdı...İnsanın önüne başarıyı engelleyici bloklar koymazdı...Geceleri Ateş Hattı yapıyordum ve yaratıcılığımın zirvesindeydim... ***Bir gün çapkınlık yapan kocasının penisini gece uyurken kesen Sharon Emel geldi yayına...Kocası da yanındaydı ve sırım sırım sırıtıyordu...Fırlamalığım üzerimdeydi...- “Nasıl kestin kızım kocanın şeyini, uyurken öyle?..” - “Kestim işte...”- “Ya bu iş öyle kolay mı?..- “Hiç zor değil” diyordu...Acımadı mı hiç, diye adama soruyorum...Bana mısın demiyor, sırım sırım sırıtıyor...Sanki onun değil benim organım kesilmiş...- “Arkadaş acıdan uyanmadın mı?..” diyorum...- “Yoo” diyor...Sırıtmaya devam ediyor...“Acı var mı acı” diye o an ilk kez ağzımdan o efsanevi soru çıkıveriyor...Kocası sırıtmaya devam ediyor...***Dün çapkınlık yapan O.K. isimli imam kocasının cinsel organını kesen kadının haberini okurken gözümün önüne geldi o canlı yayın...Sharon Emel’in kocası da “şikayetçi olmamıştı, cinsel organını kesen karısı hakkında...”Çapkın imam da olmamış...Sharon Emel’in kocası da “olur böyle vakalar eşler arasında” diyordu...Çapkın imam O.K. da aynı şeyi söylüyor.“Büyütmemek lazım, eşler arasında olur böyle şeyler...”Sharon Emel ve kocası da canlı yayına katıldıklarında artık “ilişkiye giremez” durumdaydılar...O.K. ile cinsel organını kesen eşi de altı ay hiçbir şey yapamayacaklar...Sonrası meçhul...***O gün de bugün de hala merak etmekteyim... Sonra ne oluyor?..İlişki değil?..Kesilen şeyin mukadderatı?..*****YILDIZ HARİTANIZDA SATÜRN’ÜN GETİRDİĞİ ZOR GÜNLER...Yıllar önce, Susan Miller isimli dünya çapındaki astrolog, “Satürn etkisi” üzerine döşenmeye başlayınca, bayağı kötü olmuştum...O yıllarda Satürn, benim burcum Yengeç‘in “para konularının üzerinde” hayalet gibi dolaşıyordu...Nasıl gerilimli günler geçirmiştim, hiç para konuları benim ilgimi çekmezken...Sonra bir gün “satürn para evinizden çıkıyor” demişti...Gerçekten de o konular bir süre sonra etkisini yitirdi, gerginlik yerini rahatlığa terk etti... ***Ancak ne Satürn ne de Susan Miller durmadılar...Bu Satürn denilen gezegen bu kez de Yengeç burcunun “ev ve aile” ilişkileri üzerindeki evini ziyarete geldi...2009 sonu muydu mu 2010’un başı mıydı bilmiyorum, bir geldi gitmek bilmiyor...Sevgiliyle birlikteydim...Şimdi ayrıyım...Çocuklarımla birlikteydim...Onlardan aylarca mahrum kaldım...Şimdi hasret gideriyorum...Hayatımda ev ve aileyle ilgili her şey sürekli değişiklik gösteriyor...Buna karşın Satürn denilen yıldız bir türlü gitmek bilmiyor...2012 Ekim’ine kadar bizdeymiş...Tek iyi tarafı şu...İnsanı verdiği amansız zorluklarla, çok iyi yetiştiriyor...Gittiğinde siz de 30 yıl kendinizi idare edecek kadar iyi yetişmiş oluyorsunuz...Buna Satürn etkisi diyorlar astrolojide...
Dün Milliyet gazetesinde çok önemli bir haber çıkıyor:“Aziz Yıldırım’ın 1 milyon üyeli Fenerbahçe idealine doğru düğmeye basıldı... 300 bine yaklaşan ‘taraftar kart’ sahiplerinin kolay üye olabilmesi için çalışmalar başladı... Taraftar Kart yoluyla 2 milyona yakın Fenerbahçeli’nin kulübe üye yapılması planlanıyor...”Aziz Yıldırım’ın “inanılmaz bir hamlesi” bu...Bir taşla üç kuşun bir arada vurulduğu, hayati derecede önemli bir hamle...***Aziz Yıldırım şike soruşturmasından halen Metris Cezaevi’nde tutuklu...“Futbolda şiddeti önleme yasasında” nasıl bir değişikliğin olacağı henüz bilinmiyor...Kaldı ki değişiklik olsa bile, bu yasanın geriye yürüyüp yüremeyeceği tam bir muamma...Aziz Yıldırım’la ilgili beş maçta şike yapıldığı iddiası var...Bunlardan hepsinde değil, birinde ikisinde bile şike suçu sabit görülürse, Yıldırım yasaya göre, yıllarca hapiste kalabilir...***Bu dava Aziz Yıldırım ve arkadaşları için laf olarak değil gerçekten “hayati” bir dava...Bu “hayati” davada, Aziz Yıldırım bir milyon taraftarın üye olduğu Fenerbahçe’de, oyların büyük çoğunluğunu alarak “Başkan” olmak istiyor...Bir milyon Fenerbahçeli’nin oy verdiği, yüz binlerce Fenerbahçeli’nin oyuyla Başkan seçilecek Aziz Yıldırım’ı, hüküm giymedikçe kulüp dışına kolay kolay hiçbir güç atamaz...Aziz Yıldırım deyim yerindeyse Tayyip Erdoğan gibi, “demokrasi” formülüyle, üzerindeki sınırları aşmak istiyor...Nasıl Tayyip Erdoğan Nisan’da askeriyenin e-mail muhtırasını, seçimlerde aldığı oylarla aştı...Yürütme ve iktidar gücünün arkasına hep halkın oylarını aldı, aynı yöntemi Aziz Yıldırım da deneyecek...Aziz Yıldırım’ın şu anda Fenerbahçe camiasındaki popülaritesi çok yüksek...İçerde olduğu için “mağdur” konumda ve dışardaki Fenerbahçeliler’in büyük çoğunluğu “Başkan’ın Fenerbahçe için içerde olduğunu” düşünüyor...***Geçtiğimiz hafta Türkiye çapında yapılan bir kamuoyu yoklaması, istatistik okumasını bilmeyenler tarafından çok yanlış yorumlandı...O araştırmada Türkiye’nin yüzde 66-67’si Aziz Yıldırım’ın suçlu olduğuna inanıyordu...Araştırmanın sonuçları “Kamuoyu Aziz Yıldırım’ın suçlu olduğuna inanıyor” şeklinde yayınlandı...Ne büyük bir hata!.. Oysa o araştırmanın doğru okunuş biçimi şöyle olmalıydı:“Türkiye’nin yüzde 33’ü ‘Aziz Yıldırım şike suçu işlemedi’ diyor...”Öyle ya...Türkiye’de Fenerbahçe’nin dışında sadece süper ligde 18 kulüp var...Bunun birinci ligini, ikinci ligini hesaplarsanız, en az 50 takımın kendi taraftarı ve seyircisi var...50 kulüp taraftarı arasında Aziz Yıldırım şike suçu işlemedi diyenlerin oranı yüzde 33’se, Fenerbahçeliler’in neredeyse tamamı Aziz Yıldırım’ı suçsuz görüyor demek... ***Fenerbahçe taraftarındaki bu oran, kongreyle yansırsa estirilecek rüzgarla Aziz Yıldırım kongrenin ezici çoğunluğunun oylarını alarak, Fenerbahçe’ye Başkan seçilir...Arkasına yüzbinlerce oyu alan bir Fenerbahçe Başkanı hakkında karar verecek mahkeme üzerinde de “inanılmaz bir psikolojik baskı oluşur...”Fenerbahçe taraftarının ilk günlerde Saracoğlu’ndaki tepkisini hatırlarsanız, davanın ilerki aşamalarında, kongre üyesi yüzbinlerce Fenerbahçeli’nin Başkan’larıyla ilgili neler yapabileceğini de görebilirsiniz...Üç dönemdir arka arkaya seçimleri büyük farkla kazanan Tayyip Erdoğan, önündeki engelleri birer birer arkasındaki çoğunluğa dayanarak geçince, elbette ki bir “teamül” oluşturacaktı...“Teamül”ün şike davasına karşı kullanılacak olabilmesi sizi aldatmasın...Fenerbahçe’nin yeni kongre üyesi seçilecek taraftarı, Başkan’ın şike yaptığı için değil, Fenerbahçe için içerde olduğuna inanıyor...*****VATAN GAZETESİ BİR İNSAN OLSAYDI...“Hiçbir şeyi kaçırmak istemezdi...Ajandası kalabalık...Sorumluluk sahibi, titiz, belki biraz da hedonist (insan eyleminin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğine inanan kişi) bir adam olurdu...Örgütlü ve seçici bir hayatı olurdu...Hayatında her şey ve herkes yerli yerinde olurdu...Alışverişe özel bir düşkünlüğü olabilirdi...Ev ve aileye ilişkin konular bu önceliklerin ardına eklenebilirdi...”Mediacat Ekim sayısında, “Gazeteler ete kemiğe bürünse ve bir insan olsa, hangi niteliklere sahip olurdu?..” sorusuna cevap arıyor...“Sorumluluk sahibi, biraz hedonist, örgütlü ve seçici bir hayata sahip, hayatında herkes ve her şey yerli yerinde, alışveriş ev ve aile öncelikli bir hayat sahibi” diye tarif ettiği ben değilim VATAN gazetesi...***Fakat gazeteleri yapanlar insanlardır...Gazetelerin kimliklerinde o gazeteyi yapan insanların kişilikleri vardır...VATAN gazetesini ben yapmıyorum...İsmail Yuvacan ve ekip arkadaşları yapıyorlar...Elbette gazeteye esas olarak onların kişilikleri damgasını vuruyor...Ancak itiraf etmeliyim ki, değişik sayfalarında günde ortalama 8-10 bin vuruşluk bir alandan sizlere seslenen ben, gazetem VATAN’ın bu sayılan kişilik özelliklerinin çoğunu kendi içimde taşıyorum...Ne güzel!..Demek bir miktarını yansıtabilmişiz sizlere...Daha çoook özelliklerim var da...Yavaş yavaş çıkacak ortaya...Gazeteciliğim 32 yıl...Ancak yazarlık serüveni, eskileri saymazsan, son yıllarda kesintisiz yedi yıldır sürüyor...Daha farklı özelliklerimizi göstermeye az kaldı...*****DİZİLERDEKİ SEVİŞME SAHNELERİ 23’TEN SONRA!..Kuzey-Güney’de Kıvanç Tatlıtuğ’un sevişme sonrası yataktaki kısa bir uyku öncesi diyalog sahnesini koymuş internet siteleri:“Artık bu görüntüler gece 23’ten sonra yayınlanabilecek... Sevişme görüntüleri 23’ten önce yasak” diye...Eğer sevişme görüntüsünden kastedilen Kıvanç’ın vücut çalıştıktan sonra oluşan kaslı karın bölgesinin görünmesiyse, bu görüntüyü öğlen saatinde de yayınlasanız bir şey farketmez bence...***Oğlanın zaten, yaz boyu dizide çekici görünsün diye yaptığı kaslar, gazetelerin bütün renkli sayfalarında boydan boya yer alıyor...Oğlanın vücudunu geçtik, spor hocalarının görüntülerine bile vakıf olduk...Erotik filmler gösteren sinemalara dadandığımızda 14-15 yaşlarındaydık...Dersleri asıp, sinemaların 14 matinesinde alırdık soluğu...Erotik!!! olduğu söylenen “Parçala beni Behçet” gibi Türk filmleriyle, arada bir gösterime giren birkaç yabancı filmdi izlediklerimiz...Dizilerde gösterilen sevişme sahneleri elbette bunların yanında çok masum kalıyor...Sevişme sahnesinden çok, sevişmeyi düşündüren sahneler bunlar...***RTÜK Başkanı bu sahnelerin ancak gece 23’ten sonra yayınlanabileceğini söylüyor...Hayat artık dizilerden ibaret değil...Internet patlamış, her tarafta her türden görüntü almış başını gitmiş...Internette aile paketi, dizilerde 23’ten sonra “sevişmeyi düşündüren sahneleri yayınlamama gayreti”, hep muhafazakar bir bakış açısının Türkiye’ye uygun yansımaları...Düşünüyorum da, 14-15 yaşlarından başlayarak bütün bir ömrüm muhafazakar yaşam biçimine, kültürüne antitez oluşturmakla geçmiş...Hep karşı çıkmışım, hep “olur mu öyle şey” demişim...14’ümde, 24’ümde, 34’ümde, 44’ümde...Yorulmadım da...Sıkıldım artık bu mücadeleden...Vazgeçtim ve bana bile bıkkınlık veriyor bu konuda söyleyeceğim tepkiler...İyisi mi herkes bildiği gibi yapsın...Farketmez...Hayat devam ediyor...Kendi mecrasında ve doğru bildiği yolda...