PKK ve üzerinden birileri “Türkiye'nin rejimine rest vuruyorlar..."

20 Ekim 2011

Son kavganın çok kanlı geçeceği belliydi... Bir süre önce, yediğim bir yemekten söz etmiştim bu köşede...Bölgeyi çok iyi bilen yemekteki muhabatım; “PKK terörü bütün Türkiye’yi sarsacak derecede artacak...” demişti...Dediği çıkıyor...PKK ve PKK üzerinden gizli kapaklı birileri “inanılmaz kanlı bir resti ölümüne vuruyorlar...”***Son saldırı tugaya yapılan bir saldırı...Etraftaki birliklerden tugaya destek gelemesin diye, aynı anda sekiz yerde birden başlatılıyor bu saldırı...Saldırıyı düzenleyenler Türkiye’de bu infiali yaratacaklarını biliyorlar...Aksine bizzat bu infial olsun diye yapıyorlar bu saldırıyı...Hani kimse aklından şunu geçirmesin:“PKK neden yapıyor bu saldırıları?.. Böyle saldırarak devleti çökertmek mümkün mü?.. Kamuoyunda infial yaratarak mı davayı kazancaklar?..”***Bunlar saf ve naif sorular...Terörün, savaşın karmaşık yapısını, arkasındaki türlü kirli ve gizli hesabı süzemeyen bir bakış açısının saftirik hezeyanlarıdır...PKK ya da arkasındaki karanlık güçler, Türkiye’nin siyasi sistemine, demokrasisine ve rejimine “rest vuruyorlar...”“PKK meselesi ve etnik ayrımcılık üzerinden bütün gücümüzle, Türkiye’nin rejimine saldıracağız...” diyorlar...***PKK ve üzerinden birileri neden peki Türkiye’nin rejimine rest vuruyorlar şu anda?..Çünkü Türkiye değişiyor...Geri dönülmez bir şekilde değişiyor...Türkiye’nin muktedirleri değişiyor...Türkiye’nin siyasi sistemi değişiyor...Türkiye’nin demokrasisinin içeriği ve biçimi değişiyor...Türkiye’de güçler dengesi değişiyor...Türkiye’de Anayasa değişiyor...Türkiye’deki Cumhuriyet, demokrasi ve laiklik üzerine tanımlamalar değişiyor...Türkiye’nin etnik yapısının tanımlaması değişiyor...Türkiye’de Müslümanlığın yeri, Aleviliğin, Kürtlüğün ve Türklüğün “okuyuşu” değişiyor...***Cumhuriyet bazı yazarların dediği gibi İkinci Cumhuriyet’e mi büründü, ılımlı İslami bir demokrasi mi egemen oldu, bunlar elbette daha geniş bir tarihi perspektiften, değerlendirilecek analizler...Ancak kesin olan bir şey var...Cumhuriyet’in, demokrasinin, güçler dengesinin ve rejimin mihenk taşlarının artık Türkiye’de değişmiş olduğudur...Değiştirenler, bunları değiştirebildiklerine göre elbette, güçlüdürler, bunu yapmaya muktedirdirler...Fakat, hayatın diyalektiği, değişimlerin ne yönde olursa olsun, büyük sancılara, bitmek tükenmek bilmeyen iç çatışmalara, kaybetmiş görünenlerin, büyük rest vuruşlara ve rövanşlara yöneldiğini gösterir...Bugün PKK saldırıları üzerinden yaşanan “Türkiye’nin yeni rejimine açıktan vurulan sınır tanımayacağını söyleyen bir resttir...”Bu resti vuranlar, bizzat infialin olmasını arzu etmekteler...Çünkü bu yolla şöyle diyorlar:“En büyük rest, en büyük rövanş ve en büyük savaş geliyor... Ona göre...”***Şöyle düşünün...Saldırılar sistemi çökertirse, çökecek sistemin altında ilk önce kim kalır?..Kim kalacaksa, saldırının ana hedefi de odur...****TELEVİZYON PROGRAMLARI BU KADAR MI ‘UYUZ’ OLUR?..Dün bir toplantının ortasında cep telefonum çaldı... Muhabir bir kız arkadaş soru soruyordu, “24 şehit var... Televizyon programlarının iptali doğru mudur?..” mealinde bir soru sormaya yeltendi...Kendisine toplantıda olduğumu, yayına bağlanamayacağımı söyledim...Sonra da toplantım bitince, internet üzerinden, televizyonlarda sabah ve akşam programlarının neler yaptıklarına baktım...***Doğrusunu konuşmak gerekirse, böyle bir günde birçok televizyon kanalının durumu için üzüldüm...Uzun zamandır “televizyon yapmıyorum...”Yani öyle hobi amacıyla yaptığım bir-iki spor programından söz etmiyorum...Benim anladığım anlamda televizyon yapmıyorum...Gazetedeki köşe yazılarım, hayatlarını kurmak zorunda olduğum çocuklarım, evim ve ailemle ilgili sorumluluklarım beni biraz televizyonlardan uzaklaştırdı...Tabii bir de, televizyonculuktaki rakipsizliğimize karşı, bize belaltı saldırılar, siyasi ayak oyunları, Türkiye’yi farklı dizayn etmek isteyen güçlerin gizli operasyonları, televizyonlardan ayrı kaldığımız bu süreye neden oldu...Üzüntüm, üzerinden bunca yıl geçtikten sonra, hala bizim 10 yıl önce bıraktığımız yerde debeleniyor olması televizyonların...***“Programı kesiyoruz...”“Şehit ailelerine saygıdan bu programı yapmıyoruz...”“Allah geride kalanlara sabır versin, milletimizin başı sağolsun...”Bu mudur programcılık, yayıncılık?..Hiç mi bir yaratıcı düşünce gelmez, bunca şehitin kanını yerde bırakmayacak farklı bir akış sergilenmez?..Elaleme parmak ısırtılmaz?..Herkesi teröre, savaşa, şiddete karşı, provokasyonlara sokmadan tek vücut, yekvücut yapacak, insanları o duygu selinin içinde pınar olup çağlatacak bir yayıncılığı dememek hiç kimsenin aklına gelmez mi?..Bu ne vurdumduymaz, kel ayvaz tembel ve sıkıcı bir yayıncılık anlayışıdır?..Başka televizyonculardan hiç umudum yok olamaz zaten...Fakat televizyonlardaki kendi çocuklarım...Onlar niye bu kadar araziye uydular, “Nasıl olsa kimse bir şey yapmıyor” diye, ortamla mutabakat sağladılar?..***Ötekiler zaten sinamekiydiler...Onlardan bir şey olmaz...On yılda gele gele bizim 10 yıl önce yaptıklarımızın kötü bir taklidini yapmaktan ibaret bir yayını televizyonculuk diye ahaliye yutturmaya kalkıyorlar...Ekranda üç pencere açıp, tartışma yaratma arkadaşların 10 yıldır yaptıkları “televizyon yayıncılığının” özeti maşallah...Toprağı bol olsun...20 yıl önce 1992 yılında TRT’de Ateş Hattı’nda pencere açıp bu tartışmaları ilk yaptığımızda Günaydın gazetesi televizyon yazarı rahmetli Sadık Mantık “Ne yapıyor bu Reha Muhtar?” demişti... Şimdi televizyonları görse ne derdi acaba?..***Diyeceğim şu;Teröre karşı savaş, sadece elde silahla olmaz...Siyasetle de olmaz sadece...Medya “milletin teröre ve savaşa karşı tek vücut ve yekvücut olmasını sağlayacak en önemli mecralardan” biridir...Bu kadar mı yekpare bir sıradanlık olur?..Bu kadar dram karşısında hiç mi yaratıcılık, programcılık, damarları attıracak bir farklılık üretilmez...“Şehitlerimize Allah’tan rahmet, geride kalanlara sabır, millete başsağlığı...”Bu kadar öyle mi?..Yazık!.. ****TELEVİZYON SUNUCULARINDAN RİCA EDİYORUM...24 Mehmetçik şehit oldu... Şimdi üzüntümün üzerine, içimi iyice bir korku kaplamış durumda...Korkuyorum, çünkü yine çıkacak televizyonda sunucuyum diyen birileri “hırt hırt” tepkiler gösterecekler...Yok ekranlardan tükürecekler, yok balgam şov yapacaklar...Bazıları çıkacak “Allah belanızı versin” gibi veciz ifadeler yumurtlayacak...Bazıları Türk savaş uçaklarının Kandil’i bombalamasını “yenilginin rövanşı futbol maçı edası ve efektleriyle sunacak... PKK inlerinde bombalar patladıkça ‘Gol’ efekti verilecek...”Kısacası, “hırt, çiğ ve ham” tepkiler vatanseverlik kisvesi altında, “büyük harman edalarıyla” ağlaya ağlaya ekranlarda boy gösterecek...Televizyon sunucularından, konuklarından rica ediyorum...Bu tür hırtlıklara, çiğliklere, ucuz şovlara kaçmayınız lütfen...Kendinizin ne kadar kahraman ve duyarlı olduğunu göstermek istiyor olabilirsiniz...Bu haliniz sizi kahraman ve duyarlı göstermiyor...“Ucuz kahraman ve yangından mal kaçıran hesapçı uyanık” yapıyor...Ne söylerseniz söyleyin, mecazi durumunuz insanı tiksindiriyor...

Devamını Oku

“Çocuklarımın içimde kalan neyi yapmalarını çok isterdim?..”

19 Ekim 2011

Ayşe Ferhangil geçen hafta sonu şu soruyu sordu bana Sabah için yaptığı röportajda:-”Bu dünyada ben yapamadım... Çocukularım yapsın diyeceğiniz ne var?.. Sizin yapamadığınız neyi yapmalarını isterdiniz onların?..”Bilgece bir soruydu...Biliyordum ki anne ve baba, içinde yarım kalmış, tatmin edilmemiş duygularının çocuklar tarafından tatmin edilmesini isterler...Hayattan bir çeşit intikam alıştır bu onlar için...“Ben yapamadım, ama çocuklarım yaptı...”Genetik bir devamlılık, ırsi bir misilleme, hayatla kuşaklararası bir hesaplaşmadır yapılmak istenen...***Yaşam karşısında kifayetsiz olan, ölüm karşısında çaresiz kalan insanoğlu için anlaşılabilir bir rövanş duygusudur çocukları üzerinden, kendi rövanşını hayattan almak...Aslında Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü almasının altında, bir babanın yazı eskizleriyle geçen ömrüne karşın, dört başı mamur bir yazarlığa ulaşamamış yarım kalmış bir yazarlık serüveni yatar...Fazıl Say’ın uluslararası düzeydeki “harika çocuk piyanistliğinin” altında, bir babanın çalamadığı çocukluk piyanosunun yatması gibi...Babalar, anneler ve çocukları...Babaların yarım kalan meslek serüvenlerini, nihai zaferlerle taçlandıran çocuklar ve onların “alırken babalarının görmelerini istedikleri ödüller...”Belli ki soru böyle bir muhteviyat içeriyordu...***Nilüfer’le birlikte, Ayşe Nazlı’nın geleceği üzerine “masum fantazyalar” kurduğumuz, daha doğrusu benim kurduğum günlerde “manevi kızımın dünya tenis şampiyonu olmasını” hayal ederdim...Beyazlar içindeki kızımın, boynundaki Türk bayrağı kolyesiyle Wimbledon finalini almasını, Fransa Açık Tenis Turnuvası Roland Garros’da kortları sallamasını, arada Avustralya Açık’a katılıp, küçük kıtayı fethetmesini ve elbette Amerika Açık’ta dördüncü turnuvayı renklendirip bir Grand Slam tenisçi olmasını arzu ederdim...Belki o yıllarda “televizyonculukta, gazetecilikte ne yaparsam yapayım, uluslararası düzeyde bir numara olabilmenin yolunun, daha evrensel bir branşta sözgelimi teniste sözsahibi olmaktan geçtiğini” hissettiğim için...***Herneyse...Kızım için istediğim, kendi ulusal sınırlar içinde kalmış bir başarı öyküsünün, dünyaya kanatlanması arzusuydu o yıllarda...Oysa Ayşe Ferhangil bu soruyu geçen hafta sorduğunda, ben “baba olarak ve hayata bakış olarak” çok başka bir düzleme geçmiştim...-”Mutlu olmalarını isterim” dedim, “Anı yaşamalarını... Yaşadıkları andan mutlu olmalarını... Geçmişe ve geleceğe takılıp kalmadan, yaşadıkları anın mutluluğunu yaşamalarını ve mutlu olmalarını arzulardım...” dedim...“Çünkü mutluluk hayattaki en büyük başarı göstergesidir...”Gazetenin bir tam sayfasını kaplayan röportajın bu bölümü yer darlığından girmedi...İyi ki girmemiş o gazeteye...O gün bilmiyordum...Birkaç gün sonra kızımın annesinin, bir ameliyata gireceğini öğrendim...***Şimdi Ayşe Nazlı ve kardeşleri için “anlık ve yaşamsal mutluluk” dileğimin dışında hiçbir yarım kalmış beklentimin olmamasının ne kadar isabetli olduğunu farkediyorum...Annelerini ve babalarını doyasıya yaşasınlar, yaşayabildikleri kadar bu hayatta...İstediklerini yapabilmenin hazzı, keyfi ve mutlulukları uçursun gülümseyen yüzlerini...Hayatın güzelliklerinin şifresi mutluluğu hissedebilmekte, sevdiklerinle ve seni sevenlerle paylaşabilmekte...Yoksa “geçici oyuncak zaferler”, gerçek oyuncaklarla oynayamamış çocukların teselli ikramiyesi olarak kalmaya mahkumdurlar!..****ENGELLİ VOLEYBOLCULARIN 10 CUMHURİYET ALTININA NE OLDU?..Ben, 12 dev adam dünya ikincisi olduğunda onlara ödül verilirken, karşı çıkanları “sporu ve başarıyı küçümsemekle” suçladım...Sporda kazanılan uluslararası başarıya, dudak bükenleri, siyaset malzemesi yapanları, ucuz muhalefete sapanları hep mahkum ettim...Spor dünyanın en önemli tanıtım alanlarından biri ve sporda bu ülkeye kazandıran sporcuların, alın terlerinin karşılığı olarak, maddi ödül sahibi olmaları analarının ak sütü gibi hellalleri...***Ancak birkaç gün önce bir mail aldım...İşitme Engelliler Voleybol Milli Takımı Kaptanı Cevat Şimşek’ten...Biraz kısaltarak aktarıyorum...Umarım Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nün buna verecek bir cevabı vardır...Çünkü İşitme Engelliler Voleybol Milli Takımı Kaptanı, dünya üçüncüsü olan takımın 10 Cumhuriyet altını tutan çok mütevazı ödülünün bile aylardır verilmediğini söylemekte...Önce cevapları bekleyelim...Sonra konuşuruz...İşte Cevat Şimşek’in maili: “Sayın Reha Muhtar merhaba,Ben İşitme Engelliler A Milli Voleybol Takımı Kaptanı Cevat Şimşek.Haberiniz oldu mu bilemiyorum ama geçtiğimiz Mayıs ayında Antalya’da İşitme Engelliler Avrupa Voleybol Şampiyonası’na ev sahipliği yaptık...Türkiye olarak hem bayanlarda hem de erkeklerde bu turnuvaya katıldık... Bayanlarda bu kategoride ilk defa milli takım kurduk ve 9 takım içinde 8. oldular... Kaptanı olduğum erkek a milli takımına gelince; 2007’de Belçika’da dördüncü olmuştuk...Bu kez ev sahibi olmamızın avantajını kullanıp madalya almak istiyorduk ve bunu başararak Avrupa 3’üncüsü olduk...Bu başarı bu kategoride ülke olarak ilk madalyamızdı...Ben de turnuvanın en iyi smaçörü seçildim ve ferdi bir ödülü de ülkemize kazandırdık...***Bu başarı bizim için çok büyük bir olay çünkü çok fazla zorluklara rağmen bu noktaya geldik.Ülkemizde işitme engelli voleybolu ligi mevcut ancak daha ziyade hobi ligi gibi bir durumda.Dolayısıyla benim dışımda milli takımda yer alan tüm arkadaşlarım amatör.Bir çoğu da maddi olarak çok zor durumda. İşitme engelliler ülkemizde günlük hayatta hem iş bulma, maddi imkanlar hem de sosyal anlamda kendilerini topluma kabul ettirme anlamında çok zorluk çekiyorlar.Öyle arkadaşlarımız var ki milli takım kampına gelecek otobüs parasını bile bulmakta zorluk çekiyorlar.Hal böyle olunca bu madalyanın bizler için anlamı çok daha önemli duruma geliyor.Şampiyona ülkemizde düzenlendiği için medyada yer bulacağımızı ve dikkat çekeceğimizi düşünmüştük ama maalesef TRT’de ufak birkaç bilgi ve NTV Spor’da birkaç altyazı dışında medyada pek ilgi görmedik.Yarı finalde turnuvanın şampiyonu Ukrayna’ya kaybettik ve üçüncülük maçında Almanya ile oynadık.Almanya’yı 3-0 gibi net bir skorla geçince çok büyük bir sevinç yaşadık.Ama gelin görün ki kendi yakınlarımız ve çevremizdeki işitme engelli arkadaşlarımız dışında pek bu başarıyı duyan, ilgi gösteren olmadı.Yıldız Kız Voleybol Milli Takımımız dünya şampiyonu olduğunda hepimiz sevindik, gururlandık.Kadın A Milli Voleybol Takımımız Avrupa üçüncüsü olduğunda ülke olarak sevindik, gurur duyduk.Basketbol Milli Takımımız ABD ile final oynadığında ve Dünya 2.’si olduğunda “bu bir rüya mı” diye havalara uçtuk.Ama bizi duyan, gören, haberi olan olmadı. Hem de ülkemizde düzenlenen bir organizasyonda.Sıra geldi anlımızın teriyle hakettiğimiz ödülü almaya.Ancak orada da önümüze engeller çıktı. GSGM’nin ödül yönetmeliği gereği, normal basketbol takımımız milyon liralık ödüllere boğulurken, voleybol bayan milli takımımız yüzbinlerce lira ödüle layık görülürken, hatta yıldız kız milli takımımız 100’er Cumuriyet altını ödülle ödüllendirilirken bize layık görülen ödül 10 Cumhuriyet altını oldu.O ödülü de Mayıs ayından bu yana almayı bekliyoruz.Şimdi size sormak isterim; bizim başarımızı diğerlerinden değersiz kılan nedir?Engelli olmamız mı, toplumda ikinci sınıf vatandaş olarak görülmemiz mi?Biz maalesef derdimizi hiç kimseye anlatamadık.O nedenle sizin gibi duyarlı insanlardan destek bekliyoruz.Bize sıkıntımızı gündeme getirmemizde destek verirseniz çok seviniriz.İyi çalışmalar.Cevat ŞİMŞEK”****NİLÜFER YAZISI VE HAYATIN ADALETSİZLİĞİ...Hayatımda Sezen Aksu’dan Türkan Şoray’a, Emel Sayın’dan Hülya Koçyiğit’e, Ajda Pekkan’dan Muazzez Abacı’ya, Bülent Ersoy’dan Ebru Gündeş’e televizyon canlı yayını yapmadığım “dev sanatçı” kalmış mıdır acaba?..Ya hakkında yazı yazmadığım, rahat rahat albümünü yüceltmediğim, kutsamadığım, eleştirmediğim sanatçı?..***Hayatımda “yazık oluyor” dediğim bir dilemma var...Yaşamı paylaştığım, duygusal birlikteliklere yelken açtığım kadınlar hakkında ne yazık ki, sanatları ve icraatlarıyla ilgili doğru düzgün yazı yazamıyorum, kişisel nedenlerle “yanlış anlaşılır” diye cimri davranıyorum... Bu cimrilik onlar adına adaletsiz bir durum yaratıyor bunun farkındayım... Çok sevdiğim Sezen‘e bu köşede onlarca yazı yazmışsam, Nilüfer’in tek bir konseri için tek satır kalem oynatamadım bilinen nedenlerle...***Şimdi bile, “hayatında beraber olduğu insana saygısızlık olur”, “mutlu birlikteliği anlamsız bir yükle sarsılır” diye, “dev bir sanatçı için yazabileceğim şeylerin yüzde birini” bile yazamamaktayım...Bazen “yaşanmış bir geçmiş”, yaşanmakta olan bugüne haksız bir miras yüklemekte...Yanlış anlaşılır korkusu olmasaydı, neler yazardım Nilüfer için şimdi kim bilir?..Hayatındaki ilişkisine saygı ve sevgilerimle...Sonsuz mutluluk dileklerimle...

Devamını Oku

Nilüfer...

18 Ekim 2011

Hayat böyle bir şey işte...Sigara yazısını yazıyordum...VATAN yazı işlerinden Emin Bey aradı beni...Her akşam 19-20 sularında arar beni:“Reha Bey, birinci sayfanın spotlarını attım mailinize...” dedi...Her akşam ben yazıyı yazarken, gazetenin birinci sayfasının spotlarını atarlar bana...Hani ertesi günün gazetedeki haberleri hakkında bir yorum yazmak isterim belki diye...Telefonda teşekkür ettim...İçimden “Şimdi bakmayayım... Sigara yazısını yazayım... Sonra bakarım...” diye geçirdim...***Sigara zammını “Tiryakilik azalsın, yeni tiryakiler yaratılmasın” diye doğru bulduğum yazıyı bitirdim...Gazeteye telefon ettim, “Birinci yazıyı alabilirsiniz” diye...Sonra, “Bakalım yarın neler varmış birinci sayfada” onlara bakmak için gazeteden gönderilenleri okumaya koyuldum...Üçüncü haber “Kanser teşhisi kondu” diyordu...“Kime kondu acaba” diye çok hızlı gider göz böyle haberleri okurken... Haberin beklemeye tahammülü yoktur hani okuyan için...“56 yaşında kronik astım olan ünlü sanatçı Nilüfer... Meme kanseri teşhisi kondu... Ameliyat olacak...”İçimin boşaldığını hissettim birden...37 yıl önce, daha 15 yaşındayken, aynı haberi annemle ilgili almıştım...Babam söylemişti...“Oğlum annende meme kanseri çıktı... Sana söylemedik... Bu sabah ameliyat oldu... Durumu iyi... Hastanede seni bekliyor...”Sigaraya yeni başlamıştım...Daha babamın önünde içme aşamasına gelmemiştim...O gün paketi çıkardım ve babamın önünde 15 yaşında sigarayı tüttürmeye başladım...Adamcağız hastanede yatan karısına mı üzülsün, karşısında 15 yaşında sigara tüttüren oğluna mı hüzünlensin, anlayamadı, “İçme o sigarayı önümde” diye bir şeyler geveledi... ***Haberde “erken teşhis” olduğu söylenmişti...Biliyordum kanserde hele meme kanserinde erken teşhisin önemini...Annem meme kanserinden ameliyat olmuş, tedavisi yapılmış, şükür Allah’a 37 senedir sağlıkla yaşıyordu...Nilüfer’i aradım...Sesi çok iyi geliyordu...Doktorlarla konsültasyon yapılmış, ameliyata karar verilmişti...“Erken teşhis” olduğunu söylemişlerdi doktorlar...Ona annemin de aynı şeyi geçirdiğini ve erken teşhisle kurtardığını söyledim...Biliyordu zaten, defalarca konuşmuşlardı bunu aralarında...Önümüzdeki hafta ameliyata girecekti...Cuma günkü konseri vardı, “İptal etmek istemedim” dedi...***Kızımı sordum, neler yapılabileceğini konuştuk...Kaderin garip bir tecellisiydi bu...Daha Pazar günü Sabah gazetesinden Ayşe Ferhangil’e röportaj verirken şöyle söylemiştim:“Hayatımdaki sevgililerim artık çocuklarım... Ve iki kadın çocuklarımın anneleri olan hayatımda çok önemliler...”Ayşe Ferhangil sormuştu...- “Hayatınızdaki en önemli kadınlar onlar mıydı?.. Onun için mi onlardan çocuk yaptınız?..”- “En önemli miydiler onu bilmem... Ama çocuklardan sonra en önemli oldular... Bir erkeğin çocuklarının anneleri erkeğin hayatında her zaman çok önemli olacak... O çocuklar oldukça, o anneler olacak... Bu kesin...” demiştim...***Nilüfer’le konuştum...Ona hayatın aynı mükemmelikte hepimiz için devam edeceğini, annemden gelen bilgiler çerçevesinde anlattım...Morali çok iyiydi...Başarılı bir ameliyat geçirip, aynı sağlık ve mutlulukla yaşayacak çok uzun yıllar o...Kızımın annesine ihtiyacı var...Bütün Türkiye’nin ona ihtiyacı olduğu gibi...Elbette başaracak...Onun adı Nilüfer...***SİGARAYA ZAM DOĞRU!..Berlin’e bir akşam önce gelmiştim...Pazartesi sabahı okulda tanışma ve ilk ders vardı...Adının Peter Pruffert olduğunu öğrendiğimiz “soğuk esprili, disiplinli Alman” onbeş öğrenciye, Berlin’deki günlük hayatıyla ilgili ipuçları veriyordu...-”Hostel’in yanındaki İtalyan restoranda pizza yersiniz... Okulun bitişiğindeki Europa-Center’da alışveriş eder keyifli öğle yemeklerine gidersiniz, otobüsle şu duraktan Hostel’e gider, Kurfürstendamme’a şuradan girerek, Berlin’de gezdiğinizi hissedersiniz...”Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’nün, dünyada “genç gazeteciler için verdiği üç aylık eğitim kursunu” almaya hak kazanmış, dünyanın dört bir yanından gelmiş öğrencilerdik...Üç aylık bir okul döneminin ilk gününde, yeni şehrimize alışmaya çalışıyorduk...***Soğuk ve disiplinli Alman bizler için önemli bir bilgiyi vermek için konuşmasının sonunu bekliyordu:“Doğu Berlin’e gitmek istiyorsanız, metroda bindiğiniz istasyondan doğruca, Friedrichstrasse istasyonuna gideceksiniz... Oradan yukarı çıktığınızda kendinizi Doğu Berlin’de bulursunuz... Bir gün boyunca kalabilirsiniz, ancak aynı gün Batı’ya dönmek zorundasınız... Gecelemeniz yasak...”Bu bilgiyi de verdikten sonra soğuk duruşunun üzerine bir gülümseme efektiyle hoşumuza gideceğini düşündüğü bilgiyi verdi...“Friedrichstrasse bir Doğu Alman metro istasyonudur... Orada Doğu Alman kanunları geçer... Metro istasyonundaki tütüncüde Marlboro gibi sigaralar Doğu Alman kanunlarına göre paketi 2.5 marktan satılır... Birçok Türk ve Alman Berlinli, paketi 4 marka satılan Batı Berlin’den sigara almamak için, Friedrichstrasse’den kartonla sigara alıp, Batı Berlin’e evlerine dönerler... Polise yakalanmazsanız sorun yok... Yakalanırsanız 80 mark ceza ödersiniz... Tabii biz kesinlikle böyle bir yolu tavsiye etmiyoruz size... Sadece bazı Berlinliler’in böyle yasadışı yollar denediğini söylüyoruz...”***Peter bunu söylerken gençler üzerinde sempati rüzgarı estirdiğinden emin hafif sırıtmaktaydı...Karton başına 15 mark karımız olacaktı...Eğer yakalanmazsak tabii...Günde iki paket sigara içiyordum...Günde 3 marktan 90 günde 270 mark karım olacaktı...70-80 dolar kadar bir şey...23 yaşındaydım, gençtim, kanım kaynıyordu...70-80 dolardan çok, Alman polisini ve sistemini “delebilmiş olmak” bana ilginç geliyordu...Yakalanma korkusunu üzerimden atarak, Friedrichstrasse’yi “uğrak yeri” haline getirdim...Doğu Almanlar, turistlerin ve Batılılar’ın bu yolla Doğu Berlin’e gelip, para harcamalarını istiyorlardı...Vergisiz satılan Marlboro teşvik politikasının bir parçasıydı...Batı Berlin ise, “sigara üzerine inanılmaz yüksek vergiler” koyarak vatandaşının sigara içmesini caydırmayı amaçlıyordu...***Onlar, sigaradan vergi yoluyla kazanılacak paranın derdinde değillerdi...Esasen caydırıcı etkisini düşünüyorlar, “üzerine vergiyi koydukça koyuyorlardı...”Dün gençliğimin sigarası kırmızı uzun Marlboro’nun 7 liradan 9 liraya, Camel’ın da 6 liradan 8 liraya çıktığını görünce, Berlin’deki Friedrichstrasse’nin metro istasyonu geldi gözümün önüne...İkişer karton sigara alıp, çoraplarımıza, ceplerimize sotaladığımız o Berlin günleri...***Ne ki üzerinden 29 yıl geçti ve ben şimdi, o günlerdeki protest tavrıma rağmen, bugün sigara zammını, konan ek vergileri dibine kadar savunuyorum...Hayır...Tiryakilerin cebinden gelecek üçbeş kuruş parayla “devlet daha zengin olsun, ekonomi tıkırında gitsin” diye değil...Tiryakiler olmasın, tiryakilik olmasın, sigara yeni tiryakiler yaratmasın diye...Gözümün önünde sigaraları ceplerine saklamaya çalışan o genç gazeteci çocuk var şimdi...Ne yazık...22 yıl daha, o zehri ciğerlerinde tüketti o çocuk...İçim parçalanıyor...Onun da sigara dumanıyla parçalandı içi; sonraki 22 yıl çünkü...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan artık dinci ve İslamcı değil!..

16 Ekim 2011

Önemli kod değişiklikleri var Tayyip Erdoğan’ın siyasi söylemlerinde...Bir ay önce, Mısır gezisini yaparken farketmiştim ilk; “Dur bakalım” dedim, “Hemen bir yorumda bulunma...”Tayyip Erdoğan Mısır’a gittiğinde, orada güçlü durumda bulunan şeriat yanlısı Müslüman Kardeşler örgütüne hemen bir uyarıda bulundu:“Laiklikten korkmayın!.. Laiklik ateizm değildir...”***İki gün önce, BDP “Meclis’te türban giymek serbest bırakılsın” şeklinde çıkış yaptı...MHP bu çıkışı desteklediğini söyledi...AKP için zor bir durumdu...Türban politikasını seçim mitinglerinde bayrak yapmış, o mücadelenin estirdiği rüzgarla, mutaasıp kitlelerle kaynaşmış AKP ne yapacaktı, nasıl tavır alacaktı?..Dün Kızılcahamam’daki konuşmasıyla, Tayyip Erdoğan yeni siyasi söylemlerindeki yeni kodların işaretini verdi...BDP’yi kastederek “Benim başörtülü kardeşlerimi niye istismar ediyorsun?.. Dini Zerdüştlük olan bir anlayışın böyle bir derdi olabilir mi?.. Bunlar söylenmez yapılır... Kimin ne yaptığı da belli... Durup dururken toplumu germenin alemi yok...” diye çıkıştı...***Bir ayın içinde Tayyip Erdoğan’ın “dinci söylemleri terkettiğini gösteren” üçüncü olay içki ve sigaraya yapılan zamlarla ilgiliydi...Erdoğan, “Sigarayı içme, içkiyi de azalt” diyerek, olaya artık “din penceresinden değil, sağlık perspektifinden baktığını anlatır bir söylem” benimsedi...Çok ince nüanslarla örülmüş bir konuşma bu...“Sigarayı tamamen bırak” diyor...Dinde “sigara içmek haramdır” yolunda bir ayet yok...Buna karşın içkide kesin bir yasaklama var...Ancak Erdoğan olaya Avrupa’daki merkez sağ politikacılar gibi sadece sağlık ve muhafazakar politikalar penceresinden baktığını anlatmak istercesine “İçkiyi az iç” diyor...***Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve tüm Ortadoğu’ya yönelik;“Laiklik ateizm değildir... Laiklikten korkmayın...” söylemi...“Meclis’te türban konusunu açarak, türbanlı kardeşlerimizi istismar etmeyin” çıkışı...“Sigara içme, içkiyi az iç...” şiarı...Tayyip Erdoğan bilinçli olarak dünyaya ve Türkiye’ye, “Biz laikiz... Laikliğe karşı değiliz... Muhafazakar laikleriz...” mesajını veriyor...Güçlendikçe ve iktidarını sağlamlaştırdıkça, Amerika ve Avrupa’da, İsrail lobisinin etkisini kırmaya, dinci hüviyetten, muihafazakar demokrat kimliğe büründüğünü gösteriyor...***Bu değişimi gösteren Başbakan’a bir konuyu hatırlatmam lazım...Beyoğlu’nda dışarıya masa ve sandalyelerini atmış içkili mekanların, içeriye taşınmasının, sizin Kadir Gecesi oradan geçerken, “bazı görüntülere yönelik tepkinizden kaynaklandığı” öne sürülüyor...Böyleyse, bu konudaki tutumunuzu da son bir ayki kodlarınız çerçevesinde yenilemeniz doğrudur...İddialar doğru değilse, o zaman bunun değişmesi de bizzat elinizde...Çünkü Beyoğlu Belediyesi AKP’nin elinde...Türkiye içkili, içkisiz, laik-laik değil, dinli-dinsiz, Alevi-Sünni, Türk-Kürt tartışması yaşamak istemiyor...Aslında Antalya Altın Portakal’dan, memleketin dört bir tarafına kadar yükselen seslerin gerçek kodları bunlardır...Sizin kodlarınız ortaya çıkıyor...Bu kodları da okumak zor olmasa gerek...****DENİZE DÜŞEN CEP TELEFONUYLA YENİLENEN HAYAT...Dün sabahtan itibaren dostlardan telefonlar yağmaya başladı...Yazmıştım ya...Ağustos’un 20’sinde Bodrum’da cep telefonum denize düşünce, eski rehberi aramadım, bıraktım “insanların beni aramasını bekledim” diye...Öyle ya...Eğer insanlar iki ay boyunca beni aramıyorlarsa, “Onlar için yeterince bir şey ifade etmiyorum” demektir...Eğer ifade etseydim zaten ararlardı...***Peki sadece kime ne ifade ettiğimi mi anladım...Hayır...“Kimlerin egosu ne kadar güçlü” cep telefonunun denizin dibini boylamasıyla bu sorunun da cevabını aldım...Bazı sevdiklerim ve arkadaşlarım Ağustos’un 20’sine kadar beni kendileri aramışlardı...Bazıları İstanbul’a döndüğümde benim kendilerini aramamı, buluşup bir yemek yememizi, sohbet etmemizi, kaynatmamızı bekliyorlardı...Rehber gidince onları da doğal olarak arayamadım...Telefonlarını da tedarik etmedim...“Çünkü” dedim, “Eğer egolarına yenik düşmezlerse, zaten beni ararlar, ‘Arkadaş geldin İstanbul’a niye aramıyorsun’ derler... demiyorlar da illa benden telefon bekliyorlarsa, onların dostluklarında da bir ‘ego’ duvarı var... Kalsın ne zaman ego duvarını aşarlar, o zaman konuşuruz...” ***Birinci ders “bana ihtiyaç duymayanların beni aramamalarından kaynaklanan” dersti...İkincisi “egoları ön plana çıkıp, ‘o aramadan arama’ diyenlerin, ego duvarlarına tosladığımız” ders oldu...Dersler bitmiyordu...Rehberimdeki bazı telefon numaralarına pratik nedenlerle acil ihtiyacım vardı...Bir iki tanıdığımı aradım...Onlara ne olduğunu özellikle belirtmeden, kendilerine “çok acil ihtiyacım” olduğunu söyledim...Ne oldu biliyor musunuz?..“Çok acil bir şeylere ihtiyacım olduğunu” söylediğim kişilerden bazıları, ihtiyacın ne olduğunu bilmediklerinden olayı önemsemediler ve oralı bile olmadılar...Ben de “gerçek bir dostun, ihtiyaç duyduğunu söylediği anda tereddütsüz orada olmayan o kişilerin” dostluklarının tam fotoğrafını çıkartabildim...Dost olmasına dosttular...Elbette beni de seviyorlardı...Fakat onların da ego duvarları vardı ve “ne olduğunu bilmedikleri bir konunun sadece dostlarının söylemesiyle çok önemli olamayacağına kanaat getirmişlerdi...”En acil ihtiyaç duyduğunuz zamanda, “egosantrik” nedenlerle orada yoktular...***Denize tuzlu suya düşen bir cep telefonu, hayatın resmini çıkartıyordu günler geçtikçe bana...Denize düştüğünde, bir anlık üzüntüme, acı acı gülümsüyordum şimdi...Quantum yine işliyordu...Talihsiz görünen bir olay, hayatın nice derslerini benim gözüme sokuyordu...Üstelik kırmadan, dökmeden, kimselere gönül koymadan, arkadaşlığı ve dostluğu bozmadan...Hayat sonsuz derecede seçeneği ve bilgiyi ve gerçeği önünüze uzatır...Mesele gözlerinizi açıp onu görmektir...Denize düşen cep telefonu macerası bundan ibaret değil...Sürecek...****DEFNE SAMYELİ’YLE EREN TALU’NUN BOŞANMASI DOSTÇA MIYDI?..Dün bütün gazetelerde Defne Samyeli’yle Eren Talu’nun “öpüşerek dostça boşandıkları” haberi vardı...İki güzel çocukları var...Elbette “artık dostça davranmaları, çocuklarına anne ve babalarından dolayı ek manevi yük yüklememeleri çok doğru...”Anne ve baba çocuklarına karşı sorumlu...Bunu bilmek çok önemli herkes için...***Ancak yine de çiftin boşanma sürecinin birçok şeyi ortaya çıkardığını da gözardı etmemek lazım...Sözgelimi...Biz çiftin boşanmasını, Eren Talu’nun barda bir gece içkiliyken bir kızla yakınlaşmasından kaynaklandığını zannetmiştik...Oysa bir süre sonra ortaya çıktı ki, Defne Samyeli arkadaşımızın İngiltere’de televizyonlarda moderatörlük yapan bir beyefendiyle yakın bir ilişkisi bulunuyor...Yine çiftin boşanma davası “Bardaki içkili yakınlaşma görüntüleri” esas alınarak Defne Samyeli arkadaşımızın açtığı 1.5 milyon liralık tazminat davasıyla gündeme oturmuştu...Dün öğreniyoruz ki, Defne arkadaşımız, 1.5 milyon liralık tazminat talebinden vazgeçmiş...Karşılığında da Eren Talu arkadaş, davalarını geri çektiğini söylemiş...***Sonuçta anladığım kadarıyla hak yerini bulmuş...Boşanma “adil” ve gerçeğe uygun koşullarda sonlanmış...Allah çocuklarını mutlu etsin...Elbette onları da...

Devamını Oku

Medya, tatlı su dayak olaylarıyla ve sosyete sansasyonlarıyla uğraşıyor; esasen kadına şiddeti işlemiyor

15 Ekim 2011

Şiddet gören, dayak yiyen hatta öldürülen kadınlar... Kadına şiddet kınanıyor, bir iki gün belki konuşuluyor sonra hayat devam ediyor, kadınlara yönelik şiddet devam ediyor... Habertürk’ün manşetten verdiği ve gören herkesin tüylerini diken diken eden, medyada vahşetin son noktası denilen fotoğrafla birlikte ortalık karıştı. Sosyal medyada yorum rekorları kırılıyor. Ama sonuç; kadınlar dövülüyor, öldürülüyor... Reha Muhtar’la her Pazar mümkün olduğunca haftasonu keyfine paralel konularda sohbet etmek istesek de bu kadar önemli bir konu ile ilgili soru sormamaya gönlüm el vermedi. * Aylardır kadına şiddet haberlerinin ardı arkası kesilmiyor ama bir türlü yaptırım uygulanamıyor, şiddet hız kesmeden devam ediyor. En sonunda Habertürk gazetesinin en vahşisinden bir fotoğrafı gazeteciliğin çığırından çıktığı bir nokta denilecek şekilde vermesi ile ortalık karıştı. Bir gazeteci olarak böyle bir fotoğrafın kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Hayatta sana yapılsa “mağdur” olacağını hissettiğin şeyi başkasına “haber” diye yapmayacaksın, fotoğraf diye basmayacaksın... Kadın, suç işlememiş, kendi suça muhatap olmuş... Kaldı ki suçlunun da “insan hakları” var... Mağdur olmuş, bir cinayete kurban gitmiş bir kadının yaşamında saçının telinin gözükmemesi için bunca çaba sarf ederken, sırtına saplanmış bıçakla yarı çıplak ölmüş görüntüsü gazeteye basılıyor. Onun çocuğu, kardeşi, annesi, yakını ne düşünecek ne hissedecek?.. Bizim bir yakınımızın resmi bu şekilde basılsa biz ne hissederiz? Artık gazeteciler, yaptıkları haberleri, bastıkları fotoğrafları kendilerine empati yaparak kullanmanın zamanının geldiğini öğrenmeliler. Medya, “yakınlarımın başına gelse nasıl davranırdım?..” sorusunun cevabına göre haber yapmaya başladığında, bir eşik atlanmış olur... Bence bu haberi yapanların “basireti bağlandı...” Kadına, şiddete, kadına yönelik vahşete karşı bir duyarsızlık var elbette o fotoğrafta. Yalnız kadına yönelik vahşetin kendisini bırakıp, sadece o fotoğrafı konuşmak da biraz abes. Evet o fotoğraf da kadına yönelik vahşetin bir parçası sayılabilir, fakat herhalde tartışılacak “kadını sırtından bıçaklayan bir vahşet de duruyor orta yerde” öyle değil mi?* Habertürk böyle bir manşetle mideleri bulandırdı ama bu kadar zaman çıkan haberlerde kadına şiddet konusu bu kadar tartışılmadı. Konunun ciddiyeti ancak böyle bir fotoğraf sonunda mı anlaşılabiliyor bazı insanlar tarafından?Kadına şiddet mi tartışıldı, yoksa o fotoğraf neden yayınlandı sorusu mu? Evet kadına şiddet gündem oldu ancak, bunun önleyici bir etkisi mi var bilmiyorum... Bir zamanlar Boğaz Köprüsü’nde intihar vakaları artmıştı. Haber merkezlerinin kameraları da boğaz köprüsündeki intiharlara yönleniyor, onları çekiyordu. O günlerde Fatih Altaylı kardeşim, “Boğaz Köprüsü’nden atlamaya teşebbüs görüntülerinin yayınlanması rezilce bir şey” diyordu. Bu görüntülerin teşvik edici rol oynayabileceğini düşünerek, televizyon haber merkezleri bu görüntüleri yayınlamaktan toptan vazgeçtiler. Bu fotoğrafların yayınlanması, sapık şiddetleri önlüyor mu emin değilim...* Nasıl son bulacak bu iç acıtıcı, insanlıktan utandırıcı tablolar? Medya, dayak meselesine, dayak yiyen, gerçek şiddete maruz kalan kadının dramına doğru düzgün yaklaşmıyor ki sorun çözülsün. Türkiye’de kadına şiddet dendi mi, “sanat ve sosyete sayfalarında, okkalı bir nafaka ve tazminat almak amacıyla eşini suçlayan kadınlar” göz önüne geliyor. Kocası tarafından öldürülen, ağzı burnu kırılan, hastanelik olan, korkudan kocasından kaçarak yaşayan on binlerce kadın var Türkiye’de. Şenay diye bir kızcağız vardı. Reha Muhtar’a İtiraf programına katılmıştı... Koca dayağından bıkmış usanmış, evden kaçmıştı. Kocası annesiyle geldi “Çocuğumun annesi evden kaçtı onu bulun ne olur” dedi. Aradık taradık, televizyondan yayın yaptık. Kızcağız Antalya mı, Adana mı, Mersin mi şimdi tam hatırlamıyorum bir yakının evine saklanmıştı. Geldi kocayla barıştılar. Adam arlanmadı, kadını yeniden dövmeye başladı. Yıllar sonra bir gün haber aldık ki genç kadın yine bir dayak sonrası kocasını öldürmüş. Cezaevine göndermişler... Bunlar üstüne gidilmesi gerekli gerçek dramlar. Fakat medya kadına dayağı magazinleştiriyor. Sulandırıyor... Süslü püslü hanımların, bir eli yağda bir eli balda sosyete dilberlerinin nafaka davalarının, tazminat cukkalamalarının altyapı malzemesi olarak dayak olayını gündeme getiriyor. O ilişkilerde “taciz, şiddet, dayak” iddialarının ne olduğu gerçekte belli değil. Sulandırılmış, magazinleştirilmiş, avukatların milyonlarca liralık tazminat taleplerine meze olmuş iddialar onlar. Medya “tatlı su dayak olaylarıyla ve sosyete sansasyonlarıyla uğraştığından” esasen kadına şiddeti işlemiyor. Sosyete dedikodusunu kadına yönelik taciz ve şiddet diye veriyor. * Bildiğim kadarıyla artık bir kadın şiddet şikâyetiyle karakola başvurduğu zaman polis mutlaka tutanak tutmak zorunda. Bu iyi bir gelişme fakat gidecek yeri, sığınacak limanı olmayan kaç kadın gidip şikayetçi olabiliyor, ya da kaçının can güvenliği sağlanabiliyor?Güzel bir soru... Anlattığım olaya geri dönersek, o genç kadın kocasıyla birkaç kez denedi bir arada olmayı... Ancak adam ölesiye dövmeye devam etti kadını....Ancak kadının gidecek hiçbir yeri yoktu. Sığınma evine gitse kocası buluyordu. Parası pulu olmadığından, ya ortalıkta kalıp fuhuş yapacak ya da kös kös evine geri dönecek, devam yemeğe devam edecekti... Sonunda eve döndü ve adamı öldürdü...

Devamını Oku

Aydın Doğan’ın Star’ı satışı...

15 Ekim 2011

Aydın Doğan, STAR televizyonunu, dün akşam Ferit Şahenk’in Doğuş grubuna sattı...Türkiye’nin ilk özel televizyonuydu STAR...Benim ise “ilk sansüre uğradığım” televizyon...TRT’de “yapılmaz” denilen programları yaptıktan sonra, STAR’a transfer olmuştum...“TRT’de ayaklarım bağlıydı... Özel tele-vizyonda sansürsüz ortalığı yıkıp geçerim ben şimdi...” diyordum...İlk programda Yılmaz Güney’in hayatını, yaşadıklarını ve Paris günlerini Fatoş Güney’e anlattırmıştım...İkinci, üçüncü, dördüncü program derken, beşincide 12 Eylül yönetiminin F-16 savaş uçakları alımındaki rüşvet iddialarını ana dosya yapmıştım...“Bu dosyayı programdan çıkart” dediler...“Dosyayı hazırladık, gazetelere haber diye verdik... Çıkartamayız...” dedim...Çıkartırdın, çıkartmazdın sonunda “ben programa çakmayayım” dedim ve ayrıldım...***Üzerinden yıllar geçtikten sonra SHOW TV’deyken bir gece yarısı operasyonuyla Cem Uzan beni STAR binasına getirtti...Saat gecenin 01’inde, hukukçularına hazırlattığı sözleşmeyi “imzalayacaksın” diye tutturdu...Gecenin o saatinde yine imzalarsın, imzalamazsın tartışması, sözleşmenin imzalanmamasıyla son buldu...STAR’ın kapısından çıktığımda saat sabaha karşı 01.35’i gösteriyordu...***SHOW’un sahibi Mehmet Emin Karamehmet’in sahibi olduğu Pamukbank ve Yapı Kredi’ye el koyma süreci başlatılınca, o bankaların geri alınabilmesi için yürütülen pazarlıklarda, “SHOW Haber Merkezi’nin el değiştirmesi” gündeme gelince, ben yine STAR’a transfer oldum...İki kez “Uzanlarla çıkartırsın çıkartmazsın, imzalarsın imzalamazsın yollu ağır tartışmalar yaşadığımdan”, bu kez yoğurdu üfleyerek yedim...Seçim öncesi iki ay kadar haber bülteni yaptıktan sonra, AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinin gecesi, sabah 5’e kadar seçim programını yapıp, kanalın haber merkezinden ayrıldım...Seçimleri izleyen günlerde benden nasıl bir haber bülteni hazırlamamı isteyeceklerini biliyordum...Aptal değildim, müneccim olmama da gerek yoktu, Genç Parti yüzde 7.5 civarında oy almıştı ve Cem Uzan siyasi hayata da kavgaya da devam etmek istiyordu...***Ana Haber bülteni üzerinden verilecek böyle bir savaş, benim gazetecilik duruşu olarak doğru bulduğum bir şey değildi...Yumuşak bir geçişle haber merkezinden ayrılıp, ihaleyi bu işe hevesli arkadaşlara yönlendirdim...Böylece televizyonculuk hayatımda STAR televizyonu benim için ilk özel televizyonum olmanın ötesinde, 3 Kasım 2002 genel seçimlerindeki son yayınımla, “Haber merkezi yöneticiliğini ve anchormanliğini son yaptığım televizyon” oldu...***STAR Uzanların televizyonu olarak yayın hayatını sürdürürken, Doğan grubuna ve Aydın Doğan’ın şahsına çok ağır yayınlar yaptı...Daha doğrusu iki grup arasında korkunç bir medya savaşı yürütüldü...O savaş bir gün Uzanların grubuna el konulmasıyla zorunlu olarak bitince, Aydın Doğan belki de, yılların “acısıyla”, STAR televizyonunu almak için bütün güçlerini harekete geçirdi...STAR televizyonunu TMSF’den 320 milyon dolar civarında bir paraya alırken, ticari bir zaferden çok, “yıllarca kendisine saldıran bir kaleyi fethetmenin” gururunu yaşıyordu...***Zaten sadece o gururu yaşadı Aydın Doğan STAR’da...Doğan grubu gibi bir ticari grup için, aynı yayını yapan, aynı özellikler taşıyan, aynı hedef kitleye ve aynı reklam müşterisine hitap eden iki televizyonun (KANAL D ve STAR) olması abesti...Markalardan biri ötekiyle aynı ticari grup içinde rekabet edemezdi...Eşyanın tabiatına aykırıydı bu durum...STAR televizyonu da Doğan grubunda ne yaparlarsa yapsınlar, grubun ikinci televizyonu olma özelliğini aşamadı...Açık konuşmak gerekirse Uzanlar dönemindeki atılganlığını, heyecanını, farklılığını ve ilgi çeken deli cesaretini gösteremedi...Basit bir nedenle...Aynı ticari grupta, türdeş iki marka arasında rekabet mümkün olmazdı...Rekabetin tetiklediği o deli fişek STAR gitti, yerine KANAL D’nin türdeşi bir STAR geldi...Zaten Kanal D’nin yöneticisi, bir süre sonra STAR’ı da yönetmeye başladı ve ortak yönetime geçti...***Aydın Doğan dün itibariyle STAR televizyonunu NTV’nin sahibi Doğuş grubuna sattı...Ticari markaların farklı ellerde toplanması televizyon rekabetini artıran ve sonuçta izleyiciye yararı olan bir süreçtir...Bu anlamda STAR’ın dev bir başka ticari gruba geçmiş olması, televizyon dünyasını hareketlendirici bir gelişmedir ve izleyiciye katkı sağlar...Haberler’e gelince...Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil gibi iki marka ismin, Doğan grubunda kalacağı ve CNN Türk’te görev yapacağı konuşuluyor...El konulan iki bankanın alınması için yapılan bir operasyonda adıyla özdeşleşmiş haber merkezini bırakmak zorunda kalmış, ikinci terk edişini ise, bir genel seçim gecesinin sonunda, muhalefette kalan patronunun partisinin tetikçisi olmayı reddederek yaşamış bir haberci için, “televizyon habercilerinin; piyasa dışı faktörlerle yerinden yurdundan olması” vicdan sızıntısı olmadan sindirilecek bir olay değildir...Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil’e CNN Türk’teki yayın hayatlarında başarılar dilerim...****TELEVİZYONLARIN EKRAN ARKASINDAKİ BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR EVİ...Televizyonlar rating için binbir türlü trik ve numara denerler...Seyircinin ilgisini çekmek için “yaşamın içinden birebir canlı yayın” olarak nitelenebilecek, Survivor, Biri Bizi Gözetliyor gibi reality’ler çok ses getirirler...Oysa televizyonların göstermedikleri arka yüzlerinin bizzat kendisi birer “Survivor veya Biri Bizi Gözetliyor” evi gibidir...***Ekranın önünde olanların, ekran gerisindeki perde arkasını vermeye kalksalar “küçük dilinizi yutarsınız...”Ne Nihat Doğan-Pascal Nouma kavgaları cereyan eder oralarda...Hani televizyonlarda “çok etik duruşlar sergeliyen”ler görürsünüz ya...İçinizden “Vay anasına sayın seyirciler” çekersiniz, “Amma da etik duruyor ve konuşuyor...”O etik duruşların, programların, hava atışların arkasında, inanılmaz kirli oyunların senaryosu yazılıdır...Dikkat edin...Ekran önünde ne kadar etikten bahsediliyorsa, ekran gerisinde o kadar etik dışı durumlar vardır...***Artık bunları, kimselere düşmanlık, kin ve intikam duyguları gütmeden yazabildiğim için mutluyum...Yeni bir döneme giriyorum...Allah utandırmasın...Haksızlığa, uğursuzluğa, kire ve pisliğe bulaşmamaya çalışmış mazimden, şimdi çocuklarım için tertemiz bir gelecek yaratmaya çalışacağım...Allah utandırmasın...Sanıyorum da utandırmayacak!..****DENİZİN DİBİNİ BULAN TELEFONUM VE YENİ HAYATIM...Ağustos ayının 20’siydi...Bodrum’daki son günümde, denizden tekneye geçerken aniden dengem bozuldu ve kendimi Ege’nin serin sularında buldum...Elimde cep telefonum, ayağımda terlikler, gözümde güneş gözlüğü, üzerimde de gömlek vardı...Cep telefonunu sıkı sıkıya tuttum, fakat telefonun içine giren tuzlu su, cep telefonunu işlemez hale getirdi...***Önce moralim bozuldu...“Ben ne yapacağım” diye kara kara düşünmeye başladım...Hemen arkasından inanılmaz bir fikir geldi aklıma...“Cep telefonunu değiştir... Bir zamanlar kullandığın iPhone’un, en son teknolojiyle geliştirilmiş olanını al... Telefon rehberindeki kişileri unut... İhtiyacı olanlar seni arayacaktır... İhtiyacı olmayanlar, seni aramayacaklar... Bu demektir ki aslında onlar uzun zamandır senin hayatında yoklar... Rehberde varlar, ama hayatında yoklar... Hayatının yeni eliminasyonunu, cep telefonu kazasıyla kendiliğinden yapacaksın... Mutlu ol...”***O günlerde köşemde küçük bir yazı yazdım...“Başıma çok ilginç bir olay geldi... Şimdi o ilginç olaydan yeni bir deney gerçekleştiriyorum... Sizinle de paylaşacağım...” diye...İki ay geçti bu olayın üzerinden...Rehberim yenilendi...Hayatım yenilendi...Bana ihtiyaç duymayanlar gitti...Çünkü aramadılar beni...Ben de beni aramayanların telefonunu temin edip onları aramadım...Hayat kendini tazeledi...Aslında yok olanlar kendiliğinden gittiler...Varolanlar, varlıklarını ispat ettiler...Hayatı yenilediler...Denizin dibine düşen bir cep telefonu, hayatımı yeniledi...Bu ilginç deneyimimdeki ayrıntıları ara ara yazacağım merak etmeyin...

Devamını Oku

Sosyetenin dayak tazminat davalarını kadına şiddetten sayarsanız...

14 Ekim 2011

Ünlü sanatçı Cem Karaca 80 darbesi esnasında Almanya’ya gitmişti...Koskoca Cem Karaca, yurda dön çağrısına uymadığından bir süre sonra da vatandaşlıktan çıkartılmıştı...Yıllar sonra Turgut Özal’ın affı ve çağrısıyla Türkiye’ye döndü, vatan topraklarında öldü...O Cem Karaca, entelektüel geçinen yarı aydın tipini karikatürize ettiği ünlü “Yarım Porsiyon Aydınlık” parçasında, şöyle diyordu:“Tiyatrodan siz anlarsınız...Sinemadan müzikten...Heykel, resim, edebiyatSorulmalı sizden...Ekmeğin fiyatını bilmezsiniz,Ama ekonomik politika...Karılarınızı döverken siz...Ne kadar bilimseldiniz...Burda da orda da,O aynı barlar...Hep o aynı yarım porsiyon aydınlık...Aynı çehreler aynı laflarVallahi hiç değişmemişsiniz...” ***Kadına yönelik şiddet, salt bir eğitim meselesi değil...Bir anlayış, fiziksel gücün ezmeye yönelik bir kuvvet gösterisi olamayacağı gerçeğini kavrayış, dünyaya değişik bir bakış meselesi...Kadına vahşet ölçüsünde şiddet esasen, bu medyanın gerçekte hiç üstünde durmadığı ve günlük 3. sayfa polis adliye haberine indirgediği bir olay...Medya televizyona rating, gazeteler tiraj sağlasın diye sosyete dedikodularından, milyonlarca liralık tazminat cukkalarından, onbinlerce liralık nafaka davalarındaki uçuk avukat iddialarından ibaret “kadına şiddet haberi” yapıyor...Biz kadına şiddet deyince daha çok, “sosyete güzellerinin, dilberlerinin” birkaç aylık sevgilileriyle, bir iki yıllık kocalarıyla bar çıkışı, kıskançlık ve alkolle karışık kavgalarını anlıyoruz... Çünkü sosyete güzellerinin avukatları okkalı bir tamzimat, iyi bir nafaka almanın yolunun “müvekkilime şiddet uyguladı” yollu kampanyadan geçtiğinin farkındalar...***Bu kampanya kadına yönelik şiddeti elbette engellemiyor, ancak karşı tarafı itibarsızlaştırdığı için, milyon dolarlık cukkalar yerine gidiyor...Kadına şiddet ve vahşet de aynı şiddetiyle hüküm sürüyor...Medya tirajı önemsediğinden, “sosyete dedikoduları ve ünlü sopaları” ona daha ilginç geliyor...Biz de gazetelerin magazin eklerinden ya da sürmanşet magazin haberlerinden, kimin kime dayak attığını! ve boynuzlayarak ayrıldığını marazi bir merakla takip ediyoruz...Kadına şiddet magazinleşti ve milyon dolarlık sosyete tazminatlarına zemin olmak üzere sulandırıldı...Kadına bıçak saplayan şiddetin fotoğrafını sorgulayalım sorgulamasına da...Bir de milyon dolarlık tazminat davalarının kirli dümenlerini “kadına şiddet” diye millete yutturup, “kadına yönelik gerçek şiddetin ve vahşetin gizlenmesine” yol açanları ortaya dökelim isterseniz!..Ne dersiniz!..Orada sadece erkekler yok...Kadınlar da var!..*****YILMAZ ÖZDİL’İN MİLLİ MAÇ İÇİN BURSA ÖNERİSİ DOĞRU FAKAT...Çok zekice bir öneride bulunmuş Yılmaz Özdil, dün CNN Türk’ün canlı yayınında...“İstanbul’daki seyirci, çekirdek çiğniyor... Milli Takım havası yok... Galatasaray, Fener, Beşiktaş formasıyla geliyorlar.... Bütünlük sağlanmıyor...” demiş ve Hırvatistan maçını “mutlaka Bursa’da olmadı, Eskişehir’de oynamayı” önermiş...“Bursa ve Eskişehir milli maçın havasına uygun... Rakip üzerinde baskı yaratmak mümkün... İstanbul’daki seyirci sponsor firmaların seyircisi... Maçı kopartmak mümkün değil...” diyor...***Doğru...Medyanın Hiddink ve Milli Takım aleyhine yarattığı pompalamadan en çok etkilenen şehir İstanbul...İstanbul’daki taraftar medyanın etkisini hemen üzerinde hisseden ve gazı çabuk alınan bir seyirci hüviyetinde Milli Maçlarda...Fakat Yılmaz, düşüncesini doğrulatmak için Hırvatistan’ı ufaladığını söylediği Yunanistan örneğini veriyor ki, bu örnek doğru bir örnek değil...Yılmaz diyor ki; “Bakın Yunanlılara; Hırvatistan maçını nerede oynadılar?.. Atina’da mı?.. Hayır... Pire’de Karaiskakis stadyumunda... Biliyor ki Atina’da o baskıyı yaratamayacak, Pire’de oynuyor...”***Sevgili Yılmaz...Pire coğrafi olarak Yunanistan’ın üçüncü büyük şehri olarak geçer...Ancak gerçekte ve pratikte Atina ve Pire diye iki ayrı şehir yok...Pire Kariskakis stadıyla, Atina Olimpiyat stadı, aynı şehrin iki ayrı yerine konuşlanmış statlar...Eğer İstanbul’a benzetmek gerekirse, Pire İstanbul’un tam tamına Kadıköy’üne benzer...Atina Olimpiyat stadıyla, Pire Karaiskakis stadını karşılaştırmak, Arena’yla, Şükrü Saracoğlu’nu karşılaştırmak gibi bir şey...Atina’yla Pire birbirinin içine girmiş şehirler ve Pire’deki stat, birçok Atinalı için, Olimpiyat stadından daha yakın...Ve elbette o da başkentin belediye olarak değil, ancak pratik olarak tamamen içinde...Pire’nin Olimpiakos takımı da zaten tıpkı Fenerbahçe’nin İstanbul Kadıköy takımı olması gibi, özellikler taşıyor...Pire Karaiskakis stadını örnek verirsen, buna Türkiye’de karşılık gelen stat Bursa Atatürk stadı değil, Kadıköy Şükrü Saracoğlu stadı...***Pire Atina’ya bağlı bir ilçe gibidir aslında...İki şehir tamamen birleşmiştir...Atina’nın bizim Yeşilköy’e tekabül eden, Kalamaki, Glyfada gibi deniz kenarı semtleri, şehir merkezine Pire’den daha uzaktırlar...Doğru...Yunanlılar Karaiskakis stadında oynuyorlar zor maçlarını...33 bin kişilik stadın gerçekten baskı yaratan bir havası ve aurası var...Fakat orası da gerçekte başkent Atina’nın bir stadı...Neyse bu bilgileri sayende nostaljik bir teferruat olarak verdim okuyucuya...Hırvatistan’la oynayacağımız play-off maçının Bursa ya da Eskişehir’de oynanması önerin yerinde bir öneri...Tebrik ederim...*****HALKÇI KEMAL SEÇİLDİĞİNDE GÖZÜMDEN AKAN YAŞLAR...Mavi gömleğiyle yanında Rahşan Ecevit’le salona girdiğinde çalan şarkının ve görüntünün nostaljik etkisiyle gözümden yaşlar süzülmeye başlamıştı...“Halkçı Kemal”, “Gandi Kemal” “halkın ve ezilenin sosyal demokrat sesi Kemal”di özlediğim muhalefet ve lideri...Kabul...Bir parça tatmin edilmemiş gençlik özlemlerini, naifliğini temsil ediyordu bu duygularım...Ne ki, solculuk, halkçılık ve ezilenden yana bir mağduriyet teması, her zaman bir sempati ve destek rüzgarı estirirdi kalbimde...İlk gençlik yıllarımdan bu yana...Bu benim gençliğim, benim gerçeğim, benim kişisel tarihimdi...***Heyhat!..Üzerinden ne kadar az bir zaman geçti...Gandi ve Halkçı Kemal, öyle nobran, snob, herkese tepeden bakan, insanları alaya alan, belatı çalışan, karakter suikasti yapan, itibar cellatlığına soyunan, o kadar müsveddeyle işbirliği yapar göründü ki...O isimlerden sosyalist ve demokratik bir muhalefet değil, olsa olsa faşist bir kara propagandanın “siyah berelileri” çıkardı...O isimlerle görüne görüne, benim sosyalist halkçı, demokrat bellediğim Gandi Kemal, yavaş yavaş gözümde nötrleşti...Artık ne sorduğu hesabın heyecanını duyuyorum...Ne halkçılığının coşkusunu hissediyorum...Bazen yanınıza seçtiğiniz isimler, size umut bağlayan naif milyonları yaralar...O isimlerin, kendilerinden olmadığını anlarlar...Yanınızda olanlar yanınızda olmayanları yaralarlar...

Devamını Oku

Isıran gazeteci ve hayatındaki kadın...

13 Ekim 2011

Ben onu tanıdığımda “haberleri, yazıları ve fotoğraflarıyla, ünlüleri ısıran bir magazinciydi...”Çoğu kişinin kaleminden, “şerrinden” korktuğunu, ürktüğünü duyardım...O kendi yolunda, ben kendi yolumda, pek birbirimize “çarpmadan” gitmeye uğraştık...Ünlülerin korkulu rüyası bir havası, her an kaleminden kan damlayacak bir edası vardı...Allahı var iyi gazeteciydi...Sabah gazetesine ilk Şamdan ekini yaparak, gazetelerde bir çığır açmıştı... Bütün gazeteler onun çıkardığı Şamdan ekini taklit edip, ekler çırkartmış tirajlar patlamış, “gazeteler renkli eklerle anılır olmuştu...”***Bir gün yıllarca çalıştığı, ekler yaptığı, bütün gazetelerin bugünkü magazin müdürlerini ve gazetecilerini yetiştirdiği Sabah gazetesinden “şangırtılı” bir şekilde ayrıldı... Bir ara çok büyük bir gazeteden teklif geldiğini duydum, fakat o teklifleri istediği gibi bulmadı ve kabul etmeyip “kendi yolunu çizmeye karar verdi...”Yüzlerce internet sitesinin hergün doğup öldüğü internet mecrasında, “Gecce” isimli internet portalıyla, magazin, yaşam, mekan ve pırıltılı hayatların resmini sayfalarına aktarmaya başladı...***Önceleri, herkes Gecce com’a “Kim kiminle nerede görülmüş, nerede basılmış?..” haberlerini görmek için giriyordu...Onun ismi zaten “Geceleri ne oluyorsa ondan duyarsınız” algısı yaratırdı...Sonra “ısıran gazetecinin” tek başına kurduğu Gecce com yavaş yavaş kimlik değiştirmeye, ısıran ve gözetleyen bir paparazzi kimliğinden, yaşamın estetiğine, hayatın farklılığına, ünlülerin dünyasının günlük skandallarından, sanat dünyasının ünlülerinin gerçek bilinmeyenlerine doğru usuldan yelken açmaya başladı...“Isıran gazeteci” artık yumuşamış, hayata daha bilgece bakar olmuş, gelip geçer haberlerin yerine, uzun soluklu bir dünyanın aktörü olmaya soyunmuştu...Hayatında ısıran haberlerin çarpıcı, acıtıcı ve hesap sorucu gaddarlığı yerini, insanı insan yapan dostluklara, hayatın üzerimizde biriktirdiği estetik değerlere ve şarabın demini andıran lezzetli yaşam gustosuna terk etmişti...Kenan değişmişti...***Önceki gece, Türkiye’nin Azerbaycan’la Euro 2012 için grubundaki kader maçı vardı...Böyle bir gecede, İstanbul’da “düğün yapılmazdı” ki katılım sıfır çekmesin...O bana mısın demedi...“Gecce’nin 10. kuruluş yıldönümü Türkiye-Azerbaycan maçının oynandığı esnada yapılacak” dedi...Dün kimsenin katılmayacağı o saatte, katılanlardan birkaçı diye sitesinde manşetten verdiği haberdeki ünlüler şöyle sıralanıyordu:Semra Özal, Mustafa Sarıgül, Bülent Eczacıbaşı, Uğur Dündar, Reha Muhtar, Ahmet Hakan, Süleyman Orakçıoğlu, Orhan Gencebay, Bülent Ersoy, Ajda Pekkan, Erol Evgin, Acun Ilıcalı, Kenan Doğulu, Ferhat Göçer, Hande Yener, Demet Akalın, Oktay Kaynarca, Şafak Sezer, Deniz Seki, Özcan Deniz, Baraç Özçivit, Eda Taşpınar ile televizyon ve şov dünyasının güçlüleri ve yöneticileri...***Özel hayatını, genel ölçüleriyle bilirdim...Fazla içine girmişliğim yoktu...Ne ki, bu bir zamanların “herkesi ısırmakla ünlü” gazetecisindeki farklılığın bir nedeni olduğunun farkındaydım...Hayatına ikinci evlilik olarak giren kadını, Gül Erçetingöz’ü daha sonra tanıdım...Bir kadının “herkesin korkulu rüyası olan agresif ve ısırgan bir gazeteci erkekten” nasıl “dostluklarla yaşayan bir gecce imparatoru” yaratabildiğine gözlerimle şahit oldum...Bir erkeğin hayatını daima bir ya da birkaç kadın yönlendirir...O kadınların hayatı okuyuşları, erkekten hayatta yapmasını istedikleri, yönlendirdikleri ve biçimlendirdikleri kumaş “erkeğin elbisesi” halini alır...Erkekler kendileri kendilerini yönettiklerini sanırlar...Gerçek doğduğu andan, toprağa girdiği ana kadar, bir erkeğin kaçınılmaz olarak hayatının değişen kadınlar tarafından bizzat yönetildiğidir...Önce anne, sonra sevgililerle beraber anne, sonra eşlerle beraber anne, sonra yalnız başına eş, sonra belki yeni bir sevgili ve sonra eş, sevgili ve kız çocuklar arasındaki yönetim mücadelesi... Erkeğin şansı, yönetildiği kadının gücünde ve vizyonundadır...Kenan Erçetingöz’ün ve tüm erkeklerin hayatı şifrelerinin perspektifi buradadır...Kazandığım ve kaybettiğim her şeyi hayatıma girmiş kadınlara borçluyum...Şimdi, yavaş yavaş büyümekte olan iki kızım, kurulmakta olan yeni dünyanın habercisidirler!.. MUHALEFET ASİL VE MAĞDURDUR! KALLEŞ VE AŞAĞILAYICI DEĞİL!..Tarihten bu yana “muhalefet perspektifi”, mağduriyeti içerir...Güçlünün karşısında güçsüzün sedasıdır...Ezenin karşısında, “hak ve hukuk arayan ezilenin” mücadelesidir...Nelson Mandela Güney Afrika zindanlarında 28 yıl geçirirken “kalleş bir muhalefet çizgisi, insana antipatik gelen bir aşağılama”yı muhalefet olarak benimsememişti...Dünyanın her yanında ezilen muhaliflerin yaptığı gibi, davasının haklılığını anlatıyor, ülkesinden ve dünyadan vicdanların sesini yükseltmeye çalışıyordu...“Vicdanlara yönelmeyen” muhalefet etkin olmaz...***Önceki gün Rutkay Aziz’in Antalya film festivalindeki muhalif konuşmasını izlerken, “konuşmanın etkisinin Rutkay Aziz’in kişiliğiyle ilintili olduğunu” fark ettim...İnsanlarla uğraşmayan ilkelerle uğraşmaya çalışan bir konuşmaydı...Haysiyet cellatlığı yapmayan, insanların onurlarını ayaklar altına almayan, “kirli kampanyaları, karakter suikastlerini muhalefetmiş gibi göstermeyen” bir tavırdaydı Rutkay Aziz...Kendi ilkelerini, kendi gördüğü haksızlıkları ve hukuksuzlukları anlatıyordu...***Bu haliyle mağdur dünyanın sesiydi...Son yıllarda bu ülkede en fazla eksikliği görülen şey bu muhalefet anlayışıdır...Son zamanlarda “muhalefetim” diye insanları aşağılayan, karakter suikasti yapıp, haysiyet cellatlığına soyunan şaklabanlar ordusu, ortaya çıktı...Muhalefetin değerini, kutsallığını, asaletini, mağduriyetini, eşitlik, hak ve özgürlük arayışını ayaklar altına alan bir “şaklaban çete” muhalif olarak görüldü...Muhalefet bu snob, mağrur, insanları aşağılayan ve belaltı suikastler yapan oyuncakların etkisiyle anlamını ve değerini yitirdi...Kitleler nezdindeki sempati rüzgarını kaybetti...O adamlar en büyük kötülüğü muhalefete yaptılar...Hiçbir zaman muhalif olmadıkları halde... Onlara muhalefet ordusu fonksiyonunu biçenler hayatları boyunca muhalefetin ne olduğunu bilmemişlerdi çünkü...Çünkü muhalefet gerçekten mağdur olmak demekti...Şımarık değil, insan olmak anlamına geliyordu...Vurdumduymaz değil, duyarlı olma manasını içeriyordu...Ve en önemlisi...Kendisi için istediği adeleti, karşısındakinden esirgememesi gerekiyordu...Bunları bilmeyince, muhalefet “hayatı ve insanları aşağılayan şaklabanların elinde oyuncak oldu...”***AJDA’NIN ŞARKILARINDA AŞK VARDI...Neden olduğunu, nasıl hissettiğimi sormayın...Fakat ben Ajda Pekkan’ı tanıyorsam, önceki gece sahnedeki duruşundan, seslendirdiği parçalardan, şarkı söylerken yarattığı vücut dilinden, “son aylarda ağır bir duygusal türbülanstan” geçtiğini hissettim...Ortak dostlarımıza, yakınlarına hiç sormadım, son “aşk dedikodusu” doğru mu diye...Gerek yok, işin doğrusu onun duygusal alaboralarından kendime hasta meraklar da çıkartmıyorum...***Ne ki benim için çok önemli bir insan, bir kadın Ajda Pekkan...Onun mutlu olması, mutlu hissetmesi benim için çok önemli...Çünkü sanılanın ya da tahmin edilenin aksine, pırlanta gibi bir kalbi ve en zor gününüzde en güçlü desteği veren bir “insani hali” vardır...Öyle bir insanın mutsuz olması vicdanımı sızlatır...Mutlu olması sonuna kadar hakkıdır...

Devamını Oku