Aydın Doğan, STAR televizyonunu, dün akşam Ferit Şahenk’in Doğuş grubuna sattı...
Türkiye’nin ilk özel televizyonuydu STAR...
Benim ise “ilk sansüre uğradığım” televizyon...
TRT’de “yapılmaz” denilen programları yaptıktan sonra, STAR’a transfer olmuştum...
“TRT’de ayaklarım bağlıydı... Özel tele-vizyonda sansürsüz ortalığı yıkıp geçerim ben şimdi...” diyordum...
İlk programda Yılmaz Güney’in hayatını, yaşadıklarını ve Paris günlerini Fatoş Güney’e anlattırmıştım...
İkinci, üçüncü, dördüncü program derken, beşincide 12 Eylül yönetiminin F-16 savaş uçakları alımındaki rüşvet iddialarını ana dosya yapmıştım...
“Bu dosyayı programdan çıkart” dediler...
“Dosyayı hazırladık, gazetelere haber diye verdik... Çıkartamayız...” dedim...
Çıkartırdın, çıkartmazdın sonunda “ben programa çakmayayım” dedim ve ayrıldım...
Üzerinden yıllar geçtikten sonra SHOW TV’deyken bir gece yarısı operasyonuyla Cem Uzan beni STAR binasına getirtti...
Saat gecenin 01’inde, hukukçularına hazırlattığı sözleşmeyi “imzalayacaksın” diye tutturdu...
Gecenin o saatinde yine imzalarsın, imzalamazsın tartışması, sözleşmenin imzalanmamasıyla son buldu...
STAR’ın kapısından çıktığımda saat sabaha karşı 01.35’i gösteriyordu...
SHOW’un sahibi Mehmet Emin Karamehmet’in sahibi olduğu Pamukbank ve Yapı Kredi’ye el koyma süreci başlatılınca, o bankaların geri alınabilmesi için yürütülen pazarlıklarda, “SHOW Haber Merkezi’nin el değiştirmesi” gündeme gelince, ben yine STAR’a transfer oldum...
İki kez “Uzanlarla çıkartırsın çıkartmazsın, imzalarsın imzalamazsın yollu ağır tartışmalar yaşadığımdan”, bu kez yoğurdu üfleyerek yedim...
Seçim öncesi iki ay kadar haber bülteni yaptıktan sonra, AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinin gecesi, sabah 5’e kadar seçim programını yapıp, kanalın haber merkezinden ayrıldım...
Seçimleri izleyen günlerde benden nasıl bir haber bülteni hazırlamamı isteyeceklerini biliyordum...
Aptal değildim, müneccim olmama da gerek yoktu, Genç Parti yüzde 7.5 civarında oy almıştı ve Cem Uzan siyasi hayata da kavgaya da devam etmek istiyordu...
Ana Haber bülteni üzerinden verilecek böyle bir savaş, benim gazetecilik duruşu olarak doğru bulduğum bir şey değildi...
Yumuşak bir geçişle haber merkezinden ayrılıp, ihaleyi bu işe hevesli arkadaşlara yönlendirdim...
Böylece televizyonculuk hayatımda STAR televizyonu benim için ilk özel televizyonum olmanın ötesinde, 3 Kasım 2002 genel seçimlerindeki son yayınımla, “Haber merkezi yöneticiliğini ve anchormanliğini son yaptığım televizyon” oldu...
STAR Uzanların televizyonu olarak yayın hayatını sürdürürken, Doğan grubuna ve Aydın Doğan’ın şahsına çok ağır yayınlar yaptı...
Daha doğrusu iki grup arasında korkunç bir medya savaşı yürütüldü...
O savaş bir gün Uzanların grubuna el konulmasıyla zorunlu olarak bitince, Aydın Doğan belki de, yılların “acısıyla”, STAR televizyonunu almak için bütün güçlerini harekete geçirdi...
STAR televizyonunu TMSF’den 320 milyon dolar civarında bir paraya alırken, ticari bir zaferden çok, “yıllarca kendisine saldıran bir kaleyi fethetmenin” gururunu yaşıyordu...
Zaten sadece o gururu yaşadı Aydın Doğan STAR’da...
Doğan grubu gibi bir ticari grup için, aynı yayını yapan, aynı özellikler taşıyan, aynı hedef kitleye ve aynı reklam müşterisine hitap eden iki televizyonun (KANAL D ve STAR) olması abesti...
Markalardan biri ötekiyle aynı ticari grup içinde rekabet edemezdi...
Eşyanın tabiatına aykırıydı bu durum...
STAR televizyonu da Doğan grubunda ne yaparlarsa yapsınlar, grubun ikinci televizyonu olma özelliğini aşamadı...
Açık konuşmak gerekirse Uzanlar dönemindeki atılganlığını, heyecanını, farklılığını ve ilgi çeken deli cesaretini gösteremedi...
Basit bir nedenle...
Aynı ticari grupta, türdeş iki marka arasında rekabet mümkün olmazdı...
Rekabetin tetiklediği o deli fişek STAR gitti, yerine KANAL D’nin türdeşi bir STAR geldi...
Zaten Kanal D’nin yöneticisi, bir süre sonra STAR’ı da yönetmeye başladı ve ortak yönetime geçti...
Aydın Doğan dün itibariyle STAR televizyonunu NTV’nin sahibi Doğuş grubuna sattı...
Ticari markaların farklı ellerde toplanması televizyon rekabetini artıran ve sonuçta izleyiciye yararı olan bir süreçtir...
Bu anlamda STAR’ın dev bir başka ticari gruba geçmiş olması, televizyon dünyasını hareketlendirici bir gelişmedir ve izleyiciye katkı sağlar...
Haberler’e gelince...
Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil gibi iki marka ismin, Doğan grubunda kalacağı ve CNN Türk’te görev yapacağı konuşuluyor...
El konulan iki bankanın alınması için yapılan bir operasyonda adıyla özdeşleşmiş haber merkezini bırakmak zorunda kalmış, ikinci terk edişini ise, bir genel seçim gecesinin sonunda, muhalefette kalan patronunun partisinin tetikçisi olmayı reddederek yaşamış bir haberci için, “televizyon habercilerinin; piyasa dışı faktörlerle yerinden yurdundan olması” vicdan sızıntısı olmadan sindirilecek bir olay değildir...
Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil’e CNN Türk’teki yayın hayatlarında başarılar dilerim...
TELEVİZYONLARIN EKRAN ARKASINDAKİ BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR EVİ...
Televizyonlar rating için binbir türlü trik ve numara denerler...
Seyircinin ilgisini çekmek için “yaşamın içinden birebir canlı yayın” olarak nitelenebilecek, Survivor, Biri Bizi Gözetliyor gibi reality’ler çok ses getirirler...
Oysa televizyonların göstermedikleri arka yüzlerinin bizzat kendisi birer “Survivor veya Biri Bizi Gözetliyor” evi gibidir...
Ekranın önünde olanların, ekran gerisindeki perde arkasını vermeye kalksalar “küçük dilinizi yutarsınız...”
Ne Nihat Doğan-Pascal Nouma kavgaları cereyan eder oralarda...
Hani televizyonlarda “çok etik duruşlar sergeliyen”ler görürsünüz ya...
İçinizden “Vay anasına sayın seyirciler” çekersiniz, “Amma da etik duruyor ve konuşuyor...”
O etik duruşların, programların, hava atışların arkasında, inanılmaz kirli oyunların senaryosu yazılıdır...
Dikkat edin...
Ekran önünde ne kadar etikten bahsediliyorsa, ekran gerisinde o kadar etik dışı durumlar vardır...
Artık bunları, kimselere düşmanlık, kin ve intikam duyguları gütmeden yazabildiğim için mutluyum...
Yeni bir döneme giriyorum...
Allah utandırmasın...
Haksızlığa, uğursuzluğa, kire ve pisliğe bulaşmamaya çalışmış mazimden, şimdi çocuklarım için tertemiz bir gelecek yaratmaya çalışacağım...
Allah utandırmasın...
Sanıyorum da utandırmayacak!..
DENİZİN DİBİNİ BULAN TELEFONUM VE YENİ HAYATIM...
Ağustos ayının 20’siydi...
Bodrum’daki son günümde, denizden tekneye geçerken aniden dengem bozuldu ve kendimi Ege’nin serin sularında buldum...
Elimde cep telefonum, ayağımda terlikler, gözümde güneş gözlüğü, üzerimde de gömlek vardı...
Cep telefonunu sıkı sıkıya tuttum, fakat telefonun içine giren tuzlu su, cep telefonunu işlemez hale getirdi...
Önce moralim bozuldu...
“Ben ne yapacağım” diye kara kara düşünmeye başladım...
Hemen arkasından inanılmaz bir fikir geldi aklıma...
“Cep telefonunu değiştir... Bir zamanlar kullandığın iPhone’un, en son teknolojiyle geliştirilmiş olanını al... Telefon rehberindeki kişileri unut... İhtiyacı olanlar seni arayacaktır... İhtiyacı olmayanlar, seni aramayacaklar... Bu demektir ki aslında onlar uzun zamandır senin hayatında yoklar... Rehberde varlar, ama hayatında yoklar... Hayatının yeni eliminasyonunu, cep telefonu kazasıyla kendiliğinden yapacaksın... Mutlu ol...”
O günlerde köşemde küçük bir yazı yazdım...
“Başıma çok ilginç bir olay geldi... Şimdi o ilginç olaydan yeni bir deney gerçekleştiriyorum... Sizinle de paylaşacağım...” diye...
İki ay geçti bu olayın üzerinden...
Rehberim yenilendi...
Hayatım yenilendi...
Bana ihtiyaç duymayanlar gitti...
Çünkü aramadılar beni...
Ben de beni aramayanların telefonunu temin edip onları aramadım...
Hayat kendini tazeledi...
Aslında yok olanlar kendiliğinden gittiler...
Varolanlar, varlıklarını ispat ettiler...
Hayatı yenilediler...
Denizin dibine düşen bir cep telefonu, hayatımı yeniledi...
Bu ilginç deneyimimdeki ayrıntıları ara ara yazacağım merak etmeyin...

