Haberin Devamı
Ünlü sanatçı Cem Karaca 80 darbesi esnasında Almanya’ya gitmişti...
Koskoca Cem Karaca, yurda dön çağrısına uymadığından bir süre sonra da vatandaşlıktan çıkartılmıştı...
Yıllar sonra Turgut Özal’ın affı ve çağrısıyla Türkiye’ye döndü, vatan topraklarında öldü...
O Cem Karaca, entelektüel geçinen yarı aydın tipini karikatürize ettiği ünlü “Yarım Porsiyon Aydınlık” parçasında, şöyle diyordu:
“Tiyatrodan siz anlarsınız...
Sinemadan müzikten...
Heykel, resim, edebiyat
Sorulmalı sizden...
Ekmeğin fiyatını bilmezsiniz,
Ama ekonomik politika...
Karılarınızı döverken siz...
Ne kadar bilimseldiniz...
Burda da orda da,
O aynı barlar...
Hep o aynı yarım porsiyon aydınlık...
Aynı çehreler aynı laflar
Vallahi hiç değişmemişsiniz...”
Kadına yönelik şiddet, salt bir eğitim meselesi değil...
Bir anlayış, fiziksel gücün ezmeye yönelik bir kuvvet gösterisi olamayacağı gerçeğini kavrayış, dünyaya değişik bir bakış meselesi...
Kadına vahşet ölçüsünde şiddet esasen, bu medyanın gerçekte hiç üstünde durmadığı ve günlük 3. sayfa polis adliye haberine indirgediği bir olay...
Medya televizyona rating, gazeteler tiraj sağlasın diye sosyete dedikodularından, milyonlarca liralık tazminat cukkalarından, onbinlerce liralık nafaka davalarındaki uçuk avukat iddialarından ibaret “kadına şiddet haberi” yapıyor...
Biz kadına şiddet deyince daha çok, “sosyete güzellerinin, dilberlerinin” birkaç aylık sevgilileriyle, bir iki yıllık kocalarıyla bar çıkışı, kıskançlık ve alkolle karışık kavgalarını anlıyoruz...
Çünkü sosyete güzellerinin avukatları okkalı bir tamzimat, iyi bir nafaka almanın yolunun “müvekkilime şiddet uyguladı” yollu kampanyadan geçtiğinin farkındalar...
Bu kampanya kadına yönelik şiddeti elbette engellemiyor, ancak karşı tarafı itibarsızlaştırdığı için, milyon dolarlık cukkalar yerine gidiyor...
Kadına şiddet ve vahşet de aynı şiddetiyle hüküm sürüyor...
Medya tirajı önemsediğinden, “sosyete dedikoduları ve ünlü sopaları” ona daha ilginç geliyor...
Biz de gazetelerin magazin eklerinden ya da sürmanşet magazin haberlerinden, kimin kime dayak attığını! ve boynuzlayarak ayrıldığını marazi bir merakla takip ediyoruz...
Kadına şiddet magazinleşti ve milyon dolarlık sosyete tazminatlarına zemin olmak üzere sulandırıldı...
Kadına bıçak saplayan şiddetin fotoğrafını sorgulayalım sorgulamasına da...
Bir de milyon dolarlık tazminat davalarının kirli dümenlerini “kadına şiddet” diye millete yutturup, “kadına yönelik gerçek şiddetin ve vahşetin gizlenmesine” yol açanları ortaya dökelim isterseniz!..
Ne dersiniz!..
Orada sadece erkekler yok...
Kadınlar da var!..
YILMAZ ÖZDİL’İN MİLLİ MAÇ İÇİN BURSA ÖNERİSİ DOĞRU FAKAT...
Çok zekice bir öneride bulunmuş Yılmaz Özdil, dün CNN Türk’ün canlı yayınında...
“İstanbul’daki seyirci, çekirdek çiğniyor... Milli Takım havası yok... Galatasaray, Fener, Beşiktaş formasıyla geliyorlar.... Bütünlük sağlanmıyor...” demiş ve Hırvatistan maçını “mutlaka Bursa’da olmadı, Eskişehir’de oynamayı” önermiş...
“Bursa ve Eskişehir milli maçın havasına uygun... Rakip üzerinde baskı yaratmak mümkün... İstanbul’daki seyirci sponsor firmaların seyircisi... Maçı kopartmak mümkün değil...” diyor...
Doğru...
Medyanın Hiddink ve Milli Takım aleyhine yarattığı pompalamadan en çok etkilenen şehir İstanbul...
İstanbul’daki taraftar medyanın etkisini hemen üzerinde hisseden ve gazı çabuk alınan bir seyirci hüviyetinde Milli Maçlarda...
Fakat Yılmaz, düşüncesini doğrulatmak için Hırvatistan’ı ufaladığını söylediği Yunanistan örneğini veriyor ki, bu örnek doğru bir örnek değil...
Yılmaz diyor ki; “Bakın Yunanlılara; Hırvatistan maçını nerede oynadılar?.. Atina’da mı?.. Hayır... Pire’de Karaiskakis stadyumunda... Biliyor ki Atina’da o baskıyı yaratamayacak, Pire’de oynuyor...”
Sevgili Yılmaz...
Pire coğrafi olarak Yunanistan’ın üçüncü büyük şehri olarak geçer...
Ancak gerçekte ve pratikte Atina ve Pire diye iki ayrı şehir yok...
Pire Kariskakis stadıyla, Atina Olimpiyat stadı, aynı şehrin iki ayrı yerine konuşlanmış statlar...
Eğer İstanbul’a benzetmek gerekirse, Pire İstanbul’un tam tamına Kadıköy’üne benzer...
Atina Olimpiyat stadıyla, Pire Karaiskakis stadını karşılaştırmak, Arena’yla, Şükrü Saracoğlu’nu karşılaştırmak gibi bir şey...
Atina’yla Pire birbirinin içine girmiş şehirler ve Pire’deki stat, birçok Atinalı için, Olimpiyat stadından daha yakın...
Ve elbette o da başkentin belediye olarak değil, ancak pratik olarak tamamen içinde...
Pire’nin Olimpiakos takımı da zaten tıpkı Fenerbahçe’nin İstanbul Kadıköy takımı olması gibi, özellikler taşıyor...
Pire Karaiskakis stadını örnek verirsen, buna Türkiye’de karşılık gelen stat Bursa Atatürk stadı değil, Kadıköy Şükrü Saracoğlu stadı...
Pire Atina’ya bağlı bir ilçe gibidir aslında...
İki şehir tamamen birleşmiştir...
Atina’nın bizim Yeşilköy’e tekabül eden, Kalamaki, Glyfada gibi deniz kenarı semtleri, şehir merkezine Pire’den daha uzaktırlar...
Doğru...
Yunanlılar Karaiskakis stadında oynuyorlar zor maçlarını...
33 bin kişilik stadın gerçekten baskı yaratan bir havası ve aurası var...
Fakat orası da gerçekte başkent Atina’nın bir stadı...
Neyse bu bilgileri sayende nostaljik bir teferruat olarak verdim okuyucuya...
Hırvatistan’la oynayacağımız play-off maçının Bursa ya da Eskişehir’de oynanması önerin yerinde bir öneri...
Tebrik ederim...
HALKÇI KEMAL SEÇİLDİĞİNDE GÖZÜMDEN AKAN YAŞLAR...
Mavi gömleğiyle yanında Rahşan Ecevit’le salona girdiğinde çalan şarkının ve görüntünün nostaljik etkisiyle gözümden yaşlar süzülmeye başlamıştı...
“Halkçı Kemal”, “Gandi Kemal” “halkın ve ezilenin sosyal demokrat sesi Kemal”di özlediğim muhalefet ve lideri...
Kabul...
Bir parça tatmin edilmemiş gençlik özlemlerini, naifliğini temsil ediyordu bu duygularım...
Ne ki, solculuk, halkçılık ve ezilenden yana bir mağduriyet teması, her zaman bir sempati ve destek rüzgarı estirirdi kalbimde...
İlk gençlik yıllarımdan bu yana...
Bu benim gençliğim, benim gerçeğim, benim kişisel tarihimdi...
Heyhat!..
Üzerinden ne kadar az bir zaman geçti...
Gandi ve Halkçı Kemal, öyle nobran, snob, herkese tepeden bakan, insanları alaya alan, belatı çalışan, karakter suikasti yapan, itibar cellatlığına soyunan, o kadar müsveddeyle işbirliği yapar göründü ki...
O isimlerden sosyalist ve demokratik bir muhalefet değil, olsa olsa faşist bir kara propagandanın “siyah berelileri” çıkardı...
O isimlerle görüne görüne, benim sosyalist halkçı, demokrat bellediğim Gandi Kemal, yavaş yavaş gözümde nötrleşti...
Artık ne sorduğu hesabın heyecanını duyuyorum...
Ne halkçılığının coşkusunu hissediyorum...
Bazen yanınıza seçtiğiniz isimler, size umut bağlayan naif milyonları yaralar...
O isimlerin, kendilerinden olmadığını anlarlar...
Yanınızda olanlar yanınızda olmayanları yaralarlar...

