“Çocuklarımın içimde kalan neyi yapmalarını çok isterdim?..”

Haberin Devamı

Ayşe Ferhangil geçen hafta sonu şu soruyu sordu bana Sabah için yaptığı röportajda:

-”Bu dünyada ben yapamadım... Çocukularım yapsın diyeceğiniz ne var?.. Sizin yapamadığınız neyi yapmalarını isterdiniz onların?..”

Bilgece bir soruydu...

Biliyordum ki anne ve baba, içinde yarım kalmış, tatmin edilmemiş duygularının çocuklar tarafından tatmin edilmesini isterler...

Hayattan bir çeşit intikam alıştır bu onlar için...

“Ben yapamadım, ama çocuklarım yaptı...”

Genetik bir devamlılık, ırsi bir misilleme, hayatla kuşaklararası bir hesaplaşmadır yapılmak istenen...

***


Yaşam karşısında kifayetsiz olan, ölüm karşısında çaresiz kalan insanoğlu için anlaşılabilir bir rövanş duygusudur çocukları üzerinden, kendi rövanşını hayattan almak...

Aslında Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü almasının altında, bir babanın yazı eskizleriyle geçen ömrüne karşın, dört başı mamur bir yazarlığa ulaşamamış yarım kalmış bir yazarlık serüveni yatar...

Fazıl Say’ın uluslararası düzeydeki “harika çocuk piyanistliğinin” altında, bir babanın çalamadığı çocukluk piyanosunun yatması gibi...

Babalar, anneler ve çocukları...

Babaların yarım kalan meslek serüvenlerini, nihai zaferlerle taçlandıran çocuklar ve onların “alırken babalarının görmelerini istedikleri ödüller...”

Belli ki soru böyle bir muhteviyat içeriyordu...

***


Nilüfer’le birlikte, Ayşe Nazlı’nın geleceği üzerine “masum fantazyalar” kurduğumuz, daha doğrusu benim kurduğum günlerde “manevi kızımın dünya tenis şampiyonu olmasını” hayal ederdim...

Beyazlar içindeki kızımın, boynundaki Türk bayrağı kolyesiyle Wimbledon finalini almasını, Fransa Açık Tenis Turnuvası Roland Garros’da kortları sallamasını, arada Avustralya Açık’a katılıp, küçük kıtayı fethetmesini ve elbette Amerika Açık’ta dördüncü turnuvayı renklendirip bir Grand Slam tenisçi olmasını arzu ederdim...

Belki o yıllarda “televizyonculukta, gazetecilikte ne yaparsam yapayım, uluslararası düzeyde bir numara olabilmenin yolunun, daha evrensel bir branşta sözgelimi teniste sözsahibi olmaktan geçtiğini” hissettiğim için...

***


Herneyse...

Kızım için istediğim, kendi ulusal sınırlar içinde kalmış bir başarı öyküsünün, dünyaya kanatlanması arzusuydu o yıllarda...

Oysa Ayşe Ferhangil bu soruyu geçen hafta sorduğunda, ben “baba olarak ve hayata bakış olarak” çok başka bir düzleme geçmiştim...

-”Mutlu olmalarını isterim” dedim, “Anı yaşamalarını... Yaşadıkları andan mutlu olmalarını... Geçmişe ve geleceğe takılıp kalmadan, yaşadıkları anın mutluluğunu yaşamalarını ve mutlu olmalarını arzulardım...” dedim...

“Çünkü mutluluk hayattaki en büyük başarı göstergesidir...”

Gazetenin bir tam sayfasını kaplayan röportajın bu bölümü yer darlığından girmedi...

İyi ki girmemiş o gazeteye...

O gün bilmiyordum...

Birkaç gün sonra kızımın annesinin, bir ameliyata gireceğini öğrendim...

***


Şimdi Ayşe Nazlı ve kardeşleri için “anlık ve yaşamsal mutluluk” dileğimin dışında hiçbir yarım kalmış beklentimin olmamasının ne kadar isabetli olduğunu farkediyorum...

Annelerini ve babalarını doyasıya yaşasınlar, yaşayabildikleri kadar bu hayatta...

İstediklerini yapabilmenin hazzı, keyfi ve mutlulukları uçursun gülümseyen yüzlerini...

Hayatın güzelliklerinin şifresi mutluluğu hissedebilmekte, sevdiklerinle ve seni sevenlerle paylaşabilmekte...

Yoksa “geçici oyuncak zaferler”, gerçek oyuncaklarla oynayamamış çocukların teselli ikramiyesi olarak kalmaya mahkumdurlar!..

****


ENGELLİ VOLEYBOLCULARIN 10 CUMHURİYET ALTININA NE OLDU?..

Ben, 12 dev adam dünya ikincisi olduğunda onlara ödül verilirken, karşı çıkanları “sporu ve başarıyı küçümsemekle” suçladım...

Sporda kazanılan uluslararası başarıya, dudak bükenleri, siyaset malzemesi yapanları, ucuz muhalefete sapanları hep mahkum ettim...

Spor dünyanın en önemli tanıtım alanlarından biri ve sporda bu ülkeye kazandıran sporcuların, alın terlerinin karşılığı olarak, maddi ödül sahibi olmaları analarının ak sütü gibi hellalleri...

***


Ancak birkaç gün önce bir mail aldım...

İşitme Engelliler Voleybol Milli Takımı Kaptanı Cevat Şimşek’ten...

Biraz kısaltarak aktarıyorum...

Umarım Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nün buna verecek bir cevabı vardır...

Çünkü İşitme Engelliler Voleybol Milli Takımı Kaptanı, dünya üçüncüsü olan takımın 10 Cumhuriyet altını tutan çok mütevazı ödülünün bile aylardır verilmediğini söylemekte...

Önce cevapları bekleyelim...

Sonra konuşuruz...

İşte Cevat Şimşek’in maili:

“Sayın Reha Muhtar merhaba,

Ben İşitme Engelliler A Milli Voleybol Takımı Kaptanı Cevat Şimşek.

Haberiniz oldu mu bilemiyorum ama geçtiğimiz Mayıs ayında Antalya’da İşitme Engelliler Avrupa Voleybol Şampiyonası’na ev sahipliği yaptık...

Türkiye olarak hem bayanlarda hem de erkeklerde bu turnuvaya katıldık... Bayanlarda bu kategoride ilk defa milli takım kurduk ve 9 takım içinde 8. oldular...

Kaptanı olduğum erkek a milli takımına gelince; 2007’de Belçika’da dördüncü olmuştuk...

Bu kez ev sahibi olmamızın avantajını kullanıp madalya almak istiyorduk ve bunu başararak Avrupa 3’üncüsü olduk...

Bu başarı bu kategoride ülke olarak ilk madalyamızdı...

Ben de turnuvanın en iyi smaçörü seçildim ve ferdi bir ödülü de ülkemize kazandırdık...

***


Bu başarı bizim için çok büyük bir olay çünkü çok fazla zorluklara rağmen bu noktaya geldik.

Ülkemizde işitme engelli voleybolu ligi mevcut ancak daha ziyade hobi ligi gibi bir durumda.

Dolayısıyla benim dışımda milli takımda yer alan tüm arkadaşlarım amatör.

Bir çoğu da maddi olarak çok zor durumda. İşitme engelliler ülkemizde günlük hayatta hem iş bulma, maddi imkanlar hem de sosyal anlamda kendilerini topluma kabul ettirme anlamında çok zorluk çekiyorlar.

Öyle arkadaşlarımız var ki milli takım kampına gelecek otobüs parasını bile bulmakta zorluk çekiyorlar.

Hal böyle olunca bu madalyanın bizler için anlamı çok daha önemli duruma geliyor.

Şampiyona ülkemizde düzenlendiği için medyada yer bulacağımızı ve dikkat çekeceğimizi düşünmüştük ama maalesef TRT’de ufak birkaç bilgi ve NTV Spor’da birkaç altyazı dışında medyada pek ilgi görmedik.

Yarı finalde turnuvanın şampiyonu Ukrayna’ya kaybettik ve üçüncülük maçında Almanya ile oynadık.

Almanya’yı 3-0 gibi net bir skorla geçince çok büyük bir sevinç yaşadık.

Ama gelin görün ki kendi yakınlarımız ve çevremizdeki işitme engelli arkadaşlarımız dışında pek bu başarıyı duyan, ilgi gösteren olmadı.

Yıldız Kız Voleybol Milli Takımımız dünya şampiyonu olduğunda hepimiz sevindik, gururlandık.

Kadın A Milli Voleybol Takımımız Avrupa üçüncüsü olduğunda ülke olarak sevindik, gurur duyduk.

Basketbol Milli Takımımız ABD ile final oynadığında ve Dünya 2.’si olduğunda “bu bir rüya mı” diye havalara uçtuk.

Ama bizi duyan, gören, haberi olan olmadı. Hem de ülkemizde düzenlenen bir organizasyonda.

Sıra geldi anlımızın teriyle hakettiğimiz ödülü almaya.

Ancak orada da önümüze engeller çıktı. GSGM’nin ödül yönetmeliği gereği, normal basketbol takımımız milyon liralık ödüllere boğulurken, voleybol bayan milli takımımız yüzbinlerce lira ödüle layık görülürken, hatta yıldız kız milli takımımız 100’er Cumuriyet altını ödülle ödüllendirilirken bize layık görülen ödül 10 Cumhuriyet altını oldu.

O ödülü de Mayıs ayından bu yana almayı bekliyoruz.

Şimdi size sormak isterim; bizim başarımızı diğerlerinden değersiz kılan nedir?

Engelli olmamız mı, toplumda ikinci sınıf vatandaş olarak görülmemiz mi?

Biz maalesef derdimizi hiç kimseye anlatamadık.

O nedenle sizin gibi duyarlı insanlardan destek bekliyoruz.

Bize sıkıntımızı gündeme getirmemizde destek verirseniz çok seviniriz.

İyi çalışmalar.

Cevat ŞİMŞEK”

****


NİLÜFER YAZISI VE HAYATIN ADALETSİZLİĞİ...

Hayatımda Sezen Aksu’dan Türkan Şoray’a, Emel Sayın’dan Hülya Koçyiğit’e, Ajda Pekkan’dan Muazzez Abacı’ya, Bülent Ersoy’dan Ebru Gündeş’e televizyon canlı yayını yapmadığım “dev sanatçı” kalmış mıdır acaba?..

Ya hakkında yazı yazmadığım, rahat rahat albümünü yüceltmediğim, kutsamadığım, eleştirmediğim sanatçı?..

***


Hayatımda “yazık oluyor” dediğim bir dilemma var...

Yaşamı paylaştığım, duygusal birlikteliklere yelken açtığım kadınlar hakkında ne yazık ki, sanatları ve icraatlarıyla ilgili doğru düzgün yazı yazamıyorum, kişisel nedenlerle “yanlış anlaşılır” diye cimri davranıyorum...

Bu cimrilik onlar adına adaletsiz bir durum yaratıyor bunun farkındayım...

Çok sevdiğim Sezen‘e bu köşede onlarca yazı yazmışsam, Nilüfer’in tek bir konseri için tek satır kalem oynatamadım bilinen nedenlerle...

***


Şimdi bile, “hayatında beraber olduğu insana saygısızlık olur”, “mutlu birlikteliği anlamsız bir yükle sarsılır” diye, “dev bir sanatçı için yazabileceğim şeylerin yüzde birini” bile yazamamaktayım...

Bazen “yaşanmış bir geçmiş”, yaşanmakta olan bugüne haksız bir miras yüklemekte...

Yanlış anlaşılır korkusu olmasaydı, neler yazardım Nilüfer için şimdi kim bilir?..

Hayatındaki ilişkisine saygı ve sevgilerimle...

Sonsuz mutluluk dileklerimle...

DİĞER YENİ YAZILAR