Bedelli askerlik yapanlar askere alınmalılar…

5 Kasım 2011

Yurt dışında gazetecilik yapıyordum...Öyle “çakma görevde” falan değil, fiili olarak Atina’da faal gazetecilik yapıyordum...O günlerde yurt dışında çalışıp 20 bin mark, (yaklaşık 12 bin dolar) bedel ödeseniz de iki ay Burdur’da fiili askerlik yapmak zorundaydınız...Yunanistan’la tam savaşmaya ramak kalan 87 yılında, “Savaş ha çıktı ha çıkacak” diye bir taraftan Atina’dan bildirirken, diğer yandan da gece gündüz durmamış kitap yazmıştım...“Savaşa Bir Var...”***Kitabı bitirip yayınevine teslim ettiğim gün, Örsan Öymen Bodrum’da kalp krizi geçirip, ölüvermişti aniden...Daha 49 yaşında “bana gazetecilik ilhamlarının en büyüğünü veren bir Örsan Abi’yi kaybetmenin derin üzüntüsüyle”, yayınevini arayıp kitabı Örsan Öymen’e ithaf eden iki satırımı eklemelerini istemiştim...Aylarca Atina’da savaş ha çıktı ha çıkacak diye beklemiştim...Bu arada karımdan ayrılmış, yalnız kalmıştım Yunan başkentinin ortasında...Gece gündüz savaş, haber, kitap ve ayrılık stresi derken, bir de Örsan Abi’yi 49 yaşında kaybedince, derin bir yalnızlığa gömülmüştüm...***“Atın ölümü arpadan olsun” psikolojisiyle o şartlar altında “askere gitmeye karar vermiştim...”Birkaç parça eşyamı toplayıp, Atina’dan uçakla Rodos adasına geçtim...İki gün Rodos’ta tatil yapmaktan ziyade, tatil yapanları seyredip, bir başıma Burdur’da birliğime teslim olacaktım...Öyle de yaptım...Koyu bir yalnızlığın içinde, toz toprak altında birliğimde talimlere başladım...***“Emir demiri kesiyordu” orada...Dışarısı başka ve çok uzaklarda bir dünyaydı...Yalnız başıma kaldığım tek zamanlar, gece vakti uyku öncesi koğuşun dışında sigara tüttürdüğüm zamanlardı...Yıldızlara bakardım, sigaradan derin nefesleri ciğerime çekerek yalnız yaşamımın muhasebesini yapardım...Dışardaki dünyayla, askerde yaşadığım dünya ne kadar birbirinden farklıydı...Emir komuta zinciri ne kadar da farklıydı, dışardaki sıfatlarımız ne kadar anlamsızdı o dünyada...Sabahtan akşama, gecenin geç saatlerine kadar, toprakta yuvarlandık, çalılıklarda sipere saklandık, uygun adım kilometrelerce yürüdük, tüfek taşıdık, tuvalet önünde gece nöbeti tuttuk...21 gün sonra yemin edecektik...Yemin törenine ailelerimiz de gelebilecekti...Annemle babam İstanbul’dan kalkıp Burdur’a geldiler...Sanırım yüzbaşı ya da üsteğmendi, bir komutanın odasında gördüler beni ilk kez...Odaya ilk girdiğimde, asker elbiselerinin içinde ikisi de bana bakmış fakat tanıyamamıştı beni...Ben “baba” dedikten sonra, babam döndü ve daha bir dikkatli baktı yüzüme...O anda tanıdı oğlunu...Yüzüm simsiyah olmuş, kendi annem ve babam tarafından tanınmaz hale gelmiştim...İkisinin de hüngür hüngür ağlamaya başladığını gördüm...Onları ağlatan kendi görüntümden dolayı, kendimden utanıyor, kendime kızıyordum...“Birşeyim yok... Hiçbir şeyim yok...” demeye çalışıyordum...***Atina’da bıraktıkları “dört yabancı radyo ile bir televizyon ve gazeteye çalışan” gazeteci oğulları, kavruk bir er olarak tanınmaz halde karşılarına çıkmıştı...28 yaşındaydım...Tayyip Erdoğan’ın “bedelli askerliğin çıkacağını” ima etmesinden sonra, dün “bedelli haberleri teker teker gazeteye yansıyınca, bu görüntüler geldi gözümün önüne....”Bugünkü gazetede iki uygulamadan söz ediliyor bedelli için...Birincisi 35 yaşından büyükler için 21 gün askerlik ve 10.000 euro bedel, ikincisi 40 yaşından büyükler için 12.500 euro bedel ve askerlik yapmama koşulu...35 ya da 40 yaş farketmez...Bedelli de yapsa, bir erkek 20 gün, 60 gün her neyse bir süre mutlaka asker ocağında bulunup oranın havasını en azından solumalı...Bu önerim “Her Türk asker doğar” gibi bir tekerlemeden kaynaklanmıyor...Hayatı anlamlandırmak istiyorsanız, hayatın renklerini, dünyanın gerçeklerini anlamak istiyorsanız, “emirin demiri kestiği yerin” havasını bir nebze de olsa yaşamalısınız...Yaşamazsanız, onu yaşayanlara karşı hayatta “avantaj elde ettiğinizi düşünebilirsiniz...”Emin olun ki hayat muhasebesinin son toplamında yaşamaktan imtina ettiğiniz o “özgürlüğü kısıtlanmış, kavruk silüet” sizin avantajlarınızdan biri olacaktır...Hayatı daha iyi tanıyacaksınız böylece...Cüretinizi sınırlamayı öğreneceksiniz...****“ONLARIN 13 YAŞINDAKİ KIZ ÇOCUĞU RIZA GÖSTERSEYDİ?..”13 yaşında bir kız çocuğunun tecavüz vakasında “kişisel rıza”sını, ceza indirimine gerekçe olarak görmüş mahkeme...Uzağımızda olan “ötekileştirdiğimiz” şeylere karşı, bu kararı almak kolay...Çok merak ederim bu kararı alan mahkeme üyelerinin 13 yaşında bir kız çocukları var mıdır?..Ve varsa, o kız çocuğunun koskoca adamların kendisiyle birlikte olmak istemeleri karşısında göstereceği “rıza”ya, onlar nasıl rıza göstereceklerdi?..***Böyle olaylarda, uzaktaki kişilere yabancı olmamın verdiği duyarsızlıktan ve yabancılaşmadan kurtulabilmek için, kendi örneklerimle olayı içselleştirmeye çalışırım...Benim 11-12 yaşlarında manevi kızım var...Eğer benim o kız çocuğumun gelişmemiş bünyesinin ve bilmediği dünyanın labirentleri hakkında hiçbir geçerliliği olmayacak ve hayatını bir ömür boyu derinden etkileyecek çocuksu “rızası” bir cezanın, indiriminin gerekçesi haline geliyorsa, ben bu karara adalet demem...13 yaşındaki o kız çocuğunu bilmiyorum...Fakat kendi çocuğumu görüyorum...Onun duygularını, düşüncelerini, hayat karşısındaki ürkekliğini, çocuksuluğunu, nahifliğini yaşıyorum...Ben bu yaştaki çocuğun rızasını mı “tecavüzden cinsel ilişkiye geçişin zemini yapacağım?..”Mahkemede karar alan yüksek şahsiyetlere tek bir sözüm var...Hukuku, yasaları, kitapları, maddeleri, fıkraları bir kenara bıraksınlar...Kendi 13 yaşındaki kız çocuklarını ya da onların 13 yaşındaki hallerini gözlerinin önüne getirsinler...“Eğer rızasıyla koca koca adamlarla ilişkiye girdi diyeceklerse, söz veriyorum benim diyeceğim hiçbir şey kalmayacak...”Herkes ana baba çocuğu...O 13 yaşındaki kız çocuğu da...****FENERBAHÇE YAZIM VE FENERBAHÇE’NİN YENİLGİSİ...Hem spor sayfasına yorum, hem de kendi köşeme üç yazı yazdığım günler, çok dakik bir program yapmak zorunda hissediyorum kendimi...Bu köşedeki yazılar, “gün içinde ne olur ne olmaz” diye yazılmak için akşamı beklediğinden, bir de maç yazısı çıkınca iyice allak bullak oluyor ortalık...Önceki gün AVEA’nın sıkı Beşiktaşlı CEO’su Erkan Akdemir AVEA locasında Beşiktaş-Dinamo Kiev maçını izlemek üzere davet ettiğinde, maçtan birbuçuk saat önce buluşup Borsa lokantasında bir yemek yemeği teklif etmişti...Bizim İbrahim Seten ile Tayfun Bayındır’ın “hadi gidiyoruz abi” diye mesajı üzerine mesaj attıkları saatlerde ben gazeteye, Pazar ekine göndereceğim yazılarla meşguldüm......17.30 sularında İbrahim Seten’e şöyle bir mesaj attım sonunda:“Pazar Vatan ekine yarım sayfa... Kendi köşeme yarım sayfa... Senin spor sayfana üçte bir sayfa olmak üzere, bugün toplam 20 bin vuruşluk yazı yazmam lazım... Ne yazık ki durumum bu... AVEA’nın sıkı Beşiktaşlı CEO’su dostuma söyle, bir dahaki sefere inşallah...”***Dün, bir de baktım bu köşenin yanısıra Sivas-Fenerbahçe maçı gözüküyor fikstürde...Bu demektir ki, akşam yine allak bullak olmaması için gayet dakik organize etmek zorunda olduğum bir yazı programım olabilir...Bekledim maçtan birkaç saat önce, “Abi yazını alacağız” demelerini...Baktım telefon gelmiyor, his üstelemedim...“Bu hafta arası da Fenerbahçe’yi yazmamış oluruz...” dedim...Saat tam 20’de maç başlarken Tayfun kardeşime mesaj attım:“Bugün aramadığınız için, köşe yazısını saat 20’ye bıraktım... Artık maçı izleyip yazı gönderemem, çünkü kendi köşemle uğraşacağım... Sevgiler...”Durumu öğrenen İbrahim, yazıyı yazmamı istiyordu fakat artık mümkün değildi...Neyse maç bitti...Ben de yan gözle kendi yazımı bir taraftan yazarken izliyorum Sivas-Fenerbahçe maçını...Sivas bir attı, ikinciyi attı...Maç 2-0 bitti...Sıkı Fenerbahçeli kardeşim Tayfun’a bir mesaj atmamın zamanı gelmişti:“Benim Fenerbahçe adına izlemediğim maçı Fenerbahçe kazanamıyor... Gördün işte...”

Devamını Oku

'Patron yalakalığı yapmamak!..'

4 Kasım 2011

Böyle anlarda kendisinin de söylediği gibi, “kızgınlık, kırgınlık duysa da göstermez”, medeni davranır...Dün sabah saatlerinde Ertuğrul‘un (Özkök) mesajı düştü telefonuma...“Abdullah Gül’le ilgili söylediklerin güzel bir teori... Fakat benim listemde Abdullah Gül yoktu... “ diyor...Gerçekten de Ertuğrul’un “10 etkili adam” listesinde Abdullah Gül yok...Onunla ilgili analizlerimde Abdullah Gül’le ilgili kısım, çok da önemli değildi, fakat madem konuyu açtı ona bir cevap vereyim...Listeye baktığımda Abdullah Gül, Ertuğrul’un listesinde görülmüyor...Sakallı umre arkadaşının listesinde de keza yok Abdullah Gül...Enis’in (Berberoğlu) listesinde de Gül‘ün adını görmedim...Bir tek Sedat (Ergin) bütün siyasilerle birlikte Abdullah Gül’ün adını zikretmiş...Bu durumda şöyle düşündüm...Sadece tek kişi listeye Gül‘ü yazdığı halde, dördünün ortak listesinde Abdullah Gül gözüktüğüne göre, “ortak akıl”ları öyle gerektirdi dedim...***Konu sadece Ertuğrul‘un listesi olsaydı, yazacağım çok daha derin ve başka şeyler bulunacaktı mutlaka...Ertuğrul’un “Türkiye’nin en etkili 10 kişisi listesinde” kendisiyle ağır çelişkiye (tenakuza)düştüğü durumlar var...Şöyle diyor aralarındaki toplantıda Ertuğrul:“Hepimiz birbirimizin gözünü oyacak kadar ego sahibiyiz... Kendimizin adını önce koyduğumuzda, ardından kimin geleceğini düşünmemiz gerekecekti...Bir de patronu, dışarıda tutmaya karar verdik...Gerçekten güçlü bir insan...Hepimiz onu listeye koyacaktık...Ama bu sefer bize ‘yalaka’ diyeceklerdi...Ondan korktuk...Ama kabul etmeli ki, medyanın en güçlü ismi hala o...”***İşte bu kıvrak zekadır Ertuğrul‘u, Ertuğrul yapan...Bu cümleyle Aydın Bey’in, medyanın hala en güçlü ismi olduğu olgusunu bizzat Ertuğrul‘un ağzından duyuyoruz...Aydın Bey, “En güçlü medya patronu” diyor Ertuğrul; “Fakat 10 kişilik en güçlüler listesinde yok... Çünkü yazarsak ‘yalakalık’ olur...”Patrona ‘yalakalık olmasın’ diye bunu bir ‘görüş’ olarak belirtiyor ve böylece “yalakalık” yapmamış oluyor Ertuğrul!..Bu arada kendi listesinde Türkiye’nin en etkin 10 kişisinin arasında Ali Sabancı’yı sayıyor...***Kimdir Ali Sabancı?..Aydın Bey’in ortanca kızı Vuslat Doğan Sabancı’nın sevgili eşi...Kimdir Ali Sabancı’nın eşi Vuslat Doğan Sabancı?..Aydın Bey’in üzerine titrediği kızlar arasında Hürriyet gazetesinin yönetiminin patronajını teslim ettiği kızı...Yani?..Yanisi şu;Ali Sabancı, Hürriyet’in yeni kuşak genç patroniçesi Vuslat Doğan Sabancı’nın eşidir...Ertuğrul “10 etkili isim listesine, yalakalık olmasın diye Aydın Bey’in ismini koymadık...” derken, önce “En etkili medya patronu o” diyerek Aydın Bey’in hakkını veriyor ve arkadaşlardan rol çalarak “Aydın Bey’in en etkin 10 kişi içinde olduğunu dolaylı söylüyor...”***Sonra da, Hürriyet’in yeni patroniçesi sevgili arkadaşı Vuslat Doğan Sabancı’nın, eşi Ali Sabancı’yı “Türkiye’nin en etkin 10 kişisi arasında göstererek” bir taşla iki kuş vurup, üç kişiyi ekarte etmiş oluyor...Ertuğrul’un açıklamalarından özetle hem Aydın Bey’in hem de Ali Sabancı’nın Türkiye’nin en etkin iki kişisi olduğunu öğreniyoruz...Mesele bu değil...Elbette Ali Sabancı, kişisel yetenekleri, yaptıkları ve başardıklarıyla bu ülkenin ilk onda veya değil, en etkili kişileri arkasında...Kimse bunu tartışmıyor zaten...Tartışılan şu:“20 yıl Hürriyet gazetesini yönetmiş bir kişi, kamuoyunu yönlendirirken, daha dikkatli, daha etik davranması gerekmez mi?..”Ertuğrul Özkök’le ilgili, 28 Şubat süreci, Ahmet Kaya olayı, “411 el kaosa kalktı” manşetleri falan çok şey söylenebilir...***Bunlar değil benim üzerinde durduğum...Ben Ertuğrul Özkök’ün, arkasından gelen gazetecilere sunduğu “Genel Yayın Müdürü rol modeli olarak” kötülük yaptığını düşünüyorum...O Genel Yayın Müdürlüğü rol modelinde, “fırsatçılık etik bir kamuflaj içinde sunuluyor...”Kişisel çıkarlar, bağlı bulunduğu grubun ticari çıkarları, ideolojik bir ahlak mücadelesinin zorunlu tezahürü olarak gösteriliyor...Hayatta iyi, güzel, kötü, çirkin bütün sıfatlar ve kavramlar, o günkü kişisel ve grupsal çıkarlara göre, bir güzel paketlenip, “etik siyasi duruş, ya da toplumsal duyarlılık” olarak sunuluyor... Patronlarının birini değil, ikisini birden alt metinde, “Türkiye’nin en etkin iki kişisi gösterip”, “Yalakalık olmasın diye patronu listeye almıyoruz” diyen zihniyet böyle bir zihniyet...İsim vermeyelim, fakat dikkat ederseniz Ertuğrul Özkök’ü rol modeli alan yeni “Genel Yayın Yönetmenleri” başka medya gruplarında da aynı yöntemle çalışıyorlar...Rol modelleri ve öğrendikleri şey böyle çünkü...Gazetecilerin her yaptığı şeyin altında ‘gizli bir çıkarın’ olduğu izlenimi, siyasilerden başlayarak, patronlara ve tüm topluma bu şekilde yayılıyor Ertuğrul Özkök sayesinde...Gün geliyor, bütün patronlar “Ertuğrul gibi, gazetecilik dışı işleri gazeteci gibi bitiren genel yayın yönetmenleri arzu ediyorlar...”Ticari kurnazlıklara sahip, gazetecilik inisiyatifini ve kamuoyunu etkileme gücünü, “kişisel ve grupsal çıkarlar için kullanabilen” işadamı gazeteci modeli arıyorlar... Ertuğrul’a kızgınlığımın nedenim mesleğimize yüklediğin bu Makyavelist kurnazlık kodu...Bu sürecin sonunda geliyor, Başbakanların ve tüm siyasilerin; patronların “Gazetemin editöryel düzenine karışmıyorum” sözlerine hiçbir inanç ve güve duymamaları...Herkes herkesi tanıyor çünkü...Bu süreçlerin sonunda, buldozer gibi geçiyorlar, gazetelerin ve televizyonların üzerinden siyasiler...Başbakan’dan Başbakan’a genetik olarak intikal eden bu süreçlerin sonunda artık “genel yayın yönetmenleri patronlarla birlikte medya zirvelerine davet ediliyorlar...” ***Herkes farkında herkesin fonksiyonunun...Rahmetli Ufuk (Güldemir), ünlü bir televizyocuyla kavga ederken “Mesleki olarak döllediğim gazeteciler, ben öldükten sonra da seni takip edecekler” demişti...Ertuğrul‘un rol modelliğinde mesleki olarak döllediği kurnaz prototipteki Genel Yayın Müdürleri de tıpkı onun yöneticilik yıllarındaki gibi, kişisel ve grupsal ticari kurnazlıklar ve Makyavelistlikler’i gazetecilik adına yapmaktan gocunmuyorlar...İşin kötü tarafı, bu, patronlara bir gazetecilik aseti olarak gösteriliyor...Üzüntüm bu yazık durumadır...Yoksa dün mesaj gönderen Ertuğrul’un janti tavrının hakkı bakidir...Ne ki üzüntüm hiç geçmeyecek Ertuğrul!..*****KASIM, BAYRAM VE PARİS...Geçen yıl Kasım ayıydı, Türkiye’de çok gerilmiş, kendimi hep böyle zamanlarda olduğu gibi bir parça soluklanmak, kafamı dinlemek, ruhumu dinlendirmek için Paris’e atmıştım...Dört beş gün kalıp dönecektim Paris’ten...Yeni bir hayata başlamak üzere...***Ne ki “kader ağlarını çoktan örmüştü bile...”Ben bir parça ruhumu toplayıp, yeni bir hayata başlayayım derken, Paris’in o yalnız hüznünün ortasında bir gece vakti, Seine nehrinin üzerinde, “hayatın bütün hesaplaşmasıyla” karşı karşıya kalıverdim...Kasım ayının ortalarıydı ve hayat benden sonsuz bir hesaplaşmayı talep ediyordu...Her şeyle ve herkesle...İki minik yavrum için...***Paris, mutad sonbaharını yaşıyordu...Hüzünlü ışıkların vurduğu Seine nehrine baktım...Hayat 50 yaşında benden, 20 yaşındaki gibi genç ve taze bir mücadele talep ediyordu...Bu mücadeleyi vermezsem, o da bana bir şey vermeyeceğini ima ediyordu...İlk gençlik yıllarımdan beri “konformizmden” nefret etmiştim...Hani insanın, bir süre sonra maddi veya manevi hafiften kalantorlaşıp, mücadele yerine dejenereyi, tazelik yerine yeknesaklığı seçtiği, elde ettiği konforla yetinip onu kaybetmemek için, taviz üstüne taviz verdiği yavşak ve uyuşuk o ruh halini hiç içime sindiremezdim...***Ne de olsa Paris, yirmi yaşındayken, hayata ve mücadeleye başladığım, 35 yaşında bir kez daha gidip yaşamımın en önemli başarı kavşağına “merhaba” dediğim başkentin adıydı...Elli yaşımda, “bütün bir hayatla hesaplaşmaya Paris’te karar vermem belli ki ilahların tercihiydi...”Evrenden gelen o sesi iliklerime kadar hissettim...Ona sese cevap verdim...Adımlarımı sıklaştırdım...Yürüyüşümü hızlandırdım...Yapraklar sararmıştı ve cadde boyu yerlere dökülmüştü...Seine nehrinin üzerinde ışık hüzmeleri toplanmıştı...Paris 30 yıldan beri hayatımdaki yerini hiç değiştirmemiş, yine bana “sonsuz ilhamlar” vermek üzere ortamını hazırlamıştı...Geçen Kasım’dan bu yana tam bir yıl geçti...Yaşamamın üçünücü Paris dönemeci da, yine beklendiği gibi inanılmaz virajlarla başladı...Hoşgeldin Kasım...Yine bir bayram...Uzaklarda olsan da...İstanbul’dan koskoca bir “salut” demek lazım şimdi sana sevgili Paris...

Devamını Oku

Hiç gücenme Ertuğrul; Artık en etkili gazeteci sen değilsin, Ahmet Altan!..

3 Kasım 2011

Yirmi yıl yönettiği Hürriyet gazetesinde, üç arkadaşıyla “Türkiye’nin en etkili 10 kişisini seçmeye karar veriyor Ertuğrul...”Geçen Pazar 4 Yüz’ün seçtiği 10 etkili kişiyi açıklamadan, seçim kriterleri ile ilgili ilginç ipuçları veriyor eski Hürriyet yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök:“Hayli kabarık 4 ego masanın başına oturmuş...Kendinizin olmadığı bir listeyi katiyen kabul etmezsiniz...Kendinizi koyarsanız, olmaz eliniz gitmez...Sizi koymasalar gücenirsiniz...Siz koymasanız onlar gücenir...Başkasını koysanız, ‘Kendimi koymadım niye onu koyayım’ hesabı başlar...Kolay değil yani...”***Böyle yazmış Ertuğrul!..İtiraf etmeliyim ki, seçmekte zorlandığı “zor mesele” hiç de öyle zorlanılacak bir iş değil...Ego duvarlarını biraz aşsa, dışarıya çıkıp Türkiye’deki yeni oluşan siyasi trende, yükselen değerlere, medya etiğine baksa, “Bu Türkiye’de en çok hangi gazetecinin etkin olduğunu” şappadanak çıkartıverir...Kendisi Türkiye’nin en etkin 10 kişisi arasında 15 yıla yakın bir süre bulunmuştur sanırım...Bence bunun “gururuyla” yaşamalı, fazlaca ortaya atılıp iddialı analizler yapmamalı...Emin olabilir ki, şu anda söyledikleri, yazdıkları ve düşündükleriyle Türkiye’nin en etkili 10 kişisi arasına girmesi şizofrenik bir hayal ötesi durumdur... Kendisi, “Düşmanlarının cesetler halinde teker teker geçmelerini beklediği nehir kenarından” durumunu nasıl görüyor bilmiyorum ama, ben ona dostça bir kopya vereyim...***Uzun zamandır Türkiye’nin yeni siyasi eğilimleri, toplumsal yapılanması, Kürt meselesi, özgürlükler konusu, yurttaşlık aidiyeti, medya karteli, askeri vesayet, PKK’yla savaş, diktatörlükler, özgürlükler ve yeni Anayasa konularında Türkiye’nin en etkin gazetecisi -hiç tartışmaya gerek yok ki- Ahmet Altan’dır...Ertuğrul’un kişisel ego duvarlarını aşıp, bu hakkı sahibine baştan teslim etmeden, tek bir santim önünü göremesi mümkün değil...***Listenin birinci sırasına Tayyip Erdoğan’ı koyup, “bakın sizin hakkınızı nasıl da veriyorum” alt mesajıyla yürüyecek bir metin yazma meselesi değil bu mesele Ertuğrul’cuğum...Fetullah Gülen’i özenle listeye yerleştirme, Erdoğan‘ın yerine müstakbel Başbakan olmasına çalıştığın Abdullah Gül’ü 10 Etkin Kişi sıralamasının mutena ve müstesna yerlerine yerleştirip, “reverans sunacağın yer” hiç değil... (Reverans: selamlama ya da teşekkür amaçlı eğilerek veya dizleri kırarak yapılan hareketin adı...) Elbette saydığın bu kişiler Türkiye’nin en etkin kişileri Ertuğrul...Fakat bunları söylemek, malum-u ilam, pek de matah bir şey değil...Sosyologsun bilirsin, “şimdiki zamanın en etkin 10 kişisini” belirlerken, şimdiki zamanı “şu an” yani İngilizcedeki ifadesiyle “now” anlamında almayacaksın... Şu an dediğimiz “geniş bir zaman dilimi”ne tekabül ediyor ve Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin en etkin kişisi ilan etmek doğrusu bu ya, bu zaman diliminde hiç de çarpıcı bir analiz olmuyor...***Tayyip Erdoğan’ı bir kalem geçtik...Abdullah Öcalan’ı listeye koyarak gelecek muhtemel tepkilere karşı “biz en sevdiğimiz 10 kişiyi değil, Türkiye’de en etkin bulduğumuz 10 kişiyi seçtik” gibi sıradan bir tekerlemeye sığınman -doğru olsa bile-, polemik yaratmaktan uzak, bayat ve geri kalmış bir tekerleme...Tam da bu noktada Ahmet Altan “senin aksine, Türkiye’nin en etkin gazeteci-yazarı şimdilerde Ertuğrul’cuğum...”Bu süreci, senin sunduğun “Yurttaşlık Bilgisi derslerini andıran tekerlemelerin aksine, sürecin gidişini derinden ve direkt etkileyen yazılarla yönettiği için” Türkiye’nin en etkin 10 kişisinden biri Ahmet Altan...Ördüğün ego duvarları görmeni nasıl engelliyor bilmiyorum, fakat bizzat senin listende 10 etkin kişiden biri olarak gösterdiğin Ümit Boyner’in söylemlerini bile etkilediği ve onlara yol gösterdiği için senin aksine Ahmet Altan etkin Ertuğrul’cuğum... ***Geçen haftaki ünlü medya zirvesini hatırlarsın...O zirvede, bir zamanlar “muhtar bile olamaz” dediğin Başbakan karşısında birçok tanıdığın ‘evet efendim sepet efendim’ havası çalarken, en okkalı eleştiriyi Ahmet Altan’ın gazetesinin yayın yönetmeni yaptığı ve Başbakan herkesin aksine onu dinlediği için, en etkin 10 kişiden biri Ahmet Altan, sevgili Ertuğrul...Bunları fazlasıyla görecek ve anlayacak bir zeka kapasitesine sahip olduğunu biliyorum...Ya oluşturduğun ego duvarları, çevreni görmeni engelliyor... Ya nehre bakmaktan ve ne zaman ceset göreceğim diye meraklanmaktan, konsantrasyon kaybı yaşamaktasın...Ya son soruşturmalar vücut kimyanı bozmakta... Ya da ‘Hürriyet, Ahmet Altan’a geçer, benim de hürriyetim elden gider’ diye ürküyorsun...Başkaca bir neden gelmiyor aklıma...***Hadi sosyolojik analizlerde böylesine bir korku hükmediyor sana diyeyim...Peki en uzman olduğun “kadınlar, yaşam ve etkileri” konusunda nasıl bu kadar basiretin bağlandı Ertuğrul‘cuğum?..İnanılmaz reveranslar yaptığın o 10 etkin kişi listesine nasıl oldu da Emine Erdoğan’ı yazdırmayı beceremedin arkadaş?..Hiç beklemezdim böyle bir basiret bağlanmasını senden...Büyük hayal kırıklığı yaşıyorum Ertuğrul!..***ATATÜRK VE VAHDETTİN’İN KIZI SABİHA...Açık konuşmak gerekirse, yaşadığı dönemden kopartılmış boş bir tartışmadır “Atatürk başarılı da olsa bir diktatördü” tartışması...Atatürk öldükten sonra bütün Avrupa’yı faşizm kasırgası yutmuş, milyonlarca insan katledilmiş, esirler kampında dünyanın en büyük vahşetini yaşatmışken, Atatürk’ün siyasi hayatında diktatörlüğünu tartışmak, biraz ayıp...Benim Murat Bardakçı’nın kitabında yer alan ve Sevilay Yükselir’in dün atıfta bulunduğu “Atatürk’ün Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’a aşık olması” daha çok ilgimi çekiyor... Mustafa Kemal, Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’a evlilik teklifinde bulunuyor...Fakat, Sabiha Sultan “Önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ve Naciye Sultan’ın hayatı vardı. Enver Paşa’nın neler yapabileceğine şahit olmuştum. Mustafa Kemal Paşa daha fazlasını yapar diye korktum ve buna alet olmak istemedim!” diyor ve evliliği kabul etmiyor...Atatürk yıllar sonra manevi kızına ‘Sabiha’ ismini koyuyor...Sabiha ise sonradan Mustafa Kemal için;“Kendilerini bir defa görmüş ve hoşlanmıştım... Gayet yakışıklıydı... Ateş gibi gözleri vardı... Alev alev yanıyorlardı... Ama onunla evlenemezdim. Zira önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ve Naciye Sultan’ın hayatı vardı... Enver Paşa’nın neler yapabileceğine şahit olmuştum...” diyor... Sevilay şöyle sormuş:“Bu evlilik olsaydı tarih nasıl şekillenirdi acaba?Kabul edilen o teklif sonrası, Osmanlı’nın son padişahı ve halifesi Vahdettin’in damadı olarak hayatını devam ettirecek olan Mustafa Kemal nasıl bir rota çizerdi kendisine?..Bir Osmanlı damadı olarak aynı direnişi, azmi ve kararlığı gösterebilir miydi acaba?..Ailesini kaybetmeyi göze alıp, padişahlığın ve hilafetin kaldırılması için gözünü kırpmadan isyan bayrağını çekebilir miydi?..”Açıkçası bu sorular Atatürk diktatördü tartışmasından çok daha gerçekçi ve ilgi çekici...

Devamını Oku

Alex’in kırmızı kartı doğru mu yanlış mı?..

2 Kasım 2011

Artık Milli Takım ve Beşiktaş’ın yanı sıra, Fenerbahçe maçlarını da yazıyorum...Spor servisinden arkadaşlar “Her hafta diğer maçları da yazar mısın?..” dediler...“Hepsini yazamam, çünkü hepsini programlayamam” dedim...“Fakat Beşiktaş’a ek bir tane daha maç yazmamı illa ki istiyorsanız, Fenerbahçe’yi yazayım bari...” dedim... Nedeni şu;Fenerbahçe için bu yıl özel bir yıl...Adrenalin çok yüksek, özel durumundan dolayı maçlara konsantrasyon üst düzeyde...***İkincisi, “Elbette UEFA Şampiyonu çok seviyorum, fakat Fenerbahçe beni bu sene Galatasaray’dan daha fazla heyecanlandırıyor...”Bilmiyorum 6 yaşına kadar ailede estirilen Fenerbahçe rüzgarının bunda etkisi ne, fakat artık geçmişimle de ailemle de hayatımda onların bana yaşattığı bütün duygularla da yüzleşiyorum...Minikliğimin Fenerbahçe’siyle yüzleşme zamanım da gelmişti, onun için Fenerbahçe takımının gözlüğüyle, Beşiktaş’a ek olarak Fener maçlarını yorumluyorum...***Koyu Beşiktaşlı Manisa milletvekili dostum Erdoğan Yetenç aradı dün beni:- “Yahu Rehacığım” dedi, “Öyle bir yazmışsın ki sanki Alex’e gösterilen kırmızı kart yanlış karar... Oysa doğruydu kırmızı kart...”- “Evet” dedim, doğru, “Ben de öyle yazdım...”- “Fakat ‘10 Fenerbahçelinin onur mücadelesi’ başlığından ve yazının sayfadaki havasından, kırmızı kart kararı yanlışmış gibi bir izlenim çıkıyor...”- “O izlenimin müsebbibi ben değilim” dedim... “Müsebbibi Vatan gazetesinin Fenerbahçe’ye sempatileri olduğu bilinen müdürleri İbo’yla Tayfun... Onların elinden çıkan mizampaj öyle göstermiştir...”***Şaka bir yana gerçek şu...Kanımca Alex’e gösterilen kırmızı kart sanılanın aksine doğru...Fakat, Fenerbahçe’nin 10 futbolcusu Alex’siz takımda öyle bir mücadele gösterdi ki, bu mücadeleye sonuna kadar şapka çıkartılır...Bienvenu’yü saymazsak 9 Fenerbahçeli futbolcunun sahadaki onur mücadelesi, o doğru kararı veren hakemi bilen kontrpiyede bıraktı...Erdoğan Yetenç’in mizampajda gördüğü karışıklığın!! nedeni bu...****CEP TELEFONUNDAKİ SEKRETER...Cem Yılmaz’ın yanında görmeye aşina olduğumuz eski kız arkadaşı Lal Dedeoğlu açmış Topağacı’ndaki “Mahalle” restoranı...Geçen hafta sonu, Nokta dergisi günlerinden tanıdığım avukat dostum Münci İnci, “Gelsene bizim ‘Mahalle’ restorana” dedi...“Türk Sanat Müziği gecesi var... Uzun zamandır görüşmedik sohbet ederiz...”“Gönen” isimli genç solist Büyük Kulüp’te ve Mahalle’de dönüşümlü olarak program yapıyor...Çocuk Amerika’da mühendislik tahsili yapmış, okulu bitirmiş, diplomasını almış babasına teslim etmiş...“Benden bu kadar” demiş; “Al istediğin mühendislik diplomasını babacağım... Şimdi bana izin verirsen Türk Sanat Müziği söyleyeceğim... Radyoda program yapacağım... Kendi sevdiğim işi yapacağım...”***Onu izlerken, pırıl pırıl bir gencin kendi sevdiği ve istediği işi yaparken, performansının nasıl katlandığını görüyorum...Gözleri ışıl ışıl, hasta haliyle sahneden inmek bilmiyor...Şarkı söylemek, hissetmek, hissettirmek istiyor...Sahneden indiğinde benle konuşurken, “hayret” diyorum, “Benimle konuşurken hasta olduğunu sesinden anlıyorum... Oysa şarkı söylerken o sesin hasta olduğunu anlayamadım...”***O gece fark ediyorum Münci İnci’nin oğlu Altuğ’un elinde bulunan ve benim telefonuma benzeyen cep telefonundaki inanılmaz sihri...iPhone’nun son serisiymiş bu...Aman Tanrım!..Telefonun sekreteri var...Mikrofon haline getirdiğin cep telefonuna sesinle “Bana New York’taki İtalyan restoranlarını çıkart” diyorsun...Anında New York’taki İtalyan restoranlar çıkıveriyor karşına...“Yarın sabah 7.30’da uyandır beni” diyorsun İngilizce...“Alarm kuruldu” diye bir kadın sesi geliyor cep telefonundan...***Telefonda, her işinizi yapan, size her şeyi gösteren bir kadın sekreter var...Tek mesele, onunla İngilizce iletişim kuruyorsunuz...Ne isterseniz yapıyor, kadın yardımcınız...Neyi ararsanız buluyor, ne arzu ederseniz karşınıza çıkarıyor...Cep telefonunun bilgisayarı tuşla değil, sesinizin tınısıyla harekete geçiyor...Artık cep telefonunuz gerçek sekreteriniz haline geliyor...Uzun zamandır, hayatımda her şeyi kendi başıma yapmaya çalışıyorum...Bu benim için, ilginç bir oyun halini almaya başlamıştı...Son sekreterli cep telefonu sistemi, artık hayatımızda yeni bir devrimdir...“Tek başınalığa doğru” hızla gitmekteyiz..Elbette “sonsuz yalnızlık” diye de adlandırabilirsiniz bunu...****YUNAN HALKINI ŞİZOFRENİYLE YÜZLEŞTİRECEK TARİHİ SEÇİM!..Spiro Zenginoğlu Atina’ya ilk gittiğim günlerdeki yardımcımdı...Annesi ve kedileriyle yaşayan 42 yaşında beyaz saçlı bir İstanbul Rumu’ydu Spiro... Atina’ya pek alışamamıştı...Sanırım Tatavlalı yani Kurtuluşlu’ydu...İki lafın başı Yunanlılara sallardı...Yeni gitmiştim Atina’ya...Her şeyleri ilginç gelirdi bana o sırada ve bir gazeteci olarak, yeni gördüğüm şeylerden inanılmaz keyif alırdım...“Bir de ‘Ohi Gün’leri vardır bunların...” dedi bana bir süre sonra, Yunanlıların ne kadar lanet olduklarını anlatmak istercesine Spiro; “Durup durup, her şeye ‘hayır’derler bunlar... Adam olmaz anlayacağın bunlardan...”***Oysa 12 Eylül döneminin “darbe” ortamını yaşıyordu o sırada Türkiye...Herkes susturulmuş, sindirilmiş, sesi soluğu çıkamaz hale bürünmüştü...Komşudaki “Ohi (Hayır) Günü” o yıllarda sol rüzgarların esintisindeki genç bir gazeteci için “bulunmaz bir keyifti...”Başkentte en sevdiğim şey, “Ohi günlerinde”, Atina’nın ortasındaki Panepistimou (Üniversite) caddesine gidip, “Hayır Günü” protestolarını izlemekti...İkinci Dünya Savaşı’nda İtalyan nota’sına “Hayır” demişlerdi, şimdi ise Amerikan elçiliğinden başlayarak, anarşist semti Xheria’ya kadar heryerde ortalığı aleve veriyorlardı...Demirel’in “yollar yürümekle aşınmaz” sözüyle büyütülmüş bir 78 kuşağı genci için bulunmaz bir demokrasi nimetiydi “Hayır Günü” protestoları...***Hiç kimselere benzemezdi Yunanlılar...Hiçbir demokrasiye...Hiç bir halka...İlk yıllarım bu şizofreniyle geçti...Bir süre sonra Yunanistan’da gösterilerin her şeye karşı çıkan, her şeye “hayır” diyen tutumunun demokratik bir protestodan çok, “şizofrenik bir yaşam algılaması” olduğunu anlamaya başladım...Bir şey “yukarılardan söylendi mi” ne söylenirse söylensin önce bir “hayır” diyorlardı Yunanlılar...İtiraz etmedikleri hiçbir konu yoktu...Bir şeye itiraz ederlerse “var olduklarını ispat ettiklerini” düşünüyorlardı...***Dün, Başbakanları Yorgo Papandreu, Yunan halkının büyük çoğunluğunu “şizofrenisiyle yüzleştirecek” tarihi bir karar aldı...Avrupa Birliği, iflas noktasına gelen Yunanistan’ı kurtarmak için tam tamına 130 milyar euro yardım yapmayı taahhüt ediyordu...Ancak tek bir şartla...Bir daha “kemerler hiçbir şekilde gevşetilmeyecek biçimde sıkılacaktı...”Kemer sıkma demek, basit anlatımıyla Yunanistan’ın “göstereciler tarafından ateşe verilmesi” demekti...Yunan halkının “kemer sıkmaya” hiddetini bilen Papandreu, “130 milyar euro’luk yardımı kabul veya reddetmeye Yunan halkı karar versin... Referanduma gidiyorum...” dedi...Ortalık birbirine girdi, bütün Avrupa’da euro düştü, borsalar çakıldı, dünya izlemeye geçti... ***Karar eğer “hayır” çıkarsa, bu Yunanistan’ın temerrüte düşmesi demek, Avrupa’nın ve euro’nun fiilen çöküşü anlamına gelecek...Yunan halkı bile bile “kendi ülkesini ‘hayır’ diyerek iflasa sürüklemeyi göze alır mı?..”Genetik kodları yaşama “hayır” diyerek programlanmış!!! bir milletin, tarihi şizofreniyle yüzleşeceği seçimdir bu referandum...Ya “Hayır” diyerek ne kadar “demokratik olduklarını ispat edip iflas edecekler...”Ya da “evet” diyerek, ezber bozarak rasyonel davranıp kendi deyimleriyle artık “uysallaşacaklar...”Demokratik itiraz ve iflas...Rasyonel uysallık ve ekonomik kurtuluş...Gökyüzü, şimşek ve gök gürültülerinin tanrısı Zeus’un Atina’ya gelmesi gerekiyor...

Devamını Oku

Araziye yattığın gün sıra sana daha gelmemiş miydi Can kardeş?..

1 Kasım 2011

Sevgili Can Dündar,Hafta sonunda senin Akşam gazetesine verdiğin röportajı okudum...Uğur Dündar’ın Doğan Grubu’ndan ayrılması için, “Bir gün sıra bize de gelecek” demişsin...Seni ve son yıllardaki siyasi duruşunu düşünecek olursak, çok enteresan bir tavır...“Niye sana sıra geldi?” ya da “niye sana sıranın geleceğini düşünüyorsun” bilmiyorum...Keşke sıranın sana hiç gelmediği ve gelmeyeceği günlerde “bu demokrat ve özgürlükçü sesleri çıkartabilseydin?..”Çok makbule geçerdi...“Bir süre taviz verilebiliyor belki... Esneme noktamız var belki... Ama biz kırıldık...” demişsin;“Esneyecek bir yer kalmadı...”***Ne kadar esnemiş olduğunu doğrusu pek bilemiyorum Can kardeş, niye kırıldığını da?..Ancak nedense, “özgürlükleri ve demokratlığı hep sıra sana gelince ya da bu çıkışlarının prim yapacağına inandığında aklına getiriyorsun...”Oysa sevgili Can;Demokrasi ve basın özgürlüğüne, medyaya yapılan operasyonlar bugün sadece sıra sana geldiğinde düşüneceğin kadar basit olaylar değil ki...Hatırlar mısın daha 10 yıl bile olmadı, sen de o sırada SHOW TV’de belgesel yapıyordun...Hani büyük bankalara el koymuşlardı Türkiye’de...Hani bankalara el koyar koymaz, bankaların sahibi koca koca işadamlarına “Bankalarınızı kurtarırız, fakat bir şartla...” demişlerdi...O şartı da şöyle açıklamışlardı:“Televizyon ve gazetenizin yayın politikasını ve tepesindekileri değiştirirseniz...” Tesadüfe bak ki, basın özgürlüğü haykırışlarını içeren bu röportajını, Akşam gazetesine vermektesin...Keşke onlar sana sorarken, sen de onlara sorsaydın, “Bankaları kurtarmak için gazete ve televizyonlar üzerinde operasyon yapıldı siz hatırlıyor musunuz acaba?..” diye...***Sana soru soran kadın meslektaş, muhteşem demokrat olan karizmanın etkisinden sıyrılıp o günleri hatırlar mıydı bilmem, fakat gazetesinde mutlaka bu konuda “çok derin bir arşiv bulunmaktadır...”Keşke, “el konulan bankaları kurtarmak karşılığı, televizyon haberlerinin yönetiminin değiştirilmesi operasyonlarına da sesini çıkartabilseydin” Can kardeş...Siyaset, bankalara el koyma, dayatma, hapis ve medya operasyonlarından oluşan, o kirli zincirin halkaları arka arkaya geçtiğinde, üstelik 30 yıllık okuldaki sıra arkadaşının üzerinden buldozer gibi geçildiğinde, “Günah değil mi?.. Bu mudur demokrasi, özgürlük, çoğulculuk, serbest rekabet ve Cumhuriyet?..” diyebilmiş olsaydın...Fakat sıra sana gelmemişti değil mi o sırada?..***Ben müsterihim...Atatürk filmini yaptığın gün ve sonrasında sana kurulan “idam sehpalarını” kırabilmek için, hiç düşünmeden kendimi ortaya attığımda, seni değil, demokrasiyi savundum...Ne kadar kalkan olabileceksem, o kadar canhıraş kalkan olmaya çalıştım, film yapma özgürlüğün için...Bunu yaparken, senin “el konulan bankaları geri verme karşılığı yapılan medya operasyonunda, basın özgürlüğü adına, demokrasi ve özgürlükler namına tek bir satır” kalem oynatmadığını elbette biliyordum...Sesinin hiç çıkmadığı, hiçbir şey olmamış gibi araziye yattığın o günlerde, “demokrasiyi savunmak” sana itibar ve prim getirmeyecek değil mi?..O zaman rüzgarlar başka esiyordu çünkü...Ve elbette sıra daha sana gelmemişti...***Hiç anlayamadım; bana yapılan medya operasyonundan hemen önce, “belgeselimi yapmak için başlattığın çalışmayı aniden ve nedensiz yere” niye kesiverdin?..***Önemi yok...“Mustafa” filmin için de, Mustafa Balbay için de ben her zaman özgürlükler için savaşmayı “prim için yapılmayan bir demokrasi savaşı olarak” gördüm......Ne ki, maalesef senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim arkadaş...Ufuk Güldemir, seni Milliyet’e “romantik isyankar özgürlükçü kalem” olarak aldığında senden yazar özgürlüğü için sonuna kadar “arkasında durmanı arzu etmişti...”Ahmet Altan’a Milliyet’te o “linç” tepkisi geldiğinde ve Altan’ın gazeteyle ilişiğinin kesilmesi istendiğinde, Ufuk’un tek arzusu kendi arkasında durduğu “kalem” olarak senin de onun arkasında durmandı... Sen dümeni başka tarafa kırdın, orada olmadın......Ufuk yapayalnız istifa etti...Çok sonraları senin için çok başka şeyler de söyledi...Fakat onları söylemek ayıp burada; öyle değil mi?..***Üniversite birinci sınıfta yan yana oturduğumuz 78 yılından beri hep beraberiz değil mi sevgili Can?..Okuldaki sıra arkadaşlığı, eşlerimizle beraber geçirdiğimiz yılbaşı geceleri, birbirimizin evliliklerini içinde yaşayacak kadar yakın olup, hazırladığımız evlilik davetiyeleri, Atina’da, Ankara’da, İstanbul’da sabahlara kadar süren ev sohbetleri, hepsi bizim kişisel tarihimizin silinmez birer parçası öyle değil mi?..Bilir misin?..Bunca samimiyete, bunca yakınlığa, bunca paylaşmışlığa karşın, bir günden bir güne, başıma demokrasi dışı kalleş bir olay gelirse “Can’ı yanımda bulurum” diye düşünmedim...Olmazdın biliyorum...Sıra sana gelmemişse, oralarda hiç bulunmazdın...Hele “demokratik ve romantik isyankar prim getirmeyecekse” hiç oralı olmazdın...Sıra sana gelmişse demokrasiyi, prim getirecekse basın özgürlüğünü hatırlaman, gerisinde “arazi olman ya da araziye uyman” ondandır...Başkaca bir nedeni yok...“Can”ın sağolsun kardeş!..*****“KIRMIZI”DIR BENİM İÇİN HALLOWEEN GÜNLERİ...Dün Ayşe Nazlı okullarında bugün Halloween yani Cadılar Bayramı kutlaması yapılacağını söyledi...Cadı ya da vampir kostümleri giymenin gelenek olduğu, korkuyla eğlenmenin bir ritüel haline geldiği bayram Halloween Day (Cadılar Bayramı) Batı dünyasında...Cadılar bayramı öncesi, dün hayatımın en ibretlik günlerinden birini yaşadım sessiz sedasız...Yalnızdım...Ve hayat beni bir başınayken sınayabileceği, inanılmaz bir sınava tabi tuttu...“İbret”lik bir gündü ve hayatın insanı her yaşında inanılmaz sınavlara tabi tutacağını gösteriyordu...Geçtiğiniz her sınavda, ruhunuzu tekamül ettiriyordunuz...Kaldığınız her sınavda, yeniden sınava girmek zorunda bırakılıyordunuz...***Hayatta insanın gelişmesi, karşısına çıkan sınavlardan geçmesine bağlıydı...Geçemeyen bir daha giriyordu sınava...Geçene kadar...Geçemezse orada takılıp kalıyordu...Neyse...Bugün Halloween Day...Dün Cadılar beni bir yokladılar, bayramlarını kutlamadan önce...Kızım bugün okuldaki partiye “eskrimci” kıyafeti giyip gidecekti sanırım...Arkadaşıyla telefonda konuşurlarken, öyle dedi galiba...***Halloween Partisi olduğunu söyleyince, ona Atina’daki bir cadılar bayramı partisini hiç unutamadığımı söyledim...Nea Simirni semtinde bir Amerikalı Yunanlı’nın evindeydi Halloween Partisi...Herkes “tanınmayacağı şekilde değişik bir kıyafet giyerek” katılıyordu partiye...Benim için partide giyilen o kıyafetin bir anlamı yoktu, çünkü partiye katılanların neredeyse hiçbirini zaten tanımıyordum...Hiç kimseleri doğru düzgün tanımadığım o partiden, siyah maskeli bir kadını tanıyarak çıktım o gece...Sonra hayatımda o Halloween Partisi’nin etkisi uzun süre devam etti...Unutulmaz bir iki yıl geçmişti, o gece orada o partide başlayan elektriklenmede...Kızımın çok ilgisini çekti “Babasının Atina günlerindeki aşki Cadılar Bayramı partisi...”“Yazını okuyacağım” dedi dönüp bana...O öyle deyince hikayenin kırmızı noktalarını atmaya karar verdim hemencecik orada...Noktalarını atsanız da “kırmızı”dır benim için Halloween Parti’ler...Hoş geldi “cadı”lar, umarım hoş giderler...

Devamını Oku

Kadınların hükümsüz kıldığı erkekler!..

30 Ekim 2011

Dün internette gezerken, Hülya Avşar’ın programlarından birinde 17 yaşında Maraş’lı bir gençle yaptığı “mavrayı” az biraz izledim...Kendini erkek olduğu için güçlü zannedip, aynı anda “iki kadınla aşk ilişkisi kurabileceğini düşünen genç”, Hülya’nın “nasıl yani” şeklindeki fiştek sorusuna “Ne de olsa erkeğiz biz” gibi şişinmesi bol komik bir cevap veriyordu... 17 yaşındayken ben de taze bir erkek olarak, kadınlar üzerinde iyi kötü bir etkim olacağını sanırdım...İzlediğimiz filmlerden, yaşamın eşitlik arzulayan pencerelerinden, “erkek egemen toplum” aldatmacalarından, “üstün görünen!! erkeğe” karşı “eşitlikçi erkeklerden” sayardık kendimizi...O yıllarda ve elbette ondan sonraki çok uzun yıllar boyunca, bir erkeğin bir kadınla hiçbir zaman eşit olamayacağını, kadının erkek beyin yapısından kat be kat üstün olduğunu bilmeyecektim...***Çoktan geçmişim “erkek egemen toplumu”, gerçekte varolan “kadının yönettiği bir dünyaydı ve kadınların yönettiği dünyada erkekler kendilerini yöneten o spesifik kadının oyuncağıydılar...” İşin ilginç tarafı bu saf gerçeği, kadınların hepsi biliyor, buna karşın erkeklerin hiçbiri bilmiyordu...Ancak kadınlar bunu açık etmiyorlardı...Kadınlarla, erkeklerle olduğundan daha fazla samimiyet yaşamaya başladığımda, arkadaşım olan kadınlardan bu itirafları dinlemiştim... Bir kadın hiçbir zaman karşısına çıkan erkeğin koordinatlarına bakmıyordu...Erkeğin çevresinde hangi kadınlar var ona bakıyordu...Biliyordu ki, erkeğin koordinatları tek başına bir kadın için hiçbir şey ifade etmiyor...Bir kadın için ifade edecek tek şey öteki kadın ve çevresindeki potansiyel kadındı...Kadınlar erkekleri yönetiyorlar ve görünmez savaşı “erkekleri üzerinden kadınlar yaşıyorlardı...”***Bu gerçekleri anladıktan kısacık bir süre sonra, ikiz çocuklarım oldu...Kaderin cilvesine bakın ki, ikizlerin biri erkek, diğeri kızdı...Biyolojik çocuklarımdı...Anne ve baba aynı olduğuna göre, aynı genetik mirastan geliyorlardı...İki ayrı odada, iki ayrı evde aynı zamanlarda, aynı anneyle aynı babayla, aynı oyuncaklar, televizyonlar ve kanallar arasında hayatı paylaşıyorlardı...Girdikleri havuzdan, oynadıkları oyun parkına kadar herşeyleri aynıydı...Sonuçta ikizdiler...Tek farkları, biri erkek, diğeri kızdı...Benim için doğal bir laboratuvardılar...Erkek ve kadın arasındaki farkı, daha bebeklikten itibaren çözebilecek bir “canlı laboratuvar...”***İlk farkettiğim Poyraz’ın ağladığında “gerçekten üzülmüş, sıkılmış, canı yanmış ve mutsuz olmuş bir ruh halinde” olmasıydı...Poyraz’ın ağlaması “sahici bir ağlama durumuydu...”Ağlanacak duruma ağlıyordu Poyraz...Mina da ağlanacak durumlara ağlıyordu elbette...Fakat Mina ağlanmayacak durumlara da ağlıyordu... Küçük kızım bebekliğinin ilk günlerinden itibaren, erkek kardeşinin aksine “ağlamaya” bir üzüntü ve canı yanmışlık vesilesi olmanın ötesine taşımıştı...Mina için ağlama, aynı zamanda karşısındakine isteklerini yaptırmanın bir silahıydı...Zaman zaman ağlayarak ilişkilerini “yönetiyordu küçük kızım...” Oğlumun ağlama üzerinden ilişkilerini yönetmeyi düşenmek bir kenara, ilişki yönetmek gibi bir derdi bile yoktu...O isteklerini söylüyordu sadece...Saf ve nahif bir şekilde...İlk ders şu olmuştu...“Bir kadın elinde erkekle aynı olan enstrümanları, farklı amaçlarla ve geniş yelpazede kullanabilir...”Bir kadın insani enstrümanları, her zaman bir erkekten kat be kat daha fazla kullanır...Onların tüm etkileyici özelliklerinden sonsuz derecede yararlanır...Erkek biraz da ilkel bir doğaçlamayla hareket eder...Kadınsa kurmaca bir düzen oluşturur... ***Kız da erkek de bebekler...Seviliyorlar, sevilmek isteniyorlar...İlgi üzerlerinde, onu her daim yaşıyorlar...Kadın erkek farkları konusundaki ikinci dersimi burada verdi bana küçük çocuklarım...Çağırdığınızda Poyraz kafasını çevirip bakıyordu...Aklı başka yerde değilse, kafası başka birşeye takılmamışsa, ilgiye, sevgiye ve öpücüğe anında yanıt veriyordu...Poyraz bir lokma gibiydi...Her gören bir parça yutmak istiyor, yanağından bir parmak alıyordu...Oğlum bu durumlardan gayet hoşnut olduğunu gösteriyordu gülümsemesiyle...Bu sevgi ve ilgi hoş ve alımlı hanımlardan ve kendinden biraz büyük güzel kız çocuklarından gelirse, Poyraz’ın keyfine diyecek yoktu...Mina’ya ise sempatiklik göstererek, yaklaşma umudu hemen hiç yoktu...Kendini ağırdan satar, nalet davranır, ciyaklar ve kolay kolay kimsenin o güzelliğiyle haşır neşir olmasına izin vermezdi...Kendini korumaya alırdı...Bile bile kendisini sevdirmeyerek başkasına “eziyet” çektirebilirdi...Küçük kızım, kendisini sevmek isteyen birisine “olamaz” diye bağırarak hiddetlenebilirdi...Kendinde bu hakkı görüyordu, güzelliğini de bir silah olarak kullanabilirdi...Nice bakıcılar “Mina’yı ikna edemeden” ayrıldılar evden...Poyraz’ın ise bakıcılarla hiç sorunu olmadı...Hepsini sevdi hepsi tarafından sevildi...O bir erkekti...Poyraz’la bu kadar yakın olan bakıcıların büyük çoğunluğu Mina için “seni cadı seni” tabirini kullandılar...Elbette bakıcılar da birer kadındı ve kadınlar arasında “cadı tartışması” hiç bitmezdi...Mina kendisine çok yakın bulmadığı, çok güvenmediği insanlara karşı, hala bir mesafe koyuyor...İkinci ders şuydu:Bir kadın karşısındakine güvenmeden hiç açık vermez ilişkilerinde...Her zaman beyninin arkasında söylemediği birşeyler bulunur...Buna karşın bir erkek saftır ve şeffaflığıyla durumunu anında ayan beyan eder...Bir erkeğin, kadın karşısında oyuncaklı ve gizemli bir durumu yoktur...Oysa bir kadın bir erkek tarafından hiçbir zaman tam anlaşılmaz...Hep bir gizem ve koruduğu birşeyler vardır kadının söylediklerinin arkasında...***Üçüncü ders ise çok daha acıklıydı bir erkek olarak benim için...Poyraz belirli zamanlarda Mina’ya sesine bir otorite tınısı ekleyerek “Mina” diye sesleniyordu... Sesteki hafif yükseklik, Poyraz’ın Mina üzerinde kurmaya çalıştığı otoriteye ve onu uyarmaya yönelikti...Kızım kardeşinin otorite tınısı esansındaki uyarılarını pek kaale almıyordu... Ancak kızım hiçbir zaman Poyraz’a böyle tepeden “uyarıcı sesler” göndermiyordu...Fakat buna karşın görüyordum ki Poyraz’ın gözü aslında hep Mina’yı aramaktadır...Mina’ya göre davranmaktadır...Mina, sesine hiçbir otorite tınısı yüklemeden Poyraz’ı yapacakları şeyler konusunda yönetmektedir...Kız çocuğum erkek çocuğumu yönetmektedir...Tıpkı kadınların her zaman erkekleri yönettikleri gibi...***Poyraz da Mina da anne baba sevgisi arıyorlar...İkisi de anne baba ilgisini “en fazlasıyla” istiyorlardı...İlgi görmedikleri, ya da ilginin diğerine yöneldiği durumlarda geçici küslükler yaşıyorlardı...Ancak itiraf etmeliyim ki, “minik kızım yüzde 50-50’lik bir ilgiden kesinlikle hoşnut olmuyordu...”En az yüzde, 60-40’lık bir ilgi ve sevgi oranını talep ediyordu...Poyraz yüzde 50-50’ye razıydı...Mina değil...Bundan nasıl bir sonuç çıkartırsınız bilmiyorum...Fakat Hülya’nın televizyonda mavra yaptığı 17 yaşındaki genç kardeşime söyleyebilirim ki, “ben yüzde 50-50 oranda ikiz çocukları idare edemiyorum... Kızım erkek kardeşine karşı yüzde 50’den fazlasını talep ediyor...”Sen “tek başına büyük aşık havalarında iki kadını eşit aşkla idare edeceğini” iddia edebiliyorsun...Ya kafana saksı düşmedi kardeş senin hiç...Ya da sayı saymasını bilmiyorsun...

Devamını Oku

Yaşadığımız felaketler ve medya...

29 Ekim 2011

Reha Muhtar’la bu Pazar şehitlerimiz, deprem felaketi ve yaşadığımız dayanışma duygusunu ve medyanın bu konudaki konumunu konuştuk... Başbakan, medya patronlarını ve yöneticilerini terör zirvesinde topladı... Deprem felaketine karşı tüm televizyonlar ortak yayın yapıp para topladılar... Buna karşın sosyal sitelerde canlı yayında yapılan hatalara karşı çok ağır eleştiriler yer aldı... Bazı televizyoncular özür dilediler... Reha Muhtar’la tüm bunları konuştuk...* Dizileri, “şehit veya gazi veren ailelerin dramlarından öykü yaratmak yerine “ahlaksız tekliflerden” ibaret senaryolarından dolayı ağır eleştirdiniz... Televizyon programlarını kabız olarak ilan ettiniz... Niye?Televizyonculuk bir yaratıcılık mesleğidir... Bir tekniker meslek değil... Onun için televizyonlarda milyonlarca dolar para dönüyor... O inanılmaz paralar “yaratıcılığa veriliyorlar, kabızlığa değil...”24 şehit vermişsiniz, 500’den fazla insanı depremde kaybetmişsiniz... Depremde sakat kalanlar, terörde yaralanıp uzuvlarını kaybedenler... Türkiye’nin insanı hayatı boyunca inanılmaz dramlarla karşı karşıya kalıyor... “Hayatı roman” denir ya, aslında bunlara senaryo yazmaya bile gerek yok.Hayatı bire bir yazsanız yeterince dram var. Fakat ne yapıyorlar arkadaşlar. “Paranı bir gecede ödeyebilirsin” türü ucuz, libidoya yönelik bel altı muhabbetlerle rating almaya çalışıyorlar... Rating almaya çalışmakta bir sakınca yok... Elbette televizyoncu olduklarına göre işlerinin gereğini yapacaklar... Ne ki televizyonculuk bu kadar ağır dramların yaşandığı bir toplumda, bu dramları hiç öyküleştirmeden, ucuz Hollywood taklitçiliğiyle yapılacak bir iş değil... Ya da televizyon programcılığı, milyon dolarlar kazanırken, terör olunca programları iptal edelim mi etmeyelim mi demek hiç değil... Siz akademisyen değilsiniz arkadaş... Ayda üç beş bin liraya düşünce egzersizi yapmıyorsunuz... Yüz binlerce dolar alıyorsunuz... Bu paralar yaratıcı olun diye veriliyor size. Akademi tartışması yapın diye değil. Değiştirirsin televizyon programının akışını, durumun ve hayatın gerektirdiği yayını yaparsın. Bunun için kabız olmamak ve üretmek gerek tabii ki...* Şehit öykülerinden, gazilerin dramlarından öykü mü yaratırdınız?..Öykü yaratmaya gerek yok... Öykü zaten hayatın içinde duruyor. Şehit olan o gencin, sevgilisi evinde ağlıyor. Terörün kurşunundan ölen mühendisin çocuğu babasına ağlıyor. Babasız kalan çocuk, kocasız kalan kadın, evlatsız kalan anne, oğlu sakat kalan baba hayata nasıl devam ediyorlar...Onlar için hayat bitiyor mu... Bitmiyor devam ediyor. Peki bu hayatın dramasından daha çarpıcı bir şey olabilir mi hayatımızda? Aklıma ne öyküler geliyor... Fakat söylemeye gerek yok... Bunu yapabilmek için hissetmek lazım... O insanları sevmek lazım. Depremde giden hayatlara yakın olmak lazım... Bizde “yakın olmayı geçtim” onlar da şöyle yapmışlardı “oh iyi oldu” diye iç geçirenler var...* Müge Anlı ve ile Duygu Canbaş’tan söz ediyorsunuz sanırım...Müge’yle, Duygu’nun söyledikleri “duyarsızca söylenmiş sözler...” Fakat bu ülkede “Onlar da böyle yapıyordu... Oh oldu başlarına geldi” mantığını yapan o kadar çok kişi, çevre ve zümre var ki...“Belasını buldu” diyenler mi ararsın, “Allah hak ettiklerini verdi” diyeni mi bulursun, “Onlar da çok azmışlardı” diyenlere mi rastlarsın, artık bahtına ne çıkarsa. Bu toplumda etnisite, din, ideoloji, vatanseverlik, yurtseverlik adına, her şey yapılır... Her bela okunur... Her felaket “bir hesap görme” havasına sokulur... Bu ülkede faşizmin yaşam alanı, sadece etnik faşizmden ibaret değil... Her düşüncenin zorba faşizm sahası var...* Türkiye’de bir ilk gerçekleşti ve tam 19 yayın kuruluşu ortak yayın yaptılar Van’daki depremzedeler için ve tam 62 milyon TL topladılar. Televizyon tarihindeki bu ilki nasıl değerlendiriyorsunuz?Bu ülkede tabandan başlayan kampanyalar, sivil inisiyatifler gelişmemiş gelişmiyor...Bize sivil dendiğinde aklımıza asker olmayan her şey geliyor...Oysa o televizyon ortak yayınının fitilini “Başbakan’ın iradesi” ateşledi...Başbakan insani yardımlar konusunda çok hassas olunca, iş başa düştü, herkes yardım eylemine girişti...Çok olumlu bir gelişme...Fakat bunlar Başbakan iradesiyle, tetiklemesiyle, devletin tepelerinden esen rüzgarla, yapıldığında “sivil inisiyatif olmuyor...” Devlet eksenli inisiyatif oluyor...Biz ne zamanki “güç odaklarına güzel, hoş ve sempatik görünmek için yapmayız” bu davranışları o zaman o zaman “insancıl ve demokratik bir standarda” kavuşuruz...* Ortak yayına katılmayan kanallar için ne söyleceksiniz?..Hiçbir şey söyleme hakkına sahip değilim... Televizyonculuk özel bir alan... Herkes ortak karara uymak zorunda değil...Show TV o karara uymadı, önce Muhteşem Yüzyıl’ı...Sonra da Ne Giyinelim gibi bir şov programını yayına soktu...Bu hak sonuna kadar onların hakkı...Fakat ben olsam, böyle bir günde, farklı bir yayın akışı yapsam da, özellikle gece vakti “Ben ne giysem” türü bir programı yayınlamazdım...Normal günlerde “evet...”Fakat o gün öyle bir programı yayınlayarak kanal programın sunucularını da topun ağzına attı... O programın sunucuları bu programın “depreme karşı ortak yayın yapılacağı gün” yayınlanacağını bilmiyorlardı... Öyle bir günde millet tüm ünlüleriyle seferber olmuş üç kuruş beş kuruş yardım toplarken, “Ben ne giysem” gibi bir yayın izleyicinin yoğun tepkisine yol açar...Üstelik o yayın banttan...Ve elbette sunucular, katılımcılar bunun böyle bir gecede yayınlanacağını bilmiyorlar... Bir sürü sıradan espriler yapıyorlar... Yayıncılık bir sosyal matematik ve empati işidir...Bu hatalarını tez elden telafi etmeli o arkadaşlar...

Devamını Oku

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar bir millettirler!..

29 Ekim 2011

Bugün Cumhuriyet Bayramı...Yaşanan acılardan mülhem, bugün Bayram kutlanmıyor...Ancak bu Cumhuriyet Bayramı’nın varlığı gerçeğini değiştirmiyor...Bugün Bayram’dır...Bugün Cumhuriyet’in bayramıdır...***Yeni ve sivil bir anayasa hazırlanacak Türkiye’de...Bireysel özgürlüklerin ön plana çıktığı, bireyin toplumun önüne geçtiği, bireylerin yurttaşlık aidiyetiyle Cumhuriyet’e bağlı olacakları yeni bir düzene geçiyoruz...Bireysel hak ve özgürlüklerin toplumsal sorumlulukların önüne geçmesi güzel...İnsan önce insan olarak yaşamalı ve öyle muamele görmeli...***Ne ki bir de millet olmak gerçeği var...Cumhuriyetleri ve devletleri güçlü kılan, “millet” bilincidir...Amerikalılar bir millettir...İngilizlerin bir millet olduğu gibi...Almanların, Fransızların sapına kadar millet özelliği taşıdıkları gibi...Bir de İsviçre gibi ülkeler var...Yurttaşlık bağıyla devlete bağlılar...Millet olma özelliğinden, çok yurttaş olma özelliğine sahipler...İsviçre milleti diye bir şeyden bahsedilemez elbette...***Yugoslavya ve Sovyetler Birliği de ha keza, “yurttaşlarına millet bilinci” vermiyordu...Onun için bölünme ve parçalanma kaçınılmaz oldu...Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan yurttaşlar, elbette yurttaştırlar...Bireysel özgürlükleri, yurttaşlık aidiyetleri çok önemlidir...Yeni anayasada bunlara güçlü vurgular yapılması elzemdir...***Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar bir “millettirler...”Türk ya da Kürt olabilirler...Arap da olabilirler, Laz da, Gürcü de Arnavut da...Ancak hepsinin ortak özelliği tek bir milletin ferdi olmalarıdır...O milletin ismine ne koyarsanız koyun...O millet Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanların, yaşattıkları millettir...Millet olmayanın Cumhuriyeti olmaz...Kürt veya Türk değişik etnisiteler, tek bir milletin varlığını değiştirmezler...İsviçre federal bir sistemdir...Dağılan Yugoslavya federal devletlerden oluşurdu...Sovyetler Birliği, tek bir Cumhuriyet değildi...Sovyet Sosyalist “Cumhuriyetler” Birliği idi...Kıbrıslılardan bahsedebiliriz...Ancak tek bir Kıbrıs milletinden bahsedemeyiz...Kürt kökenli vatandaşlarımızın, yeni anayasaki tüm etnik haklarını almaları, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanların tek bir millet oldukları gerçeğini değiştirmemeli...Tek bir milletin farklı etnisitileri ve kültürüdür Türkiye’de varolan...Türkiye bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ya da Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, hatta İsviçre federal kanton sistemi değildir...***Bugün kutladığımız cumhuriyeti bir millet meydana getirdi...Milletin içindeki etnisite farkları, milletin millet olduğu gerçeğini değiştirmez...Millet olmayanın Cumhuriyeti olmaz...Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!..****AZRA BEBEĞİN BABASI...İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni bitiriyor Sinan Karaduman...Pırıl pırıl bir üniversitenin, pırıl pırıl bir bölümünden mezun oluyor genç adam...1 Temmuz 2009’da Semiha Karaduman’la evleniyor 32 yaşındayken Sinan...Babası Sivas Devlet Hastanesi eski Başhekimi olan bir doktor, Sinan Karaduman’ın...Erciş’te özel bir hastanede “çocuk hastalıkları uzmanı” olarak çalışıyor...***Eşinin doğumu için, babasının doktor olarak çalıştığı Erciş hastanesine gidiyorlar...Anne baba orada yaşıyorlar ve Sinan-Semiha Karaduman çifti, bebekleri Azra’yı orada, dedenin doktorluk yaptığı hastanede dünyaya getirmeye karar veriyorlar...Azra bebek, 9 Ekim’de dünyaya geliyor...Anne erken doğum yaptığından bir süre daha “baba evinde” kalmaya karar veriyor aile...Onlar baba evinde kalırken, deprem oluyor...Enkazın altında kalıyor aile...Azra bebek de kalıyor annesi ve babaannesiyle enkazın altında...***İki gün boyunca anne önce sütüyle besliyor Azra bebeği...Sonra açlıktan sütü kuruyor annenin...Aç kalan Azra bebeğin, ateşi çıkıyor enkaz altında...Genç anne, çökmüş tavanın altında 14 günlük bebeğini besleyebilecek tek bir formülü kaldığını görüyor...Kendi açlığından sütü kuruyan anne, bebeğini tükürüğüyle besliyor...Tükürükle beslenerek yaşaması imkansız olan Azra bebek, inanılmaz bir mucize sonucu 48 saat kaldığı yerin altından, sağ olarak kurtuluyor...Annesi ve babaannesi ile birlikte...Dünya basını “mucize” manşetleriyle veriyor haberi...***Azra bebeğin, hayatta kalma mucizesi üzerine, sayfalarca yazılar yazılıyor, anneyle röportajlar yapılıyor...Bütün dünya Azra bebeğin, hayatta kaldığı bu mucize anını fotoğraflıyor, Azra bebeğin hayata dönüşünü kutluyor...Dün depremden 123 saat sonra, Vanyolu Caddesi’ndeki Ereksan apartmanının enkazının altında çalışma yapan ekipler, bir erkek cesediyle karşılaşıyorlar...Cesedi battaniyeye sarıyorlar...Erciş Devlet Hastanesi’ne gönderiyorlar...Bir süre sonra ceset teşhis ediliyor...Battaniyeye sarılı halde bekletilen ölü, Azra bebeğin biricik babası Sinan Karaduman’dır...Mucize bebek hayata babasız başlayacak...Sadece 14 gün, gözünü yarım açtığında görebildi babasını...Hiç hatırlamayacak babasını gördüğünü...Hiç elini tuttuğunu anımsamayacak babasının...Yanaklarından öptüğünü bile bilmeyecek babasının onu...Babası Azra bebeğin hayatında hiç olmamış olacak ve bundan sonra da hiç olmayacak...Muhtemelen birkaç resim...Düğünde çekilmiş ve çoktan sararmış bir mutluluk anı...Belki de doğumdan hemen sonra kucağına ilk aldığında Azra‘yı...Azra’nın babasıyla elinde kalan tek hatırası, aslında hiç hatırlamadığı, hiç varlığını hissetmediği, anımsamadığı doğum sonrası baba-kız çekilen o bir kare fotoğraf olacak...****İNSANIN ACISINI HİSSETMEK İÇİN İNSAN OLMAK LAZIM...Depreme bağlanıp, “ölü sayısı 500’e ulaştı, binlerce yaralı, yüzlerce bina toprak altında” demek, televizyonculuk değil...Televizyonculuk yerin altında kalan dramları çıkartmak demek...O dramlardan insanlara, kendileri yaşıyormuşcasına içselleştirecekleri öyküler çıkartmak demek...***Ruhsuz bir televizyonculuk var yıllardır...İlgilenmiyordum...“Bana ne artık” diyordum...“Yazımı yazayım, okuyucuyla iletişim bana fazlasıyla yetiyor...” diyordum...Televizyonlarda, Digitürk’teki sinema filmlerinin, maçların, dünyadan ilginç tarihi belgesellerin ve çok çok arada bir ilginç duyduğum tartışma programlarının dışında hiçbir şey izlemiyordum...Sabah gazetesinde yazarken, Turgay Ciner’in patronajında Medya Grubu Başkanlığı yapan Kenan Tekdağ dostum “zaman zaman televizyon programlarını da eleştiren yazılar yazmak isteyip istemediğimi” sordu bana bir gün...“Hiç içimden gelmez üstat” dediğimi hatırlıyorum...***Yıllar geçti bu olayın üzerinden...Hala da bir televizyon programını eleştirmeyi pek içime sindiremem...Fakat deprem, şehitler gibi “toplumun atardamarına yönelik” bu derece duyarlı zamanlarda, bu derece “kabız, monoton ve sayılara endeksli ruhsuz” yayın yapılması, içime işliyor...Bunca yıldır anlamadıkları şey şudur, ortalıkta televizyoncuyum diye gezinip, şişinen varlıkların:Kaç ölü olduğu, haberin esasını teşkil etmez... Azra bebeğin dramının içeriği haberin ana unsurudur... Sayım memuru değilsiniz siz ki, ölüleri sayasınız... Gazetecisiniz, televizyoncusunuz siz... Hayatı yaşayacak, hayatı yansıtacaksınız...Neyse boşverin...Onlar bu ruhsuzluklarıyla devam etsinler...

Devamını Oku