Bedelli askerlik yapanlar askere alınmalılar…

Haberin Devamı

Yurt dışında gazetecilik yapıyordum...

Öyle “çakma görevde” falan değil, fiili olarak Atina’da faal gazetecilik yapıyordum...

O günlerde yurt dışında çalışıp 20 bin mark, (yaklaşık 12 bin dolar) bedel ödeseniz de iki ay Burdur’da fiili askerlik yapmak zorundaydınız...

Yunanistan’la tam savaşmaya ramak kalan 87 yılında, “Savaş ha çıktı ha çıkacak” diye bir taraftan Atina’dan bildirirken, diğer yandan da gece gündüz durmamış kitap yazmıştım...

“Savaşa Bir Var...”

***


Kitabı bitirip yayınevine teslim ettiğim gün, Örsan Öymen Bodrum’da kalp krizi geçirip, ölüvermişti aniden...

Daha 49 yaşında “bana gazetecilik ilhamlarının en büyüğünü veren bir Örsan Abi’yi kaybetmenin derin üzüntüsüyle”, yayınevini arayıp kitabı Örsan Öymen’e ithaf eden iki satırımı eklemelerini istemiştim...

Aylarca Atina’da savaş ha çıktı ha çıkacak diye beklemiştim...

Bu arada karımdan ayrılmış, yalnız kalmıştım Yunan başkentinin ortasında...

Gece gündüz savaş, haber, kitap ve ayrılık stresi derken, bir de Örsan Abi’yi 49 yaşında kaybedince, derin bir yalnızlığa gömülmüştüm...

***


“Atın ölümü arpadan olsun” psikolojisiyle o şartlar altında “askere gitmeye karar vermiştim...”

Birkaç parça eşyamı toplayıp, Atina’dan uçakla Rodos adasına geçtim...

İki gün Rodos’ta tatil yapmaktan ziyade, tatil yapanları seyredip, bir başıma Burdur’da birliğime teslim olacaktım...

Öyle de yaptım...

Koyu bir yalnızlığın içinde, toz toprak altında birliğimde talimlere başladım...

***


“Emir demiri kesiyordu” orada...

Dışarısı başka ve çok uzaklarda bir dünyaydı...

Yalnız başıma kaldığım tek zamanlar, gece vakti uyku öncesi koğuşun dışında sigara tüttürdüğüm zamanlardı...

Yıldızlara bakardım, sigaradan derin nefesleri ciğerime çekerek yalnız yaşamımın muhasebesini yapardım...

Dışardaki dünyayla, askerde yaşadığım dünya ne kadar birbirinden farklıydı...

Emir komuta zinciri ne kadar da farklıydı, dışardaki sıfatlarımız ne kadar anlamsızdı o dünyada...

Sabahtan akşama, gecenin geç saatlerine kadar, toprakta yuvarlandık, çalılıklarda sipere saklandık, uygun adım kilometrelerce yürüdük, tüfek taşıdık, tuvalet önünde gece nöbeti tuttuk...

21 gün sonra yemin edecektik...

Yemin törenine ailelerimiz de gelebilecekti...

Annemle babam İstanbul’dan kalkıp Burdur’a geldiler...

Sanırım yüzbaşı ya da üsteğmendi, bir komutanın odasında gördüler beni ilk kez...

Odaya ilk girdiğimde, asker elbiselerinin içinde ikisi de bana bakmış fakat tanıyamamıştı beni...

Ben “baba” dedikten sonra, babam döndü ve daha bir dikkatli baktı yüzüme...

O anda tanıdı oğlunu...

Yüzüm simsiyah olmuş, kendi annem ve babam tarafından tanınmaz hale gelmiştim...

İkisinin de hüngür hüngür ağlamaya başladığını gördüm...

Onları ağlatan kendi görüntümden dolayı, kendimden utanıyor, kendime kızıyordum...

“Birşeyim yok... Hiçbir şeyim yok...” demeye çalışıyordum...

***


Atina’da bıraktıkları “dört yabancı radyo ile bir televizyon ve gazeteye çalışan” gazeteci oğulları, kavruk bir er olarak tanınmaz halde karşılarına çıkmıştı...

28 yaşındaydım...

Tayyip Erdoğan’ın “bedelli askerliğin çıkacağını” ima etmesinden sonra, dün “bedelli haberleri teker teker gazeteye yansıyınca, bu görüntüler geldi gözümün önüne....”

Bugünkü gazetede iki uygulamadan söz ediliyor bedelli için...

Birincisi 35 yaşından büyükler için 21 gün askerlik ve 10.000 euro bedel, ikincisi 40 yaşından büyükler için 12.500 euro bedel ve askerlik yapmama koşulu...

35 ya da 40 yaş farketmez...

Bedelli de yapsa, bir erkek 20 gün, 60 gün her neyse bir süre mutlaka asker ocağında bulunup oranın havasını en azından solumalı...

Bu önerim “Her Türk asker doğar” gibi bir tekerlemeden kaynaklanmıyor...

Hayatı anlamlandırmak istiyorsanız, hayatın renklerini, dünyanın gerçeklerini anlamak istiyorsanız, “emirin demiri kestiği yerin” havasını bir nebze de olsa yaşamalısınız...

Yaşamazsanız, onu yaşayanlara karşı hayatta “avantaj elde ettiğinizi düşünebilirsiniz...”

Emin olun ki hayat muhasebesinin son toplamında yaşamaktan imtina ettiğiniz o “özgürlüğü kısıtlanmış, kavruk silüet” sizin avantajlarınızdan biri olacaktır...

Hayatı daha iyi tanıyacaksınız böylece...

Cüretinizi sınırlamayı öğreneceksiniz...

****


“ONLARIN 13 YAŞINDAKİ KIZ ÇOCUĞU RIZA GÖSTERSEYDİ?..”


13 yaşında bir kız çocuğunun tecavüz vakasında “kişisel rıza”sını, ceza indirimine gerekçe olarak görmüş mahkeme...

Uzağımızda olan “ötekileştirdiğimiz” şeylere karşı, bu kararı almak kolay...

Çok merak ederim bu kararı alan mahkeme üyelerinin 13 yaşında bir kız çocukları var mıdır?..

Ve varsa, o kız çocuğunun koskoca adamların kendisiyle birlikte olmak istemeleri karşısında göstereceği “rıza”ya, onlar nasıl rıza göstereceklerdi?..

***


Böyle olaylarda, uzaktaki kişilere yabancı olmamın verdiği duyarsızlıktan ve yabancılaşmadan kurtulabilmek için, kendi örneklerimle olayı içselleştirmeye çalışırım...

Benim 11-12 yaşlarında manevi kızım var...

Eğer benim o kız çocuğumun gelişmemiş bünyesinin ve bilmediği dünyanın labirentleri hakkında hiçbir geçerliliği olmayacak ve hayatını bir ömür boyu derinden etkileyecek çocuksu “rızası” bir cezanın, indiriminin gerekçesi haline geliyorsa, ben bu karara adalet demem...

13 yaşındaki o kız çocuğunu bilmiyorum...

Fakat kendi çocuğumu görüyorum...

Onun duygularını, düşüncelerini, hayat karşısındaki ürkekliğini, çocuksuluğunu, nahifliğini yaşıyorum...

Ben bu yaştaki çocuğun rızasını mı “tecavüzden cinsel ilişkiye geçişin zemini yapacağım?..”

Mahkemede karar alan yüksek şahsiyetlere tek bir sözüm var...

Hukuku, yasaları, kitapları, maddeleri, fıkraları bir kenara bıraksınlar...

Kendi 13 yaşındaki kız çocuklarını ya da onların 13 yaşındaki hallerini gözlerinin önüne getirsinler...

“Eğer rızasıyla koca koca adamlarla ilişkiye girdi diyeceklerse, söz veriyorum benim diyeceğim hiçbir şey kalmayacak...”

Herkes ana baba çocuğu...

O 13 yaşındaki kız çocuğu da...

****


FENERBAHÇE YAZIM VE FENERBAHÇE’NİN YENİLGİSİ...


Hem spor sayfasına yorum, hem de kendi köşeme üç yazı yazdığım günler, çok dakik bir program yapmak zorunda hissediyorum kendimi...

Bu köşedeki yazılar, “gün içinde ne olur ne olmaz” diye yazılmak için akşamı beklediğinden, bir de maç yazısı çıkınca iyice allak bullak oluyor ortalık...

Önceki gün AVEA’nın sıkı Beşiktaşlı CEO’su Erkan Akdemir AVEA locasında Beşiktaş-Dinamo Kiev maçını izlemek üzere davet ettiğinde, maçtan birbuçuk saat önce buluşup Borsa lokantasında bir yemek yemeği teklif etmişti...

Bizim İbrahim Seten ile Tayfun Bayındır’ın “hadi gidiyoruz abi” diye mesajı üzerine mesaj attıkları saatlerde ben gazeteye, Pazar ekine göndereceğim yazılarla meşguldüm......

17.30 sularında İbrahim Seten’e şöyle bir mesaj attım sonunda:

“Pazar Vatan ekine yarım sayfa... Kendi köşeme yarım sayfa... Senin spor sayfana üçte bir sayfa olmak üzere, bugün toplam 20 bin vuruşluk yazı yazmam lazım... Ne yazık ki durumum bu... AVEA’nın sıkı Beşiktaşlı CEO’su dostuma söyle, bir dahaki sefere inşallah...”

***


Dün, bir de baktım bu köşenin yanısıra Sivas-Fenerbahçe maçı gözüküyor fikstürde...

Bu demektir ki, akşam yine allak bullak olmaması için gayet dakik organize etmek zorunda olduğum bir yazı programım olabilir...

Bekledim maçtan birkaç saat önce, “Abi yazını alacağız” demelerini...

Baktım telefon gelmiyor, his üstelemedim...

“Bu hafta arası da Fenerbahçe’yi yazmamış oluruz...” dedim...

Saat tam 20’de maç başlarken Tayfun kardeşime mesaj attım:

“Bugün aramadığınız için, köşe yazısını saat 20’ye bıraktım... Artık maçı izleyip yazı gönderemem, çünkü kendi köşemle uğraşacağım... Sevgiler...”

Durumu öğrenen İbrahim, yazıyı yazmamı istiyordu fakat artık mümkün değildi...

Neyse maç bitti...

Ben de yan gözle kendi yazımı bir taraftan yazarken izliyorum Sivas-Fenerbahçe maçını...

Sivas bir attı, ikinciyi attı...

Maç 2-0 bitti...

Sıkı Fenerbahçeli kardeşim Tayfun’a bir mesaj atmamın zamanı gelmişti:

“Benim Fenerbahçe adına izlemediğim maçı Fenerbahçe kazanamıyor... Gördün işte...”

DİĞER YENİ YAZILAR