Atatürk’ün diktatörlüğü! Ve Nagehan’ın iffeti…

14 Kasım 2011

Gerçekten içimi acıtan bir durumla karşı karşıya kalıyorum her gün bu ülkede...Yirmi yıl önce TRT’de başlatmıştım Ateş Hattı ismiyle bir tartışma formatı...Zıt düşüncedeki insanların, en zıt fikirleri birbirleriyle korakor tartışacakları, heyecanlı, dinamik ve zıtların çatışmasıyla insanların beyninde oluşacak sağlıklı bir sentezi amaçlıyordu...İlk yıllar tartışmaları alabildiğine körüklerdim...Kimse tartışmak istemezdi çünkü...***Tartışmacı bulamazdım, dinamit gibi tartışacak, söyleyeceğini ilk ağızdan söyleyecek, evelemeyecek gevelemeyecek...Her gelen konuğuma “Aman bu bir televizyon tartışması, açık oturum gibi uzun girizgahlar yapmayın” derdim...TRT yıllarıydı o yıllar, konuşmacılar niye bu adam bu kadar üsteliyor diye hayıflanırlar, “sizin sorunuza geçmeden önce” diye başlayan uzun cümlelerle, kafalarında evvelden oluşturduklardı meramları anlatmaya girişirlerdi...Her seferinde “Ben size bunu sormadım” diyerek papaz olurdum böyle yapanlarla...***Çok programda çok kalpler kırdım, bu yüzden...Konuklarım tavrımın kendilerine yönelik bir kısıtlama olduğunu sandılar...Beni “kendilerine söz vermiyor” diye suçladılar...Sonra SHOW TV’deki Ateş Hattı’nda durumun iyiden iyiye değişmekte olduğunu gördüm...Programların belli bir dakikasından sonra konuşmacılar açılıyorlardı...İçlerindeki dökmeye başlıyorlardı...Yine de kontrol benim elimdeydi ve istemediğim durumlarda, anında müdahale edebiliyordum...***Üzerinden bir zaman daha geçti...İşin şirazesi yavaş yavaş kaçıyordu...Tartışmalarda, millet hafiften hafiften, birbirine karşı tartışmak yerine, sallamaya başlamıştı...Ağızdan çıkacak herhangi bir sözcüğün, başınıza bela olabileceği günlere doğru yelken açmıştık...SHOW’dan STAR’a geçtiğim günlerde, televizyon yönetiminden “Ateş Hattı programlarında canlı yayını 30 saniye geciktirici bir yöntem kullanmamızı” istedim...“Her an küfür gelebilir... Bunu önlemek için 30 saniyelik gecikmeyle yayını verelim...” dedim...Teknik altyapı hazırlandı ve 30 saniyelik gecikmeyle yayını sürdürür olduk...***Kendimi tanıyamaz hale gelmiştim...Bir zamanlar dinamit gibi programların yapımcısı, olayları ve tartışmaları fitilleyen televizyoncu gitmiş, “Aman acayip bir laf ederler de yayın rezil rüsva olur” diye, sürekli alert duran bir adam gelmişti...Tartışmacılar artık “Kesmeyin sözümü Reha Bey, haddini bildireyim karşımdakine” diyordu...Bir zamanlar bu tartışmaların fitilini Türkiye’de ilk yakan adam, şimdi tartışmalarda kaba saba, rezil, birbirini aşağılayıcı sözler söylenmesin, kavgalar edilmesin diye, inanılmaz bir mekanizmayı yürürlüğe sokmak zorunda kalmıştı...***Aslında kimsenin aklına gelmedi, ben de üzerinde durmadım...Git gide azgınlaşan tempoda, bir gün öyle bir nokta geldi ki ben tartışma olmasın diye programı kesmek zorunda kaldım...Parodilere, skeçlere konu olmuş bir televizyon yapımcısı için, ironik bir durumdu düştüğüm durum...Erman Toroğlu’yla Ahmet Çakar, teknik direktör Bülent Uygun’la “belaltı bir kavgaya girişmesinler” diye, onları karşı karşıya getirmeyecek formülleri yürürlüğe koyuyordum...- “Ben sorayım, o cevaplasın bitirsin, siz sonra yorumunuzu yapın...”***Bu ülkede Emin Çölaşan-Mehmet Barlas tartışmasını yaptıran, Uğur Mumcu-Mehmet Altan dev tartışmasının yapımcısı, tartışma programlarındaki seviye düşe düşe, “Siz söyleyeceğinizi söyleyin... Kapatın sonraki söyleyeceğini söylesin” noktasına gelmişti...Kim bilir belki de Tanrı bana hayatın kaç bucak olduğunu göstermeye çalışıyordu...Dinamik ve sahici tartışma olsun diye Türkiye’yi konuşmaya sevk eden adam, artık bütün yeteneğini, seviye düşürücü süfli kavgalar olmasın diye göstermeye çalışıyordu...***Nagehan’ın (Alçı) “Atatürk diktatördü” dediği o programı izledim... Yanlış zamanda yanlış bir ifadeydi Nagehan‘ın ifadesi...Hayır, “Atatürk diktatördü” kelimesini kullanmasın anlamında söylemiyorum bunu...Tartışmanın boyutu o değildi ve sanki sıradan bir laf söylercesine başka bir konu konuşulurken böylesine iddialı ve spekülasyonlara açık bir ifadeyi kullanıverdi Nagehan...Fazla fazla eleştirilir, “Şu anda yeri değil, yarın Atatürk’ü her yönüyle tarihçilerin katılımıyla tartıştığımızda bu konuyu ele alırız” diyerek rotayı düzenlemek gerekirdi...***Programın moderatörü olmadığından bu yapılmadı...“Atatürk diktatördü” süzü Mustafa Kemal’in hiç haketmediği şekilde ortada kaldı...Cevabı da verilemedi...Verilemeyen ve ortada asılı kalan cevap bir süre sonra, aslında kalemi ve zekası kıvrak diye bilinen bir yazar arkadaştan geldi...Ağzımın açık kaldığını hatırlıyorum...O yazar “Bu kadın televizyonlarda bu kadar çok gezerse, doğacak çocuğunun kimden olduğunu kocasına izah edemez” türünden bir laf ediyordu...Üstelik televizyonda diline hakim olamayan bir spontanlıkta değil, önceden tasarlanmış bir yazı dilinde...Bu ülkede çokça “içimin derinden acıdığını” hissederek uyanıyorum...İnsan haysiyetinin bu derece ayaklar altında olduğu bir ülkede, “nasıl haysiyetli bir dünya kuralabilir”, “insan haklarının bu derece alaşağı edildiği topraklarda nasıl insanca bir hayat kurulabilir”, sözlerin ve yazıların bu derece aşağılık ifadeler içerdiği bir ülkede nasıl gazeteci ve televizyoncu olunur çözemiyorum...Bir zamanlar Türkiye’yi konuşmak için televizyonlarda fırtına estiren bir televizyoncunun gelmiş olduğu bu garabet durum, ülkedeki zavallılığın bir tezahürü olsa gerek..*****BİR KAVANOZ HİKAYESİ...Öğrencilerine hayat üzerine ders vermek kararı ile sınıfa giren profesör, hiçbir şey söylemeden, kürsünün üstüne büyükçe bir kavanoz koyar...Ardından kavanozu tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar... Öğrenciler, hep bir ağızdan kavanozun dolduğunu söylerler...Bu sefer profesör içi çakıl taşı dolu olan bir torba çıkarır ve torbanın içindeki tüm çakıl taşlarını kavanoza döker...Sonra çalkalayarak taşların tenis toplarının arasındaki boşluklara yerleşmesini sağlar... Öğrencilerine tekrar sorar;- “Kavanoz doldu mu çocuklar?”Öğrenciler yine “evet doldu” diye yanıtlarlar.***Profesör bu defa içi kum dolu bir torba çıkarır ve torbanın içindeki tüm kumu kavanozun içine boşaltır...Onu çalkalar ve kumların, içi tenis topu ve çakıl taşı dolu olan kavanoza yerleşmesini sağlar...Bir defa daha sorar öğrencilerine;- “Kavanoz doldu mu çocuklar?..”Öğrenciler bir kez daha yanıtlar;- “Evet, doldu...”***Bu sefer profesör bir öğrencisini kantine gönderip iki fincan kahve almasını rica eder... Gönüllü bir öğrenci koşarak sınıftan çıkar ve kısa bir süre sonra iki fincan kahve ile geri döner...Öğrencisinin elinden kahveleri alan profesör bu defa bu kahveleri kavanozun içine döker ve çalkalar...Sınıfa dönüp son kez sorar;“Kavanoz doldu mu arkadaşlar?”Öğrenciler biraz şaşkın dördüncü defa “evet doldu” diye cevap vermek zorunda kalırlar...Bunun üzerine profesör içi tenis topu, çakıl taşı, kum ve kahve dolu kavanozu iki eli ile kaldırarak sınıfa gösterir ve şöyle der; ´- Bu kavanoz sizin hayatınızı simgeler...Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir...Aileniz, çocuklarınız, sağlığınız arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeyler...Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur...Çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeyleri temsil eder...İşiniz, eviniz, arabanız vs...Kum ise geriye kalan ufak şeylerdir...***Şayet kavanoza önce kum doldurursanız çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz...Aynı şey hayatımız için de geçerlidir... Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır...Dikkatinizi mutluluğunuz için değer taşıyan önceliklerinize çevirin...Çocuklarınızla oynayın...Sağlığınıza dikkat edin...Eşinizle yemeğe çıkın...Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın...Yani öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin...Önceliklerinizi, sıraya dizmeyi iyi bilin... Gerisi hep kumdur...Tam bu esnada bir öğrenci sorar; ´- “Peki, o iki fincan kahve neydi hocam?” Profesör gülerek yanıtlar: ´- “Bu soruyu bekliyordum... Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle birer fincan kahve içecek kadar yeriniz vardır... O iki fincan dostlarınızla keyifle içeceğiniz kahvedir!..” ***Elbette Burçin Alpacar’dan geldi bu öykü de...Pazar günü, tek yazı günü olmayan tatil günüm...Akşam 20 sularında, dostlarımla 3-4 saatlik keyifli bir sohbetin ertesinde, eve dönmek için bir taksi çağırdım...Taksici beni görünce, “Televizyonlarda bu sıralar göremiyorum sizi...” dedi...Ona çok dolu olduğumu söyledim...Çocuklar, yazılar, kitaplar, filmler, araştırmalar, evin ve ailenin sorumlulukları, anne baba...“Kim bilir belki bir süre sonra” dedim...O sırada kavanozdaki tenis toplarını, çakıl taşlarını, kumu ve dostlarla içilecek iki fincan kahveyi düşünüyordum...Taksiciye başkaca bir şey söylemedim, sustum...Gecenin ışıkları dar sahil yolunu aydınlatmakta, denize ışık hüzmeleri saçmaktaydı...

Devamını Oku

Mustafa Denizli olmaz Şansal abi, Abdullah Avcı olmalı!..

13 Kasım 2011

Şansal Abi; futbol dünyasındaki sıfatıyla Baron “Fatih Terim, Mustafa Denizli ya da Şenol Güneş’ten başkası olmaz... Onlardan biri Milli Takım’ın başına gelsin...” diyor önceki gün...Olmaz öyle şey Şansal Abi...Belli ki bu teklifi Maraton programındaki partnerin Mustafa Denizli için ortaya atıyorsun...Senin gibi kurt bir futbol adamı “Fatih Terim’in Galatasaray’ı, Şenol Güneş’in Trabzon’u çalıştırırken, sezon ortasında kendi takımlarını yarı yolda bırakıp Milli Takım’a geçmeyeceğini” bilir...Öyleyse ne demek istiyorsun?..Bellidir ne demek istediğin...Mustafa Denizli Milli Takım’ın başına getirilsin...Bunu da öyle bir yapıyorsun ki;Tek başına Denizli’den bahsedersen, polemik konusu olacağını biliyorsun, yanlarına Milli Takım Teknik Diretörlüğü’ne gelmesi mümkün olmayan Fatih Terim’le, Şenol Güneş’i de monte ederek, program partnerine Milli Takım yolunu açmaya çalışıyorsun...***Bu olayın Maraton programının istikbaliyle, SKY Türk’e sessiz sedasız alınan, Sergen Yalçın’ın yayıncılık geleceği ile ve Lig TV’ye taze kan arama arzusuyla bir ilgisi var mı bilmiyorum, fakat sana şunu söyleyeyim ki, “Mustafa Hoca’nın Milli Takım’a gelmesi doğru bir karar değil Şansal Abi...”***Şöyle sorayım sana;Hiddink’in hocalığı tartışılır mı Şansal Abi?..Teknik bilgisi, taktik bilgisi, futbol ezberi, uluslararası tecrübesi, futbolcu yönetimi becerisi; ne ararsan var mı Hiddink’te Şansal Abi?..Var dediğini duyar gibiyim... Peki ne yok Hiddink’te Şansal Abi?..Başarıya olan açlık, kendini dünya aleme ispat etmek için duyulan o yakıcı arzu, bu yok değil mi Hiddink’te?..Ununu elemiş, eleğini asmıştı daha Milli Takım’a geldiğinde bile öyle değil mi?..Oysa Türkiye artık milli takımından dünya çapında yeni bir zafer istiyor, bekliyor...Bunun için hırslı, arzulu, başarı için deli gibi ter dökmeye arzulu genç bir teknik direktör arıyor...Bir Dünya Kupası finali bir Avrupa Şampiyonası finali arzuluyor bu millet...Futbolun bu kadar içinde olup, futbolla bu kadar yatıp kalkıp, 70 milyonun içinden dünyanın en iyi takımlarından birini nasıl çıkartamadığına hayıflanıyor bu ülke insanı...***Mustafa Denizli’nin teknik direktörlük kariyeri tartışılır mı?..Tartışılmaz...Peki Chelsea’yi, Rus milli takımını, Güney Kore’yi çalıştıran Hiddink’in teknik direktörlük kariyeri tartışılır mıydı?..Elbette hayır!..Diyeceksin ki Hiddink yabancıydı, Mustafa Hoca Türk...Hoca, futbolcunun halinden anlar, onu motive eder...Bu bir avantaj gibi görünse de Hiddink’in de Mustafa Hoca’ya göre avantajları yok muydu Şansal Abi?..Hiddink Türk değildi, fakat milli takımlar konusunda çok tecrübeli değil miydi?.....***Fakat istenen başarının gelmemesindeki mesele o değildi ki?..Bunu sen de biliyorsun...Bu işin başına gelecek adam başarı için yakıcı bir arzu duymalı, dünyaya kendini ispatlayabilmek için, ateşin üzerinde yürüyecek bir ruh halinin fırtınasını taşımalı...Tıpkı bir zamanlar senin, benim, Can Tanrıyar’an SHOW TV’yi başarıdan başarıya koşturma arzumuzda olduğu gibi?..O günleri bir hatırla...O günlerdeki gibi yakıcı bir arzu, enginleri fethetme ruhu gerekmiyor mu yeni bir milli takım inşaası için?..Şansal Abi;Bu fırtınayı şu anda taşıyacak gibi görünen bir hocalardan biri Abdullah Avcı...48 yaşında, artık kendini tam ispatlayabileceği bir noktada...2006’dan beri, beş yıldır İstanbul Büyükşehir Belediye’yi gayet başarılı ve istikrarlı bir şekilde yönetiyor...Derbi maçlarda, tek maçlık kupa ayaklarında, takımı çok iyi motive ediyor, teknik ve taktik olarak futbolcusunu çok iyi hazırlıyor...Hırslı, arzulu ve “bir yerlere damgasını vurmak için hevesli...”Aklı hırsının önüne geçmiyor, Galatasaray’dan teklif geldiği halde, o sırada kendi takımını yarı yolda bırakacak kadar, gözü dönmüş bir ihtiras sahibi değil...***Kendisini yakından tanımıyorum...Fakat Beşiktaş taraftarı Büyükşehir Belediye’nin Galatasaray maçlarının aksine, Beşiktaş maçlarındaki aşırı motivasyonundan dolayı Hoca’yı pek sevmez biliyorum...Hatta Avcı’nın Galatasaray maçlarında aldığı sonuçlar Şifo Mehmet’le (Özdilek) aralarında ilginç bir tartışmaya da neden olmuştu...Ancak bunların Milli Takım için hiçbir önemi yok...Eğer Milli Takım’ın bir yerlere gelmesini istiyorsak, “Volkan’a Fenerbahçeli diye bağırmayacağız” Arena’da...Abdullah Avcı Galatasaray’a yakın diye karşı çıkmayacağız...Hepimiz Türk Milli Takımı’nın başarısı için kafa patlatacağız...Mustafa Hoca elbette kariyeri, futbol bilgisi ve tecrübesi ile Abdullah Avcı’dan daha önde...Fakat sağlık sorunlarını yavaş yavaş çözüyor ve Hoca artık dingin ve huzurlu bir hayat istiyor...Ben de onun dostu olarak, onun dingin ve huzurlu bir hayat yaşamasını arzuluyorum...Biliyorum ki; Milli Takım’la dünya kupası finali oynayacak bir yarışa girmeye kalkarsa, sağlığını kaybeder...Girmezse bu sefer Milli Takım sağlığını kaybeder...Genç, başarıya aç, kendini ispat şansı arayan kişilikli bir Türk antrenör, Milli Takım’a hoca olmalı ve yeni takımı teker teker, adım adım her yerden futbolcu seçerek, onları motive edip, şans vererek bir takım oluşturmaya başlamalı...Biliyorum ki Türkiye’nin futbolda büyük başarılara imza atmasına Başbakan bile kafayı takmış durumda...Genç Türk hocaların hepsinin şansı var...Hepsi de çok isterlerse buna muktedirler...Abdullah Avcı sanki eşitler arasında biraz daha eşit...*****ERKEKLER Mİ KADINLARI YÖNETİR, YOKSA KADINLAR MI ERKEKLERİ?..Bu hafta Eylem (Doğan) Pazar Vatan’da beni en fazla provoke edecek kadın-erkek ilişkileri sorularını sordu...Erkekleri kim yönetiyor, kadınların erkek üzerindeki etkileri gibi, benim tam beyin hücrelerimi harekete geçirecek sorular geldi...Ben de “Elim uzanmaz, lafım gitmez” demedim, ne düşünüyorsam söyledim...Ortada “Erkek egemen toplum” falan yok, ortada “Kadınlar tarafından yönetilen egemen olduğunu sanan erkekler topluluğu var...”***Bu gerçeği bilmezseniz, kadın erkek ilişkilerini de, sorunları da çözemezsiniz...Bir erkeği her halükarda bir kadın yönetir...Bu önce anne, sonra sevgili, daha sonra eş, daha sonra kız çocuk veya başka kadınlar olabilir...Buna karşın hiçbir kadını, hiçbir halükarda bir erkek yönetemez... Bu iş şöyle başlar;“Bir erkek çocuğunu, çocukluk yaşlarında hemen her zaman anne yönetir... Buna karşın bir kız çocuğunu çocukluk yaşlarında hiçbir zaman baba yönetmez...Tersine çoğu zaman, kız çocuğu babayı yönetir...İlk tecrübelerini de burada edinir... Gerisi kolay gelir...Onun için “Erkek egemen toplum” gibi boş ve hiçbir anlam ifade etmeyen geçersiz klişelerin arkasından gitmek istemiyorsanız, Pazar Vatan’daki soru cevaplara bir göz atın...Bu Pazar erkeklerin düşünmesini sağlar...Kadınlar mı?..Onlar biliyorlar bu gerçeği zaten...Sadece söylemiyorlar...*****TAYYİP ERDOĞAN’DAKİ DEĞİŞİM!..Yeni Anayasa tartışmalarıyla Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinde çok önemli “voltaj değişiklikleri” görülüyor...Bir kere Tayyip Erdoğan’ın, son Genelkurmay atamalarından sonra, asker ve polise yönelik hitabetinde gözle görülür yaklaşım değişiklikleri var...“Asker ve polisin birbirini tamamlayan iki unsur” olduğunun altını kuvvetle çizmeye başlıyor Erdoğan... Bunun nedeni, kendisini asker karşısında da emniyette olduğu bir Başbakan gibi hissetmesi...Orada artık muktedir olduğunu görünce, “askere karşı olan mesafeli duruş yerini kavrayıcı bir yaklaşıma terkediyor...”***Sadece bununla sınırlı kalmıyor Tayyip Erdoğan’ın söylemindeki, frekans değişikliği...Ona paralel bir örgütlenmenin olmayacağı tek bir devlet, Mustafa Kemal’e çok daha fazla vurgu, Anayasa hazırlanırken Gazi’nin sözlerinden hareket, millet tanımında, Atatürk’ü karşısına almadan günümüzle ortak bir dil tutturma çabası görülüyor...Tayyip Erdoğan kurumlar üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırdıkça, söylemlerinde devletin “kırmızı çizgileri” yeniden belirginleşiyor... Türkiye “Kürt meselesi, millet, anayasal vatandaşlık gibi konulardaki kırmızı çizgilerini” sivil hakimiyeti sağlamış bir Başbakan’ın ağzından yeniden görmeye hazırlanıyor...

Devamını Oku

Gazetecinin ölümü…

12 Kasım 2011

Akşama kadar enkazın ortasında resim çekiyorlar, haber yapıyorlar...Bir gazeteci için en gergin saatler ise, o haberlerin, resim ve görüntülerin İstanbul’a geçildiği sinir geren ölüm törpüsü o dakikalardır...Sabahtan akşama kadar harcanan onca emek, üçbeş fotoğraf, birkaç dakikalık görüntü, sekiz on paragraflık bir yazı, topu topu bir haber ve fotoğraf olarak girecektir...Gazeteci sanılanın aksine o fotoğrafları resimlerken, o görüntüleri çekerken büyük stres yaşamaz...Onları çekerken, kendisine bir şeyin olmayacağına inanır gazeteci...Tanrı’nın “gazetecinin görev yaptığı anda bir sınırlama koymayacağına” inanır...Resimlerini çekerken, görüntülerini kamerasına kaydederken umarsızdır...O bir gazetecidir...Ona kimse bir şey yapmayacaktır...Şizofrenisi ona öyle sandırır...***İzmit yıkılmış, İstanbul sabahtan akşama sallanmaktayken, yerin iki kat dibindeki stüdyoya nasıl koşarak girdiğimi hatırlıyorum şimdi...Girmeye ürken stüdyo kameramanlarına, “Bize bir şey olmaz!” diye bağırarak dalmıştım stüdyoya...Yerin iki kat dibi sallanmaya başladığında ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yayına devam etmiştim...Yayını sürdürürken, bir oyun gibi gelirdi her şey bana...Erzurum depreminde otel sallanırken, “bize bir şey olmaz deyip” yatmıştım gecenin kör karanlığında...İzmit’in civarındaki tarlaya helikopterden inip, yarıkların arasından toprak zeminde canlı yayına koşarken, “Bize bir şey olmaz... Gazeteciyiz biz...” şizofrenisini kesif bir şekilde yaşamaktaydım...Doğanın gazeteciye felaket veremeyeceği sanrısı ne zavallı, aptal ve şizofrenik bir aldatmacaydı...***Doğan Haber Ajansı muhabirleri Sebahattin Yılmaz’la, Cem Emir’in o gece kameralarını otel odasına koydukları anda yakalandıkları deprem anındaki duygularını ne kadar iyi biliyorum şimdi...Bir habercilik maratonunun sonunda, resimleri, görüntüleri ve haberleri İstanbul’a geçtikleri an, kendilerini en ölümsüz hissettikleri andır...Otele gidecek, odaya fotoğraf makinelerini ve kameralarını bırakacaklar...Sonra yemeğe gidecekler...***İçten içe kendileriyle gururlanarak...Yaptıkları işin ne denli önemli olduğunu hissedip, akşamın o saatinde, “geçtikleri haberlerin ve resimlerin zafer kareleri ellerinde olarak” yemeğe gitmenin hazzını yaşayacaklar...Günün en rahatladıkları anında, tavan başlarına yıkıldı o gazetecilerin...Van depreminin bunca ölümünün ve yaralısının arasından, sadece iki gazeteciden özel olarak söz etmem, onları “ayrıcalıklı adam” konumuna koymamdan kaynaklanmıyor...Ben onların dışındakilerin duygularını bilmiyorum ki o kadar çok...Bildiğim insanları anlatabiliyorum ancak...Ölmeyi hiç akıllarından geçirmediklerini biliyorum Sebahattin’le Cem’in o anda...Depremin onlara sökmeyen şizofrenisini yaşadıklarından kutsal bir iş yaptıkları için kutsal bir korunma duvarına sahip olduklarını zannettiklerinden eminim o gazetecilerin...Yaptıkları habercilik işini her şeyin üzerindeki bir misyon, tarih boyu parlayacak bir kahramanlık, gazetecilik mesleğine miras bırakılacak bir kutsallık olarak sayıyorlardı...***Enkazın altında yaşadıklarını iletebilmek için cep telefonlarının birinden dün 20 saniyelik bir sinyal gönderdiler gazeteciler...Gözümün önüne muhabirlerimin yüzlerce kez anlattıkları ölümlerine ramak kalan hikayeler, kendi ölümümle dalga geçtiğim enstantaneler, bir gazetecinin ölüme meydan okuyan “akıl tutulmasının” şizofrenik kayıtları gelmekte şimdi...Sebahattin’in ve Cem’in enkazın altında kaldıkları anki duygularını o kadar iyi biliyorum ki...O kadar çok yaşamış, çevremde o kadar çok yaşatmışım ki...Ne ki bu bir oyun değil gerçekten...Yaşadığımız, bir filmin sahneleri de değil...Enkazın altında iki gazeteci ölümün bir ucunda kollarını açmış beklediği bir sırat köprüsünde yaşadılar saatlerce...Gecenin geç saatlerinde Cem’in o sırat köprüsünden geçemeyip, ölüme teslim olduğu anlaşılıyor...Bilemiyorum Sebahattin’cik ne yapmakta o enkazın altında şu anda?..Yaşıyor mu, yoksa gazeteci ölümüne o da bir numune midir şimdi?..*****27 YIL HAPİSTE KALIP 5 DEFA KAÇAN SOYGUNCU...Sanıyorum gazetecilik yaparken ölümle dans etmemin bilinçaltında, çocukluk yıllarında seyrettiğim filmlerdeki “ilk kahramanlarım” yatıyor...Alain Delon, Charles Bronson gibileri bize “ölümle dans eden kahramanların gerçekte birer efsane olduğunu” zannettirirdi...***Onların soygunlar, hapisler ve öldürmelerle bezenmiş hayatlarında, sanki sıradan insanlarda varolmayan bir kahramanlık, kimsenin kolay kolay girişemeyeceği bir gözüpeklik ve yaşamı bir efsane gibi yalnız ve kahramanca yaşayan bir asalet vardı...Oysa o hayatların sonunda “vurularak gelen zamansız ölümler” vardı...Ne ki Fransız filmeleri “suçlu kahramanın ölümünü” öyle bir kutsuyordu ki, “o kahramanla özdeşleştiriyordunuz” kendinizi... Önceki gece o efsanelerden gerçek olan bir tanesinin, Michel Vaujour’un gerçek hayatını bir yine bir Fransız filminde izledim...Michel Vaujour bir banka soyguncusuydu, 27 yıl hapse mahkum olmuştu...Tam 5 kez cezaevinden kaçtı Vaujour...Kaçışlarından birisi Paris’teki cezaevinin damına karısının getirdiği helikopter yoluyla oldu...Cezaevinin damına tıpkı filmlerde görüldüğü gibi Vaujour’un eşi helikopteri getirdi ve Michel Vaujour cezaevinden öyle kaçtı...“En Büyük Kaçışım” (My Greatest Escape) filmi Digitürk’te Festival filmleri arasında gösteriliyor.....***Filmde Michel Vaujour’un kendisi oynuyor...Daha doğrusu bir belgesel röportaj şeklinde örülmüş filmde, banka soyguncusu hayatının en dramatik noktalarını bir felsefeci derinliğiyle anlatıyor...-”Çocuğunuz sizin gibi olsa ona ne söylerdiniz?..” diye bir soru var Fransa’nın efsanevi banka soyguncusuna...-”Ona, hayatın filmlerdeki gibi olmadığını söylerdim...” diyor, “yine de yapmak istiyorsa durmasın yapsın...”Dört duvar arasındaki hayatı, kaçışlarını, kadınlarını, aşklarını, ihanetleri ve hayat ile ölümü birebir yaşamak istiyorsanız “My Greatest Escape” filmini Digitürk’te Festival filmleri kuşağında mutlaka izleyin...Hala kendime gelemediğimi söylemeliyim...

Devamını Oku

Kırmızı ışıkta geçmekten daha mı tehlikeli, alkollü araç kullanmak?..

11 Kasım 2011

Ve nihayet beklediğim şekilde, alkollü araç kullanma cezası yılbaşından itibaren 650 lira gibi astronomik bir rakama çıkıyor...Bunun anlamı şu:İyi bir lokantada içkisiyle, etiyle, balığıyla 65 liraya çıkacak bir kişi, trafik kontrolüne yakalandığında 10 katı cezayı ödeyerek, “Yandım Allah” diyecek...Bir dahaki sefere, dışarda yemek yiyip, içki içerek, arabayla eve dönmeye “paydos” edecek...Hafif veya makul oranlarda demlenen vatandaşlar, “Şimdi taksi tutayım güzel güzel eve öyle döneyim” gibi “kendi açısından aptallık” sayacağı türden bir akıl yürütmesine mi başvuracak?..Elbette “hayır.”Türkiye’de akşam yeme içmeğe verdiği paraya yakın bir parayı ödeyip taksiyle eve gitmeğe kalkmak, “salaklık” olarak kabul edilir...Beyoğlu barlarına takılan hızlı gençliğe, bohem sanatçı ve entel tayfasına, ya da alemci bilinen sosyete takımının hayat tarzını değiştirmez bu cezalar...Hızlı gençliğin eve gidecek yolu özel arabası değildir...Bohem sanatçı takımı ise “taksi tutmaya” zaten bayılır...Sosyete alemcileri konusu gündem dışıdır...Onlar başka yollar ve yordamlarla evlerinin yollarını tutarlar...Tutmasalar da farketmez, ceza onlara koymaz... Bu ceza esasen “Akşamcı ya da sosyal içici” kıvamındaki insanlar için önemlidir...Hani kararında alkolü arada bir akşamları yemekle almayı bir yaşam gustosu olarak benimseyen, makul, mazbut, laik ve şehirli küçük burjuva aileler...Bu trafik cezalarının hedefi onlardır... ***Onlar gençliğin çılgın kesiminin ötesinde, entelektüel dünyaların bohem esintisinin dışında, yüksek sosyetenin alemci dünyalarının çok uzağında; ekenomik olarak ayakları yere basan sosyal bir sınıflar...Onların yaşam biçimi 650 liralık astronomik trafik cezasıyla değişecek; burası kesin...Hiçbirinin içlerinden gelmeyecek akşamları artık dışarda aileleri ve dostlarıyla içkili bir yemeğe gitmek...Bu türden yemekleri “evlerde düzenleyecekler...”Tanıdıklar dostlar da, yine alkollü trafik kontrollerinden yılıp, başka evlerdeki toplantılara katılmayacaklar...Gündelik alkol, evlerde aile içinde tüketilecek dört duvarın arasına kayacak...İçkili eşli dostlu aile yemekleri; orta sınıf aileler için bir sosyal iletişim aracı olmaktan çıkacak...Bu talebe hizmet sunan restoranlar azalacak, kısıtlanacak...***“Alkollü araç kullanmayı mazur gösteremem” hiçbir yolu yok; bunu kabul ediyorum...650 lira değil, 6500 lira olmasına da itiraz etmem...Çünkü “alkollü araç kullanılsın mı demek istiyorsun?..” türünden bir soruya muhatap olmak istemem; kimse istemez...Sorum şu; Kırmızı ışıkta ihlale 154 lira ceza kesen bir anlayış, alkole 650 liraya hükmediyorsa, kırmızı ışıkta geçmek alkollü araç kullanmaya göre dörtte bir oranında daha az mı tehlikeli demek?..Öyle midir gerçekten?..Kırmızı ışıkta geçmek, o sırada karşıdan karşıya geçen bir yayanın hayatını sonlandırmaz mı?..Diğer yönden yeşil ışıkta geçerek gelen arabayla, yandan çakışmaya ve bir faciaya yol açmaz mı?..Kırmızı ışık ihlaline ceza niye 154 lira da, alkollüye 650 lira?..Cezalar tehlikeleri oranında, eşit ve adil olmak zorunda değiller mi?..Bana gelince;Benim alkollü araç kullanma ihtimalim yüzde sıfır...Kırmızı ışıkta geçiş ihlalinde bulunma ihtimalim ise alkole göre çok daha yüksek...Soru tabiatıyla kendimle ilgili bir soru değil...Tersine yeni durum benim çıkarıma bile sayılabilir...Fakat hukuk, kişisel çıkarların ötesinde, adil ve tarafsız olmak zorunda değil mi?..Herkese eşit uzaklıkta?..*****LATİFE HANIM VE ATATÜRK’ÜN ÇOCUĞU...Dün televizyonda Petek’in (Dinçöz) programında görüyorum tartışmayı...10 Kasım nedeniyle çıkartıyorlar “Teyzem Latife” kitabını yazarak Abdurrahim Tuncak’ın Atatürk’ün oğlu olduğunu iddia eden, Mehmet Sadık Öke’yi...Atatürk’ün “belirli bir tarihten sonra çocuğunun olmadığının doğru olduğunu çünkü ünlü önderin çok sonkaki yaşlarda kabakulaka yakalandığını söylüyor” Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke...“Zübeyda Hanım Mustafa Kemal Paşa ölümcül kabakulak hastalığını geçirirken 10 yaşındaki Abdurrahman’ı niye yanına alıp da Paşa’nın yanına oralara gitti?..” diye soruyor...Abdurrahman’ın bu özel durumunu “Paşa’nın öz çocuğu olmasına” bağlıyor...***Dün programa Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe Urfa’dan telefonla bağlanıyor...“Bu tartışmaların abes olduğunu” söyleyerek, “Atatürk çocuğu olsaydı niye saklasın” diye soruyor ve ekliyor:“Çocuk sahibi olmak ayıp değil ki?..”Buna karşın Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke, “Atatürk’ün çocuk sahibi görünmemesini” Atatürk düşmanlarının, yalan ve iftirayla çok başka yerlere çekmeye çalıştıklarını söyleyerek, “Atatürk’ün 1917’de kabakulak olmasından sonra, çocuğunun olmadığını, daha önce olabildiğini ve olduğunu” bildiriyor...***Benim burada söylemek istediğim bir iki şey var...Ülke Adatepe çok kıymetli bir hanımefendi ve Atatürk’ün manevi kızı...Onun, leyhte veya aleyhte bu tartışmalara girmesi çok yanlış ve gereksiz...Atatürk’ün Fikriye Hanım’dan çocuğunun olmuş olması Atatürk’ün kişiliğini küçültmez...Olmuştur diye bir iddiam yok, ancak olmuş olması onu küçültmez...Dolayısıyla Ülkü Hanım’ın bu tartışmalarda taraf olarak görüş bildirmesi, karşı taraftan birilerini suçlaması Atatürk’e zarar verir...Girmesin bu tartışmalara...Tarihçiler kesin olarak ortaya çıkartırlar...***Latife Hanım’ın “Teyzem Latife” kitabını yazan yeğeni Mehmet Sadık Öke’ye gelince...Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” dediği gibi, “Hayatta en önemli şey gerçeklerdir...” Gerçeklerin üzerine gitme çabasını takdirle karşılıyorum genç yazarın...Aynı zamanda bir şeyi kendisine hatırlatmalıyım...Teyzesi Latife Hanım, Atatürk’ün diğer dünya liderlerine göre hayattaki en büyük kazançlarından biriydi...Atatürk’le ilgili ulu orta konuşmaması, hatta bir defa hariç hiç konuşmaması, onun kişiliğine ve anısına sonsuz saygı duyması çok artı puanlar...Atatürk Latife Hanım sayesinde hayatı dört bir yandan iğdiş edilen bir tarihi karakter olmadı...Gerçekliğinden emin olduğu şeyleri, sonuna kadar söylesin elbette Mehmet Sadık Öke...Ancak bunlar Atatürk’ün kişiliğini ve tarihsel rolünü hesaplarsak, çok büyük sansasyonlara yol açacak tartışmalar...Genç yazarın ismi Latife Hanım’ın yeğeni olması itibariyle, yeterince etkili...Aman dikkat...Çok dikkatli konuşmalı, çok dikkatli laflar edilmeli...Bugünlerde pek moda olan “sabah tartışmalarından biri haline getirilmemeli...”Önceki gün getirilmedi, umarım bundan sonra hiç getirilmez...Denebilir ki Napoleon’un hayatının bütün özel ve gizli sırlarını anlatan binlerce kitap var Fransa’da...Evet var...Fakat Fransız televizyonlarında “Napoleon’un özel ve cinsel hayatıyla ilgili hararetli açık oturumlara onların deyimiyle deba’lara” hiç tanık olmadım ben...Öyle bir şey yok oralarda...Emin olun!..*****SUNSET BULVARI’NI İZLEMEDİYSENİZ SİNEMAYI BİLMİYORSUNUZ!..Dün sabahın çok erken saatlerinden itibaren üç muhteşem güzellikte film izledim...Sinemayla, daha doğrusu hayatın kendisiyle ve gizemleriyle biraz ilgiliyseniz, insan denilen şey sizin için hala önemliyse önereceğim bu üç filmi mutlaka ama mutlaka izleyin...Birincisi dünyanın en önemli sinema klasiklerinden biri olarak kabul edilen 1950 yılında 3 Oscar alan Sunset Bulvarı...Kameralara aşık bir “Sessiz Film” yıldızının, en sonunda kameraların karşısında starlığını bir katil olarak yaşamasının çarpıcı ve etkileyici öyküsünü izleyeceksiniz...On ya da onbir dalda Oscar adayıydı 1950 yılının bu sinema klasiği...Üç dalda Oscar aldı...Şöyle düşünmeyin sakın...“1950 yılında geçen olaylar sıkar şimdi beni... Bugünle bağlantısı yoktur onların...”Var hem de nasıl var...Şöhret hastalığına tutulup kamera karşısına çıkayım da nasıl görünürsem görüneyim diyenleri anlamak istiyorsanız, “kameraların kendisinden uzaklaşmasından sonra intiharlara sürüklenen ve en sonunda katil olan” Norma Desmond’un hayatını izleyin... Hayat tecrübelerinizin zenginleştiğini farkedeceksiniz...

Devamını Oku

Gabriella’nın intikamı!..

10 Kasım 2011

“10 yıl iş verdim... Milletvekili yaptım... Siyasi kariyerini başlattım... İhanet etti bana!..” diyor, Slivio Berlusconi, “şov kızı ve televizyon şöhretiyken” tanıyıp, ilişkisiyle birlikte partisinden milletvekili yaptığı Gabriella Carlucci için... “İçimizdeki 8 hain” dediği listede, bir zamanlar aşk yaşayıp siyasete soktuğu Carlucci birinci sırada...Çünkü Carlucci, son dakikada ihanetin en “büyüğünü” yapıp, Berlusconi’nin partisinden istifa edip, muhalefetteki partiye geçiyor...O çok sevdiği, “Ben bunun için doğmuşum” dediği İtalyan Başbakanlığı’ndan, Berlusconi’yi hiç kimse değil eski sevgilisi ve elleriyle milletvekili yaptığı kadın indiriyor...***Oysa Gabriella, çok değil daha bu yılın başında şöyle demekten çekinmiyordu Berlusconi’yi anlatırken:“Çocuklarım için örnek olabilecek derecede, efsanevi birisidir o...”Bir kadının, kendisini “playboy zannedip, kadınlarla küçük keyifli oyunlar oynayabileceği” vehametine kapılan, bir erkeğe karşı intikamının adıdır Gabriella...Daha birkaç ay önce “efsanevi kişilik, çocuklarına örnek olacak bir erkek” diye nitelediği, aşk yaşadığı ve aşkın sonunda milletvekilliğine uzandığı bir adamı “en fazla ihtiyaç duyduğu anda düşmanlarıyla biraraya gelerek sırtüstü yatırabilir...” Gabriella’nın hareketini “ihanet” olarak adlandırıyor Berlusconi...Oysa Gabriella ve kadınlar bunu “intikam” olarak adlandıracaklar...Nedeni açıktır bir kadın için:“Berlusconi yaşadığı onca aşk ve kadınlarla sayısız ilişki ve flörtleriyle Gabriella’nın gururunu incitmiştir...”***Bir kadının alabileceği intikamların korkunçluğunu bilememesi, televizyon ve gazetelerin sahibi bir medya imparatoru, multimilyarder bir işadamı, dünyanın en seçkin futbol kulüplerinden birinin sahibi ve Rönesans’ın gerçekleştiği ülkenin Başbakanı olan bir adam için ne büyük bir handikap!..Gabriella’yı aramış son bir kez, belki kararını değiştirir ve “hainler listesinde yer almaz” diye...Bir kadın, bir zamanlar aşk yaşadığı bir erkeği arayıp böyle bir “rica”da bulunsa, hiçbir erkek buna “hayır” diyemez çünkü...Berlusconi de bir erkek gibi düşünüyor Gabriella Carlucci’yi...Oysa o bir kadın...Ve kadının intikamı en acınacak anda olacaktır...***Onun için gizli servislere ve her türden espiyonaj faaliyetinde çalışanlar, “eğer hedefledikleri bir erkekse, mutlaka adamın halihazırda ya da geçmişindeki sorunlu bir kadın üzerinden giderler...”O kadınlar üzerinden “adamın şeceresindeki zaafları bir bir ortaya döküp öldürücü darbeyi” vururlar... Berlusconi’nin bunu bilmemesi imkansız...Demek ki Roma’da Kleopatra’nın entrikalarının ertesinde sırtından bıçaklanan atası Sezar’dan hiç ders almadı...“Sen de mi Brütüs değildir” o aslında...“Senin yüzünden Kleopatra”dır...Berlusconi, “Sen de mi Gabriella” diye, kendi durumunu izah ederse büyük hata eder...Berlusconi açısından basit gerçek; “Gabriella ve gururunu kırdığı tüm kadınların intikamıdır...”Bütçe, kriz şu, bu; onlar teferruattır...****BİLGİSAYARLARI VE KAMERAYI ÇALANLARI YAKALAYACAĞINIZI UMUYORUM...Çalışma büromdan önceki gece yarısı iki hırsız iki lap-top bilgisayarı ve el kamerasını çaldılar...Hırsızlardan birini gören tanıklarım var...Türkiye çok karışık günlerden geçiyor...Ya da şöyle söyleyeyim...Türkiye hep çok karışık ve gizli olaylarla doluydu, ancak şimdi olaylar ayyuka çıkınca, “olayların arkasında acaba başka bir el var mı?..” sorusu gündeme gelmeye başladı...***İki bilgisayar ve el kamerasını çalanlar, adi bir hırsızlık vakasının müsebbibiler mi yoksa, bilgisayarlardan ve kameradan “kendilerine yarayacak bilgiler çıkacağını” uman gizli ellerin tetikçisi mi?.. Polis arkadaş çalışma bürosundaki kitapları görünce “ben olsam bu kitapları götürürdüm, bilgisayarı değil...” dedi...Bilgisayarları götürenler, onu tezgah altından satacakları üçbeş kuruşu mu önemsiyorlar, yoksa içinden çıkacak bilgileri mi?..Hırsızlardan birinin eşgali belli...Yakalanmasını bekliyorum...Dün arayan Hüseyin Çapkın ve Ramazan müdürün, bizzat benim yakınımda olan nice olayda gösterdikleri başarıyı, bu hırsızlardan esirgemeyeceklerinden eminim...Bilgisayar önemli değil...Kimin ne yapmaya çalıştığı önemli... ****VE 10 KASIM...Bu dönem ısıtılan tartışma “Atatürk”tür biliyorum...Olsun varsın ısıtılsın, tartışılsın, bilinmedik bir yeri, atlanmış, gizli kalmış, gözlerden ırak tutulmuş bir kısmı kalmasın...Bu tartışmayı yürüten arkadaşlara tepki duymuyorum, olsun varsın onlar da bu dönem bunları tartışsın...Bana gelince;Ben çok tartışılan ve geçmişinde büyük hatalar da barındıran bu Cumhuriyet’in, “onların varlığında çok önemli katkıları” olduğunu söyleyeceğim...***Fiziksel varlıklarından söz etmiyorum...Dünyaya bakışlarında, hayatı okuyuşlarında, nasıl bir ülkede doğduklarında, hangi yöne doğru yol alacaklarında, Mustafa Kemal’in hayatlarında ne kadar belirleyici olduğunu anlatacağım onlara...O belirleyici rolün, yaşanan tüm tartışmaların ötesinde ona yönelik derin bir şükran borcunu üzerlerine yüklediğini söyleyeceğim...Ona teşekkür etmelerini ve bu şükran duygusundan “hiçbir zaman vazgeçmemelerini” öğütleyeceğim...Atatürk öyleydi veya böyleydi...Her şeyi tartışabilirler...Fakat insanlık, önce ona teşekkür etmeyi gerektiriyor...****MUSTAFA’NIN MEKTUBUNA 10 KASIM’DA İÇİMDEN KOPAN BİR İKİ SÖZ...Dün Mustafa’nın bana gönderdiği mektubu yayınladım...Baktım sabah saatlerinde milletvekili seçildiği Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı ve yöneticileri Mustafa’yı ve Haberal’ı ziyaret edip bayramlaştılar...Mutlu olmuş, yalnız olmadığını hissetmiştir Mustafa...Hazır kendisini iyi hissettiği bir günde ona “mektubunda en kalbi dostluk ve teşekkür” ifadelerinin ötesinde, “özenle yazdığı iki satır” için duygularımı söyleyeyim...Sevgili Mustafa;“Zaman zaman girdiğim polemiklerden çok gerildiğini” söylüyorsun sözcükleri büyük bir itinayla seçerek...Seni hiç germek istemem...Hele içerdeyken...Ne ki, “Ben duruşunda insanlığı kaybetmeyenlerle, temiz siyasi tartışmalar yapanlarla, karşısındaki üzerinde cellat kesilmeyenlerle hiç sert polemiklere girmiyorum....”***Hayata, insanların inançlarına, duygu ve düşüncelerine, muhalif ya da yandaş duruşlarına karışamam ki ben...Fakat, türlü iftiralarla insanları itibarsızlaştırmaya çalışanlarla, “kadın”ı kullanmaktan çekinmeyip en kirli belaltı operasyonlara tevessül edenlerle, insanın şeref ve haysiyetini yerin dibine sokarak, aileyi bile yok etmekten bir nebze utanç duymayanlara karşı -maalesef seni germekten üzüntü duyduğum- o polemikleri yapıyorum...Ben çok iyi bildiğin gibi “siyasi değil, önce insani bir adamım” sevgili kardeşim...***Bu yapılanların “insanlık” olmadığına inanırım... “İnsanlık” adına yapıldığının söylenmesi “o faaliyetlerin insanlık dışı bir canavarlık olduğu gerçeğini” yok etmiyor ki Mustafam...Bugün Atatürk’le dolu dolu geçireceğin bir 10 Kasım diliyorum sana kardeşim...

Devamını Oku

Balbay'ın tozlu postalar arasında kalmış mektubu...

9 Kasım 2011

Dün sabah uyandığımda saat 6.30’du...Bayram bana bir acayip geldi...Yenilenmek ve eski enerjilerden kurtulma ihtiyacı duyuyorum... Kitaplar, bilgisayar, filmler, kanallar, cd’lerle dolu çalışma odası...Olaylara yetişmeye çalışmaktan, hayatı düzenlemeye uğraşmaktan, aylardır doğru düzgün, fazlalıkları, dergileri, broşürleri, postaları, davetiyeleri ve kitaplığı temizlemediğimi farkettim...Kütüphane dolalı aylar olmuş...İkinci sıra kitaplar, birinci sırayı tamamen kapatmış...Kitaplarla dergiler, masa ve sehpaların üzerinde, arkalarının görülmediği bir dağı andırıyorlar...Odanın bir ucunda otururken, kitapların oluşturduğu dağlardan öteki ucu göremiyorum... ***Orta yerde duran koltuğuma oturuyorum...Eski ve benim için değersiz olan şeyleri atmaya başlıyorum...Gelen mektuplara bakıyorum...Atladığım neler var onları gözden geçiriyorum... Beyaz hapishaneden gönderilmiş mütevazı zarfı o anda farkediyorum... Mustafa’nın (Balbay) kendi eliyle bana yazdığı mektubu o sırada görüyorum...Mektubun üzerindeki tarihe bakıyorum...6 Eylül’de yazmış Mustafa mektubu...Bugün 8 Kasım...Bayram’ın üçüncü günü...İki ay sonra bir Bayram günü Mustafa’nın mektubu tesadüfen geçiyor elime...Saat sabahın yedisi...“İçeri”nin burukluğuyla, yüreğin sıcaklığı var mektupta...***“Sevgili iyi gün ve kara gün dostum,İyi gün dostluğu nereden çıktı diye sorma...Sanılanın aksine insanların gerçek iyi gün dostu, kötü gün dostundan daha az...Milletvekili adaylığı süreci başladığında ilk güzel olumlu yazıyı yazanlardandın...Kara gün dostluğuna zaten diyeceğim yok...Her fırsatta omuz verdin...Herşey için teşekkür ediyorum...O yazılarını saklıyorum...Kimilerinden 2-3 tane var...Öteki cezaevlerinden tanıdığım mahpuslar yazıları sevmişler, belki okuyamamışımdır diye kesip göndermişler...Geniş konu yelpazesindeki yazılarını ilgiyle izliyorum...Kimi polemiklerinde gerilmemiş olduğumu söylersem doğruyu yazmamış olurum...Özellikle yaşama dair yazıların olduğu gün şöyle diyorum:“REHA’bilitasyon köşesi!”Sana “Silviri Üçlemesi”ni bir bütün olarak gönderiyorum...Özgür günlerde görüşmek üzere...Selamlar...İyi çalışmalar... Mustafa Balbay...”***MUTLULUK...Bayramın arefe günü, Atina’da kardeşim kadar yakın olan Stelyo Yavaş, annesini kaybediyor...Onunla ilgili yazdığım yazının sabahı Stelyo arıyor “ağladığını söylüyor...”Telefonda konuşurken farkediyorum, hala ağlıyor...Dikenlerin arasından, hayatı damla damla süzmeye çalışıyorum bu Bayram’da...Dede, babaanne bitişikteki evlerinden geliyorlar, torunlarıyla biraz oynuyorlar, seviyorlar...İki anneden üç çocuğum hepsi bendeler...Ayşe Nazlı, annesinin “iyileşmekte” olduğunu söylüyor...Evin içinde, hatta sitenin içinde dolaştığını haber veriyor...***İçerden çocukların kahkahalarının sesleri geliyor...Yemek yiyorlar...Mustafa’nın el yazısı mektubuna bakıyorum...Kim bilir bu Bayram’da karısıyla, çocuklarıyla ne kadar hasret gidermek istiyordur şimdi dört duvar arasında...Mina yeni kıyafetlerini giyiyor, yanıma geliyor...Kucağıma oturuyor, başını omzuma dayıyor...Ferzan Özpetek’in Serseri Mayınlar filminin final sahnesi geliyor gözümün önüne... Lecce sokaklarında ailenin yürüyüşünü görüyorum...Toplu dans sahnesini ve final kreşendosunu yaşıyorum...Sezen’in “Kutlama” müziğinden yankılanan sesi geliyor kulağıma... ***“Başımı omuzuna yaslamaya,Hayata yeniden başlamaya,Bağında bahçende pınarlarında,İçimi yıkamaya geliyorum...”Bugün Bayram...Sezen, “Yer, gök ve yürek çiçek açıyor...” diyor...Mahpustaki Mustafa, annesini kaybeden Stelyo gözümün önünde...Dikenlerin arasından mutluluğu fışkırtmaya... “Hayata yeniden başlamaya” çalışıyorum...***BİR BAYRAM HİKAYESİ...Bir gün, oğlunu oynaması için parka getirmiş bir anne ile; kızını oynaması için getirmiş bir baba, aynı bankta yan yana oturmuş çocuklarını izliyorlardı...Bir süre sonra baba gitmek üzere yerinden kalktı ve kızına seslendi; -”Kızım, hadi gidiyoruz...” Bisiklete binen küçük kız, babasının yanına gelerek ‘Lütfen babacığım, bir beş dakika daha’ dedi...Bunun üzerine baba “Peki kızım, bir beş dakika daha binebilirsin” diye yanıtladı ve tekrar yerine oturdu...Tam beş dakika geçtiğinde baba kızına tekrar seslendi “Yavrum, beş dakika geçti...”***Çocuk o kadar mutluydu ki bu defa babasının yanına gelerek, yalvaran bakışlar ile baktı ve ‘Yalnızca bir beş dakika daha kalamaz mıyız?’ diye sordu...Baba yine yerine oturdu ve “Peki kızım, elbette bir beş dakika daha kalabiliriz” dedi. Babanın sessiz, sabırlı halini gören hanımefendi, şaşkınlık ve hayranlıkla; “Ne kadar sabırlısınız” diye söze girdi... Bunun üzerine adam kadına döndü ve şöyle dedi: -”Bizim kendimize bakarak öğrenemediklerimizi, bazen hayat bize öğretiyor...”Geçtiğimiz yıl burada kızımın abisi ile beraberdik...Ve tam parktan ayrılırken bir sürücü oğluma çarptı ve oğlumu kaybettim...Ardından yaşadığım acılı günlerimde hayatımı gözden geçirdim ve aynı hatayı kızımda yapmamaya kendi kendime söz verdim...Bu nedenle önceliklerimi değiştirdim...Aslında size dışarıdan sabır gibi görünen bu durum benim için önceliklerimi belirlemekten ibaret...Şu an kızımın istediği ve ona gönülden verebildiğim bu ‘beş dakikalarda’ yaşadığı mutluluklar herşeye değer inanın...“Ya bu beş dakikayı isteyecek durumda olamasaydı?..”***Burçin Ayap Acar’ın gönderdiği bir öykü bu...Bayram’ın bu son gününde yeni bir başlangıç yapmak istiyor musunuz hayata?..Egonuzun çerçevelerini aşıp, çevrenizdekilerin ihtiyacı olan mutluluğu vermeye çalışın onlara...Bırakın çevrenizdekiler “o anın mutluluğunu” yaşasınlar...Onlar “an”ların mutluluğunu yaşadıkça, siz de farkında olmadan kendi “an”larınızın mutluluğunu yaşamaya başlayacaksınız...Nelerinizin olduğunu farkedebilirseniz, nice mutluluklar yaşarsınız...Oysa “nelere sahip olursam mutlu olurum” diye düşünürseniz, ne o anda ne de gelecekte hiçbir zaman mutlu olamazsınız...O an mutlu olamazsınız çünkü “mutlu olmak için gerekli gördüklerinize sahip değilsiniz...”Gelecekte mutlu olamayacaksınız...Çünkü onlara sahip olduğunuzda “mutlu olmak için başka şeylere sahip olmayı hedefleyeceksiniz...”Siz geleceği düşünerek mutlu olmayı seçtikçe, o gelecek hiçbir zaman gelmeyecek...Ne zaman ki bugünü mutluluk anı olarak seçeceksiniz, mutluluk çevrenizdeki güzelliklerle bugün karşınıza gelecek...

Devamını Oku

Ya ben Beşiktaşlı değilim ya gazeteler spordan anlamıyorlar!..

8 Kasım 2011

Çocuklarım daha küçük...Her gün görmeye çalışıyorum...Gün aşırı, yani haftanın yarısında geceleri bende kalıyorlar...Böyle bir düzende, “Bayram’da bir yere gidiyoruz” demek kolay değil...Üstelik daha çok minikler...Biraz zaman geçsin istiyorum, büyüsünler ki, gezdikleri gördükleri yerleri hatırlasınlar...Pazar günü sabah yataktan mutlu kalktım...Öğlen çocukları alacağım...Bayramın birinci günü dedeyle babaanneyi de alırız keyifli bir bayram yemeği yeriz, sağlıkla, mutlulukla...Sonra eve gideriz, çocuklar öğle uykusuna yatarlar...Ben de yeni gelen kitaplara bakarım, kütüphanemi karıştırırım, değişik kanallardan ilginç birşeyler yakalamaya bakarım...Akşama maç var...Beşiktaş-Gençlerbirliği maçı, gazeteye onu yorumlayacağım...Pazartesileri gazetede başka yazım yok...Dolayısıyla Pazar tek tatil günüm...Spor sayfasına Beşiktaş maçını yorumlamayı saymazsak...***Evde kendime öyle bir ev ve çalışma düzeni kurmuşum ki...Bütün bir salonun boydan boya camlarını kaplayan kitaplar, gazeteden yeni gelen son baskılar, dergiler, broşürler, bilgisayara kitlenip okuyacağım metinler, onlarca film seçeneği, belgeseller ve tenisten futbola kadar her türlü maçı çalışma odamda izleyebileceğim, bir hayat düzeneğim var...Dede babaanne yandaki evde...Çocuklarım oyuncaklarıyla bitişiğimdeki salonda...Soğuk ve derin sularında 7-8 yaşlarında yüzmesini öğrendiğim Boğaz yanımda, nehir gibi akmakta...***Bayram’ın ilk günü üstelik Pazar olduğundan keyfime diyecek yok...Saat 16 gibi, çalışma masamda okumalara kısa bir ara verdim...Ne var ne yok diye televizyon kanalları arasında kısa bir gezintiye çıktım...Hata bende...Farketmemişim, Beşiktaş-Fenerbahçe arasında dev basketbol derbisi var...LİG TV’nin 3. kanaldan yayınlanıyor...Üstelik Beşiktaş Milangaz, NBA’den bir süre için transfer ettiği Deron Williams ile Kemp, Hawkins, Semih gibi yıldızlarına güvenip, seyirci gelir diye maçı Akatlar’dan, Sinan Erdem’e aldırıyor... 11 bin kişinin salona geldiğini görüyorum...Aralarında Fenerbahçe taraftarı olmayan, basketbol seyretmeye gelen tam 11 bin Beşiktaş taraftarı...Güzel kızlar, ciks gençler, havalı erkekler herkes maçta...***İzlerken “Beşiktaş maçlarında bu kadar güzel genç kadını birarada 40 yıldır görmedim ben...” diyorum...Öylesine muhteşem bir atmosfer...Saate bakıyorum 16...“Kaçta başlayacak acaba maç” diyorum, “kalkıp gitsem mi Sinan Erdem’e?..”O derece tahrik olmuş durumdayım...***Birkaç gece önce, tesadüf bizim Serhat Soysal, İbrahim Seten ve Beşiktaş’ın basketboldan sorumlu yöneticisi Şeref Yalçın’la Lucca’da oturmuş sohbet ediyoruz...“5 milyon dolar çaktı Başkan’dan Şeref basketbol için...” diyorlar masadakiler... Bakıyorum Şeref’in gözlerinde zafer edası var, çakmak çakmak parlıyor...“Abi çok uğraştım...” diyor, “Sen biliyorsun ne kadar az paralarla basketbol şubesini götürmeye çalıştığımı... Sonunda Başkan’ı, daha doğrusu Demirören Holding’i ikna edip 5 milyon doları aldım... Aktarılan 5 milyon dolar ilaç gibi geldi basketbola...”Amerikan Basketbol ligi NBA’deki lokavttan istifade Deron Williams gibi, oynadığı gard mevkiinde dünyanın ilk üçünde sayılan basketbolcuyu transfer ediyorlar...Lokavt bitene kadar Beşiktaş’ta oyanayacak Williams...Fenerbahçe’de NBA’de oynayan yıldızlardan Bogdanoviç var...***Sinan Erdem’e bir bakıyorum ki 11 bin kişi doldurmuş salonu, hala geliyorlar maç başladığı halde...İnanılır gibi değil...Basketbolda bugüne kadar kafaya oynamamış Beşiktaş’ın tek başına taraftarıyla doluyor Sinan Erdem...Uzanıyorum kanepeye...Kendi kendime “Maça bak” diyorum, “Böyle maçı istesen, aylarca beklersin... Haberim bile yokken karşıma çıkıyor...”Öncesi ve sonrasıyla ikibuçuk saat nasıl inanılmaz bir keyif içinde geçiyor anlatamam...Tipik bir Amerikan Basketbol Ligi NBA maçı izliyoruz...Taktikler, molalar, Williams’lar, Bogdanoviç’ler, Kemp’ler, Hawkins’ler, Predziç’ler, Semih’ler, kısalar, uzunlar, jump-shut’lar, hook’lar, feykler ve üçlükler...Her biri sanki NBA’den enstantaneler gibi...***Maç bittiğinde, keyiften ve heyecandan helak olmuş buluyorum kendimi...İçimden “Ben niye bu muhteşem derbiyi yazmıyorum da, Gençlerbirliği maçını yazıyorum” diye hayıflanıyorum...Sonra Gençlerbirliği maçında Beşiktaş yeniliyor...O muhteşem Pazar gününün ertesi Pazartesi gazetelere bakıyorum...“Beşiktaşlılar’ın bayramı zindan oldu” mealinde çıkıyor gazeteler...“Allah Allah” diyorum, “Ya ben Beşiktaşlı değilim ya da bunlar spor sayfası değil...”Hayatı futboldan, üstelik Türkiye liglerindeki futboldan ibaret görenler, “Beşiktaşlılar’a bayram zindan oldu” diyor...Oysa Beşiktaş hayatının belki de basketboldaki en muhteşem galibiyetlerinden birini Fenerbahçe Ülker’e karşı alıyor...NBA’deki dünya devi yıldızlarıyla birlikte...Beşiktaş, Beşiktaş olalı basketbolda böyle bir tablo yaşamamış... Bense hayatımın en muhteşem Pazar’larından birini geçiriyorum...Ya ben Beşiktaşlı ve sporsever değilim...Ya da “Beşiktaşlının bayramı zindan oldu” diyenler spordan anlamıyorlar...Fenerbahçe Ülker’i NBA derbisi gibi derbide 83-78 yenip, zirveye oturuyor Beşiktaş ve Beşiktaşlının bayramı zehir oluyor!..İlginç bir bayram ve spor anlayışı...***Klişe anlatımlarda hep şöyle sorulur:“Niye sadece futbola yatırım yapılıyor bu ülkede?..”Basketboldaki müthiş derbi galibiyetini bile görmeyip, sıradan bir Gençler maçına “zindan ve azap” sıfatlarını reva gören medyanın geldiği nokta, Deron Williams’ın ne oynadığını değil, Edu’nun niye oynamadığını düşünmektir... ***Tek bir falso görüyorum dev basketbol derbisinde Pazar günü... LİG TV’de...Maçın spikeri Murat Murathanoğlu, derbiyi anlatırken, gönül ibresini bu kadar çok belli etmesi keyifleri kaçırtıyor...Murathanoğlu gibi bir basketbol sihirbazının bazı pozisyonları süzmemesi imkansız...Süzememiş gözükmesi, yanlış ifadeler kullanması, bir tarafa yatan gönül ibresinin diline aksetmesinden kaynaklanıyor...Oysa objektiflikten şaşmamak gerek...Hele onun gibi Türkiye’nin bir numarası bir basketbol spikeri için... ***ESKİ DEĞİL YENİ BAYRAMLAR DAHA GÜZEL...Vatan Pazar ekinde de bu konuyu sormuşlardı bana...“Eski bayramlar mı?.. Şimdikiler mi?..” diye...Biliyorum güzel olanı, alıcısı bol olanı, nostaljik takılanı “Ahh nerede o eski bayramlar” cevabıdır...Fakat ben “Nerde o eski bayramlar?..” diye hayıflananlardan değilim...***Şunun için...Bizim ebeveynlerimiz Cumhuriyet’in ilk yıllarında dünyaya gelmiş, Cumhuriyet ideolojisiyle harmanlanmış, dinden çok Türklüğü kutsallaştıran, milliyetçi, din ile devlet işlerini birbirinden ayırdığını söyleyerek laik, kulla Allah arasına kimse giremez diyerek eski tipte bir modernist anlayışı benimsemişlerdi...Bu protatipin kutladığı dini bayramlar, eskiyle yeninin çatıştığı, gelenekle, yeninin savaştığı, kimin galebe çalacağının bilinmediği, arada kalmış ortamlardı...***Kurban kesilirken, dini öğeler hatırlanır, buna karşın bayram ziyaretlerinde alkollü likör ikram edilirdi...Bazı evlerin reisleri babalar, bayram sabahı namaza giderlerdi...Fakat bayramda dini gelenekler pek uygulanmazdı evlerin içinde...İki arada bir derede kalmış, gelenekle, inkar arasında sıkışmış bir kültürün ne yapacağını bilemez tavırları hakimdi o bayramlara...Nostalji yapmak elbette zevkli...“Ahh nerde o bayramlar” demek, size bir de “master degree” katıyor... Gerçek şu...Bayramlar tatil oldular ve huzura kavuştular...Artık kentlerde büyük çoğunluk bayram geldi mi esasen tatil yapacağını biliyor...Gerisinde ne uygulayacağı, kişiye kalmış...En azından “Bayramda tatile gitme hakkı”nın yarattığı suçluluk psikolojisi yok artık insanların üzerinde...

Devamını Oku

Arkadaşımın annesi!..

5 Kasım 2011

Küçük, çok küçükken öteki milletler bana “başka” gibi görünürlerdi...Fransızları, Almanları, Yunanlıları, Amerikalıları, Arapları, “öteki dünyaların” insanı, başka hayatların bir türevi sanırdım...Büyüyüp, biraz serpilip geliştiğimde, insanlar arasında dinlerin, dillerin, ırkların, milliyetlerin suni olduğuna inandım...İnsan insandı...İnsan olarak dünyaya geliyordu...Aynı familyadan çıkan canlılar, milletler, ırklar, ülkeler, siyahlar, beyazlar, Müslümanlar, Hristiyanlar diye ne diye bölünüyordu ki?..Teorik bazda bunu bir türlü kavrayamıyordum...***Madam Venetia yakın arkadaşım Stelyo’nun annesiydi...Stelyo da benim gibi tek çocuktu...Madam Venetia da annemin bana düşkün olduğu gibi oğluna çok düşkün bir anneydi...Arnavutköy’lü bir Rum ailesiydiler...1986 yılında Atina’ya göç etmişlerdi...İlk zamanlar Milliyet gazetesinde benim part-time yardımcılığımı yapıyordu Stelyo...Aslında gazeteci değil, İTÜ mezunu yüksek makine mühendisiydi...Gel zaman git zaman Stelyo’yla çok yakın iki arkadaş olduk biz Atina’da...Birbirimizin herşeyini bilir, herşeyini paylaşırdık...Stelyo annesiyle benim eve yakın bir evde oturuyordu...Madam Venetia, çocuğuna aşırı düşkün, oğlunun günün her saati nerede ne yaptığını kontrol etmeye çalışan bir anneydi...***Atina’daki yalnız günlerimde yavaş yavaş ikinci annem olmaya başlamıştı Madam Venetia...Bana kendi oğluna göstermediği töleransı gösterirdi...Ben onun öz oğlu değildim çünkü...Buna karşın ben kendi annemle zinhar paylaşmayacağım, kız arkadaş hikayelerimi onunla paylaşırdım, çünkü o kafamda sonradan boza pişirecek öz annem değildi...Kendi annemle tanıştırmaktan kaçındığım, birçok kız arkadaşımı Madam Venetia’yla tanıştırırdım Atina’da...Kızlar hakkında “fikir yürütürdü bana...”“İyi kıza benziyor... Çok akıllı...” gibi şeyler söylerdi çoğu zaman...Beğenmediği olursa da beni kırmazdı, “kötü bir söz söyleyip üzmezdi...”Atina’dan İstanbul’a döndüğümde de hayatım, şangırtılı ve inişli çıkışlı olmaya devam ediyordu...***Atina’ya her gidişimde ona uğrar aynı muhabbetleri yapardık...Yanımdaki yeni kız arkadaşlarımla beraber...Bana İstanbul usulü likör ve bir orta Türk kahvesi ikram ederdi...Stelyo’yla birlikte konuşur, gülüşür, dertleşirdik...Başka ırklardan, başka dinlerden, başka dilleri konuşan milliyetlerden, başka ülkelerden yakın kız arkadaşlarım, kardeş mesafesinde erkek arkadaşlarım, geceler boyu birlikte uyuduğum sevgililerim oldu...Annemin yerine geçen ikinci annelerim, ailemi aratmayan ailelerim vardı...***İnsandan öteye, geri kalan bütün böbürlenmelerin suni ve palavra olduğunu o zaman anladım ben...Hayat insanın olduğu yerde, din, dil, ırk, etnisite farkı gözetmeden sürüp gidiyordu...Ne yazık ki ölüm de...Dün sabah Stelyo aradı...Sabah annesiyle beraber uyanmışlardı...Madam Venetia banyoya girmiş çıkmış, oğlu tarafından yatağa uzandırılmıştı...Stelyo banyoya girmiş, çıktığında çayı hazırlayacağını söylemişti annesine...İçerdeyken bir ses duydu Stelyo...Annesi “Stelyo” diye belli belirsiz seslendi...“Geliyorum” dedi Stelyo...Banyodan çıktığında annesini yatağa uzanmış, başı bir tarafa düşmüş şekilde buldu...Hiç böyle ölüneceğini tahmin etmemişti Stelyo...Bir dakika önce konuşurken, bir dakika sonra yoktu Madam Venetia...Ölüm de hayat gibi, din, dil, ırk, milliyet tanımamıştı...Sabah çayı koymak üzere hazırlanırken Stelyo...Annesini yatağında ölmüş buldu...Atina’da veya İstanbul’da aynıydı hayat...Elhak aynıydı ölüm...Dinler, diller, ırklar, etnisiteler, milliyetler, ülkeler adına yapılan bunca savaşlar...Madam Venetia’yla benim ilişkimi ne derece etkileyebilmişti ki?..Ya da Stelyo’yla benim dünyamı!..Musalla taşıyla, kilise çanı arasındaki izafi fark, bunca savaşa neden olacak kadar büyük müydü acaba?.. “Vatandaş Türkçe konuş” denilen tazyikler, 6-7 Eylül’de yaşanan vahşetler, Kıbrıs’ta, Batı Trakya’da yakılan camiler, sünnet edilen papazlar neye yaradılar ki?..Madam Venetia oğluna son bir kez seslendi ve ölüp gitti işte...Arkasında tek çocuk ve iki oğul bırakarak...Biri Stelyo’ydu...Ötekine de bu satırları yazmak düştü...****İKİ ERKEĞİN RUHUNUN DUYMAYACAĞI BİR KADIN PLANI...Rövanş (Revanche) uzun metrajlı bir Avusturya filmi... Viyana’da randevuevinde çalışan Ukraynalı hayat kadınıyla aşk yaşayan ve kaçmaya çalışan bir adamın hikayesi olarak başlıyor film...Sonra eşi polis olan bir başka kadının “birbirini öldürmeye çalışan iki erkeğin ruhunun duymayacağı şeytani bir planla” devam ediyor...“Pazar yazısına kadının bu inanılmaz şeytani planından bir demet yazmak güzel olur” dedim......Şeytani planı yapan genç kadın Avusturya kırsalında polis eşiyle yaşıyor...İyi sayılabilecek bir ilişkileri var...Fakat evli çift çok istemelerine rağmen, bir türlü çocuk sahibi olamıyorlar...Kadın bir süre sonra, komşusunun torunu olarak çiftliğe gelen, genç Alman’la yavaştan flört etmeye başlıyor...Kadınsı flörtler, davetler bunlar...Adam kadınla hiç ilgili değil...Onun ilgisi kadının kocasına...Çünkü polis kocası, adamın Ukraynalı hayat kadını sevgilisini, bir soygundan kaçarken vuruyor ve öldürüyor...Kendi kadınının öldürülmesini içine sindiremeyen genç adam, sevişme davetiyeleri gönderen kadının polis olan kocasını öldürmenin planlarını yapıyor...***Adamı ayartmak isteyen kadının bu durumdan haberi yok ancak adamın hiç aklında olmamasına karşın kafasına girip, adamı kendi evine davet ederek sevişiyor...Sevişmeden bir süre sonra, adama bir daha sevişmek için davetiye gönderiyor...Adam ikinici davetiyeyi de alarak, kadının evinde evli kadınla sevişiyor...Olaylar bir yandan iki erkek arasında, intikam, hesaplaşma, suçlu arama, kendisiyle yüzleşme biçiminde sürerken, evli kadın, seviştiği adamdan hamile kaldığını farkediyor...Seviştiği adamın evine gidiyor...“Evlilik dışı birlikteliklerinin çok heyecanlı olduğunu” ancak “buna bir son vermeleri” gerektiğini söylüyor...Adam kadının bu tavrından fazlaca bir şey anlamıyor, ancak sorun çıkarmadan kabul ediyor...Kadın ısrarla “beraberliklerini kocasına söylememesini” istiyor adamdan...O da gayet doğal haliyle “olur” diyor “niye söyleyeyim ki?..”***Oysa adam, evli kadının kendisinden hamile kaldığını bilmiyor...Kadın bunu ona söylemiyor...İlişkilerinin bitmesini istiyor ve bitiriyor...Arada kocasına müjdeyi veriyor...“Oldu en sonunda hamile kaldım...”Adam sevinç içinde karısına sarılıyor, seviyor sarıyor kadını...Karısından bir çocuğu olacaktır...Havalarda uçuyor...Oysa çocuğunu taşıdığı adamla, aslında iki kez evlerinde “heyecan dolu sevişme yaşamış” ve ilişki bitmiştir...Adamın doğacak çocuktan da, o çocuğun kendi çocuğu olacağından da haberi yoktur...Tıpkı kocanın o çocuğun bir başkasından olduğundan haberi olmadığı gibi...Dahası, kadın artık heyecan verici!! bu ilişkinin devam etmemesi ve bunun, kocasına bahsedilmemesi konusunda söz almıştır...İki erkeğin de tam olarak bir şeyden haberi yoktur...Muhtemelen doğacak çocuğun da olmayacaktır...Herşeyi sadece ve sadece planlayan kadın bilecektir...***Yaşamın o kadar içinden bir olay ki aslında bu...Kadının inanılmaz gücünün ve tahmin edilemeyecek planlar yapabilme yetisinin sihirli göstergesidir Revanche (Rövanş) filminde anlatılan bu olay...Önceki gece Götz Spielmann’ın yönetmenliğini yaptığı 2008 yapımı Avusturya filminde, hayatın “öteki ve komplike kadın olan yüzüyle” karşılaşınca, iki adamın arasındaki “öldürme” mücadelesinin ne kadar “saf, basit ve aptalca” olduğunu farkettim...İki adam...Biri, ötekinin kadınını öldürüyor...Diğeri onu öldürerek ondan intikam almayı düşünüyor...Kadın öldürülmesi düşünülen kocasına, öldürmeyi düşünen adamdan bir çocuk hediye ediyor...Öldürmeyi düşünen adam, hamile bıraktığını bilmiyor...Öldürülmesi düşünülen adam, doğacak çocuğunun öteki adamdan olduğunu farketmiyor...Kadın birbirleriyle arasında kan davası olan iki adamdan, birbirlerine çocuk hediye ediyor...“Ve Tanrı kadını yarattı...”Filmin adım Rövanş değil bu olmalıydı...

Devamını Oku