Atatürk’ün diktatörlüğü! Ve Nagehan’ın iffeti…

Haberin Devamı

Gerçekten içimi acıtan bir durumla karşı karşıya kalıyorum her gün bu ülkede...

Yirmi yıl önce TRT’de başlatmıştım Ateş Hattı ismiyle bir tartışma formatı...

Zıt düşüncedeki insanların, en zıt fikirleri birbirleriyle korakor tartışacakları, heyecanlı, dinamik ve zıtların çatışmasıyla insanların beyninde oluşacak sağlıklı bir sentezi amaçlıyordu...

İlk yıllar tartışmaları alabildiğine körüklerdim...

Kimse tartışmak istemezdi çünkü...

***


Tartışmacı bulamazdım, dinamit gibi tartışacak, söyleyeceğini ilk ağızdan söyleyecek, evelemeyecek gevelemeyecek...

Her gelen konuğuma “Aman bu bir televizyon tartışması, açık oturum gibi uzun girizgahlar yapmayın” derdim...

TRT yıllarıydı o yıllar, konuşmacılar niye bu adam bu kadar üsteliyor diye hayıflanırlar, “sizin sorunuza geçmeden önce” diye başlayan uzun cümlelerle, kafalarında evvelden oluşturduklardı meramları anlatmaya girişirlerdi...

Her seferinde “Ben size bunu sormadım” diyerek papaz olurdum böyle yapanlarla...

***


Çok programda çok kalpler kırdım, bu yüzden...

Konuklarım tavrımın kendilerine yönelik bir kısıtlama olduğunu sandılar...

Beni “kendilerine söz vermiyor” diye suçladılar...

Sonra SHOW TV’deki Ateş Hattı’nda durumun iyiden iyiye değişmekte olduğunu gördüm...

Programların belli bir dakikasından sonra konuşmacılar açılıyorlardı...

İçlerindeki dökmeye başlıyorlardı...

Yine de kontrol benim elimdeydi ve istemediğim durumlarda, anında müdahale edebiliyordum...

***


Üzerinden bir zaman daha geçti...

İşin şirazesi yavaş yavaş kaçıyordu...

Tartışmalarda, millet hafiften hafiften, birbirine karşı tartışmak yerine, sallamaya başlamıştı...

Ağızdan çıkacak herhangi bir sözcüğün, başınıza bela olabileceği günlere doğru yelken açmıştık...

SHOW’dan STAR’a geçtiğim günlerde, televizyon yönetiminden “Ateş Hattı programlarında canlı yayını 30 saniye geciktirici bir yöntem kullanmamızı” istedim...

“Her an küfür gelebilir... Bunu önlemek için 30 saniyelik gecikmeyle yayını verelim...” dedim...

Teknik altyapı hazırlandı ve 30 saniyelik gecikmeyle yayını sürdürür olduk...

***


Kendimi tanıyamaz hale gelmiştim...

Bir zamanlar dinamit gibi programların yapımcısı, olayları ve tartışmaları fitilleyen televizyoncu gitmiş, “Aman acayip bir laf ederler de yayın rezil rüsva olur” diye, sürekli alert duran bir adam gelmişti...

Tartışmacılar artık “Kesmeyin sözümü Reha Bey, haddini bildireyim karşımdakine” diyordu...

Bir zamanlar bu tartışmaların fitilini Türkiye’de ilk yakan adam, şimdi tartışmalarda kaba saba, rezil, birbirini aşağılayıcı sözler söylenmesin, kavgalar edilmesin diye, inanılmaz bir mekanizmayı yürürlüğe sokmak zorunda kalmıştı...

***


Aslında kimsenin aklına gelmedi, ben de üzerinde durmadım...

Git gide azgınlaşan tempoda, bir gün öyle bir nokta geldi ki ben tartışma olmasın diye programı kesmek zorunda kaldım...

Parodilere, skeçlere konu olmuş bir televizyon yapımcısı için, ironik bir durumdu düştüğüm durum...

Erman Toroğlu’yla Ahmet Çakar, teknik direktör Bülent Uygun’la “belaltı bir kavgaya girişmesinler” diye, onları karşı karşıya getirmeyecek formülleri yürürlüğe koyuyordum...

- “Ben sorayım, o cevaplasın bitirsin, siz sonra yorumunuzu yapın...”

***


Bu ülkede Emin Çölaşan-Mehmet Barlas tartışmasını yaptıran, Uğur Mumcu-Mehmet Altan dev tartışmasının yapımcısı, tartışma programlarındaki seviye düşe düşe, “Siz söyleyeceğinizi söyleyin... Kapatın sonraki söyleyeceğini söylesin” noktasına gelmişti...

Kim bilir belki de Tanrı bana hayatın kaç bucak olduğunu göstermeye çalışıyordu...

Dinamik ve sahici tartışma olsun diye Türkiye’yi konuşmaya sevk eden adam, artık bütün yeteneğini, seviye düşürücü süfli kavgalar olmasın diye göstermeye çalışıyordu...

***


Nagehan’ın (Alçı) “Atatürk diktatördü” dediği o programı izledim...

Yanlış zamanda yanlış bir ifadeydi Nagehan‘ın ifadesi...

Hayır, “Atatürk diktatördü” kelimesini kullanmasın anlamında söylemiyorum bunu...

Tartışmanın boyutu o değildi ve sanki sıradan bir laf söylercesine başka bir konu konuşulurken böylesine iddialı ve spekülasyonlara açık bir ifadeyi kullanıverdi Nagehan...

Fazla fazla eleştirilir, “Şu anda yeri değil, yarın Atatürk’ü her yönüyle tarihçilerin katılımıyla tartıştığımızda bu konuyu ele alırız” diyerek rotayı düzenlemek gerekirdi...

***


Programın moderatörü olmadığından bu yapılmadı...

“Atatürk diktatördü” süzü Mustafa Kemal’in hiç haketmediği şekilde ortada kaldı...

Cevabı da verilemedi...

Verilemeyen ve ortada asılı kalan cevap bir süre sonra, aslında kalemi ve zekası kıvrak diye bilinen bir yazar arkadaştan geldi...

Ağzımın açık kaldığını hatırlıyorum...

O yazar “Bu kadın televizyonlarda bu kadar çok gezerse, doğacak çocuğunun kimden olduğunu kocasına izah edemez” türünden bir laf ediyordu...

Üstelik televizyonda diline hakim olamayan bir spontanlıkta değil, önceden tasarlanmış bir yazı dilinde...

Bu ülkede çokça “içimin derinden acıdığını” hissederek uyanıyorum...

İnsan haysiyetinin bu derece ayaklar altında olduğu bir ülkede, “nasıl haysiyetli bir dünya kuralabilir”, “insan haklarının bu derece alaşağı edildiği topraklarda nasıl insanca bir hayat kurulabilir”, sözlerin ve yazıların bu derece aşağılık ifadeler içerdiği bir ülkede nasıl gazeteci ve televizyoncu olunur çözemiyorum...

Bir zamanlar Türkiye’yi konuşmak için televizyonlarda fırtına estiren bir televizyoncunun gelmiş olduğu bu garabet durum, ülkedeki zavallılığın bir tezahürü olsa gerek..

*****


BİR KAVANOZ HİKAYESİ...


Öğrencilerine hayat üzerine ders vermek kararı ile sınıfa giren profesör, hiçbir şey söylemeden, kürsünün üstüne büyükçe bir kavanoz koyar...

Ardından kavanozu tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar... Öğrenciler, hep bir ağızdan kavanozun dolduğunu söylerler...

Bu sefer profesör içi çakıl taşı dolu olan bir torba çıkarır ve torbanın içindeki tüm çakıl taşlarını kavanoza döker...

Sonra çalkalayarak taşların tenis toplarının arasındaki boşluklara yerleşmesini sağlar... Öğrencilerine tekrar sorar;

- “Kavanoz doldu mu çocuklar?”

Öğrenciler yine “evet doldu” diye yanıtlarlar.

***


Profesör bu defa içi kum dolu bir torba çıkarır ve torbanın içindeki tüm kumu kavanozun içine boşaltır...

Onu çalkalar ve kumların, içi tenis topu ve çakıl taşı dolu olan kavanoza yerleşmesini sağlar...

Bir defa daha sorar öğrencilerine;

- “Kavanoz doldu mu çocuklar?..”

Öğrenciler bir kez daha yanıtlar;

- “Evet, doldu...”

***


Bu sefer profesör bir öğrencisini kantine gönderip iki fincan kahve almasını rica eder... Gönüllü bir öğrenci koşarak sınıftan çıkar ve kısa bir süre sonra iki fincan kahve ile geri döner...

Öğrencisinin elinden kahveleri alan profesör bu defa bu kahveleri kavanozun içine döker ve çalkalar...

Sınıfa dönüp son kez sorar;

“Kavanoz doldu mu arkadaşlar?”

Öğrenciler biraz şaşkın dördüncü defa “evet doldu” diye cevap vermek zorunda kalırlar...

Bunun üzerine profesör içi tenis topu, çakıl taşı, kum ve kahve dolu kavanozu iki eli ile kaldırarak sınıfa gösterir ve şöyle der; ´

- Bu kavanoz sizin hayatınızı simgeler...

Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir...

Aileniz, çocuklarınız, sağlığınız arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeyler...

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur...

Çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeyleri temsil eder...

İşiniz, eviniz, arabanız vs...

Kum ise geriye kalan ufak şeylerdir...

***


Şayet kavanoza önce kum doldurursanız çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz...

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir... Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır...

Dikkatinizi mutluluğunuz için değer taşıyan önceliklerinize çevirin...

Çocuklarınızla oynayın...

Sağlığınıza dikkat edin...

Eşinizle yemeğe çıkın...

Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın...

Yani öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin...

Önceliklerinizi, sıraya dizmeyi iyi bilin... Gerisi hep kumdur...

Tam bu esnada bir öğrenci sorar; ´

- “Peki, o iki fincan kahve neydi hocam?” Profesör gülerek yanıtlar: ´

- “Bu soruyu bekliyordum... Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle birer fincan kahve içecek kadar yeriniz vardır... O iki fincan dostlarınızla keyifle içeceğiniz kahvedir!..”

***


Elbette Burçin Alpacar’dan geldi bu öykü de...

Pazar günü, tek yazı günü olmayan tatil günüm...

Akşam 20 sularında, dostlarımla 3-4 saatlik keyifli bir sohbetin ertesinde, eve dönmek için bir taksi çağırdım...

Taksici beni görünce, “Televizyonlarda bu sıralar göremiyorum sizi...” dedi...

Ona çok dolu olduğumu söyledim...

Çocuklar, yazılar, kitaplar, filmler, araştırmalar, evin ve ailenin sorumlulukları, anne baba...

“Kim bilir belki bir süre sonra” dedim...

O sırada kavanozdaki tenis toplarını, çakıl taşlarını, kumu ve dostlarla içilecek iki fincan kahveyi düşünüyordum...

Taksiciye başkaca bir şey söylemedim, sustum...

Gecenin ışıkları dar sahil yolunu aydınlatmakta, denize ışık hüzmeleri saçmaktaydı...

DİĞER YENİ YAZILAR