Kırmızı ışıkta geçmekten daha mı tehlikeli, alkollü araç kullanmak?..

Haberin Devamı

Ve nihayet beklediğim şekilde, alkollü araç kullanma cezası yılbaşından itibaren 650 lira gibi astronomik bir rakama çıkıyor...
Bunun anlamı şu:
İyi bir lokantada içkisiyle, etiyle, balığıyla 65 liraya çıkacak bir kişi, trafik kontrolüne yakalandığında 10 katı cezayı ödeyerek, “Yandım Allah” diyecek...
Bir dahaki sefere, dışarda yemek yiyip, içki içerek, arabayla eve dönmeye “paydos” edecek...
Hafif veya makul oranlarda demlenen vatandaşlar, “Şimdi taksi tutayım güzel güzel eve öyle döneyim” gibi “kendi açısından aptallık” sayacağı türden bir akıl yürütmesine mi başvuracak?..
Elbette “hayır.”
Türkiye’de akşam yeme içmeğe verdiği paraya yakın bir parayı ödeyip taksiyle eve gitmeğe kalkmak, “salaklık” olarak kabul edilir...
Beyoğlu barlarına takılan hızlı gençliğe, bohem sanatçı ve entel tayfasına, ya da alemci bilinen sosyete takımının hayat tarzını değiştirmez bu cezalar...
Hızlı gençliğin eve gidecek yolu özel arabası değildir...
Bohem sanatçı takımı ise “taksi tutmaya” zaten bayılır...
Sosyete alemcileri konusu gündem dışıdır...
Onlar başka yollar ve yordamlarla evlerinin yollarını tutarlar...
Tutmasalar da farketmez, ceza onlara koymaz...
Bu ceza esasen “Akşamcı ya da sosyal içici” kıvamındaki insanlar için önemlidir...
Hani kararında alkolü arada bir akşamları yemekle almayı bir yaşam gustosu olarak benimseyen, makul, mazbut, laik ve şehirli küçük burjuva aileler...
Bu trafik cezalarının hedefi onlardır...

***


Onlar gençliğin çılgın kesiminin ötesinde, entelektüel dünyaların bohem esintisinin dışında, yüksek sosyetenin alemci dünyalarının çok uzağında; ekenomik olarak ayakları yere basan sosyal bir sınıflar...
Onların yaşam biçimi 650 liralık astronomik trafik cezasıyla değişecek; burası kesin...
Hiçbirinin içlerinden gelmeyecek akşamları artık dışarda aileleri ve dostlarıyla içkili bir yemeğe gitmek...
Bu türden yemekleri “evlerde düzenleyecekler...”
Tanıdıklar dostlar da, yine alkollü trafik kontrollerinden yılıp, başka evlerdeki toplantılara katılmayacaklar...
Gündelik alkol, evlerde aile içinde tüketilecek dört duvarın arasına kayacak...
İçkili eşli dostlu aile yemekleri; orta sınıf aileler için bir sosyal iletişim aracı olmaktan çıkacak...
Bu talebe hizmet sunan restoranlar azalacak, kısıtlanacak...

***


“Alkollü araç kullanmayı mazur gösteremem” hiçbir yolu yok; bunu kabul ediyorum...
650 lira değil, 6500 lira olmasına da itiraz etmem...
Çünkü “alkollü araç kullanılsın mı demek istiyorsun?..” türünden bir soruya muhatap olmak istemem; kimse istemez...
Sorum şu;
Kırmızı ışıkta ihlale 154 lira ceza kesen bir anlayış, alkole 650 liraya hükmediyorsa, kırmızı ışıkta geçmek alkollü araç kullanmaya göre dörtte bir oranında daha az mı tehlikeli demek?..
Öyle midir gerçekten?..
Kırmızı ışıkta geçmek, o sırada karşıdan karşıya geçen bir yayanın hayatını sonlandırmaz mı?..
Diğer yönden yeşil ışıkta geçerek gelen arabayla, yandan çakışmaya ve bir faciaya yol açmaz mı?..
Kırmızı ışık ihlaline ceza niye 154 lira da, alkollüye 650 lira?..
Cezalar tehlikeleri oranında, eşit ve adil olmak zorunda değiller mi?..
Bana gelince;
Benim alkollü araç kullanma ihtimalim yüzde sıfır...
Kırmızı ışıkta geçiş ihlalinde bulunma ihtimalim ise alkole göre çok daha yüksek...
Soru tabiatıyla kendimle ilgili bir soru değil...
Tersine yeni durum benim çıkarıma bile sayılabilir...
Fakat hukuk, kişisel çıkarların ötesinde, adil ve tarafsız olmak zorunda değil mi?..
Herkese eşit uzaklıkta?..

*****


LATİFE HANIM VE ATATÜRK’ÜN ÇOCUĞU...

Dün televizyonda Petek’in (Dinçöz) programında görüyorum tartışmayı...
10 Kasım nedeniyle çıkartıyorlar “Teyzem Latife” kitabını yazarak Abdurrahim Tuncak’ın Atatürk’ün oğlu olduğunu iddia eden, Mehmet Sadık Öke’yi...
Atatürk’ün “belirli bir tarihten sonra çocuğunun olmadığının doğru olduğunu çünkü ünlü önderin çok sonkaki yaşlarda kabakulaka yakalandığını söylüyor” Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke...
“Zübeyda Hanım Mustafa Kemal Paşa ölümcül kabakulak hastalığını geçirirken 10 yaşındaki Abdurrahman’ı niye yanına alıp da Paşa’nın yanına oralara gitti?..” diye soruyor...
Abdurrahman’ın bu özel durumunu “Paşa’nın öz çocuğu olmasına” bağlıyor...

***


Dün programa Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe Urfa’dan telefonla bağlanıyor...
“Bu tartışmaların abes olduğunu” söyleyerek, “Atatürk çocuğu olsaydı niye saklasın” diye soruyor ve ekliyor:
“Çocuk sahibi olmak ayıp değil ki?..”
Buna karşın Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke, “Atatürk’ün çocuk sahibi görünmemesini” Atatürk düşmanlarının, yalan ve iftirayla çok başka yerlere çekmeye çalıştıklarını söyleyerek, “Atatürk’ün 1917’de kabakulak olmasından sonra, çocuğunun olmadığını, daha önce olabildiğini ve olduğunu” bildiriyor...

***


Benim burada söylemek istediğim bir iki şey var...
Ülke Adatepe çok kıymetli bir hanımefendi ve Atatürk’ün manevi kızı...
Onun, leyhte veya aleyhte bu tartışmalara girmesi çok yanlış ve gereksiz...
Atatürk’ün Fikriye Hanım’dan çocuğunun olmuş olması Atatürk’ün kişiliğini küçültmez...
Olmuştur diye bir iddiam yok, ancak olmuş olması onu küçültmez...
Dolayısıyla Ülkü Hanım’ın bu tartışmalarda taraf olarak görüş bildirmesi, karşı taraftan birilerini suçlaması Atatürk’e zarar verir...
Girmesin bu tartışmalara...
Tarihçiler kesin olarak ortaya çıkartırlar...

***


Latife Hanım’ın “Teyzem Latife” kitabını yazan yeğeni Mehmet Sadık Öke’ye gelince...
Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” dediği gibi, “Hayatta en önemli şey gerçeklerdir...”
Gerçeklerin üzerine gitme çabasını takdirle karşılıyorum genç yazarın...
Aynı zamanda bir şeyi kendisine hatırlatmalıyım...
Teyzesi Latife Hanım, Atatürk’ün diğer dünya liderlerine göre hayattaki en büyük kazançlarından biriydi...
Atatürk’le ilgili ulu orta konuşmaması, hatta bir defa hariç hiç konuşmaması, onun kişiliğine ve anısına sonsuz saygı duyması çok artı puanlar...
Atatürk Latife Hanım sayesinde hayatı dört bir yandan iğdiş edilen bir tarihi karakter olmadı...
Gerçekliğinden emin olduğu şeyleri, sonuna kadar söylesin elbette Mehmet Sadık Öke...
Ancak bunlar Atatürk’ün kişiliğini ve tarihsel rolünü hesaplarsak, çok büyük sansasyonlara yol açacak tartışmalar...
Genç yazarın ismi Latife Hanım’ın yeğeni olması itibariyle, yeterince etkili...
Aman dikkat...
Çok dikkatli konuşmalı, çok dikkatli laflar edilmeli...
Bugünlerde pek moda olan “sabah tartışmalarından biri haline getirilmemeli...”
Önceki gün getirilmedi, umarım bundan sonra hiç getirilmez...
Denebilir ki Napoleon’un hayatının bütün özel ve gizli sırlarını anlatan binlerce kitap var Fransa’da...
Evet var...
Fakat Fransız televizyonlarında “Napoleon’un özel ve cinsel hayatıyla ilgili hararetli açık oturumlara onların deyimiyle deba’lara” hiç tanık olmadım ben...
Öyle bir şey yok oralarda...
Emin olun!..

*****


SUNSET BULVARI’NI İZLEMEDİYSENİZ SİNEMAYI BİLMİYORSUNUZ!..

Dün sabahın çok erken saatlerinden itibaren üç muhteşem güzellikte film izledim...
Sinemayla, daha doğrusu hayatın kendisiyle ve gizemleriyle biraz ilgiliyseniz, insan denilen şey sizin için hala önemliyse önereceğim bu üç filmi mutlaka ama mutlaka izleyin...
Birincisi dünyanın en önemli sinema klasiklerinden biri olarak kabul edilen 1950 yılında 3 Oscar alan Sunset Bulvarı...
Kameralara aşık bir “Sessiz Film” yıldızının, en sonunda kameraların karşısında starlığını bir katil olarak yaşamasının çarpıcı ve etkileyici öyküsünü izleyeceksiniz...
On ya da onbir dalda Oscar adayıydı 1950 yılının bu sinema klasiği...
Üç dalda Oscar aldı...
Şöyle düşünmeyin sakın...
“1950 yılında geçen olaylar sıkar şimdi beni...
Bugünle bağlantısı yoktur onların...”
Var hem de nasıl var...
Şöhret hastalığına tutulup kamera karşısına çıkayım da nasıl görünürsem görüneyim diyenleri anlamak istiyorsanız, “kameraların kendisinden uzaklaşmasından sonra intiharlara sürüklenen ve en sonunda katil olan” Norma Desmond’un hayatını izleyin...
Hayat tecrübelerinizin zenginleştiğini farkedeceksiniz...

DİĞER YENİ YAZILAR