Akşama kadar enkazın ortasında resim çekiyorlar, haber yapıyorlar...
Bir gazeteci için en gergin saatler ise, o haberlerin, resim ve görüntülerin İstanbul’a geçildiği sinir geren ölüm törpüsü o dakikalardır...
Sabahtan akşama kadar harcanan onca emek, üçbeş fotoğraf, birkaç dakikalık görüntü, sekiz on paragraflık bir yazı, topu topu bir haber ve fotoğraf olarak girecektir...
Gazeteci sanılanın aksine o fotoğrafları resimlerken, o görüntüleri çekerken büyük stres yaşamaz...
Onları çekerken, kendisine bir şeyin olmayacağına inanır gazeteci...
Tanrı’nın “gazetecinin görev yaptığı anda bir sınırlama koymayacağına” inanır...
Resimlerini çekerken, görüntülerini kamerasına kaydederken umarsızdır...
O bir gazetecidir...
Ona kimse bir şey yapmayacaktır...
Şizofrenisi ona öyle sandırır...
İzmit yıkılmış, İstanbul sabahtan akşama sallanmaktayken, yerin iki kat dibindeki stüdyoya nasıl koşarak girdiğimi hatırlıyorum şimdi...
Girmeye ürken stüdyo kameramanlarına, “Bize bir şey olmaz!” diye bağırarak dalmıştım stüdyoya...
Yerin iki kat dibi sallanmaya başladığında ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yayına devam etmiştim...
Yayını sürdürürken, bir oyun gibi gelirdi her şey bana...
Erzurum depreminde otel sallanırken, “bize bir şey olmaz deyip” yatmıştım gecenin kör karanlığında...
İzmit’in civarındaki tarlaya helikopterden inip, yarıkların arasından toprak zeminde canlı yayına koşarken, “Bize bir şey olmaz... Gazeteciyiz biz...” şizofrenisini kesif bir şekilde yaşamaktaydım...
Doğanın gazeteciye felaket veremeyeceği sanrısı ne zavallı, aptal ve şizofrenik bir aldatmacaydı...
Doğan Haber Ajansı muhabirleri Sebahattin Yılmaz’la, Cem Emir’in o gece kameralarını otel odasına koydukları anda yakalandıkları deprem anındaki duygularını ne kadar iyi biliyorum şimdi...
Bir habercilik maratonunun sonunda, resimleri, görüntüleri ve haberleri İstanbul’a geçtikleri an, kendilerini en ölümsüz hissettikleri andır...
Otele gidecek, odaya fotoğraf makinelerini ve kameralarını bırakacaklar...
Sonra yemeğe gidecekler...
İçten içe kendileriyle gururlanarak...
Yaptıkları işin ne denli önemli olduğunu hissedip, akşamın o saatinde, “geçtikleri haberlerin ve resimlerin zafer kareleri ellerinde olarak” yemeğe gitmenin hazzını yaşayacaklar...
Günün en rahatladıkları anında, tavan başlarına yıkıldı o gazetecilerin...
Van depreminin bunca ölümünün ve yaralısının arasından, sadece iki gazeteciden özel olarak söz etmem, onları “ayrıcalıklı adam” konumuna koymamdan kaynaklanmıyor...
Ben onların dışındakilerin duygularını bilmiyorum ki o kadar çok...
Bildiğim insanları anlatabiliyorum ancak...
Ölmeyi hiç akıllarından geçirmediklerini biliyorum Sebahattin’le Cem’in o anda...
Depremin onlara sökmeyen şizofrenisini yaşadıklarından kutsal bir iş yaptıkları için kutsal bir korunma duvarına sahip olduklarını zannettiklerinden eminim o gazetecilerin...
Yaptıkları habercilik işini her şeyin üzerindeki bir misyon, tarih boyu parlayacak bir kahramanlık, gazetecilik mesleğine miras bırakılacak bir kutsallık olarak sayıyorlardı...
Enkazın altında yaşadıklarını iletebilmek için cep telefonlarının birinden dün 20 saniyelik bir sinyal gönderdiler gazeteciler...
Gözümün önüne muhabirlerimin yüzlerce kez anlattıkları ölümlerine ramak kalan hikayeler, kendi ölümümle dalga geçtiğim enstantaneler, bir gazetecinin ölüme meydan okuyan “akıl tutulmasının” şizofrenik kayıtları gelmekte şimdi...
Sebahattin’in ve Cem’in enkazın altında kaldıkları anki duygularını o kadar iyi biliyorum ki...
O kadar çok yaşamış, çevremde o kadar çok yaşatmışım ki...
Ne ki bu bir oyun değil gerçekten...
Yaşadığımız, bir filmin sahneleri de değil...
Enkazın altında iki gazeteci ölümün bir ucunda kollarını açmış beklediği bir sırat köprüsünde yaşadılar saatlerce...
Gecenin geç saatlerinde Cem’in o sırat köprüsünden geçemeyip, ölüme teslim olduğu anlaşılıyor...
Bilemiyorum Sebahattin’cik ne yapmakta o enkazın altında şu anda?..
Yaşıyor mu, yoksa gazeteci ölümüne o da bir numune midir şimdi?..
Sanıyorum gazetecilik yaparken ölümle dans etmemin bilinçaltında, çocukluk yıllarında seyrettiğim filmlerdeki “ilk kahramanlarım” yatıyor...
Alain Delon, Charles Bronson gibileri bize “ölümle dans eden kahramanların gerçekte birer efsane olduğunu” zannettirirdi...
Onların soygunlar, hapisler ve öldürmelerle bezenmiş hayatlarında, sanki sıradan insanlarda varolmayan bir kahramanlık, kimsenin kolay kolay girişemeyeceği bir gözüpeklik ve yaşamı bir efsane gibi yalnız ve kahramanca yaşayan bir asalet vardı...
Oysa o hayatların sonunda “vurularak gelen zamansız ölümler” vardı...
Ne ki Fransız filmeleri “suçlu kahramanın ölümünü” öyle bir kutsuyordu ki, “o kahramanla özdeşleştiriyordunuz” kendinizi...
Önceki gece o efsanelerden gerçek olan bir tanesinin, Michel Vaujour’un gerçek hayatını bir yine bir Fransız filminde izledim...
Michel Vaujour bir banka soyguncusuydu, 27 yıl hapse mahkum olmuştu...
Tam 5 kez cezaevinden kaçtı Vaujour...
Kaçışlarından birisi Paris’teki cezaevinin damına karısının getirdiği helikopter yoluyla oldu...
Cezaevinin damına tıpkı filmlerde görüldüğü gibi Vaujour’un eşi helikopteri getirdi ve Michel Vaujour cezaevinden öyle kaçtı...
“En Büyük Kaçışım” (My Greatest Escape) filmi Digitürk’te Festival filmleri arasında gösteriliyor.....
Filmde Michel Vaujour’un kendisi oynuyor...
Daha doğrusu bir belgesel röportaj şeklinde örülmüş filmde, banka soyguncusu hayatının en dramatik noktalarını bir felsefeci derinliğiyle anlatıyor...
-”Çocuğunuz sizin gibi olsa ona ne söylerdiniz?..” diye bir soru var Fransa’nın efsanevi banka soyguncusuna...
-”Ona, hayatın filmlerdeki gibi olmadığını söylerdim...” diyor, “yine de yapmak istiyorsa durmasın yapsın...”
Dört duvar arasındaki hayatı, kaçışlarını, kadınlarını, aşklarını, ihanetleri ve hayat ile ölümü birebir yaşamak istiyorsanız “My Greatest Escape” filmini Digitürk’te Festival filmleri kuşağında mutlaka izleyin...
Hala kendime gelemediğimi söylemeliyim...

