Dün öğle saatlerinde, İstanbul’daki tenis turnuvasını düzenleyen komiteden bir arkadaşla, Sharapova’nın tenis turnuvasından elenişini konuşurken, cep telefonumu 0312’li bir numara aramaya başladı...Açtım...Telefondaki hanım, “CHP Genel Merkezi’nden aradığını” söyledi...Müsaitsem Genel Başkan’ı bağlayacaktı...***Bir süre önce, bu köşede Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili bir hayal kırıklığımı yazmıştım...“Yanınızda bulundurduğunuz kişiler de bir tercihtir... Başka kişiler de o tercihleri görür, onlar da kendi tercihlerini kullanır...” mealinde yazıydı bu...Özellikle medyada ne kadar nobran, snob, Beyaz Türk havası ve pozunda, insanları küçümseyen, aşağılayan, belaltı vuran ve hiçbir zaman mağdur olamayan “tip” varsa Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında kümelenmişti...Kemal Kılıçdaroğlu’nu önemsiyordum...CHP’nin başına bir Beyaz Türk portresinden ziyade, “Her şeyi biz biliriz, Cumhuriyet’i biz kurduk” edasında ertafı dolaylı aşağılayan bir snobize liderden çok, “Halkın havasını suyunu soluduğu belli, öteki Türkiye’den gelmiş olmayı bir dezavantaj değil, bir avantaj haline getirmeyi özümseyen” bir kişinin gelmiş olmasından çok mutluydum ilk günlerde...***Kemal Kılıçdaroğlu’nun o sırada estirdiği hava, Cumhuriyet Halk Partisi’nde sadece bir kez o da “Halkçı” imajıyla Bülent Ecevit döneminde esmişti...Bunu önemsiyordum, çünkü “halkçı ve mağdurdan yana olmayan, mağrur Beyaz Türk bir sol muhalefetin” olamayacağını, bunun eşyanın tabiatına aykırı olduğunu biliyordum...Oysa CHP esas güç alması gereken “Öteki”yi AKP’nin kotasına bırakmıştı...“Elinden Cumhuriyet’i alınan vakt-i zamanın kudretlilerinin muhalefeti” ise, muhalefet gibi görünse de, olsa da mağdur ve ezilenden yana bir portre çizmiyordu...Cumhuriyetçi fikirleri seslendirse bile “geniş kitlelere seslenemiyordu...”En önemlisi ise...“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim...” özdeyişini hatırlatan ironik durumdu...Medyada, duruma göre Atatürkçü, rüzgara göre liboş; iktidara göre demokrat, alkole göre laik; paraya göre global, süngüye göre ulusal; yaşantıya göre ahlaksız, duruşa göre etik; ne kadar derinde ırkçı, ruhunda faşist, erkeksi komplekslerden muzdarip, insanları aşağılayan çakma Beyaz Türk, güç düşkünü tip varsa Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında kümelendiler...Elbette Tayyip Erdoğan’ın yanında da makul miktarda “ruhu kötülüklerce esir alınmış” medya leşkeri yuva yapmıştı...Fakat konu şimdilik o değildi...Tayyip Erdoğan genelde kendi çevresindeki dünyalarla arasına çok sert mesafeler koyabiliyordu, ya da öyle algılanıyordu...***Oysa bu adamlar, Kemal Kılıçdaroğlu’na destek ya da akıl vermek bir yana, onu kendi sevimsizlikleri ve geçmiş günahlarıyla geniş kitlelerden uzaklaştırıyor, antipatikleştiriyor, kendi toplum dışı kalmış mağrur havalarını, Kılıçdaroğlu’nun kişiliğinde legalize ediyorlardı... Mağdurun sesi olması gereken Kılıçdaroğlu‘nu, “elinden oyuncağı alınmış vakt-i zaman muktedirlerinin, şimdiki mağduriyetlerine şemsiye” yapıyorlardı...Eski zaman muktedirlerinin, toplum içinde, halk arasında bir karşılığı yoktu...Onların sözcülüğünde, ya da onlarla beraber yürüyor görünen Kemal Kılıçdaroğlu’nun “bir toplumsal sempati rüzgarı estirmesi” mümkün değildi...Antipatik toplamdan, tek başına bir sempatik adam yaratılamazdı...Bunları görerek, son seçimlerde sandığa gitmemiştim...Seçimde oy atmamak makbul gelmeyebilir, ne ki en azından “sol duruşa” ihanet etmez...Toptan protest havanın verdiği Che Guevara’msı romantiklik de cabasıdır...***Kemal Kılıçdaroğlu’nu telefona bağladıkları esnada bunlar hızla beynimden geçiyordu...O olabildiğince nazik bir tavırla, “yazınızın üzerinden biraz zaman geçsin istedim...” dedi, “hayal kırıklığınızın geçmesi için...”Bir yazıya üzerinden haftalar geçtikten sonra gösterilen bu ince duyarlılık...Gözümün önüne, Ankara Göreme sokakta mahallede top oynayan bir genç geldi yine...Evlerinin karşısındaki çalışma ofisinden çokça eşiyle birlikte çıkardı “kasketli Halkçı Adam...” Dönüp, mahallenin gençlerine selam verir, ellerini sıkar, hallerini hatırlarını sorardı...Hayatlarında adam yerine konmayan, caddelerde, sokaklarda kör kurşunlara muhatap gençler Ecevit’in bu hareketini “mahalle gençlerine yönelik göz aşinalığına bağlarlardı...”Oysa alakası yoktu...Ecevit, alçakgönüllü davranırdı kadınlara, erkeklere, gençlere, çoluğa çocuğa son toplamda bütün halka...Zarifti...Dün o zarafeti gördüm bir parti başkanının telefonla arayışındaki duyarlılıkta...Çevredeki o snobize hırtların hiçbiri yoktu, telefon hattının etrafında...Duruma göre Atatürkçü, rüzgara göre liboş; iktidara göre demokrat, alkole göre laik; paraya göre global, süngüye göre ulusal; yaşantıya göre ahlaksız, duruşa göre etik; derinde ırkçı, ruhunda faşist, erkeksi komplekslerden muzdarip, insanları aşağılayan çakma Beyaz Türk, güç düşkünü mahlukat, sanıyorum Kemal Kılıçdaroğlu’nu terk etmenin gizli hesaplarını yapmaktaydı...****ORTAK YAYINA TEBRİKLER, AYRI KALANLARA SORULAR!..Önceki gece, Van için dayanışmaya herkes seferber oldu... Tebriklere şayan bir durum...Hangi televizyonu açsam, karşımda ortak yayın vardı...Bu da ayrıca bunca rekabetin olduğu televizyon dünyasında egoların, pardon karların da sınırlanabileceğini gösteren güzel bir örnekti...***İki notum var ancak...Birincisi;Televizyonlarımız ve özel sektörümüz, keşke zirvenin tepelerinde rüzgarlar esmeden harekete geçebilseler... Hani “Başbakan bu durumdan çok memnun olur” diyerek değil de, “Arkadaş benim bunu yapmam lazım” diye bir standart oluşturarak...Çünkü böyle bir standart oluşur da bu kampanyalar yapılırsa, Van’daki depremzede kardeşimizle birlikte demokrasi de kazanır...Zirveden estirilen rüzgarlarla “bir yerleri hoşnut etmek” esas amaç olursa, yardım yerine ulaşır, fakat inisiyatif “sivil inisiyatif olmaz...”***İkinci notum uzun yıllar çalıştığım Show TV’ye...Diğer televizyonlar ortak yayın yaparken, kendi yayın akışınızı sürdürmenizi anlıyorum, takdirle karşılıyorum...Sonuçta özel kuruluşsanız, kendinize has kararlarınız ve akışınız olacak...Her şeye ve her duruma katılmak zorunda değilsiniz...Devlet yayıncılığı değil, özel yayıncılıktan söz ediyorsak böyle olmalı...Ve fakat;Gece vakti Muhteşem Yüzyıl’dan sonra koyduğunuz o banttan program neyin nesiydi acep?..“Nasıl giyinelim” gibisinden bir yarışma şov...Zavallı sunucular ve katılımcılar, programın deprem yardımı gecesi yayınlanacağını silmediklerinden, gayet sıradan, günlük espriler, sululuklar yapıyorlar...Bunun banttan çekilen bir programda bir sakıncası yok...***Ancak program, Türkiye’deki bütün ünlüler telefon başında Van’a yardım toplarken yayınlanınca ortaya absürd bir görüntü çıkıyor...Sanki diğer televizyonlar “deprem için yardım toplarken”, Show TV “nasıl giyinelim yarışması düzenliyor” gibi abes bir görüntü oluşuyor...Programın sunucuları da hiç hak etmedikleri halde, Türkiye’de yayınlanan yardım görüntüsünün yanında, “mavra yapıyormuş” durumuna düşüyor...Arkadaşlar böyle hatalar yapmamalılar...O televizyon, Türkiye’nin en eski özel televizyon kanallarından biri...Yayıncılık tecrübesi en fazla olan kanallarının başında gelir...Olmaması gereken bir hataydı bu...
Dün bizim Vatan gazetesinin eski yayın koordinatörü Atilla Güner yeni başlayacağı radyo programı için aradı beni...- “İlk radyo programıma katılır mısın?..” diye...Kanal D’de her gece “Haber Hattı”nı yaptığım, o meşakkatli günlerde tanımıştım Atilla’yı...Haber merkezinin dört editöründen biriydi...İnce eler sık dokur, ana haber bülteni bittikten sonra da gece geç saatlere kadar kanalda kalırdı...Ben gecenin 24’ünde program yapıyordum o sıralarda...İnsanların evde, ayaklarını uzatıp rahat ettiği saatlerde, program öncesinin bitmek bilmez gerginliğini yaşarken, zaman zaman katık olurdu bana...***Yıllar sonra VATAN’da karşılaştık...Köşe yazdığım gazetenin yayın koordinatörüydü...Bu gazeteden ayrılmaması için çok çalıştım, ancak o kafasına koymuştu...Farklı bir şeyler yapacaktı...Farklı şeyin ne olduğu dün ortaya çıktı...Beni aradı;“Her gün radyo prime time’ında 18-19.30 arası 101.4’te yayınlanacak radyo programına başlıyorum... İlk gün konuğum olur musun?..” dedi...- “Müge ve onun gibi düşünenler için yazdığın yazıyı soracağım sana, bir iki kelime edersen mutlu olurum...”Atilla’nın radyo programcılığında ilk yayın günüydü...Hayatın böyle bir anında ona bir el vermem insanlık ve arkadaşlık borcuydu...Yaşamın zaman zaman karşılaştığınız tatlı dayatmalarından biriydi bu...Telefonu kapatırken; “Bir şey söylemek istiyorum... Sana önceden sormam lazım diye düşündüm...” dedi...Sesi biraz tedirginleşmişti...***- “Nilüfer Hanım’ın sağlığını sorsam rahatsız olur musun?..”Daha birkaç gün önce, hayatımdaki hemen her şeyi bilen arkadaşlarımdan İpek Durkal STAR’daki sunduğu “Duymayan Kalmasın” programı için, “Ne olur Nilüfer Hanım’ın nasıl olduğunu iki dakika bize anlatır mısın?..” diye telefon etmişti...- “Nilüfer’le ilgili programa bağlanamam, beni affet İpek’ciğim...” demiştim- “Neden” diye sormuştu...- “Çünkü” demiştim;“Benim; Nilüfer’in sağlık durumuyla ilgili açıklama yapmaya konumum ve durumum müsait değil... Nilüfer benim, manevi kızımın annesi... İyi ve çok dostça ilişkilerim var... Fakat onun artık başka bir hayatı ve o hayatında çok saygı duyduğum bir ilişkisi var... Benim onunla ilgili yaptığım her konuşma onun beraber olduğu erkeğe ayıp... Benim medyada Nilüfer’in sağlık durumuyla ilgili çıkacak her sözüm, onun hayatındaki insanı hiçe sayıp, ona benim sahip çıktığım imajını verecek ki, bu da yine hem Nilüfer’e hem de beraber olduğu erkeğe saygısızlık... Kim olarak Nilüfer’in sağlık durumunu açıklayacağım?.. Katılamayacağım kusura bakma...” ***- “Ama kızınız var” dedi İpek...- “Evet” dedim, “Kızımız var... Ve ben ancak kızımız üzerinden ona destek olabilirim... Başkaca bir hakkım yok ve olamaz...”Nilüfer’e, ameliyatının keyifli geçmesini diledim...Kızının ameliyat sonrası da öncesinde olduğu gibi anneli babalı mutlu bir hayatı olacağını, bu konuda merak etmemesini söyledim...Bol bol Ayşe Nazlı’yı aradım, arıyorum...Ona bugünlerde annesini hiç yalnız bırakmamasını söylüyorum...Kızımın bir ihtiyacı var mı onunla ilgileniyorum...Annesinin sağlık durumundaki gelişmeleri ise mümkün olduğunca kimseleri rahatsız etmeden kızımdan öğreniyorum...***Hastaneye gitmedim...Orada görünerek, kameralar tarafından çekilerek, kızımın annesini özel hayatında rahatsız durumlara sokmak istemedim...Ameliyattan yeni çıkmış bir insana, psikolojik yükler ekletmekten imtina ettim...Hastanede görünerek, “çok iyi maşaallah” diye demeç vererek, gazetecilere sırım sırım sırıtarak yürüyüp gitmek istemedim...Sevilen ve benim de bir zamanlar “sevgi” yaşadığım bir insanın hastalığından “rant yiyip, saygısızlık etmemek için” sessiz kaldım, sukuneti muhafaza etmeye çalıştım...***Kızımın annesine bu zor günlerinde destek olan “hayatındaki erkeğe de kızım adına teşekkür ederim...” Ayşe Nazlı’nın dün akşam telefonda cıvıl cıvıl gelen sesinden o cenahta her şeyin berkemal olduğunu anlıyorum...Ne mutlu ki;“Esmer Günler” sadece kalplerde kalan muhteşem bir şarkıdan ibaret şimdi...****KAÇAK EVLER YIKILMALI, DEPREME UYGUN OLMAYAN YAPILAR BOŞALTILMALI...Orda bir köy var uzakta... O köy bizim köyümüzdür...Gitmesek de kalmasak da...O köy bizim köyümüzdür...Lay laylay lay laaa...Lay laylay lay laaa lay laylay lay laaa...Orda bir okul var uzakta...O okul bizim okulumuzdur...Gitmesek de gelmesek de...O okul biz okulumuzdur...”***Erciş’te katları birbirinin üstüne binmiş ilkokul binasını görüyorum...350 ilkokul öğrencisi okuyor o okulda...Deprem Pazar günü meydana geliyor...Bir veli “Ya Pazartesi meydana gelseydi” diyor...“Ya Salı, Çarşamba, Perşembe veya Cuma...”O çocuklar ne olacaktı?..Yüzlerce ölüye 350 minik yavru daha eklenecekti...Katların arasında sıkışmış, minik yürekler, minnacık eller, yüzler, parmaklar...***Bu vebalin “daha ötesi var mıdır?..”Bu olay şöyle veya böyle devam mı edecektir?..Oradan çalınacak, buradan çırpılacak, fesat karışacak, ihale alınacak, çocuklar ölecek, insanlar evlerin altında kalacak?..Bu görüntünün dahası olacak mıdır?..Bunun vebalini kim ödeyecektir?..İki tane müteahhit bozuntusu mu?..Tayyip Erdoğan “bedeli ne olursa olsun, bütün kaçak evler, depreme uygun olmayan bütün yapılar yıkılacak” diyor...Başbakan haklıdır ve desteklenmelidir bu çıkışında...Seçimi kazanmak veya kaybetmek değil konu...Van depremi Türkiye’nin “çağdaş yaşam koşullarının başlayacağı bir milat olmalıdır...”Türkiye bu görüntüyü ne olursa olsun artık bir daha yaşamamalıdır...****HİNDİSTAN CEVİZİ MUCİZESİ...Yaşını başını almış kalburüstü, Türkiye’yi yöneten onbeş yirmi kişilik bir “yaşam gurusu” grubunun, ayda bir kendi arasında, sohbet ettiği, keyif çattığı, dedikodu yapıp “hayatı demlediği”, bir öğle yemeği ritüelimiz var...Rahmetli Ufuk Güldemir, Güneri Cıvaoğlu’yla katılırdı, sevgili Murat Vargı’nın aktif desteğiyle yapılan bu öğle yemeklerine...***Her biri “çoktan hayatı aşmış birer yaşam gurusu” olan, yaşam yolculuğunun en zirvelerine çıkmış topluma yön vermiş şahsiyetler onlar...Dün Murat Vargı “hindistan cevizinin kendisinin, yağının, bitkisinin” parkinson hastalığı için nasıl birebir olduğunu, inanılmaz mucizeler yarattığını Amerika’dan örneklerle anlatıyordu...Bir de baktım ki, Türkiye’nin en belli başlı yaşam gurularından biri olan Özer Çiller de Vargı’yı onaylamakta...“Hindistan cevizi Parkinson’a, gül suyu ise yüzdeki ve vücuttaki bütün sivilcelere mucize gibi geliyor...” diyordu...Hüsamettin Özkan’a tavsiye etmiş, Özkan tavsiyenin çok iyi geldiğini söylüyordu...***Her biri, birer yaşam gurusu olan ve zamanında her şeyi görüp yaşamış insanlarla bir öğle yemeğini paylaşmak inanılmaz bir zenginlik sağlıyor insana...Sohbetin lezzeti, masanın her bir tarafından fışkıran birikimlerin derinliği, bir beyin fırtınasının entellektüel hazzını yaşatıyor...Dün Hürriyet’in eski sahibi Erol Simavi’nin uğrak yeri olan Taksim’deki Divan Oteli’nin restoranında “yaşam gurularının yemeği vardı...”Necati Zincirkıran’la Mehmet Barlas, Erol Simavi, Doğan ve Nadir Nadi’li anılarını anlatıyorlardı...Erol Simavi o mekanda dermiş ki; “Bir gün Cumhuriyet’in Nadir Nadi’si olacağım...”Sohbetin tadının lezzeti, damağımdan geçti, beynimin kıvrımlarında dolaşıyor şimdi...
Bundan milyarlarca yıl önce dünyamız daha genç ve pırıltılıymış...Yaşayanlar, evrende güzelliğinin benzeri olmayan bir genç kıza benzetirmiş dünyanın o halini...Herkes sevgi içinde, korku ve endişeden uzak sürdürürmüş yaşamını...Sonra bir gün, bir ‘insan’ değişmiş, sonra bir çok insan değişmiş, en sonunda da her şey değişmiş...Dünya bugünkü haline gelmiş...İnsanlık bir “ayrım” sanatı inşa etmiş...Sınıflar, gruplar, astlar, üstler, zenginler, fakirler, iyiler, kötüler, doğrular, yanlışlar gibi bir çok etiketler oluşturulmuş...Lakin kimse kendi yaka kartında hangi etiketin olduğunu okuyamamış...Bu etiketler durum ve şartlara göre değişken olduğundan ezberi oluşamamış...Akıllar karışmış, yürekler karışmış ve ‘mutsuzluk hastalığı’ dünyayı hızla saran bir mikrop olarak çağımızın en hızlı öldüren salgın hastalığı olmuş...***Herkes “mutsuzluk”u; zatürre, veba, grip, kanser gibi farklı isimlerle anıyor ve ilaçlarla çare arıyormuş...Oysa hastalığı asıl adı ‘mutsuzluk’muş... Bu salgın hastalığı durdurmanın tek yolu; koşulsuz, şartsız, önyargısız sevebilmekmiş... İnsanlığın “mutsuzluk” çırpınışlarını, yakarışlarını duyan melekler kendi aralarında “sevgi üretmeye” başlamışlar...Ne kadar sevgi varsa üretilmiş olan; en saf ve en arı halde dünyaya aktarmışlar...Biraz zaman geçmiş; iyileşmek bir yana her şey daha da kötüye gitmeye başlamış...Sevgiyi alarak şifa bulması gereken insanlar sevgi ile güçlendikleri ilk anda biriken tüm enerjilerini, iyilik yerine, egolarını ve ayrımcılığı büyütmek için kullanır olmuşlar...Melekler çok üzülmüş bu duruma....İyileştirmek isterken, kötülüğün büyümesine vesile oldukları için kendilerini kötü hissetmişler. Çünkü vesile olmak önemli bir sorumlulukmuş... Hepsi birden ağlamaya başlamış...Meleklerin ağlaması sel olmuş yeryüzünde...***Günlerden bir gün melekler yine toplanmış ve insanlığa yardım üzerine formüller geliştirmeye çalışmışlar...Çalışmalarının sonunda görmüşler ki onlar insanlığı anlayamıyorlar...Anlayamadıkları için de kurtarıcı formülü üretemiyorlar...“Ne yapalım” diye düşünmüş ve onları anlamak için “onlar gibi yaşamak üzere içlerinden birini” görevlendirmişler...Görevli melek bu karar üzerine derhal Allah’ın huzuruna çıkmış;- “Yarabbim!” demiş;“Biz insanlığa hizmet için varız...Fakat artık görevimizi yerine getiremiyoruz... Hatta varlığımızla onların mutsuzluklarını arttırır olduk...Yolumuzu, yönümüzü şaşırdık, bilgimizi öğretemez olduk...Çünkü biz ve insanlık parçalandık...Koptuk...Senden, beni bir insan formatında yeryüzüne göndermeni istiyorum ki; bizi sevgiyle birleştirecek olan şeyleri bulayım...Ben melekler arasından gönül rızası ile kabul ettim bu görevi...Senden de gönül rızası ile izin verip, göndermeni isterim beni”***Bunun üzerine Allah, meleğini; isteği üzerine, insan formatında yeryüzüne göndermiş ve otuz gün süre vermiş...Melek yeryüzüne iner inmez vakit kaybetmeden başlamış çalışmaya...Tam otuz gün boyunca mümkün olduğunca çok olayı, durumu ve duyguyu deneyimlemiş...Otuzuncu günün sonunda bir tepeye oturmuş ve tekrar melek formuna dönüştürülmeyi beklemeye başlamış...Kısa bir süre sonra ‘Rab’bın sesi duyulmuş;- “Kalmak mı istersin, gelmek mi?..Bir otuz gün daha vereyim mi?..”Melek yanıtlamış;- “Ben sana gelmek isterim, kendi melek formatımda devam etmek isterim...Burada değil otuz gün, üç yüz otuz gün geçirsem dahi bir şey değişmeyecektir...”***Bunun üzerine Allah, görevli meleği geri almış ve tüm meleklerini de toplayarak, görevli meleğin insanlık hakkındaki deneyimlerini aktarmasını istemiş...Görevli melek başlamış raporunu okumaya;- “1)İnsanlığın büyük bir bölümü mutsuzluktan şikayetçi değil...Onlar mutsuzlukları ile mutlu...Ellerinden mutsuzlukları alındığında, oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi çaresiz kalıyorlar...2) Diğer bölümü mutlu gibi görünmekte ve mutlu olduğunu söylemekte...Aslında mutluluğun gerçekte ne olduğunu bilmediklerinden kendilerini farkında olmadan kandırmakta...3) Bir diğer bölümü için durum daha vahim...Onlar bilerek kendini kandıran ve oyun içinde oyun yaratanlar...Mutsuzluklarını farkında olmalarına rağmen mutlu gibi davranmakta...(Samimiyetsizler!)4) Az bir bölümü de var ki gerçekten mutlu ama mutsuzların arasında kendi koruma alanını yaratamak için çaba sarfetmekte (Pozitif kalabilenler)... Yani melek kardeşlerim; insanlık bilerek ve isteyerek ‘bugün olanları’ yaşamakta...Bizim onlar için yapabileceğimiz hiçbir şey yok onlar kendileri için bir şey yapmadıkça...”***Yine Burçin Alp Acar’dan gelen bir öyküydü bu...“İnsanlık bir ayrım sanatı inşa etmiş...Sınıflar, gruplar, astlar, üstler, zenginler, fakirler, iyiler, kötüler, doğrular, yanlışlar gibi birçok etiketler kullanır olmuş...Çünkü yeni insanlık esasen ‘kör’ olarak doğmuş” diyor öykü...Kim bilir belki de Van’da yüzlerce insanımızı göçük altında bırakıp öldüren, binlerce insanı zifiri karanlıklarda sakat bırakan bir deprem, “din, dil, ırk, zengin, fakir, öteki, beriki” ayrımlarını dimağımızdan toptan silip, “kör”lüğümüzü sonlandırır...Van’daki depremden ve yüzlerce ölümden sonra, belki yeniden görmeye başlarız, hayatı, insanlığı, dayanışmayı, kardeşliği, barışı ve sevgiyi... Belki deprem “körlük sonrası” oluşturacağımız sonsuz barışımıza bir “temel” teşkil eder...Hiçbir fay hattının deprem şiddetinin yıkamayacağı kadar sağlam bir temel!..***** MÜGE’YE BİR İKİ KÜÇÜK SÖZ...Sevgili Müge...Elbette, programında o konuşmayı yaparken amacın, ayrımcılık yapmak, “İzmirli, Vanlı, Adıyamanlı, Maraşlı” farkı üzerinde ahkam kesmek değildi...Bunu yapmak istemediğin aşikar...Fakat mesele Vanlı veya İzmirli ayrımı değil...Mesele insanları kategorize etme hastalığı...Allah askere, polise ve devlete zeval vermesin elbette...Fakat söyler misin, ne işi var, taş atan çocukların, taş attıran azmettiricilerin böyle bir günde, böyle bir deprem anında şimdi?..İnsanları ayırma, insanları kafanın içinde kategorize etme...Deprem ve ölüm onları kategorize etmiyor...Hepsini ve hepimizi öldürüveriyor...O acıya ve ölüme inat; sevgini ver hepsine...Önyargısız, hesapsız, taş atan ve taş attıran ayrımı yapmadan, insanı insan olarak kucaklayarak...Depremin coğrafyasında yaşayan insanlara “başka hatırlatmalar”da bulunmadan, onlara sadece sevgi sunarak... Yaşamak mümkün arkadaş!..Sevgiyle kal...
Hiç durmaksızın “mukadderatın dışında” ölümler oluyor bu ülkede...Dün ölümlere bakar, ölümleri yaşarken, son dakika diye verilen “vahşet biçimindeki trafik kazasının görüntülerine” rastgeldim...Ölümlerden ölüm beğenmeliyiz biz bu ülkede!..Terörde şehit düşebiliriz...Çocuğumuz terörist olabilir, o ölebilir...Olmadı, trafikte şehrin veya bir Bayram’ın göbeğinde vahşi bir kazada ölürüz... Bunlar olmadıysa “depremde yüzlercemiz ölürüz, binlercemiz evsiz barksız sakat kalırız...”Biz “hayatı ölerek yaşarız...”***Vikipedi’ye göre, Mukadderat;“Kişinin gelecekte karşısına çıkması kesinleşmiş olaylara istinaden ‘takdir olunmuş olanlar’, ya da karşılaşılması kaçınılmaz olanlar” demek...“Gelecekte karşımıza çıkması takdir olunmuş olay” mıdır depremden, trafik kazasından ve terörden ölmek?..Trafik kazası iradi bir durumdur...Kişinin eylemi belirler...Terör iradi bir eylemdir...İnsanlar terör yapar...Bir tek “deprem” insan iradesine bağlı iradi bir eylem değildir...Ancak ne yazık ki depremde ölmek de büyük ölçüde iradidir...Van’daki depremin bir benzerinde onda bir sayıda insan ölmüyor misal Japonya’da...Deprem mukadderat olsa da, depremdeki ölümlerin bütünü mukadderat değildir...***Hayatı “ölümlerle yaşamak...”Depremden, terörden, kazadan, töre cinayetinden, koca vahşetinden, faili meçhulden, siyasi linçten ya da kitlesel histeriden; hiç fark etmiyor...Van depreminde yüzlerce ölüm... Terör belasına binlerce şehit, onbinlerce silinmiş hayat...Şehirlerin ve Bayram’ların göbeğinde yaşanan trafik ölümleri...Önümüz Bayram’dır...Yollarda, son günlerde verdiğimiz şehitten fazla “ölüm yaşayacağız” bu Bayram’da...***Bunca ölüm, yas, acı bir şeyi gösteriyor aslında...“Mukadderat değil bu ölümler... Ölmek veya ölmemek senin elinde!..” diyor hayat...Terörü önlemek senin elinde...Depremde yerin altında kalmayacak evler yapmak senin inisiyatifinde...Trafik dehşetinde, yollarda ceset halini almamak senin direksiyon hakimiyetinde, otoban yapma yetinde, çağdaş sürücü olma hüviyetinde...“Hayatı ölümlerle yaşamak...” bu ülkenin mukadderatı gibi gözüküyor...Oysa mukadderat senin dışında senin için öngörüleni kapsar...Korunamayan bir karakolda gece yarısı gelen ölüm...30 yılda çözülemeyen terörde isabet eden kurşundan mülhem mertebe-i şehitlik...Demir bariyeri aşıp karşıdan sana çarpan kamyon şeklini almış vahşet...Yıkılacağı ve yerin altında kalacağı bilinerek inşa edilen “kerpiç müsvedde...”Bunlar, Allah’ın senin için öngördüğü şeyler değiller...Dolayısıyla mukadderat da değiller...Mukadderat bir çaresizlik halidir...Üzüntüsü ve acısı, kendi dışımızdaki olayın çözemediğimiz çaresizliğinden kaynaklanır...Burada maalesef Tanrı’nın yapabileceği bir şey yok...Kendisini bu derece harap eden bir millete Tanrı ancak “sabır verebilir...”****“BEN SONRA AĞLARIM ABİ...”Taa CHP günlerinden tanırdım onu... CHP dediysem, 1980 darbesi öncesinin CHP günlerinden...CHP parti okulunda çalışırdı... Sonra Milliyet’te yıllarca çalıştık aynı gazetede...VATAN’a başladığı gün, gazetinin önünde görmüştüm kendisini, “o sessiz gülümsemesiyle...”Sukunet içinde gülümserdi...Sessiz bir gülümsemeyle söylerdi söylemek istediğini...Kardeşi Fikret “Ben sonra ağlarım abi” demiş dünkü yazısında... İyi ki hiçbir şey yazmamışım ilk iki gün Hikmet hakkında...Onun için yazılacak bütün yazılar, “Ben sonra ağlarım abi” yazısının karşısında “hiçliği” temsil eder... Dün bütün gün her okuduğumda hüngür hüngür ağlıyordum...Hikmet Bila’yı bir parça öğrenmek ve hissetmek istiyorsanız biraz kısalttığım kardeşi Fikret‘in yazısını bir de benim için bir kez daha okuyun...“BEN SONRA AĞLARIM ABİ...” “Son nefesini verdi, diye Gülden abla çağırınca, gelip yüzünü ellerimin arasına aldım....O, benim çok iyi bildiğim tebessümün duruyordu yine yüzünde...“Bir şey yok, sadece öldüm, o kadar, üzülmeyin” der gibi...O tebessümünü aldım abi, bende...Bizimkiler üzülmesin diye herkesten önce toplayıp içine attığın acıların, üzüntülerin üzerine çektiğin o tebessüm...Sana bakan herkesi rahatlatan o malum tebessümün...Ölümle pençeleşip yoğun bakımda gözümü ilk açtığımda tepemde gördüğüm o sımsıcak tebessüm...“Hikmet Bila” denilince herkesin gözünün önünde beliren o olgun tebessümün...“Nasıl olacak Fikret” diye sorduğunda, “iyi olacak abi” yalanımı yüzüme vurur gibi beliren o tebessümünü aldım yanıma...Biliyorum ona çok ihtiyacım olacak...***Biliyor musun, endişelendiğin gibi olmadı...Bir yıldır planladığın gibi kimseyi üzmeden ölmeyi başardın...Mehmet abim epilepsi nöbeti geçirmedi, ablam ve Sevinç çığlıklar atmadı...Dursun abim uzun uzun sarıldı sana...Hepsi istediğin gibi davrandı...Üzülmesin diye hep uzakta tuttuğun Baran koydu mezara seni, Dursun amcasıyla birlikte...Hiç korktuğun gibi olmadı...Babasının oğlu gibiydi, dimdik, ayakta...***Gözlerim çok sık doldu ama söz verdiğim gibi ağlamadım... Hani derdin ya “Fikret sen ağlama ki bizimkiler korkmasın, sonra ağlarsın”, aynen öyle yaptım...Ben sonra ağlarım abi... Öğrettiğin gibi kimseyi üzmeden...Sen, mahallede bana efelenenlere “küçük abime söylersem gününü görürsün” dediğim abimdin.......Küçük abi;Yatağının başucunda, yüzün ellerimdeyken, çocukluğumuz geçti gözümün önünden...Sana hayıflandığım, küstüğüm arı savaşı geldi aklıma...Hani, ağaç kovuğundan bölük bölük çıkıp bize saldıran eşek arılarına karşı elindeki dalla tek başına savaşırken, beni ikide bir kovduğun, o heyecanlı macera...Elimde dal her hamle yaptığımda kovalamıştın beni...Beni niye ekibe almıyor, Melih’ten ne farkım var diye gönül koyduğum o arı savaşı...Ağzın gözün şiş içinde arıları uzaklaştırdığında bile anlamamıştım beni niye savaşa sokmadığını...Avuçlarımdaki tebessümünden şimdi anladım......Daha 12 yaşında nasıl koca bir abi olduğunu hatırladım...Kulağım ağrıyor diye sabahın 3’ünde küçük sobamızı nasıl nar gibi yaktığını; havlu ısıtıp kulağıma koyduğunu, havlu çabuk soğuyor diye kızarttığın sıcak ekmekleri havluya nasıl sardığını hatırladım...Kulağımın ağrısını hissetmeyeyim diye nasıl sabaha kadar susmadan konuştuğunu; daha o yaşta, kutupların keşfinden gezegenlerin sıralanışına, Edison’un kim olduğuna; sabunun zeytinyağından yapıldığından, Uzun Hasan’ın kömürü nasıl bulduğuna kadar ne çok şey öğretmiştin...O geceyi hatırladım; tebessüm ediyordun yine...***Ayakkabı alınma sırası sana geldiği halde; naylon ayakkabılarını telle nasıl diktiğin geldi gözlerimin önüne...Sonra anneme gidip, “benim ayakkabım sağlam, Mehmet abime alalım, daha dün bayıldı ya, iyi gelir” diye büyük büyük konuştuğunu, hatırladım...Hatırladın mı, gibisinden baktım tebessümüne...Rahat uyu küçük abi;İnsanların sana nasıl sevgiyle koştuklarını dün gördüm. Seni neden sevdiklerini anlattılar. Anlamışlar seni... O insanlığın, inceliğin, dürüstlüğün, sevgi dolu yüreğin bulmuş yerini; rahat uyu!En çok Baran’ı merak ettiğini biliyorum...Baran’ı merak etme abi...Artık iki oğlum var:Büyüğü Baran, küçüğü Cem...Hele beni hiç merak etme...Herkes bir toparlansın...Ben sonra ağlarım abi...’’****ÖLÜMLE YAŞAMIN BİRBİRİNE DOKUNDUĞU FOTOĞRAF...Belki Yunus’un fotoğrafı bundan sonra yaşanacak bir depremde, “ölüme karşı yaşamın buruk bir zaferi” olur...Ölmüş meçhul bir kişiliğin eli, yer altındaki internet kafede 13 yaşındaki Yunus’a kol kanat geriyor...Yunus’u ölmüş bir meçhulün toprak olmak üzere olan eli koruyor...“Ölümün bütün korkunçluğuna karşı, yaşamın buruk bir tebessümü değil de nedir bu?..”***Ölümün bütün korkunçluğuna, depremin bütün felaketine, acının bütün dehşetine karşın, halen “bir küçük tebessümü, ufacık bir yaşama umudunu” esirgemedi bizden hayat...Yunus’un bir ölünün omzundaki elini üzerinden çekmeden, yaşamak için çırpınan yüzündeki dehşet görüntüsü, Van depreminin gerçek resmidir...Ölümle yaşamın birbirlerine dokunduğu resimdir o fotoğraf...
Sarı-lacivertliler, Ertuğrul’u tecrübe kazansın diye Samsun’a kiralamakla büyük hata yapmış“Dünkü Ertuğrul, F.Bahçe’de Volkan’ın yedeği olarak kalmalıydı. Kadıköy’de kırmızı-beyazlıların 1 puanını önce Ertuğrul aldı, sonra Samsun takımı.”-F.Bahçe, Samsun gibi alt sıralardaki bir takıma neden puan kaybetti?F.BAHÇE yanlış kaleciyi kiralık göndermiş. F.Bahçe’nin kalesindeki Mert ile Samsun kalecisi Ertuğrul, F.Bahçe’nin alt yapısından geliyorlar. Geçen sene Ertuğrul, Mert’in yedeğiydi. Mert’i A Takım’a Volkan’ın yedeğine çekti F.Bahçe, Ertuğrul’u da tecrübe kazansın diye Samsun’a kiraladı. Sanki genç takımda Mert, Ertuğrul’un yedeğiydi, Ertuğrul, Mert’in değil. F.Bahçe yönetimi yanlış iş yapmış. Dünkü Ertuğrul, F.Bahçe’de Volkan’ın yedeği olarak kalmalıydı. Dün Samsun’un 1 puanını önce Ertuğrul aldı, sonra Samsun takımı.- F.Bahçe’nin bu futbolla Beşiktaş derbisinde şansı olur mu?BEŞİKTAŞ, F.Bahçe’den daha iyi değil ki F.Bahçe’nin şansı olmaz diyeyim. Dünkü takımın 45-60 arası 5-6 tane uzaktan şutla Samsun kalesini yoklaması vardı. Aykut Kocaman devre arasında ‘Çerçeveyi gördüğünüzde vurun’ demiş futbolcularına. Onlar da öyle yaptılar. Maç boyu F.Bahçe’nin gole en fazla yaklaştığı dakikalardı o anlar. Beşiktaş’a karşı uzaktan şutu denerse dönen toplarda tehlike yaratabilir F.Bahçe. Bir de Alex’in nasıl oynayacağı maçın kaderini belirleyebilir. Beşiktaş derbisi, Saracoğlu’na 1 puan almaya gelmiş, 2. yarı sahasından çıkmamaya ant içmiş bir takımla maç yapmaya benzemez.BEŞİKTAŞ, gol için oynayacak. F.Bahçe’nin de gol bulması çok doğal. İki takım da şu anki görüntüleriyle iyi değiller. Fakat perşembe günkü derbi muhteşem geçebilir.- Gökhan Gönül’deki düşüş F.Bahçe’yi ne kadar etkiledi?BEN Gökhan’ı tanıyamadım. Bu Gökhan, sağdan bindiren, hem sağ bek hem sağ açık görevini eksiksiz yapan Gökhan mı? Bir tane bindirme yapmaz mı Gökhan gibi bir futbolcu? Tam sağdan bindirme yapacağın, top keseceğin, asist yapacağın maç bu maç. F.Bahçeli Gökhan şu anda bitik durumda. F.Bahçe’nin puan kaybındaki birinci faktör sağ kanadın hiç çalışmamasıydı. AYKUT Kocaman’ın en büyük kozu Dia’ydı. Dia girdi, arka arkaya sağdan bindirmelere başladı. Samsun defansının allak bullak olduğu, derinliğini kaybettiği dakikalardı o anlar. Ancak Dia ayağını burktu ve nasıl olduysa omzundan sakatlandı. Maçın kırılma anı Dia’nın çıktığı andı. Ziegler’in de yorulmasıyla kanatları çalışmayan F.Bahçe’nin tek umudu ceza sahasına kesilecek duran toplardan yakalanacak bir goldü. Ancak ne Alex ne Semih gününde değildiler.
Rezil ve aşağılık bir durumdur yaşanan...Bu kadar televizyoncu, “uyuz televizyon programları” yazısını yazdığım ana kadar, arka arkaya şehit verilen günlerde, “programlar yayınlansın mı yayınlanmasın mı?..” tartışmasının çukurunda takılıp kalmıştı...Hiçbirinin içinden “bir parça yaratıcı bir fikir, toplumun sesi olabilecek bir televizyoncu hissi, bir farklılık yaratma sevdası” geçmemişti... Sanki icraatın içinde değil, akedemideydiler mübarekler ve tartışmaktaydılar:“Şehitler fazla olduğunda programları yayınlayalım mı yayınlamayalım mı?..”***Arkadaş siz “ay”da mı program yapıyorsunuz?..Hayatın dayattığı şeyleri, yaratıcılığınızı kullanarak programın içeriğine katsanıza... O günlerde bir tek Can Tanrıyar’ın yapımcılığını yaptığı, Petek Dinçöz’ün programında rastgeldim...Belli ki Can’ın aklına “Nefes” filminden, askerlerin beraber türkü söyledikleri bölümü yayınlamak gelmiş...Onu yayınladı da, televizyon bir parça “toplumun duyarlı damarlarının sesi olabildi...”***Bu ülkede televizyon programcılarının önemli bir kısmı “toplumun sesini yansıtmıyorlar...”Çünkü kendileri “toplum” değiller...***Herkes yaşadığı dünyayı “tek gerçek” sanır...Televizyon programcıları şehitlerin dünyasında yaşamıyorlar...Onların bir yakını Güneydoğu’da şehit olmuyor...Çok yakınlarında biri “gazi” olup sakat dönmüyor evine...Ocaklar sönmüyor çevrelerinde... O dramların bitmek bilmeyen acısı hüküm sürmüyor hayatlarında... Tuzları kuru arkadaşların!..Hain saldırılarda, “çokça bir gözyaşı, bir taziye mesajı, sese dramatik tonaj verilerek okunan bir metin, arada bir ağlama ve çokça ‘Allah Belanızı versin’ türü garabet bir reaksiyon” televizyon programcılarının görüp göstereceği şeydir... ***Şimdi de “Televizyon programlarını kaldırmak kolay... Sıkıysa dizileri kaldırın” tartışması başladı...Bunların derdi, bu kirli savaşta, bir tavır almak, televizyonculuğunu ve ustalığını konuşturup, yaraya bir yerinden merhem olmak falan değil...Bütün dertleri, bu rüzgarda “hangi rakiplerimizin çanına ot tıkarız?..”Başka hesapları yok emin olun...***Şu Pazar günü vaktiniz bol...Oturup serinkanlılıkla düşünün...Televizyon programlarında, bu kadar duyarlı bir konuda gösterilen yaratıcılık yayıncılık mıdır?..Hadi televizyon programcıları profesyonel dramacı değiller, hayatın romanını yazıp yönetmiyorlar...Bu konuda mesleki deformasyon gereği kabızlar... Akıllarına yaratıcı bir fikir, toplumun damarına yönelik bir program akışı gelmiyor...Peki televizyon dizileri ne yapıyorlar?..Bunca şehit, kan, gözyaşı varken, bizim te-levizyon dizilerinin en yaratıcı manşetleri, “Ahlaksız teklif”tir...Genç kadının borcu var da adam durumdan yararlanıp “istersen bir gecede ödeyebilirsin” diyor!..***Otuz bin evlat şehit olacak...Bunca aile şehit verecek derin acılar içinde kıvranacak...Ocaklar sönecek...Bu toplumun öykülerinden beslenecek, yaşamından ilham alacak, hayatını aksettirecek televizyon dizilerinde en yaratıcı fikir “paranı bir gecede ödeyebilirsin” şeklinde sunulan “ahlaksız teklif” olacak...Neredeyse 20 yıl oldu...1993’te bir Hollywood filminde Robert Redford, Demi Moore’a “bir milyon dolarlık” ahlaksız teklifte bulunuyordu...O günden beri, bu çok yaratıcı fikri çiğneyip duruyorlar... Bunca şehitin, bunca gazinin, bunca sönen ocağın hikayesi, senaryonun ana teması olmasından vazgeçtik bir yan öykü muamelesi görmüyor... Varsa yoksa “ahlaksız teklif...”Ne diyor adam?..“İstersen paranı bir gecede ödeyebilirsin...”Böyle yapmaları doğal aslında...Onlar ölmüyorlar...Onlar şehit vermiyorlar...Onların çevrelerinde analar babalar çocuklarını kaybetmiyorlar...Bellidir ki hayatlarında ve dünyalarında makul miktarda “ahlaksız teklif”ler vukuu bulmakta... Herkes yaşadığını anlatır...Televizyon dizilerinde aileler, şehit vermez, çocukları gazi olmaz, ocakları sönmez...Öyle bir hayatları yok ki onları yapanların çünkü... Varsa yoksa “Ahlaksız teklif”Yaşadıkları “mübarek” hayatı o anlatıyor çünkü...***İPEK TUZCUOĞLU ERKEK OLSAYDI “ÜNLÜ KADINLA” OLMAZ MIYDI?..Yazın biz çocuklarla tatil yaparken, kaldığımız yere gelip iki gün kalmıştı İpek (Tuzcuoğlu)...O zaman da söylemişti masada hep birlikteyken:“Erkek olsam, ünlü bir kadınla ilişki yaşamazdım...”Devamını getirmemizi beklediğini farkedince de devam etmişti:“Ünlü bir kadınla oldular mı, bir kere bakışlar hep o kadında oluyor... Doğal olarak erkek bir süre sonra bu durumu kompleks yapıyor... Sosyal ortamda erkekliğini tam hissetmiyor... Kadın zaten ilgi çeker... Bir de ünlü olunca hep ona hizmet, hep ona sormak, yanında adam var mı yok mu belli olmuyor...”***İpek’i dinledim...Masada çocuklarımın annesi Deniz de vardı...Doğrusu İpek’in dediklerini ben yaşamamıştım, onun için çok içselleştiremedim...Fakat benim içimde de “ünlü bir kadınla olmanın yaşanmış tecrübeleri” vardı elbet...Ünlü birisiyle olduğunuzda “birlikteliğiniz ve ayrIlığınız”da hep herkesten fazla yük yaşarsınız...Çünkü birlikte olmanız haberdir...Ayrılmanız daha büyük haberdir...Oysa insan ilk birlikte olduğunda, biraz mahremiyet ve romantizm arar...Ben mahremiyet yerine, o kadar çok göz üzerimizdeydi ki “mahkumiyet” yaşadım açıkçası ünlü kadınlarla ilişkilerimde... Ayrılırken ise, durum iyice felaket...Ayrıldığına mı üzülürsün, kendini mi toparlayacaksın?..Kimsenin umurunun teki değildir...İnsan “herkesin gözünün üzerinde olmadığı bir aşk ayrılığında bile” yeterince moral bozukluğu ve depresyon yaşar...Bunu bir de milyonların gözü önünde yaşadığınızı düşünün...Vallahi hiç tavsiye etmem...***SEVGİ SAHTEKARLARI...Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; -”Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” -”Bakın göstereyim” demiş ermiş... Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış...Hepsi oturmuşlar yerlerine...Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da “derviş kaşıkları” denilen bir metre boyunda kaşıklar...Ermiş; -”Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz...” diye bir de şart koymuş. -”Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne?..Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına...En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan...***Bunun üzerine;“Şimdi...” demiş ermiş;“Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe...” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen, ışıklı insanlar gelmiş oturmuşlar sofraya bu defa...“Buyrun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını...Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan...***“İşte” demiş ermiş, “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır...Ve kim karşısındakini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır...Şüphesiz şunu da unutmayın...Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman...”Burçin Alpacar gönderdi “Hayatta mutlu olmak istiyorsan, almayı değil vermeyi öğrenmelisin” mesajını içeren bu öyküyü...Ne zaman ki, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” düşüncesiyle değil, tamamen hesapsız iyilik sunarsınız çevreye, o iyilik katmerlenerek başka bir olayda evren tarafından size gönderilir...“Bu istisnadır öyle olmuyor çoğu zaman” diyenleri duyuyor gibiyim...O zaman onlara hiç ummadıkları bir cevap vereyim... Hiçbir istisnası yok...Her zaman “hesapsız kitapsız verilen iyiliklerin bir türlü karşılığı vardır...”***Bu arada bu gerçeğe buna inanmak istemeyenlere maalesef mutsuz olacakları bir de haberim var...“Eğer bir insanın önünü kapıyorsanız, onun zararsız duygularını bloke ediyorsanız, gelişimini engelliyorsanız, ya da bir insana egonuza yenik düşerek kötülük yapıyorsanız” bu kötülüğün cevabını da yaşadığınız hayat içinde mutlaka bulacaksınız...Aynı olayda değil, çok başka bir olayda çok başka bir yerde... “Bir gün mutlaka...”
Canhıraş bir şekilde bağırıyordu, etrafında kendisini linç etmeye çalışan gruba karşı...“Merhamet edin” diyordu...“Oğullarım beni öldürmeyin... Ben size ne yaptım ki?.. Her şeyi sizin için yaptım...” diye haykırıyordu...İçim ezildi...Linç ediliyordu...Hem de en gaddar, en acımasız şekilde...Linç edilirken deliler gibi bağırıyordu...“Oğullarım ben size ne yaptım?.. Her şeyi sizin için yaptım...”“Oğullar”ı ise onu dinlemiyorlardı...Yerlerde üstü çıplak süründürdükleri adama vuruyor vuruyor vuruyorlardı...Havaya ateş açarak...Zafer çığlıkları atarak...***“Oğullarım her şeyi sizin için yaptım” nidası bir merhamet ricası mıydı?..Sanmıyorum...O, bütün diktatörler gibi “kendisini ulusuna armağan edilmiş, yüce bir varlık olarak görüyordu...”Her ne yaptıysa, “ulusu için yapmıştı...”Mısır’ın, bütün Ortadoğu’yu etkisi altına alan döneminin efsanevi lideri Cemal Abdul Nasır’dan etkilenmişti...Onun Arap sosyalizmi ve Arap ulusçuluğuna dayalı idelojisine hayranlık duyardı...Arkadaşlarıyla gizli Özgür Subaylar Hareketi’ni, Nasır’dan etktilenerek kurmuştu gencecik yaşında...27 yaşında darbe yapıp, monarşiyi tahttan indirdiğinde, hep Mısır ve Suriye ile birlikte bir Arap Federasyonu kurmak istedi...Öykündüğü ve idol olarak aldığı Nasır’ın ölümünden sonra Arap ulusalcılığını, Suriye ve Mısır’la ortak federasyon halinde hayata geçirmeye çalıştı, fakat yapamadı...***Kaddafi’nin yakalanmasından önce, Mısır’ın 30 yıllık diktatörü Mübarek yıkılmıştı...Kaddafi’yi 42 yıl sonra kanlı bir şekilde iktidardan indirdiler ve linç ettiler dün...Bir zamanlar Arap “Federatif karargahı” olacak, “Mısır, Suriye, Libya” üçgeninde, son sacayağı Suriye’nin diktatör liderinin üzerinde de kara bulutlar dolaşıyor bugünlerde...Beşar Esad’ın tarihin sayfalarından düşmesi için, Amerika’nın inisiyatifinde, son rötuşlar yapılmakta...Bellidir ki Suriye’de devir kapanacak...Nasır’la başlayan “kendi sosyalizmini benimsemiş ulusalcı Arap liderler ve onların Cumhuriyetler ve Cemahiriyeler dönemi” bitmektedir...***Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor...Bütün bölgede, karılan yeni kartlar ellere dağıtılıyor...Ortadoğu’ya “başka rejimler” geliyor...Bunu anlayabilmek için, tarihi, coğrafyayı bilmek, bir de siyasi perspektife sahip olmak gerekiyor...“Kaddafi... Kanlı bir diktatörün acılı sonu...” ifadesi belki doğru ve çarpıcı bir başlık olarak gelebilir size...Oysa gerçekleri anlatmakta çok yetersiz kalır...Belki bir Genel Yetenek sorusunda gizlidir cevaplar ne dersiniz?..İsterseniz...“11 Eylül-İkiz Kulelere saldırı-İslam-Terör-Ortadoğu-Yeni bir Cumhuriyet-Yeni tip Demokrasi” gibi sözcüklerden anlamlı bir cümle oluşturmaya çalışın...Oyuncaklı bir Cumartesi sabahı geçirirsiniz...Kolay gelsin!..*****HAYATTA İSTEDİĞİNİZ ŞEYİ BİLMEDEN ÇAĞIRIRSINIZ... KİTABIMIN İSMİ KIZIMIN İSMİ OLDU!..İki gün önce çalışma masamı didik didik eden küçük kızım Mina‘yı oyalamaya çalışırken, kitaplıkta gözüme son kitabım ilişti...Kitabın ismi, “Mina’ya Mektuplar”dı...İkizler olduktan sonra, soranlara hep kız çocukta Mina ismini çok sevdiğimi, onun için de Mina koyduğumuzu söylemiştim...Ancak bu doğum sırasında ve sonrasında alınmış bir karardı...Oysa 2006 yılında çıkartmış olduğum kitabı elime alıp, sayfalarını karıştırınca, “yazdığım kitaba koyduğum isimle, hayatta istediğim bir şeyi bilmeden çağırmış olduğumu” fark ettim... ***Öyle ya...Ben kitabı bastırdığım 2006 yazında, üç yıl sonra ikiz çocuklarım olacağını ve birinin adının Mina olacağını bilmiyordum ki...Bilemezdim ki...Çocukların annelerini bile tanımıyordum o sırada...Nerede kaldı çocuk yapacağımı bileyim...Sabah gazetesinde “kadınlar, aşk ve ilişkiler” üzerine yazdığım yazılardan toparlayıp üzerine birkaç yazı ekleyerek çıkarttığım bir kitaptı o kitap...Sabah gazetesine ilk girdiğim günlerde, henüz oda yapılmadığından bana, Salih Memecan’ın 7. kattaki yazı işlerinin ortasındaki odasında oturuyordum...Salih Amerika’daydı o zamanlar...Ben de o gelene, odam da hazırlanana kadar orada çalışıyordum...Bir gün Ahmet Çakar beni ziyarete geldi...- “Bazı günler esrarengiz kadın erkek ilişkilerini ve olayları anlatan yazılar yazsana... Çok birikim var sende bu konuda... Kimliği belli olmayan bir isme yazmış ol...” dedi...Bu yazıları yazmaya öyle başladım...İçimden de düşündüm...Ne koyayım, ne koyayım ismi diye...Sonunda “Mina’ya mektuplar olsun” dedim içimden... 2005-2006 yılında yazılmaya ve yayınlanmaya başlayan o “Mina’ya Mektuplar”, ta 2009 yılında Mina ve Poyraz isimli iki dünya güzeli çocuğu getirdi benim hayatıma...“Bir şeyi istediğinizde onu çekersiniz...” değişmez bir Secret yasasıdır bu...“Mina’ya Mektuplar” kitabında kadın vardı, aşk vardı, ilişkiler, aldatmalar, sevişmeler, üzüntüler, ayrılıklar hepsi vardı...Fakat bir “çocuk teması” yoktu...Mina kimliği meçhul bırakılmış bir sevgilinin adıydı...Üzerinden 3-4 yıl geçtikten sonra Mina ete ve kemiğe büründü...Dünya güzeli bir bebek olarak dünyaya geldi... Yanına Poyraz’ı da katarak...****BEŞ YIL ÖNCEKİ “MİNA’YA” YAZISI...Kitabı baskıya vermeden “Mina’ya” diye bir yazı yazmışım 2006 yılında...Okurken, o günlerde aşktan, kadın erkek ilişkilerindeki yalandan, riyadan ve sahteliklerden ne kadar usanmış olduğumu görüyorum...Ne ilginç...Hiç çocuk konusunun esansı bile yok yazıda...Yazıdan girişi şöyle şöyle:MİNA’YA...“Şu an yeni yılın ilk gününün öğleden sonra saatleri...Canım özel bir kişiye mektup yazmak istiyor...O özel kişi gerçekten yaşıyor mu yoksa sanal mı onu söylemeyeceğim...Kim olduğunu ya da gerçekte var olup olmadığını bilemeyeceksiniz...Onun size yazacağım adı Mina...Aşık olduğum ve sevdiğim kadındı o...”***Yazı böyle başlıyor...Oysa benim o güne kadar sevdiğim ve aşık olduğum Mina isminde bir sevgilim yok ve olmadı...Sanal bir isim koydum ve mektupları öyle yazmaya başladım...2006 yazında da kitabı çıkarttım...Üzerinden 3 yıl geçtikten sonra Mina isminde bir kızım oldu...Şimdi gerçekten Mina isminde bir sevgilim var...Üç sevgilimden birisi o...Poyraz ve Ayşe Nazlı’yla birlikte...Şimdi Mina’ya yazılacak mektupların bir adresi var...Ortada artık gerçek bir sevgili var...Siz yazarken, ya da bir şeyi yaparken, sonunda ne çıkacağını bilmezsiniz...Aklınıza bile getirmezsiniz...Esasen aklınıza bile getirmediğiniz, hiç ummadığınız bir mucize çıkar bir süre sonra karşınıza...Evrenin yasasıdır bu...Kalbiniz iyiyse, iyilikle evrene mesajlar göndermişseniz, hiç tahmin etmediğiniz bir yerden o mesajın, sizi mutluluktan uçuracak cevabını alıverirsiniz...Bunun için sadece iki şey gerekli...İçinizden hesaplı davranmayacaksınız...Ve tertemiz duygularınızla, evrene mesajlar göndereceksiniz...Evrenin cevaplarının mucizesi sizi şaşırtacaktır...
Çok eski zamanda bir hükümdar varmış... Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür, bunları sergilemekten büyük onur duyarmış...Bu gösteriş düşkünü hükümdarın, yaşamda en çok güvendiği, tek akıl aldığı bir bilge kişiymiş...Günlerden bir gün yine bu bilge kişiyle oturup sohbet ederken, hükümdar şöyle bir soru sormuş:-”Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş adamsın... İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun ayağına kapanır, ağzından çıkacak sözü beklerler...Şimdi senin gibi bir bilge adamın fikrini merak etmekteyim...Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?..”***Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş:-”Diyelim ki hükümdarım; kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz...Ölmemek için size uzatacağım bir bardak suya, servetinizin yarısını verir miydiniz?..”-”Verirdim tabii...”-”Zaman geçti, diyelim susuzluğunuz arttı...Size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?..”Hükümdar bir an düşünmüş ve ardından, “Ölmemek için evet...” demiş...Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:-”Madem öyle... O zaman övünmeyin fazla... Çünkü haşmetlim... Sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur...”***Burçin Alp Acar birkaç gün önce göndermişti bana bu öyküyü...Dün 200 milyar dolar serveti olduğu söylenen Libya lideri Muammer Kaddafi’nin, bir su kanalında yakalandığını ve “ateş etmeyin” dediğini duyduğumda bu öykü gözümün önüne geldi...O “ateş etmeyin” diye yalvarıyor ama, göstericiler üstünü başını soyup, çırılçıplak caddelerde sürükleyerek linç ediyorlar onu...El-Cezire televizyonunda dün görüntülerini de yayınladılar...Acaba 200 milyar dolarlık serveti o anda bir işe yarıyor muydu Kaddafi’nin?..Bunu düşünebilme fırsatı oldu mu ölmeden acaba o hengamenin içinde?..İnsanları katleder, sınırsız cüretkarlıkta bir gaddarlıkla hayatlarına son verirken, “milyarlarca dolarlık servetinin” kendisini koruyacağını mı düşünmüştü acaba?..Hiç ileri gittiğini fark etmiş miydi; hayatını, sınırsız egosunun emrine verdiği o vahşet günlerinde?..200 milyar dolar mı serveti?..Yoksa iki su bardağı bile etmeyen bir değerde miydi o servet?..Onu, bu ölümlü dünyada bir su kanalından kurtulmasına bile yetmeyen “200 milyar dolarlık servet”, Kaddafi’ye acaba, hayatın gerçek zenginliğinin, huzurda, sağlıkta ve sevgiyle paylaşılan mutlulukta olduğunu son anlarında bile olsa öğretmiş miydi?..Kim bilir?..Onu bu dünyada kendisine sorabilme şansına muktedir değilim...Öteki dünyada ise, aynı mekanda olacağımız çok şüphelidir...***TERÖR ZİRVESİNİN NOTLARI... TAYYİP ERDOĞAN VE PKK’YLA SAVAŞACAK TSK...Doğruydu yanlıştı, haklıydı haksızdı, tartışmaya gerek yok...Tayyip Erdoğan AKP iktidarının ilk yıllarında “ordu”nun üst kademelerine fazla güven duymuyordu...“PKK’yla savaşta”, kendisini kontrpiyede bırakacak, hükümetten farklı bir politika izleyecek, zaman zaman kendi bildiğini okuyacak, hatta daha iddialı söyleyeyim, “AKP’yi özellikle zor durumda bırakacak siyasetler üretecek” bir çizgide olmasından kuşkulanıyordu...***Tayyip Erdoğan “kendisini iktidardan düşürmeyi planlayan” kişilerin, PKK’yla savaşta hükümete gerçek bir el uzatmayacağını düşünüyordu...Olayı yakından izleyenler bilirler ki, Tayyip Erdoğan’dan önce de, Türkiye’de PKK ve Kürt sorununda bir sivil iktidarların ne dediği gerçeği vardır, bir de askerlerin ne dedikleri?.. Bugün bu durum değişti...Birçok komutan darbe yapmaya teşebbüsten tutuklandılar...Bazı Genelkurmay başkanları istedikleri atamaları gerçekleştiremeyince istifa ettiler, istifalar kabul edildi. TSK’nın üst yönetimi sivil iktidarın tercihleri doğrultusunda değişti...***Artık AKP iktidarı Türkiye’de PKK’yla savaşın her cephesinde, ister askeri, ister siyasi, ister istihbari, bütün cephelerinde, inisiyatif kullanmaya muktedirdir...Elini tutan yoktur...Ordunun başındaki komutanlar, Başbakan’ın kararları ve tercihleriyle oradalar...İstihbarat örgütünün başındaki kadrolar ha keza...Başbakan zaten partisine ve yürütmeye hakim...Terörle savaşta en başat güçler arasında yer alan medya, dün çağrılı olan bütün genel yayın yönetmenlerinin ve patronların katılımıyla temsil ediliyorsa, zaten medyanın da en azından köstek olmayacağı aşikar...***Kabul etmek gerekir ki Tayyip Erdoğan bunları, Turgut Özal gibi “12 Eylül gibi bir darbe ortamıyla oluşturulan bir siyasi atmosferde doğaçlama bulmadı...”Her bir tanesini, birebir, korakor yaptığı mücadelelerle sağladı...Buradaki başarı başkasının sunduğu altın tepside değil, kendisindedir...Ne ki siyaset geçmiş başarıları, bugüne uyarlamaz...Siyaset hergün yeni olaylara gebedir ve her yeni olay, yeni mucizeler gerektirir...Başbakan, sivil ve askeri bürokrasiye hakim olduğuna göre, artık kendisinden ve partisinden beklenen “PKK meselesini çözmesidir...”Öyle ya...Artık “paçalarından çekiştirdiği söylenen, silahlı kuvvetler içinde derin güçler yoktur...”Apo’yla kendi başına görüşüp, kendi politikalarını dikte ettirmeye çalışan derin devlet de İmralı’da görünmemektedir...Silahlı Kuvvetler’in tepe kadroları Başbakan’ın o görevlere atadığı kadrolardır ve hükümetin istediği biçimde savaşa hazır olmaları beklenir...***Başbakan, MİT’ten, GenelKurmay’a, Emniyet’ten, siyasete kadar, bütün güçler üzerinde muktedirdir...Birşeye muktedir olmak, “başarıdan başka şansının kalmaması” anlamına gelir...Emin olmalıdır ki bu mücadelede millet onun arkasında olacaktır...Yeter ki devletin birşeyler yaptığına millet inansın!..***ZORBA VATANSEVERLİKLER OYNAMASIN KİMSELER!..İstedikleri bu infialdir...İnfialin sonunda, Kürt kökenli vatandaşlara, orda burda hötzöt tavırlar alınması, bir iç savaş esgizlerinden medet umularak, en azından çatışmalarla, güneydoğudaki halkın PKK etrafında kenetlenmesinin sağlanmasıdır...Bu savaşı çağrıştıran saldırılardan amaçlanan adı üstünde “savaş çıkmasıdır...”***Onlar savaş çıkmasını istiyorlarsa, siz istemeyin savaş çıkmasını...Çünkü bölgedeki Kürt kökenli vatandaşlar, bunca görüşme, temas, müzakere sürerken niye bu saldırılar bu kadar acımasızca yapılıyor bunu sorgulamaya başladılar...PKK örgüt savaşını, kitle savaşına kanalize etmek istiyor... O öyle istiyorsa, milletin ezici ekseriyetinin öyle yapmaması lazım...Sakin durulacak, ama vakur olunacak...Ordunun kara, hava harekatı desteklenecek, ancak kimse kendisini ordunun yerine koymaya kalkmayacak...Sakin olun ama vakur durun...