Balıkla beslenmeyi seven bir toplumda, kendi ülkelerinin etrafındaki sularda, yetecek kadar balık kalmadığını gören avcılar, bir gün daha büyük gemiler yaparak, daha uzaklarda avlanmaya gitmeye karar verirler...Fakat avlanma mesafeleri uzadıkça balıkların sofraya geliş süresi de uzamakta, balıklar bayatlamış olarak kıyıya ulaşmaktadır...Kısa bir süre sonra taze balık ile bayat balık arasındaki lezzet farkını anlayan halk, balıkçılardan balık satın almayı durdurur...Bunun üzerine balıkçılar konuya çare aramaya başlar...Önce gemilerine derin dondurucular yerleştirerek bayatlamayı önlemeye çalışırlar...Halk bu defa da dondurulmuş balık tadına tepki gösterir...Balıkçılar bunun üzerine yeni bir çare bulur ve gemilere havuz yaptırırlar...Böylelikle balıklar taze olarak kıyıya ulaşacaktır...Lakin havuzdaki alan darlığından dolayı kıyıya gelene kadar balıklar dolaşmaktan vazgeçtiklerinden hareketsiz kalmaya başlarlar...Canlıdırlar, fakat bezgin, rehavet içinde, cansız görünmektedirler...Halk bu balıkların da tadından hoşlanmaz...Bunun üzerine balıkçılar daha derin düşünür ve yeni bir formül üretirler...Havuza, yakaladıkları balıkları doldurduktan sonra küçük bir köpek balığı yavrusu bırakırlar...Bir iki dolaştıktan sonra, tüm alanı keşfetmiş olmanın ve ‘benzer’ olanı tekrar etmenin verdiği ‘duygusal iştahsızlık’ sonucu hareketsiz kalan balıklar; köpek balığı yavrusunu görünce farklı davranmaya başlarlar...Köpek balığının varlığı onların yeniden ‘hayatta kalma’ dürtüsünü harekete geçirir...***Balıklar, hareket ederek ve sürekli dolaşarak canlılıklarını ve yaşam enerjilerini korurlar...Köpek balığı yavrusu kıyıya gelene kadar birçok balığı yer fakat geriye kalanlar canlı, diri ve sağlıklı olarak kıyıya ulaşır, ederi ile satılır ve değer görür...”***Burçin Alpacar’ın gönderdiği bu öyküde geçen “havuz” dünyada tamamlamakla yükümlü olduğumuz “yaşamımız”dır...İçindeki balıklar ise;Duygularımız, zaman içinde edindiğimiz kendimizi korumak için geliştirdiğimiz egomuz, toplumsal rollerimiz ve statülerimiz...İlişki kurduğunuz kişiler, eşyalar, sahip olduğunuz maddi ve manevi değerlerdir...Köpek balığı yavrusu ise karşılaştığımız bizi mutsuz eden kişiler, yaşadığımız olumsuz olaylar ve acılardır...***Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde köpek balığının yuttuğu her balık, yani yaşadığımız ve bizi eksilttiğini düşündüğümüz her olay, karşılaştığımız her acı ve kötülük, aslında bizden bir duygumuzu veya maddi bir değerimizi alıp götürürken;Geriye daha değerli, daha olumlu, daha pozitif, daha akıllı özetle daha hassas ve daha ‘öz’e dönük yönümüze dolaşım alanı yaratmaktadır...Biz, yaşamınızda biriktirdiğiniz negatif kişi ve olayları bir köpek balığına kurban ediyor gibi görünürken aslında bir ödül kazanıyor ve yaşam enerjinizi yükseltiyorsunuz...Eğer o köpek balığı yavrusu olmasa, kendimizi korumak için havuzun içinde mücadele eden, kendini kollayan ve taze kalan o balıklarımız olmayacak...Köpek balığı yavrusu gelmeden önce, havuzun bilinen sularında, rehavet dolu hayatımız eskisi gibi devam edecek ve yaşarken ölmüş gibi davranacağız...“Yaşarken bayatlayacağız...”***Aslında başınıza gelmiş bir felaket gibi görünen köpek balığı yavrusu, hücrelerimizi tazeleyen, gençleştiren, bayatlamaktan kurtaran, dinamizm katan, eksik, bezgin ve hantal olan taraflarımızı ise yok eden bir sürecin ta kendisi...Karşıma geçen yıl yine bir köpek balığı yavusu çıktı, ya da daha doğru deyimle hayat karşıma çıkarttı onu...Köpek balığı yavrusu havuzun içindeki, küçük balıkları yutmaya gelmişti...Kim bilir belki de, havuzun içinde biraz rehavet, biraz dinginlik, biraz rahatlığın verdiği amaçsızlık ve bir parça da kader demiş olmanın verdiği bezginlikle, “bayatlamaya” yüz tutuyordu benim balıklar...Oysa köpek balığı acımasızdı...Havuzda büyümeye çalışan minnacık yavru balıklara yöneldi, onları kapmak, yutmak ve geleceklerini yok etmek için...İki yol vardı önümde...Köpek balığına kızabilir, hayata lanet okuyabilir ve bu kedersizliğin başıma neden geldiğine hayıflanarak, balıkların yok olmasına farkında olmadan göz yumardım...Ya da “Havuzdaki iki küçük balığın” köpek balığı tarafından yutulmasını engelleyebilmek için, rehavet, dinginlik, rahatlık sonucu bayatlamaya yüz tutan hayatı yok edip, yeniden derin sularda yüzen canlı, taze balıklar gibi bir hayat yaşamayı seçebilirdim...İkincisini yaptım...Elbet hepimiz gün gelip öleceğiz...Fakat sanırım ölürken taze ve bayatlamamış olarak ölmek önemli... Öyküyü bana gönderen Burçin önümüzdeki günlerde yaş gününü kutlayacak...Ona uzun ve bayatlamayan bir ömür diliyorum...*****KAMER GENÇ’İN SEVGİLİSİ MESELESİ...Üzerinden 15 yıla yakın bir zaman geçiyor...Seda isimli bir hanım, Seda Sayan’ın programında “Kamer Genç’le ilgili yeni ifşaatlarda bulunacağı” haberi flaş ibaresiyle geçiyor...Haberle ilgilenmiyorum...Çünkü Kamer Genç ve sevgilileri olayları benim için çok eskide kalmış olaylar...Kamer Genç’in “oğlunun evinden bir kadınla çıkarken” kameralara yansıyan görüntüsündeki “evde çiçekleri suluyordum” ifadesi, bizim kameralarımıza ve muhabirimize söylenmiş ifadeler...Onun için Kamer Genç’le ilgili çapkınlık hikayeleri beni fazla enterese etmiyor...***Fakat o 3-5 saniye...Kadını konuşurken gördüğüm o ifade...O gözlerde yakaladığım bakış...Bir an kafamda ampül yanıyor...Ankara eski haber müdürlerimden Müşerref Seçkin’i arıyorum telefonla...“Müşerref...” diyorum, “Bu Hayal denilen kadın, yıllar önce bizim haber bülteninde Kamer Genç’in evinden çiçek suladığını söyleyerek çıktığı kadın değil mi?..”“Evet” diyor Müşerref...“Bu olayda bir bit yeniği vardı ve ben çok işkillenmiştim...”“Evet” diyor Müşerref, “Siz birara bu haberi kullanmamayı düşündünüz... Fakat Kanal 6’nın kameraları da olduğu söylenince, kullandınız... Fakat sonra o olay hakkında çok eleştirileriniz oldu...”***Seda Sayan arkadaşa, Ahmet Hakan’a ve konuyla ilgilenen tüm arkadaşlara duyuruyorum ki, Kamer Genç’in çapkınlıkları bir yana...Siyasi hayatı, duruşu, ilişkileri ve kavgaları bir tarafa...Bu kadının söyledikleri, iddia ettikleri, sansasyon yaptıkları hakkında onu ciddiye alıp, yorum yaparken iki defa daha düşünsünler...Kamer Genç’in Seda Sayan’a sünnetiyle ilgili söylediklerini hiçbir şekilde tasvip etmesem de...Kamer Genç’in bu olayda haksız bir mağduriyet yaşadığına inanıyorum...Yıllar önce muhabiri orada olan ve bu haberi yayınlamış bir kişi olarak rahatlıkla ifade edebilirim ki, Kamer Genç bu olayda bir sansasyon yaratma ve kullanılma hadisesinin parçasıdır...Tanrı’nın, Kamer Genç’in bu mağduriyetini giderme şansını vermesinden karşıma çıkarmasından dolayı mutluyum...Ne sünnet ne başka bir şey...Sorun bakalım Hayal isimli kadının gerçek adı Hayal mi...Yoksa o da mı bir Hayal”?..”
Haber dün akşam saatlerinde geliyor...Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı arka arkaya yapılan suç duyurularını dikkate alarak, sonunda 28 Şubat döneminin soruşturulmasına karar veriyor... Bir süredir “28 Şubat döneminin yargılanacağı” haberlerini alıyordum...Fakat yine de karar, kolay alınamayacak, üzerinde soru işaretleri bulunan zor bir karardı...Ankara’da konuyla ilgilenen hukukçuların önemli bir konuda görüş ayrılığına düştüğü haberleri geliyordu...Bu görüş ayrılığı sonlanmadan soruşturmanın ve davanın açılması kolay gözükmüyordu...***O görüş ayrılığının ne olduğunu anlatabilmem için, önce soruşturması başlatılan 28 Şubat’ı bir gözümüzün önüne getirelim...1995 genel seçimlerinde Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi sandıktan birinci parti çıkıyor...Bir süre kurulamayan, sonra da anlaşamayan iki hükümet denemesinden sonra, Necmettin Erbakan ile Tansu Çiler, REFAHYOL hükümetini kuruyorlar...İlk iki yıl Necmettin Erbakan, ikinci iki yıl Tansu Çiller Başbakan olacak...Haziran 96’da göreve başlıyor Refahyol hükümeti...İrtica tartışmalarının göbeğinde 8 ay devam ediyor hükümet...28 Şubat 1997’de sürece adını veren meşhur Milli Güvenlik Kurulu toplantısı oluyor...Öğlen 14’te başlayan toplantı saatlerce sürüyor, bir türlü bitmek bilmiyor...İçerden “irticai eylemler konusunda” çok sert tartışmaların yaşandığı ve “hükümete ültimatom gibi isteklerde bulunulduğu” haberleri geliyor...İstanbul’dan gelen en tepe kadrolarıyla bütün televizyonlar köşkün önünden canlı yayındalar...Akşam haberler saat 19.30’da başlıyor...Beşbuçuk saat geçmesine rağmen toplantı bir türlü bitmek bilmiyor...“MGK’da çok sert tartışmalar yaşanıyor” diye gelen bilgiler dışında fazlaca bir şey bilinmiyor...İlk dakikalarda yayında herkes zamana oynayıp patinaj yapıyor...Kısa bir süre sonra ardı ardına bombalar patlıyor...“İrticayla mücadele planının maddeleri” sert ve iddialı uzun ifadelerle teker teker sökün ediyor...Hava çok gergin...Merhum Erbakan hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyor...Kendisine yönelik bir şeyin olmadığını söylemeye çalışıyor...Fakat içerde çok şeyin olduğu belli...***Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkan İrticayla Mücadele Planı maddeleri sayfalar tutuyor...28 Şubat’ın 100 yıl süreceğinin söylendiği günler, saatler, o saatler...Ve hemen arkasından aylar süren irticayla mücadele bombardımanı yaşanıyor Türkiye’de...“İrticayla mücadele planını MGK’da kabul ettiği” söyleniyor Erbakan’ın...Ancak kabul etmesi de pekbir işe yaramıyor...Geçen beş ay içerisinde içte ve dışta baskılara dayanamayan hükümet, bazı milletvekillerinin istif ederek hükümeti Meclis’te düşüreceğini açıklamasıyla 30 Haziran 97’de istifa ediyor...Erbakan ve Çiller hala bekliyorlar ki, hükümet istifa ettiğinden, protokol uyarınca Başbakanlık Tansu Çiller’e verilecek ve onun başkanlığında Refahyol hükümeti sürecek...Ne ki öyle olmuyor...Cumhurbaşkanı Demirel görevi, Tansu Çiller’e değil, Mesut Yılmaz’a veriyor...Refahyol hükümeti 1. yılının sonuda, 28 Şubat’ı yaşamış bir halde yeniden kurulamayacak duruma gelip, tarihe karışıyor...***Erbakan başbakanken “irticayla mücadele planının konuşulduğu ve karara bağlandığı” o tarihi Milli Güvenlik Kurulu toplantısının adını verdiği 28 Şubat süreci, şimdi dava açılmak üzere soruşturulmaya başlanıyor...Türkiye’de 10 yıl önce geçerli olan ne varsa, bugün onların geçersiz olduğu görülüyor...Türkiye’de 10 yıl önce geçersiz olan ne varsa, bugün de onların geçerli olduğu anlaşılıyor...10 yıl önce Türkiye’nin en güçlü Anayasal kuruluşu; Milli Güvenlik Kurulu...MGK’nın kararlarına göre irticaya karşı mücadele etmemek, bir nevi “vatana ihanet” etmek demek...O zamanın hakim görüşü bu...Bugün, “sivil hükümetin herhangi bir icraatına dokunmaya heveslenmek, ‘darbeci’lik demek...” ‘Hükümeti yıkmaya yönelik gizli örgüt kurmak ve yönetmek ya da üye olmak’ suçundan yargılanacağınız ve hapse atılacağınız bir süreç demek... ***Darbeler, cebir ve şiddet elbette mazur ve haklı gösterilemez...Ülkenin demokratik ve laik Cumhuriyet sisteminin değiştirilmesinin kabul edilemeyeceği gibi...Ancak bir ülkede “demokrasi ve Cumhuriyet olmanın standartları sadece 10 yıl içinde bu kadar fazla değişebilir mi?..”Kimin haklı kimin haksız olduğunu geçtik, demokrasi ve Cumhuriyet standartları eğer birkaç yıl içinde 180 derece değişebiliyorsa, gelecek hangi standartlara göre inşa edilecektir?..Demokratik ve laik Cumhuriyet’in “kolay kolay değişmeyecek ilkeleri yok mudur?..”Türkiye’de milyonlarca insanın bir o yana, bir bu yana gitmekten başı dönmeyecek midir?..*****28 ŞUBAT DAVASINDA TARTIŞMA NOKTASI; MGK...Yakın tarihin en büyük davası olmaya aday 28 Şubat davası...Bu sürecin sivil hükümet üzerinde pek demokratik!!! bir yapılanma olmadığı, post-modern darbe özellikleri taşıdığı, bizzat yapanlarca da seslendirilen bir gerçek...Yine de hukukçular bu konuda karar veremiyorlar...Bu sürecin en önemli halkası adı üstünde 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ve o toplantıda alınan kararlar...Toplantıya Cumhurbaşkanı Demirel’in başkanlığında, Başbakan olarak Necmettin Erbakan, yardımcısı olarak Tansu Çiller, Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları ve bazı bakanlar katılıyor...Milli Güvenlik Kurulu o haliyle o günler için Anayasal bir kuruluş...Anayasa’da yer alan o günlerdeki en stratejik kuruluş...Zaten Anayasa’da yeri olduğu için askerler orayı kullanıyorlar...Bu gerçeği de o günlerde söylemekten çekinmiyorlar...“İç ve dış tehditlere karşı Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında sivil ve askeri otoritenin en üst düzeyde toplandığı yer milli Güvenlik Kurulu...”Askerlerin orada görüş bildirmesi, görüşlerinde ısrar etmesi, sivil otoriteye iç ve dış tehditler konusunda eleştiri getirmesi, o günün Milli Güvenlik Kurulu’nun normali, hatta görevi...***Yüksek Askeri Şüra toplantılarında o zamanlar Başbakan henüz ortada oturmuyor...Genelkurmay Başkanı’yla birlikte oturuyorlar...Hiyerarşi farklı, asker ağırlığı hissediliyor, henüz değişiklikler yapılmamış...Milli Güvenlik Kurulu askerlerin, iç ve dış tehdit algılamasını yapıp isteklerini söyleyebildikleri Anayasa’da yazılı bir organ...Hukukçular da zaten bunu tartışıyorlar...Anayasal bir kurumun kararları nasıl dava konusu olacak?..Anlaşılıyor ki tartışma dün itibariyle bitmiştir...Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nca soruşturma kararının verilmesi bu demek...Çok hareketli bir süreç bekliyor Türkiye’yi...28 Şubat soruşturması ve açılacak muhtemel davası Türkiye’de yeni tartışmaları, gözaltıları tutuklamaları beraberinde getirecek...
9 yıllık AKP iktidarını destekleyen en önemli sivil toplum güçlerinden biri Fethullah Gülen cemaatiydi...AKP’nin iktidar günlerinde “kurulu düzenin çok güçlü kurumlarıyla girdiği sert mücadelelerde” Fethullah Gülen cemaatinin yanında olması, kendisi için hep avantajdı ...O kadar ki Tayyip Erdoğan referandum sonuçlarının açıklandığı gece, zafer konuşmasında “Okyanus ötesindeki dostlara teşekkürlerini” belirterek açık adres vermekten çekinmedi...AKP’nin, iktidardaki mücadelelerinde müttefik olarak yanında Gülen cemaatini bulması, girdiği zor savaşlarda kendisini “emniyette” hissettiren nedenlerin en önemlilerinden biriydi...***Fethullah Gülen cemaati, güçlü bir cemaat...Liderlerinin ağzından kamuoyuna karşı saldırgan olmayan bir üslup benimsemeleri, gazeteciler ve yazarlar vakfı üzerinden entellektüel dünyayla kurdukları iletişimleri, uluslararası alandaki etkinlikleri ve okullarından yetişmiş eğitimli uzmanlarla, şu anda ülkenin en etkin sosyal güçlerinden biri olarak kabul ediliyor...Kendileri “siyasal güç olmadıklarını” söylediklerinden, siyasal güç sıfatını kullanmasam da, toplumsal alanın her boyutunda, ne kadar etkin olduklarını söylemeye hacet yok...***Son haftalarda kamuoyunda “laik olarak bilinen birçok yazar Fethullah Gülen ve cemaatine özel övgü dolu sözler sarfetmeye başlıyorlar...” Bu yazarlar siyasi görüşlerinde büyük dönüşümler ve değişimler gösteren yazarlar değil sadece...Ülkede bir dönem en etkin gazeteciler arasında sayılan isimler ve imzalar da Fethullah Gülen ve cemaati konusunda, çok pozitif ifadeler kullanmaktan çekinmiyorlar...Bunu söylediğimde herkesin aklına “Fethullah Gülen’e, Türkiye’ye yaptıkları için teşekkür eden” Serdar Turgut geliyor...Oysa bu bir algı yanılsaması...Mesela Ertuğrul Özkök gibi, son yılların “iktidara muhalif olarak bilinen gazetecisi” de, Van depremi için yardımın toplandığı televizyon yayınlarında, kendi grubunun televizyonu olan Kanal D’nin ortak yaptığı yayına katılmak yerine, cemaatin yayın organı Samanyolu TV’nin yardım kampanyasına katılıyor ve telefonla yardımları alıyor...***Cemaatin gazeteci yazarlar üzerindeki etkisini göstermek baabında ilginç bir örnek bu...Son günlerde aldığım haberler, Fethullah Gülen cemaatinin, kurulduğu günden bu yana destek verdiği AKP iktidarına yönelik desteğini kendi içinde “sorguladığını” söylüyor...Cemaat, “Balyoz, Ergenekon gibi devam etmekte olan darbe iddialı davalarda siyasi iradenin geri adım atmaması gerektiğini düşünüyor ve katedilen yola devam edilmesi gerektiği” görüşünü taşıyor...Son haftalarda başta Bülent Arınç olmak üzere bazı AKP’li yöneticiler ve bakanlar, davalardaki tutuklamalara açıktan karşı çıkıyorlar, tutukluların biran önce serbest bırakılmaları yolunda demeçler veriyorlar...Fethullah Gülen cemaati sanıldığının aksine her zaman muhafazakar partilere kesin bir destek vermiş bir cemaat değil...Necmettin Erbakan’ın, Fethullah Gülen ve cemaatinden hiçbir zaman destek almadığı ve bundan hep yakındığı bilinir...Cemaatin bir dönem, kendisini düşman görmeyen Bülent Ecevit’in DSP’sini desteklediği ve iktidara gelmesine önayak olduğu yolunda bir şaiya vardır...Bu da gerçek değildir...Fethullah Gülen cemaati o günlerde ne DSP’ye ne de herhangi başka bir partiye, “belirli bir destek atmıyor ve kendisine yakın hissedenleri kendi kararlarında serbest bırakıyor...”***Refah Partisi’nin aksine AKP’yi başından beri desteklediği ise sır değil Cemaat’in...Fakat son günlerde belirgin bir rahatsızlık var iki tarafta da...Dün Tayyip Erdoğan’ı, Afrika Kıtası Müslüman Liderleri zirvesinin açılış konuşmasında izliyorum...Suriye’ye, Filistin’e, “yapay ayrımlarla birbiriyle mücadeleye girdiğini” söylediği dünya Müslümanlarına yaptığı çağrılara bakıyorum... Bir ara “Ülke dışında da ülke içinde de bu durum var” yollu bir ifade kullanıyor Başbakan...Ülke dışındakini örneklerle sıralıyor...Şii, Sünni ayrımı ve diğer ayrımlar...Burası gayet açık...Acaba ülke içinde kimden bahsediyor “Bölünen Müslümanlar derken Başbakan?..”Bunun cevabını biliyorum ki açıktan hiçbir zaman söylemeyecek...Politika bu, daha köprülerin altından kim bilir ne sular akacak?..Dün itibariyle şunu söyleyebilirim...Başbakan’ın ne kastettiğini biliyorum!..*****HANGİ BABA EVLADININ ÖLÜMÜNE KENDİNİ HAZIRLAYABİLİR?..Yıllar yaşlandırmış onu...Beyaz saçlı bir adam yapmış...Hepimizin yavaş yavaş olduğu gibi...Dostlarının kollarına yaslanmış yürürken gördüm dün onu...Zar zor yürüyordu...“Tarifsiz kederler içindeydi...”Her tarafından acı ve keder fışkırıyordu...21 yaşındaki evladını aniden kaybetmiş, kendine gelememişti...Gözleri doluyor, metanetini korumaya çalışırken ne yapacağını bilememenin çaresizliğinde dudaklarını ısırıyordu...Arkadaşları, dostları, çevresi, düşmanları, bütün bir ülke ve hatta yerküre, “bir sosyalisti, devrimciyi, ‘burjuva kültürünün güçsüzlüğü ve çaresizliği içinde’ koyvermiş görmesin” diye kendini alabildiğine sıkıyordu... Metanetli görünecek yıkılmamış ve ayakta hissettirecekti...Çaresiz görünmeyecekti...“Devrimci ahlak” böyle gerektirirdi...Oysa içi ve her yanı kan ağlıyordu...Görüyordum bunu, o ısırdığı dudaklardan, o kederli gözlerden, o kelimelerin dökülemediği dudaklarından... ***Hiçbir sosyalist ve devrimci gibi, zamansız ölüm sırasının kendisinden önce çocuğunu vuracağını aklına getirmemişti...Ölüm varsa ölümlere meydan okuyan kendilerine çevrili namluların arasından yiğitçe geçmesini bilen kendi kuşağı geçecekti...Rahmi Saltuk kim bilir kaç kez ölümü düşünmüştü?..Öldüğünde, iki çocuğu nasıl yaşarlar, nasıl büyürler diye aklından kim bilir kaç kez geçirmişti?..Zamansız ölümüne üzülmezdi, ona hazırlamıştı kendisini...Oysa 21 yaşındaki Baran’ın ölümüne...Hangi baba evladının ölümüne kendini hazırlayabilir ki?..***Ne kadar da temiz konuştu Baran’ın arkadaşı olan TKP’li genç mikrofonlara...Nasıl duyarlı, ne kadar derin, nasıl ince, ne kadar da reklamdan, promosyondan, propagandadan uzak, mazbut bir konuşma yaptı?..Sosyalist babanın, sosyalist çocuğu...Kendi ölümüne ne kadar da yakındı Rahmi Saltuk bir zamanlar...Dün cenazede bir zamanlar ölümle yıllarca vals yapan eski tüfekler toplanmışlardı...Aralarından biri ölse bu kadar hazırlıksız yakalanmayacaklardı...Ölüm en hazır olunmayan zamanda en hazır olmayan kişiyi alıverdi onların hayatından...Ölümlere meydan okuyanları ölüm altedemedi, evlatlarını etti...En şangırtılı günlerimde konuşmaktan ve sevmekten vazgeçmediğim, bir dost sanatçıydı o...En umutsuz günlerimde, sazından çıkan bir marş, bir türküyle güller açardı içimde...Ne kırılacak bir zincir var şimdi...Ne de söylenecek bir Venceremos türküsü...Sevgili dost...Yine de “Terketmesin sevdan seni...”
Uzun zamandır bu konuyu düşünüyor, fakat yanlış anlaşılır diye “sabrediyordum...”Konu Fenerbahçe’nin evi, mabedi olan Şükrü Saracoğlu Stadı’dır...Şükrü Saracoğlu, Fenerbahçe’ye büyük hizmetler vermiş bir Başkan olabilir...Saracoğlu, 1934’ten 50’ye yani Cumhuriyet tarihinin, çok partili demokrasiye henüz geçmediğimiz, tek parti dönemi boyunca Fenerbahçe’ye Başkanlık yapmış bir Başkan...Aynı Şükrü Saracoğlu 1943-46 yılları arasında yani İkinci Dünya Savaşı’nı da içine alan yıllarda Türkiye’nin Başbakanlığını yapıyor...***Zaten ne oluyorsa o yıllarda oluyor...Geçen pazar Habertürk gazetesi tam iki sayfa, göz yaşartan bir haber röportaja yer veriyor...Şükrü Saracoğlu’nun Başbakanlığı sırasında, Almanya’da Yahudilere yapılan uygulamalardan esinlenerek, Türkiye’de azınlıklara konulan Varlık Vergisi’ni masaya yatırıyor...Durup dururken hangi kriterle konduğu belli olmayan Varlık Vergisi sonucu birçok insan Aşkale’ye sürülüyor...Maalesef bu ülkenin ve Cumhuriyet’in tarihinde utanç duyacağımız noktalardan biri Varlık Vergisi ve mağdur olan insanların dramı...Ayrımcılığın, insanları göçe zorlamanın, ödemezlerse zorla berbat koşullarda çalıştırmanın zeminiydi Varlık Vergisi...Bu vergiyi çıkartan kişi dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu’dur...***Yaşadığımız dünya insan haklarının kutsallığının, bireyin yaşam özgürlüklerinin sonuna kadar savunulduğunun, din, dil, ırk, cinsiyet ayrımlarının tarihe karışmaya doğru gittiği bir dünya...Bu dünyanın değerleri içinde “Varlık Vergisi” bizlerin geçmişe yönelik ayrımcılıktan ve mağdur ettiği insanlardan dolayı utandığımız bir uygulama...Böyle bir uygulamayı yapan Başbakan’ın adının, Türkiye’nin en güzide kulüplerinden biri olan, en güçlü sivil toplum kuruluşlarının başında gelen Fenerbahçe’nin “mahşeri kalabalığının toplandığı mabedinin” isim babası olması günahtır...Bu günah hiçbir suçu ve günahı olmamasına karşın ucu Fenerbahçe’ye dayanan bir günah...Fenerbahçe’nin tarihinde nice büyük futbolcular, başkanlar, teknik adamlar, hem futbolcu hem başkan olan efsanevi isimler var...Faşizmin dünyayı kasıp kavurduğu İkinci Dünya Savaşı yıllarında, o faşizmden esenlenmiş politikaların mimarı bir Başbakan’ın ismi Fenerbahçe’nin stadından uzaklaşmalıdır...***Bu önerim birkaç yıl önce, “Beşiktaş İnönü Stadı’nın isminden İnönü adı çıkartılsın, Beşiktaşlı efsanevi bir kişiliğin adı stada konsun” önerisinden farklı...İnönü’nün adına siyasi nedenlerle değil, Beşiktaşlı olmaması, Beşiktaş için özel bir anlam ifade etmemesi nedeniyle karşı çıktım...Oysa Şükrü Saracoğlu’na, geçmişte Başbakan olarak yaptıkları uygulamaların yarattığı şaibeler nedeniyle karşı çıkıyorum...Bu şaibeleri Fenerbahçe stadında kendi isminin yanında taşımamalı...Şükrü Saracoğlu’nun 16.5 yıllık Fenerbahçe’ye Başkan olması “bir utanç değil...”***Fakat Fenerbahçe’nin tarihinde stadına ismi konacak kişi; “Almanya’nın Hitler dönemindeki uygulamalarından esinlenmiş politikaların mimarı bir Başbakan değil, çok daha efsanevi bir Fenerbahçelinin ismi olmalı...”Bu durum siyasi tarihi iyi bilen Fenerbahçeliler tarafından ele alınmalı...Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu isminin geçmiş siyasi günahlarını hak etmiyor...*****“NE YEMEK YAPIYOR, NE BULAŞIK YIKIYOR HAKİM BEY!..”İki farklı hakimin “koca dayağına verilecek cezaların kadın şikayetine bağlı olup olmaması”nı tartışırken söylediği sözler, katıla katıla güldürüyor beni...Şöyle diyor hakimlerden biri:“Eşini döven kocaya ceza verip erteledik...‘5 yıl içinde yine döversen iki cezayı birlikte çekersin...’ dedik...Bir ay geçti üzerinden adam geldi bize aynen şunu dedi:‘İplerimi karımın eline verdiniz.. Ne yemek yapıyor... Ne bulaşık yıkıyor... Canıma tak etti...Haddini bildirirsem, cezamı kışa denk getirebilir misiniz?..’İşte böyle... Şimdi nasıl çıkartacağız yasayı?..”***İkinci hakim ise olayın başka bir bam teline basıyor...“Kadının duygusal zekası çok yüksektir... Eğer isterse her erkeği alt edebilir... Bu konuda ısrarla erkeklerin tek suçluymuş gibi gösterilmelerini adil bulmuyorum... Meslekteki uzun yıllar bana bunu öğretti...”Kadının “duygusal zekasıyla” hiçbir erkeğin baş edemeyeceğini geçen hafta Vatan Pazar ekinde anlatmaya çalışmıştım...Görüyorum ki hakimler arasında mesleki tecrübe bu görüşe yaklaştırıyor bazılarını...Doğru söylüyorlar...Bir kadın erkekle birebir başabaş bir durumdaysa, kadın erkekle; kedinin fareyle oynadığı gibi oynar...***Kadının erkekle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayamamasının sadece iki hali var...Birincisi “kadının erkek için fazlaca bir şey ifade etmediği haller... Erkek bu durumda kayıtsız kalır ve ancak o zaman kadın çok etkili bir sonuca ulaşamayabilir...”Bu karı koca ilişkilerinde geçerli olmaz...Çünkü erkek kadınla evlendiğine göre, zaten kadın erkek için “fazlaca bir anlam teşkil etmiş” demektir...Ortada bir evliliğin olduğu, çocukların ve mal dağılımının bulunduğu bir ortamda, “erkeğin kadını takmaması diye bir şey zaten söz konusu olamaz...”Dolayısıyla hakimlerin dediği doğru, kadın isterse duygusal zekasının üstünlüğüyle erkeği istediği şekle sokabilir...***Erkeğin kadına karşı nispi bir güç kazandığı ikinci durum ise bir başka kadının varlığıdır...Ancak böyle durumda kadın kolay kolay kocasıyla başa çıkamaz... Aslında başa çıkamadığı erkek değil, öteki kadındır...Duygusal zekasında dişinin geçmediği kişi erkek değil, bir başka kadındır...Sadece bu durumda kadın erkeğine karşı pozisyon kaybeder...Akıllı olan kadınlar böyle durumlarda da, erkeğinin zaaflarını iyi bilerek öteki kadına karşı iplerini ele alıp savaşı kazanırlar...Ne ki bu durumlar konumuz dışı konular...Bu durumlarda iki kadının savaşı söz konusu, kadınla erkeğin değil...***Kadın duygusal olarak erkekten kat be kat üstündür... Erkek çaresizdir ve bulduğu tek çare barbarca şiddet göstermektir...Aczi, çaresizliği ve beyinsel olarak gelişmemişliği kendisini bu zavallı duruma sürükler...“İplerimi karımın eline verdiniz... Ne yemek yapıyor... Ne bulaşık yıkıyor... Canıma tak etti... Haddini bildirsem cezamı kışa denk getirebilir misiniz?..”Erkeğin söyledikleri yüzde yüz bütün gerçeği yansıtıyor ne yazık ki...Gerçekten kadın ipleri eline aldı mı, erkeğe yönelik geçmiş bir tepkisi söz konusuysa muhatabının burnundan fitil fitil getirir mazide yaptıklarını...Kadın unutmaz, unutmadığı için kendisine yapılanları da unutturmaz...***Hakim arkadaşların hata ettikleri yer şuradadır:Kadın gerçekten bunları yapar...Gerçekten durum bir erkek için çekilmez hale gelebilir...Burada yapılacak olan yasalarla, erkeğe ayrıcalık tanımak ve kanunları erkeğin arkasına dayayarak erkeği eşitlemeye çalışmak değil, “erkeği evrensel gelişim için zorlamaktır...”Erkeğin evrensel gelişimi ancak kadının duygusal zeka düzeyine erişmekle mümkün olur...Erkek barbarca şiddet duyguları yerine, duygusal zekası ve oyun gücüyle, sorunun üstesinde gelebiliyorsa, çözüme yelken açılır...Tam da bu noktada hakim arkadaş, kendisinden yardım isteyen erkek vatandaşa şöyle demeliydi:“Karına dayak atmadan kendini korumasını becermelisin...Evliliğini şiddet uygulamadan kurtarmasını öğrenmelisin...Ya da medenice ayrılmasını bilmelisin...Başkaca yolun yok...”***Hakim arkadaş böyle yaparsa erkek kurtulabilir...Yasaları erkekten yana çıkartmak ve şiddeti mazur göstermek, bir zamanlar “koruma duvarlarıyla ithalatı durdurulan ve sadece yerli malı tapon ürünlerle hayatı sürdürmeye çalışan Türk ekonomisine benzer...”Erkek kadının kendisinden kat be kat üstün olan duygusal zekasıyla baş etmesini öğrenecek...Dayak atmadan, şiddete başvurmadan...Ya öğrenecek...Ya da öğrenemeyenler yok olup gidecekler...Mesele bu kadar basittir...İyi pazarlar...
Üniversite profesörü, öğrencilerine su soruyu sorar;- “Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?..”Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.- “Evet, her şeyi Tanrı yarattı!..”Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar...Profesör devam eder.- “Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise kötülüğü yaratan da Tanrı’dır... Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de kötülüğü yaratan olduğuna göre, Tanrı kötüdür...”Çocuk, profesörün bu mantık yürütmesi karşısında şaşırır ve yerine oturur...Profesör, Tanrı’nın insanların içinde yarattığı bir efsane olduğunu aklı sıra kanıtlamış olmaktan mutludur...***Bunun üzerine başka bir öğrenci ayağa kalkar ve profesöre şu soruyu sorar:- “Soğuk var mıdır sayın Profesör?..”Profesör şaşırır:- “Nasıl bir soru bu böyle?.. Tabii ki var” diye cevaplar...“Sen hiç soğukta üşümedin mi?..”Bunun üzerine çocuk şöyle söyler:“Hayır profesör, aslında soğuk yoktur... Fizik yasalarına göre gerçek hayatta biz ‘sıcaklığın yokluğu’na ‘soğuk’ adını veririz... Aslında soğuk diye bir şey yoktur... O sadece sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için ürettiğimiz bir kelimedir” der ve devam eder.- “Karanlık var mıdır profesör?..”Profesör cevap verir:- “Tabii ki vardır... Sen hiç karanlıkta kalmadın mı?..”Çocuk bir kez daha atılır:- “Korkarım gene yanılıyorsunuz Sayın Profesör... Çünkü esasında karanlık diye bir şey de yoktur... Gerçek yaşamda karanlık; ‘ışığın yokluğu’na verilen addır...Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız...Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz....Fakat karanlığı ölçemeyiz...Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar...Çünkü gerçekte karanlık yoktur, ışıksızlık vardır...Mesela siz uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz?..Işığın miktarını ölçerek!..Bu doğrudur değil mi?..Öyleyse karanlık denilen şey, insanlar tarafından ışığın olmadığını anlatmak amacıyla kullanılan kelimedir...”***Profesör afallamıştır ve çocuk son darbeyi vurur:- “O zaman size son bir soru daha sormak isterim Sayın Profesör... Şeytan var mıdır?..”Profesör bu kez pek emin olamamakla birlikte yine de cevaplar..- “Vardır... Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz...O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır...Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey değildir...”Çocuk “hayır anlamında” başını sallar profesöre...- “Şeytan yoktur efendim... Yani kendi başına yoktur...Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur...O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek için yarattığı bir kelimedir...Kötülük ve Şeytan, insanın Tanrı’yı ve sevgisini yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarına verilen addır...O, aynen sıcaklığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘soğuk’, ya da ışığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘karanlık’ gibidir...Şeytan ve kötülük, Tanrı’nın içimizde olmadığı anda yaptıklarımıza verdiğimiz addır...”***Profesör kürsüde afallamıştır...Fizik yasalarından hareket ederek bu soruları soran ve cevapları vererek profesörü allak bullak eden genç öğrencinin adı Albert Einstein’dır...Dün okuyucum Yılmaz Günay’dan gelen bu maili okuduktan sonra, Google’da “Küçük Einstein’ın, kürsüdeki profesöre verdiği cevapları” içeren küçük dramayı izledim...Türkçe altyazılı, Almanca orijinalinden...1955 yılında 76 yaşındayken öldü Albert Einstein...20. yüzyılın en büyük fizikçisi olarak kabul ediliyor...Einstein’ın beyni, ölümünden sonra otopsinin yapıldığı Princeton Üniversitesi Tıp Merkezi’nde korunuyor...Kötülük yapanların ya da “bunun içinde şeytan var” dediklerimizin, aslında içlerinde sadece Tanrı’nın olmadığını onun sevgisinden yoksun olduklarını örneklerle anlatıyor Einstein...“Ben kötüyüm” diyenler, “yaşasın kötülük” diye nara atanlar, “kötü olmaktan” gizli gizli zevk duyanlar, aslında sadece Tanrı’sız olduklarının farkındalar mı?..Ne zavallı bir durum...Yapayalnız ve Tanrı’sız...Üstelik kendilerini o ufak bedenlerin içinde bir başlarına dünyanın merkezi zanneden egosantrik bir başıbozukluk... Allah düşmanımın başına vermesin diyeceğim!..Başka bir şey gelmiyor elimden...*****ÇARŞI YARI ÇIPLAK KALIYOR...Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinin sonunda “bütün siyah beyaz kaşkolları sahaya atacaklarını ve kolileyip deprem bölgesine göndereceklerini” açıkladı, Çarşı taraftar grubu...Açıklama geldiğinde, “ne muhteşem bir olay” diye içimden geçirdim, “artık gazetelerde geniş yer alır...”Hayrettir, iç sayfalarda iki sütunluk küçük fotoğraflara reva görüldü “kaşkol bırakma”...***Dün öğreniyorum ki bu haftaki Beşiktaş-Galatasaray derbisinde, Van’ın trafik plakasının dakikası olan 65’te, Çarşı grubu taraftarları üzerlerindeki kazakları, gömlekleri, fanilaları çıkartıp yarı çıplak kalacaklar...Van’da deprem günleri soğuk havada dışarda kalan Vanlılara; kamuoyunun dikkatini çekebilmek için, böylesine bir sosyal eylemi düzenliyor Çarşı...Eylem güzel de, medyada iyi yer bulursa, televizyonlarda uzun uzun görüntülenirse çok güzel...***Umarım LİG TV’de Melih Şendil kardeşim çarçabuk geçmez bu olayı...Bir korner atışının süresi kadar da olsa, gösterilir olay, üzerinde konuşulur, görüntüler akıtılır...Çarşı’nın eylemi bir Beşiktaş eylemi değil...Çarşı’nın eylemi bir sevgi projesi, bir sosyal dayanışma teşebbüsü...Turkcell’in sevgiyle dolu yeni muhteşem klibini gözleri yaşlı izledim önceki gün...Umarım aynı grubun televizyonu olan LİG TV de, Beşiktaş-Galatasaray derbisinde Turkcell’in gerisinde kalmaz...Yazılı basından da Çarşı’nın Van dayanışma eylemiyle ilgili şöyle bir ricam olabilir...“Sevgili Basın... Bunu da yazın...”*****BEDELLİ YAŞI 27 Mİ OLUYOR YOKSA?..İnsan “çakma olmadığı”, sahici davrandığı, içinden geleni, hava olsun, pozisyon kazansın diye değil, gerçekten inandığı için söylediği zaman, büyük bir iç huzurun ve cesaretin sahibi oluyor...Ödleklerin anlamadığı gerçek budur...Sahici olmadıkları için, içselleştiremedikleri şeyleri sırf günlük çıkarları için söyledikleri için, “üzerlerine gelindi mi” hemen tırsarlar...Tırsarlar çünkü aslında söylediklerine, söyledikleri zaman inanmazlar...***Bu söylediklerim, zinhar gerçek muhalefet edenlere, yerlerinde inançla santim kımıldamadan yazılar yazan meslektaşlara değil...Ortalıkta pazarcı usulü mal satabilmek için çok bağıran, esnaf ve tüccar “fikir satıcılarınadır...”Hani öyle yaptılar olmadı, böyle yaptılar olmadı, şimdi Tayyip Erdoğan’a nereden “yağlama yapacaklar” o hesabı güdenler ve her zaman güçlü bir merkezden rant peşinde koşanlar için söylüyorum...***Aslında yazacağım konunun bunlarla ilgisi yok...Sahici olmakla ilgisi var... Sahici olunca ısrarcı oluyorsunuz...Bütün gazetelerde birkaç gün önce haber aynı manşetle çıktı:“Hükümet bedellide 25 ve üstünü düşünüyor...Genelkurmay ise 35 ve üstünü...Sivil iktidarla, konunun profesyoneli askerler orta yolda görüş birliğine vardılar ve bedelli yaşının 30 ve üstünü kapsamasında anlaştılar...”Bir yerde Başbakan ve sivil iktidar...Diğer yanda Genelkurmay ve işin profesyoneli askerler...Tam da bizlere “bilmem ne yemek düşer” dedikleri durum...***Oysa öyle hissetmedim ben...Kendi yaşadıklarımdan, etraftaki tecrübelerden biliyordum ki, bedelli çıkacaksa eğer, 28-29 yaşlarındaki kişiler de kendilerini askerlik için gecikmiş göreceklerinden, “bedelli psikolojisi”nde olacaklar ve onu bekleyecekler...Bedelli çıkmayacaksa mesele yok, elbet herkes askerlik yapacak...Fakat çıkacaksa ve bu gecikmiş gençleri kapsamayacaksa, askerlik için vakitlerinin artık geçtiğini düşünen o yaş grubundakiler, çok kötü hissedecekler...Askerdeyken hiç kimseye faydaları olmayacak...Ekonomi onlardan gelecek milyara yakın paradan yoksun kalacak...Bir işe yaramadığı gibi bir de huzursuz ve mutsuzlar ordusu ortaya çıkacak...***“Buz üstüne yazı yazmak” dediğim yazıları öyle kaleme aldım...İlk yazıyı yazdım, talihsizlik sonucu yazı internette tam tersi başlıkla çıktı...Yılmadım, bu sefer gazetem Vatan’ın internet sitesini okuyucuya şikayet etme pahasına bir daha yazdım, bedellinin 28 ve üstünü kapsaması gerektiğini...Dün akşam köşe yazısını yazarken, Vatan gazetesinin birinci sayfasından başlıklar gönderdiler...Bir de ne göreyim?..AKP “Bedelli yaşı 27 olabilir” imasında bulunuyor, eski uygulamayı hatırlatarak...Bir şeye içtenlikle inanırsan ve en önemlisi sahiciysen, ısrar edersin...Kendi gazetenin internet sitesinde, yazın ters de çıksa, talihsizliği yenip, bir daha, bir daha yazar, denersin!..İnsan inandığı şeyleri savunmakta ısrarcı olur, içselliğini hisseder, savunmaya devam eder...“Sahici” bir insan olmak keyifli bir şeydir... Sanallığın tedirginliği, ne yapacağını bilmemenin huzursuzluğu, tatmin olamamanın mutsuzluğu ve sahici olamamanın kaypaklığı bulunmaz insanın bedeninde...Bedelli yaşı 30’un altına indirilir yüz binlerce insan, “olumlu enerjiyle” beslenirse, bu durumdan inanılmaz bir mutluluk duyacağım...Çünkü mutluluk “vermektir...”Almak değil...
Bir televizyon programında “Atatürk diktatördü” diyen Nagehan‘a yapılan belden aşağı saldırıdan ağır hicap duydum...Birkaç gün sonra da elim durmadı gitti saldırıyı tel’in etti...Ben maalesef belden aşağı saldırılar konusunda pozisyonumu değiştirmem...Erman Toroğlu’yla Nihat Genç arasında ayrım yapmam...Erman Toroğlu’nun söyledikleri bir tarafın işine gelebilir, “söylediği ifadelerdeki rezillikler mazur gösterilebilir...”Nihat Genç’in söyledikleri bir başka tarafın işine gelebilir, o taraf da Genç’in söylediği kirli ifadeleri es geçip, muhteviyatına destek verdiğini söyleyebilir...***Ben insani olmayan yöntemlerle, “insanca ve hakça düzenler kurulamayacağını” bundan otuzüç yıl önce fark ettim...Daha tanklar, hiçbirimizin üzerinden geçmemişti...Geçmeleri bir yıl sonradır...Tanka gerek yoktu, gittikleri ve gittiğimiz yol yol değildi ve üzerinden bunca zaman geçtikten sonra ne kadar romantik ve nostaljik gelirse gelsin, son tahlilde yapılan “demokrasiye; demokrasi dışı yönetmemlerle ulaşmaya çalışan bir zibidilikti...” O günlerde, proletarya diktatoryasına inanan “gaddarlar”a, ‘demokrasi gerek’ diye haykırdığımda, “bırak bu burjuva demokratlığına özenen saplantılı halleri” diye ahkam kesiyor, hakir görüyorlardı...Bugün “demokratım” diye ortalığı kasıp kavuranlar, o gün proletarya diktatörlüğünü kutsayıp, parlamenter demokrasiyi savunanlarla, kişinin özgürlük alanına inananları, “burjuva demokratı” diye adam yerine koymayanlardı...***Sovyetler’i diktatoryası altında inim inim inleten, öldürdüğü insanların sayısı bilinmeyen, Stalin‘e “gaddar seni...” türü “devrimci güzellemeler” yapanlar, onun hayatından tarihin geleceğine yönelik ışıklı yollar!! döşemeye çalışırlardı...Neyse...Konu bu değil...Arkadaşların hidayete ermeleri, demokrat kesilmeleri, özgürlüklere, insanlara ve bireyin kutsallığına inanmaları sevindiricidir... 33 yıl önce, fark ettiklerimi hatırladım da ondan böyle, dış hesaplaşmalardan geçen iç hesaplaşmaları yaşamaktayım...Gencecik yaşımda bile farkındaydım ki, “insani yöntemlerle mücadele etmeyenlerin, insani bir düzen getirmeleri mümkün değildir...”Hakkaniyetle mücadele etmeyenlerin “hakça bir düzen getirmelerinin mümkün olmadığı” gibi...Nihat Genç, “Atatürk diktatördü” diyen Nagehan’ı iffetine laf çakmaya çalışarak!! altetmeye çalışmış...O zaman geçmiş olsun...Kadınların iffetine yalan yanlış laf çakarak, siyasi mücadele yapıyorsan, senin o mücadelenden, insan hakları, kadın erkek eşitliği, laiklik ve demokrasi çıkmaz arkadaş...İnsanca düzen istiyorsan insan gibi mücadele edeceksin...Şikeye karşı mücadeleyi, Erman Toroğlu üzerinden yapmaya kalkarsan, şike; şike gibi olmaktan çıkar, bir onur mücadelesine dönüşüverir...Niye?..“Yarın akşam karına kaç gol atmayı düşünüyorsun” diyen bir zihniyet, şikeyle mücadele ettiğinde, o zihniyet sempatikleşmez, şike sempatikleşir de ondan...“Bu kadar çok televizyonlarda gezersen, kocan o çocuk benden mi diye sormak zorunda kalır” diye konuşursan, konuştuğun kadın değil; senin verdiğini söylediğin fikirlerin mücadelesi bundan zarar görür...Nagehan’ın iffetini kimse sorgulamaz...Senin cibilliyetini sorgular...Ne yazık ki Oda TV gerçeği de budur...Birkaç arkadaş, geleni geçeni belden aşağı yöntemlerle itibarsızlaştırmaya çalışarak, en büyük kötülüğü Atatürk’çülere, Cumhuriyet’çilere ve laiklere yaptılar...Mustafa Balbay’a, Doğan Yurdakul’a Ahmet Şık’a Nedim Şener’e yönelik sempatiyi tarumar ettiler...Geniş kitle desteği, insan olunarak ve sempati yaratarak sağlanır...Haysiyet cellatlığı ve karakter suikastı yaparak değil...İnsanca bir düzen isteyen insanca müacadele eder...Hakça bir dünya arzu eden, hakkaniyetle savaşır...Eşit ve özgür bir ülke isteyen, özgürlüklerden ve eşitliklerden yana, nobran olmayan bir mücadelenin içindedir...Kirli yöntemlerle temiz toplumlar kurulmaz... Tarih bunun aksi ispatlanamayan örnekleriyle doludur...33 yıl önce fark ettiğim gerçekler, ne yazık ki 33 yıl sonra hiç değişmeden sürüp gidiyor...Yine kirli savaşlar, güya temiz toplum yaratmak için yapılıyor...Yine en belaltı iftiralar, kadının ve erkeğin eşit olacağı onurlu bir toplum!! yaratmak uğruna atılıyor...Temizlik kirli yöntemlerle sağlanmaya çalışılıyor...Heyhat!..Kirli yöntemlerin ve kirliliğin gideceği tek bir yer var...Tarihin çöp sepetine gidecek kirli ve karanlık bir dünya...Gelecek kuşaklara “insan gibi insanlar” kalacak...Onların insanca ve hakça kuracakları bir dünya, insan onuruyla bezenerek aydınlık bir gelecek vaat edecek...*****28 VE 29 YAŞINDAKİLERDEN VATAN İNTERNET ÖZÜR DİLEYECEK Mİ?..Yazık...Önceki gün bedelli yasasının 30 yaşının üstündekiler için çıkacağını bildiğim halde, geçmişe flashbac’ler yapıp, bedellinin 28 ve üstünü de kapsaması gerektiğini yazıyorum...Belki, yazımı Başbakanlık’ta Genelkurmay’da birileri görür de, “Adam doğru söylüyor... Bir kez daha düşünelim... 28’in üstünü de bedelliye alalım...” derler diye buz üstüne yazı yazıyorum...“28 yaşındakiler için askerliğin zaten yeterince geç olduğunu, sıradan erlik yaparken 20-21 yaşlarındaki çavuş çocuklarla arıza çıkabileceğini, bedelli meselesinin 28-29’u da kapsaması gerektiğini” yazmaya çalışıyorum...***Başlığına da “Bedelli yaşı 28 olmalı” diyorum...Başlığı koyarken de hesaplıyorum...Başbakanlık’ta, Genelkurmay’da internetten bu başlığı görüp, Başbakan’a, Bakanlara, Komutana dosyaladıklarında, arz esnasında belki birilerinin dikkatini çeker de, duruma son anda bir müdahale olur diye...28-29 yaşında bedelli bekleyen yüz binlerce genç var...4500 vuruşluk yazının bütün fikri bu...Dün öğle saatlerinde internet sitelerinde gezinirken kendi yazıma rastlıyorum...***O da ne?..Yazının başlığı aynen şöyle:“Reha Muhtar: “Bedelli yaşı 28 OLMAMALI...”Şaka gibi...Benim 28’e inmesini istediğim bedelli yaşı, benim imzamın altında “bedelli 28 olmamalı” diye çıkıyor...Telefonu açıyorum, internetteki arkadaşa bu rezilliğin hesabını sormak istiyorum...Cevap aynen şöyle:“Gececi arkadaş öyle yazmış...”İşe bak...Gececi arkadaş “Kerhane gerekli” yazsa aynen girecek mi bu?..***Birkaç gün önce yine Vatan internete akşam saatlerinde gireyim dedim, baktım benim yazım falan yok...Açtım yine telefonu...Arkadaş bizim yazı niye yok?..“Gececi arkadaş unutmuş...”Neyse...28-29 yaşında bedelli bekleyen tertemiz gençlerden özür dilesinler...Benim meselemi sonra halledeceğiz!..
Tahmin ediyorum ki, hükümet 25’in üstünü, Genelkurmay ise 35’i düşündüğünden, dün ağırlık kazanan 30 yaş formülü bedelli askerlik için uygun görülecek...30 yaşın üstündekiler bedelliden yararlanacak, altındakiler tıpış tıpış askere gidecek...Bu arada “vicdani ret”çiler için de 30 ay kamu hizmeti getirilerek, ödleklerle fırsatçıların bu yolu denemelerinin önü kesilecek...Hayırlı olsun...***Yine de sivil irade pozisyonunu resmen açıklamadan...Başbakan kamuoyuna “bedellinin kaç yaşından itibaren olacağını duyurmadan”, geçmişten kopup gelen bir anıyı tecrübe niyetine anlatmamda yarar var...Askere 28 yaşında gitmeye karar verdim...Bedelli yapacaktım...O zamanki uygulamaya göre, 12 bin beşyüz dolarlık bedelin yanı sıra 60 günlük askerlik hizmeti de yapmam gerekiyordu...Vatan görevi yaptığım o 60 gün, askere gittiğim 28 yaşının bana tam da “sınır yaş” olduğunu hissettirmişti...20-21 yaşlarında çocuklar vardı erler arasında...“İyi ki şimdi gittim askere...” demiştim; “28 yaşını geçirmedim... 30’a gelmiş olsam bu çocuklarla ne yapardım, nasıl frekans tuttururdum...”Çavuş dedikleri küçücük çocuklardı...Kıdemli erlerdi sonuçta onlar...O çocukların karşısında Amerika’dan 30 yaşlarında gelen Nazar’ın, “hayatı ve yaşadıklarını sindirmekte ne kadar zorlandığını fark eder” sessiz sedasız, içine kapanık haline üzülürdüm...Sanki “bu da geçecek” der gibi bir tavır içinde olurdu...***Ermeni kökenliydi Nazar...Fakat bu duygusunun Ermeni kökenli olmasıyla bir ilgisi yoktu...Amerika’lara kadar gitmiş, oturma ve çalışma müsadeleri almış, halı işini yapmaya başlamış, bedelini ödeyerek Türkiye’ye askerlik yapmak için dönmüştü...Yaşını başını almışlığın verdiği bir durgunluk, para kazanmanın, aile kurmanın yarattığı bir oturmuşluk vardı üzerinde...21-22 yaşlarındaki genç çocukların “çavuş” olarak emirlerini, eğil kalk komutlarını, dur otur talimatlarını kolay çekecek yaşta değildi...Elbette görev vatan görevidir ve bu tür değerlendirmeler “esas” değildir...Ne ki şimdilerde bedelli askerlik yasası çıkıyor ve bedelli yaşı belirleniyor... 1987 sonbaharında Burdur’un tozlu topraklı silah altı günlerinden arta kalan bir buket anıdır gözümün önüne gelen şimdi...“İyi ki 28 yaşını geçmemişim askerlik yapmak için...” dediğimi hatırlıyorum bir gece vakti, sigaramdan derin bir nefes çeker, yıldızlara bakarken...Oysa çoluğum çocuğum yoktu...Yeni boşanmıştım, bir başınaydım...Annemi babamı saymazsak, arkamda beni bekleyen bir ailem yoktu...Buna rağmen, iş, güç, sosyal çevrede oluşan ağ, uzun müddet askerlik yapmamaya beni psikolojik olarak zorluyordu...Bunu hissediyor, “İyi ki daha fazla yük bindirmeden bitiriyoruz bu işi” demiştim...***Bedelli beklentisinde olan 30 yaş altı çok kişinin olduğu söyleniyor...30’un üstünde bedelliden yararlanacak kişi sayısı sadece 400 bin...Benim beklentiyle, beklenti duyanlarla bir bağım yok...Ne 28 yaşında bir tanıdığım var, ne de 28 olmasının bana yaratacağı bir avantaj...Oğlum henüz 2.5 yaşında...Tek bir konu var içimi huzursuz eden, onun için yazıyorum bu satırları...Gözümün önünden 28 yaşında Burdur’da gece yatakhanenin önünde sigarasını içen bir genç gitmiyor günlerdir...Yıldızlara bakıyor o genç adam...Etrafı kendinden genç erlerle dolmuş taşmış...Çavuşlar kendisinden hayli küçükler...“Kimseyle papaz olmadan, hücre cezalarına maruz kalmadan, otoriteye karşı çıkıp rezilleşmeden bitirsek hayırlısıyla şu işi...” diyor...Kendi kendine “çocukla çocuk olma sakın...” diye öğütler veriyor, telkinlerde bulunuyor...Kimseler duymuyor o sesi gecenin yıldızlı karanlığında...O gencin, üzerinden yirmi yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, Burdur’dan yankılanan o sesini sanki söylemek gerekiyor şimdi...Belki duyan olur diye...Geçmişin derinliklerinden gelen o ses, belki de birkaç gencin duygularına nispi bir şifa olur...Belki de olmaz...Boşlukta sadece bir hoş sada olarak kalacaktır...*****AZİZ YILDIRIM VE DİĞER YÖNETİCİLERİN “TAHLİYELERİNE...”Erkin Koray’ın yıllar önce söylediği “Kendim ettim kendim buldum” şarkısı gibiydi Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının durumu...Futbolda şiddet yasasını çıkarmak için, ortalığı ayağa kaldırmışlardı...Şiddet yasası çıkarken, şike cezasına da 5 ila 12 yıl gibi astronomik bir cezaya hükmedildi yeni yasada...“Neye niyet neye kısmet” derler, fazla deşmeyelim, fakat bu haliyle iki defa şike yaptığı tespit edilen bir yönetici, bir cinayet suçlusuna eşit oranda cezaya çarptırılabiliyordu...Yasadan sonra açılan şike soruşturmasında Aziz Yıldırım için 5 şike iddiası ortaya çıktı...Bunların doğru olması halinde Aziz Yıldırım üst sınırdan 60 yıl ceza alabilirdi...Bir de “bu suçu futbol kulübü yöneticisi işlerse ceza yüzde 50 oranında artırılır...” maddesi işlediğinde Aziz Yıldırım’a verilebilecek ceza 90 yılı bulabiliyordu...***Cezaların uygulanabilir olması gerekir...Kamu vicdanını yaralamaması, adalet duygusunu rencide etmemesi düşünülür...Katilin 10 yıl cezayla çıkabildiği bir hukuk sisteminde, şike yaptığı saptanan bir kulüp yöneticisine tek bir şike suçu için 18 yıl hapis cezası veren yasa, adalet duygusunu zedeler...***Şike futbolun, sporun ruhunu yok eden, rezil bir suçtur...Hiçbir özür şikenin “kabul edilebilir” olduğunu göstermez...Fakat şike suçuna 18 yıl ceza veren bir yasal düzenlemenin, hırsızlığa dolandırıcılığa en az 18 yıl, cinayet suçuna ise birkaç defa müebbet vermesi gerekirdi...Şimdi bizzat Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının ön ayak olmasıyla hazırlanan futbolda şiddet yasasında bazı değişikliklere gidiliyor...Şike suçuna 1-3 yıl arası ceza getiriliyor...Futbol kulübü yöneticisinde yüzde 50, aynı suçtan birkaç kez yapılmasında yüzde 30 ceza artırımı getiriliyor...Buna karşın gelen ilk bilgilere göre, cezanın paraya çevrilmesinin ve tecilinin önüne geçiliyor...Şike suçu hapsi gerektirmelidir...Eğer hapsi gerektirmez para cezasına çevrilirse, şike suçunun suç olarak bir anlamı da kalmaz...Şike için para veren, hapse girmemek için haydi haydi para verir...Eğer şikeye karşı bir müeyyide olması arzulanıyorsa, şike suçu mutlaka paraya çevrilmeyecek hapis cezasını öngörmeli...Buna karşın bu hapis cezası, “bir cinayet suçuyla karıştırılacak büyüklükte bir ceza da olmamalı...”***Şike iddiasıyla tutuklu Aziz Yıldırım ve diğer yöneticiler, Meclis’teki tüm partilerin hazırladıkları ortak teklifle, “tahliye” şansını yakalıyorlar bu formülle...Biliyorum ki, futbolda şike soruşturması başlayıp, Aziz Yıldırım ve diğer yönetciler tutuklanınca, yeni yasa çıkması için büyük bir baskı grubu oluşturuldu, lobi faaliyeti yürütüldü...Tüm siyasi partiler üzerinde...Meclis’in genelini kapsayacak biçimde...Hükümet bu konuda “yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için” tek başına bir tutum alamayacağını belirtti...Sonunda “makul bir orta yolda” uzlaşma arandı...Tüm partilerin ortak teklifiyle şike ve teşvik suçlarına 1 ila 3 yıl hapis formülü böyle ortaya çıkartıldı...Parayla çevrilmeyecek bu ceza, o zaman hiçbir anlamı kalmaz...Tecil edilmeyecek şekilde düzenlenmeli; çünkü o zaman bu ceza yine bir sonuca ulaşmaz...Sonuçta mesele, hiçbir yöneticinin şike olayına tevessül etmeyi aklından bile geçiremeyeceği bir düzen sağlamaksa, amaç hasıl olmuştur...Aziz Yıldırım ve diğer yöneticilerin, tahliyeleri; ve hüküm giyerlerse ömür boyu yöneticilikten men edilmeleri aklın gereğidir...Şike cezasının alt sınırı biraz az bulunabilir ve tartışılabilir...Ancak ilkesel olarak, yaraları sarmalayıcı ve yaptırımı sağlayıcı önlemler, toplumları ileri götürürler...Huzur içinde...Bu huzura ihtiyaç var Türkiye’de...
Devlet Bahçeli karşı çıksa da, bellidir ki, “vicdani ret” ilkesi uyarınca askerlikten muaf olunabilecek artık Türkiye’de...Şimdi “nereden çıktı şimdi bu vicdani ret” diyorsunuz biliyorum..“Vicdani ret” ile ödlek arasında ne fark var diye de içten içe düşünüyorsunuz...Özgür Uğur arkadaş, dün Habertürk internet sitesinde çok güzel bir “vicdani ret” dosyası hazırlıyor...O dosyaya bakarak vicdani ret ile ödlek arasındaki farklar kabak gibi açığa çıkıyor...***Vicdani ret yasası önümüzdeki günlerde çıktığında, biz de Avrupa Birliği ülkeleri gibi olacağız... “Vicdani ret” hakkı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu tarafından temel insani hak olarak kabul edildi...***Bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda “zorunlu askerliği” reddetmesi durumuna deniyor “vicdani ret”...“Bizde uyanıktan ve ödlekten bol ne var?.. Çıkarlar ‘askerlik benim politik görüşüme aykırıdır’ der, askerden yırtarlar...” diyebilirsiniz.En çok karşılaşılan ret nedenleri zaten şunlar:“1) Düşman olsa bile bir insanı öldürmeyi ahlaki bulmamak...2) Hiyerarşik ve statüsel yapılandırmalarda bulunmayı ahlaki bulmamak...3) Güncel sorunlardan dolayı o ülkenin silahlı birliğinde bulunmayı ideolojik ve dini inancına aykırı bulmak...”***Vicdani retçiler bunlardan yola çıkarak kendilerini antimilitarist ve pasifist olarak nitelendirebiliyorlar...Aslında “vicdani ret”çilik okkalı bir kavram...Ödleklerin, kaçakların, askerden sıyırmak için dalak aldırıp, düztaban çıkmaya çalışanların, iyice şişkolaşıp yırtmaya uğraşanların kavramı değil “vicdani ret...”1960’ların başında Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olan Muhammed Ali Clay, Amerikan askeri olarak ülkesinin savaş ilan ettiği Vietnam’a gitmeyi reddedince hapse girmiş, Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu unvanı elinden alınmıştı...Clay yılmamış, hapiste yatmış, çıkmış, sonra da maç yapa yapa, 1971 yılında yeniden unvan maçına çıkarak Joe Fraizer’ı yenip bir kez daha Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olmuştu...Vicdani ret öyle boru değil!..Çağdaş dünyada bir insani hak olarak kabul edilene kadar, nice insan içeri girdi, hapisler yattı, acılar çekti, işkencelere uğradı...Şimdi, kelimeler hoş, gerekçeler romantik olduğundan her türden fırsatçı ödlek “vicdani ret”çi kesilebilir...Vicdani retçi olunca, askere gitmiyorsunuz, fakat tıpış tıpış gidip sosyal hizmette bulunuyor, kamu görevinde çalışıp insanlara yardımcı oluyorsunuz...Farz-u mahal deprem bölgelerinde gönüllü çalışmak falan söz konusu...Öyle Nişantaşı kafelerinde oturup etrafa ahkâm kesip, ahaliye ayar vermek değil “vicdani ret”çilik...Ödleklikle karıştırmamak lazım...Ne yapıyorlar vicdani retçiler?..Sosyal bir projede, kamuda aylarca bazen yıllarca çalıştırıyor...***Örneğin bizim durumumuza benzeyen Yunanistan’da “vicdani ret”çi bir arkadaş “tam 23 ay alternatif bir görevde çalışmak” zorunda...Alman vicdani retçileri 9 ay;Avusturya’dakiler 12 ay sosyal hizmette bulunuyorlar...Finlandiya’da 13 ay, İsveç’te 7.5 ay alternatif hizmette çalışıyorlar...Çiçeği burnundaki AB üyesi Kıbrıs Rum Kesimi de mecburen kabul etmek zorunda kaldı vicdani ret olayını...Ödlekle ile retçileri birbirinden ayırmak için de tam tamına 42 aylık alternatif hizmet koydu...Kıbrıs Rum Kesimi’nde “Ben askerliğe karşıyım... Türklere karşı savaşamam” diyorsan, “Peki” diyorlar, “Burdan yak ve 42 ay kamu hizmetinde çalış...”Pek bir para ödemeyecekleri de aşikâr...Bellidir ki askerde ne kadar alıyorsan, vicdani retçi olarak alternatif hizmet de aynısına talim ediyorsun...Baştan güzel görünüyor...Fakat içine girdin mi, rahat fırsatçılık yapacağın bir yer olmadığı anlaşılıyor...Bizde “vicdani ret yasası” kabul edildiğinde, sanırım “makul” bir miktar süreyi koyarlar ki, ödlekler askerden yırtmak için “vicdani olarak savaşa karşıyım” gibi felsefi gerekçeler ileri sürmesinler...Durum böyle...Anlaşılıyor ki bizde de tıpış tıpış çıkacaktır askerliğe karşı “vicdani ret” yasası...Mesele vicdani retçi ile ödlek arasındaki farkı belirleyip, vicdani ret görüntüsündeki ödlekleri ayıklayabilmekte...Yoksa çevredeki potansiyel ödleklerden yakinen bilmekteyim ki;Askerden sıyırmak için, değil “ideolojik olarak askerliğe karşı olmak veya ast üst ilişkisine doğuştan karşı çıkmak gibi felsefi yaklaşımlar”ı...Düztaban olmaya razıdır onlar, düztaban... *****ESİN AFŞAR’A “SENİ ÇOK SEVMİŞTİM”...Müzik onun için çocukluk tutkusuydu...Pek çok sanatçı ‘Ben küçükken’ diye başlayan cümleler kurar...Küçücük bir çocukken piyanosuna tutkuyla bağlıydı... Hayalinde hep konserler veriyordu ve büyüyünce sahnede siyahtan şaşmayan bir sanatçı olduğu halde, küçükken kurduğu hayal dünyasındaki konserlerinde beyaz tuvaletler giyiyordu...Hayaller hep aynı bitiyordu...Piyano çalıyor, konseri sona eriyor, seyirci onu alkış tufanına tutuyordu...O sırada Ankara Koleji’nde okuyordu...Annesi koleji bitirmesini, sonra konservatuvara girmesini istiyordu fakat, yaş sınırını kaçırmamak için annesinden gizli konservatuvar sınava girdi ve kazandı...Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki günleri böylece başladı.Tüm hocalarının dikkatini çeken, çok parlak bir öğrenci oldu daima...Muhsin Ertuğrul bir gün ona “Sahnenin çukurunda piyanist olacağına sahnede ol” sözlerini dinledi ve 12 yıl Devlet Tiyatrosu’nda sahnede oldu...Fakat sesi o kadar güzeldi ki, şarkı söylemesi için ısrarlar dinmiyordu...İlk menajeri Erkan Özerman oldu, Ankara’da Bulvar Palas’ta şarkı söylemeye başladı...***Esin Afşar’ı anlatan bu bölümü, ölümünden hemen önce Milliyet gazetesine verdiği röportajdan aldım...Ben onu tanıdığımda çocuktum...Muhteşem sesi, yorumu, “Dedi ki; Yoh yoh” diye klasikleşen şarkısıyla, çocukluğumuzun starıydı Esin Afşar...Türkiye Komünist Partisi dün Esin Afşar’ın “sol dünyalara yaptığı katkılar ve üretimlerden dolayı” teşekkür etmiş yayımladığı bildiride...Hayrettir; Esin Afşar’ın solda olduğunu bilirdim de Komünist Partisi’nin sahipleneceği kadar o dünyalarda yankılandığını bilmezdim...***O son röportajda;“Hiç olmazsa haftada bir klasik Batı müziği ver, hepsi kaldırıldı...” diye sitem ediyor...TRT 3 klasik müzik çalardı ve caz çalardı o da giderek azaldı...TRT 3’te Serhan Bali’nin klasik konser programı vardı cumartesi ve pazar günleri...Onu dinlerdim, onu da kaldırdılar...Bundan 2500 yıl önce Konfüçyus demiş ki “Bir ülkeyi yok etmek istiyorsan önce dilini, sonra müziğini yozlaştır...”Dilimiz yozlaştı, müziğimiz de yozlaştı. Allah selamet versin ne diyeyim...“Çocuklarınıza ne bırakıyorsunuz Esin Hanım bunca yaşanmışlıktan sonra?..” diye sormuşlar;“Ödüllerimi ve onurumu bırakıyorum çocuklarıma... Başka bir şey bırakamıyorum maalesef...”Kerim Afşar da aynı şeyi kızına demişti... Benim ilk eşimdir o... O da öyle demişti “Evladım benim sana onurumdan başka bırakabileceğim bir şeyim yok...”“Ben sahnede ölmek isterim, ölene dek sahnede olmak isterim...” demişti o son röportajda...Bu son röportajı yayımlamak istedim...Çünkü biliyorum ki, hayattayken söylediklerini fazla dikkate almıyor kimsecikler...Esin Afşar’ın ölümü belki söylediklerini kulaklara küpe yapar...Onun için bu röportajı aldım, yayımlıyorum...Benim ise ona veda ederken söyleyeceğim tek şey şu olacaktır:“Seni çok sevmiştim...”