Tayfur Havutçu’nun kireç gibi olan yüzü!..

13 Aralık 2011

Yıldırım Demirören’in yardımcısı Funda telefon etmişti...-”Başkan Kayseri’ye gidiyor kupa finali için... Sizi davet ediyor... Eğer gelebilirseniz sizin için özel uçakta bir yer ayırtmak istiyoruz...”“Peki” dedim Funda’ya...Öğlen gider, kamp yapan futbolcularla ve Hoca’yla konuşurum...Ertesi günü de kupa finalini temiz temiz seyreder, gece yarısı İstanbul’a dönerim...***O sırada, daha sonra çok konuşulacak şike soruşturmasına konu olacak, üç Beşiktaşlı yöneticinin 5.5 ay tutuklu kalmasına neden olacak maça gittiğimi bilmiyordum...Otelimize gittiğimizde, dışardaki terasta otururken, yanımıza geldiğinde gördüm onu... Kireç gibiydi yüzü...Öylesine tedirgindi ki, Tayfur Havutçu’nun yüzünü gördüğümde ben gerildiğimi hissettim...Sakatlıklardan takımın savunmasının ortasında eksiklik vardı ve Tayfur Havutçu’nun yüzü maç öncesi resmen bembeyazdı...***Bir ara Yıldırım Demirören’in “Kazanırsın Hoca, sen yaparsın” diye moral verdiğini gördüm...Hafif gergin bir tebessüm dışında pek bir cevap vermedi...Her zamanki saygılı halini hiç bozmadı...Odama çıkmak üzere asansöre bindim...Yanımdakilere; “Hiç umutlu değilim... Hoca’nın yüzü kireç gibiydi...” dediğimi hatırlıyorum...Tayfur Havutçu’nun, o maçta gol atan İbrahim Akın yüzünden şike suçlamasıyla 5.5 ay tutuklu kalacağını aklımdan bile geçiremezdim o an için...Havutçu içerdeyken içimden çok geçirdim, yazmayı o gün gördüğüm kireç gibi yüzünü...Hani insanın bir vücut dili vardır...Tayfur Havutçu’nun o gün gördüğüm vücut dili, değil şike yapan bir Hoca’yı giyotini bekleyen bir mahkumun halini andırıyordu...Düşündüm ve yazmaktan vazgeçtim...Birisi çıkıp “Laf mı şimdi söylediğin?.. Yüzü kireç gibiyse kireç gibi... Bu maçta şike yapmadığı anlamına mı gelir?.. Niye bu yazıları yazıp, adaleti etkilemeye çalışıyorsun?..” derse üzülürdüm...Tahliyesini bekledim...5.5 ayı buldu Serdal Adalı’nın, Tayfur Havutçu’nun ve Ahmet Ateş’in tahliye olmaları...***Dün cezaevinden bir deri bir kemik çıkan, o kireç yüzlü adamın Metris Cezaevi’nden çıkarkenki görüntülerini izledim canlı yayında...Cezaevinin önünü dolduran Beşiktaş taraftarının tezahüratı nasıl da mutlu etmişti onu...Bir insanın hayatında başına çok şey gelebilir...Fakat yalnız kalmak, yalnız bıırakıldığını hissetmek gelebilecek şeylerin en berbatıdır...Serdal Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş yalnız değildi 5.5 ay...Beşiktaş camiası arkalarındaydı, dün Metris çıkışı iliklerine kadar bunu hissettiler...Ne büyük bir ayrıcalıktır bilemezsiniz bu...Onları çok sevdiğini gösterdi Beşiktaş camiası...Onlar Beşiktaş’ın çocuğudurlar...Umuyorum şike iddiasından da beraat edecekler...Hoşgelmişler yuvalarına...*****TAYFUR HAVUTÇU BU YIL TEKNİK DİREKTÖR DEĞİL, SPORTİF DİREKTÖR OLMALI...Takımın başındaydı Metris’e giderken...Avusturya kampından kalktı geldi, cezaevine gönderildi...İçinde 5.5 ay çok zor günler geçirdi...İddianameler, cezaevinin dört duvarı arasında geçirilen zaman, bebeğini göremediği günler haftalar aylar, eşinden ayrı geçen bitmek bilmez günler, saatler...“Tam çıkacağız” derken, yasanın vetosuyla yıkılan ümitler ve onca emek, çaba, acı, üzüntü ve gözyaşının ardından sonunda gelen özgürlük...Açık söyleyeyim...Beşiktaş teknik direktörlüğü Tayfur Havutçu’nun hakkıdır elbet...Fakat Tayfur Havutçu, teknik direktör olarak değil, sportif direktör olarak başlamalı göreve Beşiktaş’ta...***Çünkü;1) Azap dolu geçen 5.5 ayın sonunda futbola yeniden konsantrasyonu en az bir 5.5 ay daha alır Hoca’nın...Bu da sezon sonu demektir...2) Takımdan ayrı kaldığı günler ve aylarda takım bir başka Hoca’yla çalıştı, ona adapte oldu, onunla takım oldu, maç aldı, ligde ilk üçe girdi, UEFA’da gruptan çıkma şansını yakaladı...3) Tayfur Hoca Beşiktaş’ın çocuğudur...Onun Beşiktaş’taki görevi teknik direktörlükle sınırlı olamaz...Daha üst bir görev olan sportif direktör olarak başlamalı ve Carvalhal’e tepeden, Türk futbolunu bilen birisi olarak yardımcı olmalı...4) Böylece hem yumuşak geçiş yapar, hem de bundan sonra hayatında ne yapacağını, nasıl yapacağını daha iyi planlar...Tayfur Havutçu Beşiktaş için sadece bir Hoca değildir, onun için hemen hocalığa başlaması kesinlikle doğru değildir...5) Stoke City maçına Beşiktaş takımı Serdal Adalı, Tayfur Hoca ve Ahmet Ateş için çıkmalı ve sahada onlar için ter dökmeli...Alınacak galibiyetle grupta alınacak birincilik, cezaevinden çıkan üç Kartal’a ithaf edilmeli...6) Beşiktaş bu sezonu mutlaka ama mutlaka Carvalhal ile bitirmeli ve Carvalhal’e kimse karışmamalı...Tayfur Hoca bu yıl Beşiktaş’ın geleceğini kurmalı...Sakin sakin...Ailesine ve sevdiklerine zaman ayıracak biçimde keyifli keyifli...Maaşını ful alarak...Bu onun hakkıdır!..*****DEDEMİN İNSANLARI... KENDİ GEÇMİŞİNİZLE YÜZLEŞEBİLMEK...Bu topraklar üzerinde yaşanmış insan hikayelerinin anlatılmaya başlanması, bu ülkenin çağdaşlaştığının, Rönesansı’nı yaşadığının en önemli göstergelerinden biri...Mustafa Oğuz’un yapımcılığında, Çağan Irmak’ın filmi Dedemin İnsanları, Girit göçmen bir ailenin, İzmir yakınlarında bir kasabada bu topraklar üzerindeki dramını anlatıyor...Gerçek bir hikaye...***Ne ilginç...Yunanistan’a göçen İstanbullu Rumlara “Türk Tohumu” dendiğini bilirdim de, Türkiye’ye göçmüş Giritli Türklere tersinin söylendiğini bilmezdim...Demek ırkçılık bütün bir yirminci yüzyılı her ülkede, her toprakta mebzul miktarda kaplamış...İlk gençlik yıllarıma bakıyorum...Ne kadar az şey biliyormuşum yaşadığım bu topraklardaki dramlar hakkında... ***Bir insanın makbulü, kendi geçmişiyle hesaplaşmış ve onunla barışmış olanıdır...Toplumların makbul olanı da, kendi tarihiyle hesaplaşmış ve onunla barışmış olanlarıdır...Kendi geçmişini gizleyen, üstünü örten, kendi hesabını veremeyen egosu sorunlu insanlar, hayatla barışamazlar...Hayatı okuyamazlar...Önyargılarından kurtulamazlar...Mutsuz ve keyifsizdirler...Etrafa da mutsuzluk ve keyifsizlik akıtırlar...***Tarihiyle yüzleşmemiş, geçmişinde bu topraklarda yapılan zulümler, gaddarlıklarla hesaplaşmamış, onları mahkum etmemiş, vicdanı ve insanı kutsallaştırmamış toplumlar, çarpık toplumlardır...Türkiye geçmişinin çarpıklığını tarihe duyduğu iştahla ortaya çıkarmaya çalışıyor...Bu tarihsel iştahın, toplumsal bilinçaltımızda yatan gaddarlıkları, zulümleri, ötekileştirmeleri, ayrımcılıkları yok edeceğine inanıyorum...Bir gün gelecek bu topraklar üzerinde insanların ötekileştirilmesi bitecek...Ayrısı gayrısı olmayacak aynı mahallede, şehirde, ülkede yaşayan insanların...Daha uzun bir yol var önümüzde biliyorum...Fakat bu muhteşem geleceğe bir gün dokunabileceğiz... Dedemin İnsanları filmine ailecek gidin...Aileniz de yaşanan bu dramların, Çağan Irmak’ın stiliyle filmleştirilmiş halini izlesin...Hayatınızı yaşanan olayları izleyerek zenginleştirin...Gerçek zenginliği farkettiğinizde, ne kadar “yaşam yoksulu” olduğumuzu farkedeceksiniz...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın hastalığı, Ecevit’e ‘iş görmez’ raporu!.. Sen ne yapmak istiyorsun Der Spiegel?..

11 Aralık 2011

Günlerdir kimi görsem Tayyip Erdoğan’ın hastalığından bahsediyor...Kanser uzmanları, ameliyatı yapan Hoca’nın uzmanları, bağırsak uzmanları, hastane uzmanları kim varsa bana “ilk ağızdan duyduğunu” söylediği bir şeyler anlatıyor...Ben ki kanser konusunda kendimi “bilgili” sanırdım, bunca yorumdan sonra yolumu tamamen şaşırdığımı itiraf etmeliyim...***Dün Alman Der Spiegel dergisinin manşetini görünce iyice işkillendim...Şöyle diyor Der Spiegel dergisi:“Tayyip Erdoğan’ın hastalığının ciddi olduğu yolunda spekülasyonlar var... Erdoğan olmadan sadece AKP değil, ülke de kaosa sürüklenebilir...”Gazetecilikte biz böyle haberlere “İltifat yoluyla geçirmece” deriz...Yani “karşımdakini övüyorum numarasıyla geçirmece...”Jürgen Gottschlich isimli bir gazeteci yazıyor yazıyı Der Spiegel gibi uluslararası prestijli Alman dergisinde...Yazıya bakıyorum...Tayyip Erdoğan’ın hastalığının ciddi olduğuna dair bilmediğim veya atladığım bir ipucu bulabilir miyim diye?..Öyle ya, haberin başlığını “Tayyip Erdoğan’ın hastalığının ciddi olması halinde Türkiye kaosa sürüklenir” diye koymuşsanız koskoca Der Spiegel’den “hastalığın ciddi olduğuna dair kuvvetli emareler beklerim...”***Oysa yazı, bu cüretkar ölçüdeki “iddialı başlığın altına”, manşetteki spekülasyonu hiç desteklemeyen eften püften ipuçları sıralıyor...“Rutin kontrol için yatmışmış da, ameliyat olup çıkmışmış...Bir süre sonra ofisine gider denmiş de, iki hafta olmuş daha gitmemiş..”Bir Başbakan’ın “ameliyat olmaya gidiyorum” diyerek hastaneye gitmesi için, bademcik ameliyatı geçiriyor olması lazım...Bunu Der Spiegel’in bilmemesi imkansız...Geçelim...Ameliyat sonrası evinde Amerikan Başkan Yardımcısı ve Katar Emiri’yle görüşüyor, Dolmabahçe’deki çalışma ofisine gidip birbuçuk saat çalışıyor, şike yasasını da takip edip, Cumhurbaşkanı vetosunu korakor bir mücadeleyle Meclis’ten eski haliyle geçirtiyor...Bütün bunlara rağmen, yine de bir gazetecinin içini “kurt kemirmesi, kuşkuyu elden bırakmaması, araştırmaya devam etmesi” doğrudur...Gazetecilik verilenle yetinme mesleği değil çünkü...Ancak, elde hiçbir fazladan veri olmadan, Der Spiegel’in yaptığı gibi, “Erdoğan ağır hastaysa Türkiye büyük kaosa sürüklenir” demek, “İltifat yoluyla güzel geçirmece” dediğimiz türden, namert bir gazetecilik türüdür...***Bu haberin “Sarkozy vefat ederse Fransa kaosa sürüklenir, Merkel ölürse Almanya toz duman olur” demekten ne farkı var?..Elinde ağır hasta olduğuna dair ciddi bir kanıt varsa, yaz bilelim...Yoksa eğer neden bu haber?..Kendince, Erdoğan’ın ne kadar önemli biri olduğunu gösterircesine “O ağır hastaysa Türkiye kaosa sürüklenir” diyecek ve “iltifat ederek, geçirmece” yapacak...Günlerdir AKP ile Fethullah Gülen cemaati arasındaki ayrılık noktalarını yazıyorum...Neden?..Çünkü ben bir gazeteciyim...Benim yazdıklarıma da bir sürü itiraz geliyor...Ne ki ben söylenmeyeni söylerim, bilinmek istenmeyeni bilmeye uğraşırım...Bunları bir gazeteci merakıyla yapmak, yazıyı somut bilgi ve bulgalarıma göre yazmak benim görevim...Fakat ortada hiçbir yeni bulgu yokken, “Ölürse büyük siyasi kaos olur” gibi haber kıstaslarını aşıp, “başka hesaplar varmış görüntüsü” veren başlıklar atmam...***Der Spiegel’in yazısı beni, birkaç yıl önce “iş göremez” denilen Bülent Ecevit’le ilgili rezil haberlere götürdü maalesef...Ecevit’i çok severdim...Mantık ölçülerinde değil; duygusal bir sevgiydi benimkisi...O günleri çok iyi hatırlıyorum...İki satır olsun iyi bir haber duymak için, yazıların satıraralarına kadar okurdum...Ne ki en güvendiğim kalemler, sanki Ecevit’in evinin içinden; banyodan bildiriyormuşcasına yazılar kaleme alıyorlardı...Onun kirli, iş göremez, üstünü başını bile değiştirmekten aciz durumda olduğunu yazıyorlardı...Manşetler, yazılar, Ecevit’in aklının tamamen gittiğini, hiçbir şeyi hatırlamadığı ve bilmediğini, eşi tarafından yıkattırılmadığı, kirli kaldığını ve daha nice ayrıntıyı gerçekmiş gibi yazıyorlardı...O yazıları satır satır okuyan ben birkaç gün içinde Ecevit’in öleceğine inanmıştım...Komadan çıkamaz denen adam, hastaneden çıktı ve yıllarca hiçbir şey olmamış gibi yaşadı...Kusura bakmasın Der Spiegel, fakat o günleri yaşadığımdan yoğurdu üfleyerek yiyorum ben...Bu yazıya da sonsuz bir şüpheyle yaklaşıyorum...Şüphem hastalıkla ilgili değil...Var veya yok hastalık onu bilemem...Şüphem Der Spiegel’le ilgili...“Sen ne yapmak istiyorsun Der Spiegel?..”Şüphelendiğim sensin hastalık değil!..*****ÇOCUĞUNUZU YETİŞTİRME SANATI...Evvel zaman içinde, at çiftliklerinin birinde bulunan bir at, bulunduğu çiftlikten kaçmış...Bir gün boyunca, başı boş halde yol giderek başka bir çiftliğe gelmiş...Sahipsiz atı gören çiftlik sahibinin oğlu ‘at’ı çiftlikten içeri almış ve babasına;- ‘Sahipsiz bir at geldi baba, ben de onu çiftliğe aldım’ demiş...Çiftlik sahibi baba atın yanına giderek şöyle bir bakmış ve;- ‘İyi yapmışsın oğul, hele bir dinlensin, karnı doysun, yarın götürürüz sahibine’ demiş...Oğlu şaşırmış;- ‘Bu atın hangi çiftliğe ait, sahibinin kim olduğunu nereden biliyorsun baba’ demiş...Baba yalnızca gülümsemiş ve ata su vermiş...***Ertesi gün olmuş...Baba, oğul ve at sabah erken saatlerde yola koyulmuşlar...At, çiftlik çıkışında bir yola sapmış ve bir süre gitmiş...Sonra yandaki gölü görmüş ve su içmek için yoldan çıkmış...Su içmeyi bitirince çiftçi onu tekrar yola çıkarmış...Bir süre daha gittikten sonra bu sefer atın karnı acıkmış ve çimenlik bir yere gitmiş...Karnı doyunca çiftçi onu tekrar yola çıkarmış...Bu şekilde at birkaç kez daha yoldan çıkmış...Her seferinde çiftçi onu yola çıkarmış...Sonunda akşamüstü bir çitliğe gelmişler...Çiftliğin sahibi yanlarına gelmiş ve şaşkınlıkla şöyle demiş:- ‘Bu benim atım, inanamıyorum. Peki bu atın bana ait olduğunu nasıl anladınız?’Atı getiren çiftçi, merakla atı nasıl getirdiğini bekleyen sahibine ve cevabı merakla bekleyen oğluna dönerek şöyle konuşmuş:- ‘Sizi ve çiftliğinizi bulan ben değilim... Atınızın kendisi buldu sizi... Benim yaptığım tek şey onu yolunda tutmaktı...’***Burçin Alpacar’ın öyküsüydü bu...Yaşamda insanların içinden geleni yapmalarına müsaade ederseniz, onların iç seslerini dinlemelerine olanak verirseniz, kendi pusulasını kendisine rehber etmesini sağlarsanız, insanlara en büyük iyiliği yaparsınız...Uzun mücadeleler ve hesaplaşmalar sonucunda hayatta gerçek istediklerimin neler olduğunu,ne yaparsam mutlu ve huzurlu olacağımı farkettim...İçinizdeki sesi dinleyin, başkalarına da içlerindeki kendi seslerini dinlemelerini öğütleyin...Atın uzak düştüğü kendi çiftliğini bulduğu gibi, yakınlarınız da kendi yıldızını bulacaktır...Hiç şüpheniz olmasın...

Devamını Oku

Son kale...

10 Aralık 2011

Dün sabah erken saatlerde deniz kenarında yürüyüşe çıktım...Kış güneşinin denize yansıyan ışıltılı albenisinde hızlı adımlarla yürürken, balık tutmakta olan bir adam seslendi bana...- “Günaydın Reha Bey...”- “Günaydın...”- “Son Kale’den sonra; spor programı yapmıyor musunuz?..”- “Hayır” dedim “yapmıyorum...”***3 Temmuz önemli bir milattı benim için...Gazeteye, tatil yazıları yazmaya karar vermiştim iki gün öncesi...Yıl boyu özlemleriyle yanıp tutuştuğum çocuklarımı alıp uzun bir tatile gidecektim...Herkesten ve her şeyden uzakta...Denizin hışırtılı dalgaları, Bodrum’a vuran romantik günbatımı ve çocuklarımın neşeli çığlıkları arasında huzurlu günler ve haftalar geçirecektim...Sevgi alacaktım, sevgi verecektim, kendi çocukluğumdan gelen flashback’lerden geleceğimize yönelik kuşaklararası köprüler kuracaktım...Anı yaşamak istiyordum...Geleceği ve ne olacağını değil...Geçmişi ve kaygıları değil...Geçmiş ve gelecek arasında kalmış bugünün içimizde yarattığı endişeleri değil...“An”ı yaşamanın mutluluğunu, denizi, güneşi, günbatımını, yağmuru, martıları ve martılar gibi cıvıldayan çocukların seslerinden, evrenin dehlizlerine süzülmeyi düşlüyordum...***Kış boyu takıldığım; sonraları “Türk futbolunun idare edildiği yer” olarak adlandırılan Papermoon’a sonbahara kadar gitmemeye, bir süre kışın buluştuğum çevrelerle görüşmemeye, kendimi tamamen tatil mood’una sokmaya karar vermiştim...O sabah Bebek’te, mesleğinin zirvelerinde keyifle sörf yapan bir reklamcı dostuma tesadüf etmiştim...Bana Deepak Chopra’nın “Başarının Yedi Spiritüel Yasası” isimli çalışmasının bilgisayar notlarını göndereceğini söylemişti... Bilgisayarda onları inceliyordum, bir anda “şike olayı” patlayıverdi...Ortalık birbirine girmişti...Tam 5 aydan biraz fazla bir zaman, tutuklamalar, soruşturmalar, gözaltılar, ifadeler, iddialar, spekülasyonlar, belaltı vuruşlar, toza dumana karışan şike, teşvik, örgütlü bağlantılar sürüp gitti...***Şaka gibiydi her şey...Kış boyu çevremdeki masalarda kimler oturuyorsa, kimlerle selamlaşıyorsam hemen hepsi, gözaltına alınıyor, ifade vermeye çağrılıyordu...Yemek yediğim insanlar, sohbet ettiğim arkadaşlar, samimiyetim olan olmayan tanışık yüzler, herkes soruşturmanın bir tarafına bulaşmış görünüyordu...Korku fırtınasının, Türk futbolundaki insanları Florida kasırgasının “Hortum”undan beter hale düşürdüğü günlerdi... Birkaç gün önce, masada otururken bir tanıdığı vasıtasıyla masaya uğrayan ve belki de beşinci kez tanıştırıldığım Olgun Peker örgüt yönetcisiydi...Üç gün önce Federasyon Başkanlığı seçimleri için karşıdaki masada kulis yapan Aziz Yıldırım şikenin en büyük “suçlusuydu...”Her gün masalarına iki dakika uğramadan geçmediğim Levent Kızıl’lar, Sinan Engin’ler şike soruşturmasının şüphelileri, programımdaki yorumcular Ercan Saatçi’ler, Gökmen Özdemir’ler ifade verecek kuşkululardı...***İsmini son zikrettiklerimin hiçbirisi iddianameye bile sanık olarak girmedi...Fakat o günlerde bunca toz duman ve kirlilik arasında, insan karakterindeki değişmeyen zaaflar, ruhundaki canavarlar da çıkıyordu teker teker ortaya...Televizyonlarda haysiyet cellatları türemişti... Soruşturma rüzgarlarından istifade, “meslekte yemek istediklerini, hedef gösterip çiğ çiğ yemek için fırsat kolluyorlardı...”İnsan haysiyetinin, onurunun, karakterinin ve elbette zaaflarının sınavdan geçtiği günlerdi o günler...Çocuklarımın saf ve nahif hallerine bakıyordum...Onları futbolla haşır neşir büyütmek istememdeki, günahsız nedenleri gözümün önüne getiyordum...Kendi çocukluğum, tertemiz futbol aşkım ve çocukluk hayallerimle, gazetecilik tecrübemi birleştirerek yarattığım “Son Kale” çalışmam geliyordu gözlerimin önüne... Çocuksu bir futbol sevgisinin, 30 yıllık gazetecilikle birleşerek çıktığı bir televizyon programının gelmiş olduğu ızdırap verici nokta, bunca şike, teşvik, organize suç iddiasının ortasında gözümün önünden gitmiyor, “Ne gerek var bunlara?” diye içim içimi yiyordu...***Şikeyi öğrensinler, teşvik yapmaya elleri alışsın, el aleme belaltı vursunlar, hapislerde sürünsünler, hak yesinler, “ah” alsınlar diye mi minik yavrulara futbol sevgisi aşılayacaktım?..Futboldan anladığım bunlar olmamıştı ki...***Esasen o gün ilk kez kirliliğin ve bu toz dumanın hiçbir tarafında görünmemeye karar verdim...Ne iddia makamında...Ne de savunma cenahında...Dile kolay, 5.5 aya yakın bir zaman geçmiş o Temmuz sabahının üzerinden...Herkes bir sınav verdi bu beş buçuk ay içinde kuşkusuz...İnsanlık sınavı...Haysiyet sınavı...Dürüstlük sınavı...Herkes kendi sınav notunu bugünlerde gözden geçiriyordur mutlaka...Benim de herkes hakkında bir sınav notum var elbette...Bu olayda ne iddia makamında;Ne de savunma makamında bulunmamaktan...Haysiyet cellatlığı yapmamaktan,İnsanları en zor günlerinde boğazlayıp öldürmeye uğraşmamaktan...Bu arada hiçbir suçun ve teşvikin yanında saf tutmamış olmaktan çok bahtiyarım...Elbette futbola aşığım...Bu aşkım bitmedi...Hiç hiç hiç bitmeyecek...Sonunda ben biteceğim, o bitmeyecek...Çocuklarımda devam edecek...*****ŞİKE İDDİALARININ YÜZDE 10’U DOĞRUYSA...Dört yüz sayfayı geçiyor şike iddianamesi...Elbette bu bir iddianame...Karar değil...Savunma avukatlarının dile getirdiği gibi, sevgili Nihat Özdemir’in de bir yerde söylediği gibi, davaların yüzde 55-60’ı beraatle sonuçlanıyor...Umarım bu suçlamaların hiçbiri gerçek değildir...Ne tek tek “şike yapıldığı söylenen maçlar...”Ne teşvik verildiği iddia edilen müsabakalar...Ne “Bir numara”, ne “CEO”, ne “İnşaat”, ne “Ayşe tatile çıktı”, ne “kahve içme”, ne “işçiler”, ne “mağdurlar” muhabbetleri gerçek değildir...Umarım bunların hiçbiri şike olayında kullanılan şifreler değillerdir...***Cezaların indirilmesini elbette istiyorum...Tutukevlerinin, insanların hayatları boyunca cezalandırılacağı yer olmalarına sonuna kadar karşıyım...Ne ki; bir şeye daha kesin bir şekilde karşı çıkıyorum...Futbolda şikeye hiçbir şekilde müsamaha edilmemelidir...Hiçbir şekilde, hiç kimse başkasının hakkını yememeli, yiyemez...İnsani olarak, tutuklulara zalimlik yapılmamasını istemek başka bir şeydir...Hayatın içinde hakkın ve hukukun yenmesi, emeğin alınterinin kirli paralarla değiş tokuş edilmesi başka bir şey...Kimsenin bunları yapmaya hakkı yok... ***Şike iddianamesindeki 400 sayfayı aşan suç iddialarının hiçbirisi doğru değildir inşallah...Yüzde 10’u bile doğru olsa, “Bu futbol oynanamayacak halde” anlamına gelir...Bazen televizyonlarda “nostalji” başlığıyla verilen eski sezonlardan maçlar seyrederim...Son zamanlarda iki üç tanesini dikkatli gözle izleyince, “hiç de iyi izlenimler edinmedim...”Maçların oynandığı haftalarda stres çokluğundan, “maçı ve futbolcuları tam süzemiyorsunuz...”Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra “bütün maçı ve futbolcuları süzmek” mümkün oluyor...Özellikle yabancı futbolcuların gördükleri kırmızı kartları, yarattıkları penaltıları...Umuyorum şikede iddia edilenlerin yüzde 10’u bile doğru değildir...Eğer doğruysa, cezalar indirilsin indirilmesin fark etmez...Vebal bir ömür boyu yapanların üzerinde kalacaktır!..

Devamını Oku

Fatih Terim’in yeniden doğuşu...

9 Aralık 2011

İnsan yaşamında başarının zirve yaptığı dönemler ve zamanlar vardır...Birçok şey biraraya gelir...Ekip tamamdır...İçinizdeki arzu sınırsızdır...“İmkansız”ın anlamını bimezsiniz...Başarıya açsınızdır...Günlük başarılardan tatmin olmayacak kadar, büyük oynuyorsunuzdur...Böyle anlarda, içinizden fışkıran enerjiye, evren cevap verir...İsteklerinizi gerçekleştirmede size yardımcı olur...***Fatih Terim, Galatasaray’ı arka arkaya şampiyon yaparken, biz de Show Haber Merkezi’nde her yıl açık ara birinci oluyorduk...Arkadaşlarıma hep şöyle derdim:“Ekip olursanız, ekip ruhuyla çalışırsanız, başarı kaçınılmazdır... İşte Galatasaray, işte bizim durumumuz...”Gün geldi, şartlar değişti, Fatih Terim Galatasaray’dan koptu... Başka maceralara kanat açtı...Zaman zaman başarılı, zaman zaman başarısız oldu...Fakat başarılı olduğu günlerde bile, UEFA kupasını kazandırdığı o “muhteşem başarı” gibisini bir daha yaşayamadı...Ne Fiorentina’da, ne Milan’da, ne Milli Takım’da, ne de bir daha Galatasaray’da...***Artık tecrübesiyle kazanıyordu...CV’si iyi bir Hoca’ydı...Kaldırdığı UEFA kupasından, Milan’daki teknik direktörlük kariyerine, Milli Takım’ın Avrupa üçüncülüğünden, 4 yıl üst üste Galatasaray’ı şampiyon yapan rekortmen hoca sıfatına kadar, CV’sindeki inanılmaz işlerle hayat yolunu sürdürüyordu...Artık “mucizelerin adamı” olarak adlandırılmıyor, başarılı ve çok tecrübeli bir Hoca sıfatıyla anılıyordu...***Candan Erçetin’in çok sevdiği şarkısında söylediği gibiydi artık:“Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım...Elbette bazen söyleyip bazen susacağım...”Galatasaray’a ilk dönüşünde, o mucizevi günlerinden eser kalmamıştı...Onlarca futbolcu denemiş, Galatasaray bir türlü istenilen başarının kıyısına dahi yanaşamamıştı...Önemli değil...Önemli olan, Fatih Hoca’nın, eskisi gibi, yeni futbolcular, yeni mucizeler sürememesiydi sahaya...Varolanla yetinmek Fatih Terim olmak demek değildi ki...***Bu sezon Galatasaray’ı az izlemiştim...Önce Beşiktaş’ı ve Milli Takım’ı izliyordum...Sonra Fenerbahçe’yi yazmaya başladım...Bu hayhuyun içinde Galatasaray’ı daha az izler oldum...Beşiktaş ve Fenerbahçe kadar üzerinde ezber yapmadım...Kulağıma Beşiktaş derbisinden önce ilk olarak genç Semih çalındı...Derbi öncesi “futbol uleması”, Semih’e çakıp duruyordu...“Ne işi vardı genç Semih’in böylesi bir derbi maçında ilk onbirde...” öyle diyorlardı...“Servet varken, Gökhan Zan dururken...”Bunca derbi yükünü çekmiş, tecrübeli krampon varken bu Semih denilen genç nasıl olup da İnönü’de üstelik deplasmanda bir derbi maçın ağırlığını kaldıracaktı?..Hem de Quaresma, Simao, Almeida gibi dünya starlarına karşı Galatasaray’ın son adamı olarak?..Olacak iş değildi...Fatih Terim intihar ediyordu...***Ben genelde maçtan sonra değil, maçtan önce yapılan yorumlara bakarım...Mesele maçtan önce, doğru tespitlerde bulunmaktır...Herkes “Semih’in ne işi var bu Galatasaray’da” deyip, Fatih Terim’in ipini çekmeye hazırlanınca, ben de projektörlerimi genç futbolcunun üzerine çevirdim...Genç Semih, o gün Galatasaray’ın yıldızıydı...O günden beri de giydiği Galatasaray formasını çıkarmadı üzerinden...Fenerbahçe maçına çıktığında kimse Semih’i tartışmaya cesaret bile edemiyordu...***Bu kez baktım genç Emre Çolak’ı almışlar sakız gibi çiğniyorlar..Fenerbahçe derbisinde Emre Çolak’ın ne işi varmış bu takımda?..Yabancılar dururken, Ayhan gibi bir tecrübe kenarda bekletilirken?..Huyu kurusun Fatih Hoca’yı da bilirim...Sırf bu yorumlara “inat” birara olur olmaz futbolcu koyardı takıma...“Acaba” diyordum içimden, “ben size gösteririm” gibisinden bir “ego merkezli misilleme içinde midir bu sefer de Hoca?..”Maç başladı, genç Emre Çolak, Semih gibi takımın Fener maçındaki yeni yıldızı oldu... Fatih Hoca, iki derbide Galatasaray’a yıllarca hizmet edecek iki genç futbolcuyu kazanıp, takıma koyuyor...Servet’lerin, Gökhan’ların, Ayhan’ların ruhuna el Fatiha dedirtircesine...***İşin ilginci;Fenerbahçe karşısında 1319 gündür galip gelemeyen, o büyük tecrübelerin oynamadığı Galatasaray ezeli rakibine fark atarak, Arena’dan lider çıkıyor...Fenerbahçe’yi yenmesi, Arena’dan lider çıkması önemli değil...Bu yazı bu sonuçlar için yazılmıyor...Emre Çolak ve Semih gibi iki gencecik fidanı Galatasaray’a ve Türk futboluna kazandırdığı için, Emre’leri, Okan’ları kazandıran eski Fatih Terim gibi olduğu için bu yazı yazılıyor...Genç Emre Çolak’la ve Semih’le Fatih Terim yeniden doğuyor...Yeni futbolcuları doğururken, kendisi de yeniden doğuyor Fatih Hoca...Rönesans’ın merkezi Floransa’da gerçekleştiremediği Rönesans’ı, İstanbul’da kendi şehrinde gerçekleştiriyor Sinyor Terim...*****CUMHURBAŞKANI ŞİKE YASA TASARISINI ANAYASA MAHKEMESİ’NE GÖNDERMEYECEK!..Elbette açıktan söylemiyor...“Hele Meclis’ten gelsin görürüz...” diyor...Fakat ben Abdullah Gül’ü tanıyorum...Konuşmalarının kodlarını çıkartabileceğimi sanıyorum...Abdullah Gül’ün dün havaalanında yaptığı konuşmanın meali, “Yasa tasarısı bu kez aynı şekilde gelirse, bunu kavga konusu yapmam” anlamındadır...“Cumhurbaşkanı olarak yetkimi kullandım” diyor Gül konuşmasında...“Bundan başka anlamlar çıkartmayın” diye ekliyor...Esas önemli lafı ise şu:“Kanun yapıcı Meclis’tir...”Gül’ün bu sözleri şike yasasının şifresini çözen sözlerdir...Kanun yapıcının Meclis olduğuna vurgu yapan Gül; “Ben söyleyeceğimi söyledim... Değerlendirmemi ve itirazımı dile getirdim... Ancak kanun yapıcı yer Meclis’tir... Onun yetkisine daha fazla müdahale etmem...” demeye getiriyor...Yasa tasarısının Anayasal açıdan bir arızası yoksa, Anayasa Mahkemesi’ne de gitmeyecek...Bu durumda ‘Şike Yasa Tasarı’sı Çankaya’dan geçecek ve yasalaşacaktır...***Biriki not da Başbakan Tayyip Erdoğan için;Başbakan karar vermeden önce, düşünürken görüşlere ve değerlendirmelere açık...Fakat söylediğini bir kez söyledikten sonra, dış etkilere tamamen kapanıyor...Şike yasa tasarısında, itirazlar ve eleştiriler karşısında, bazı ufak değişiklikler yapabilirdi...Böyle yapsaydı, kamuoyundan bir itiraz yükselmezdi...Herkes cezaların çok olduğunda hemfikirdi...Fakat alt sınırının biraz yükseltilmesine ses çıkarmayacaktı...Başbakan işin bu tarafını önemsemedi...“Biz düşündük, taşındık dört parti ortak hareket ettik... Tasarı haline getirdik... Üstelik muhalefet, sonradan bir eksilse de iki partiyle yasa tasarısının arkasında durdu... Bu şartlarda üç parti olarak geri adım atamayız” dedi ve tasarının aynen komisyonda yeniden kabulünü sağladı...***Cumhurbaşkanı bu direnç karşısında artık ısrar etmeyecektir...Tayyip Erdoğan’a ısrarın bir faydası yok çünkü... O kendi elindeki inisiyatifi başkasına vermiyor, bu gerçek Türk siyasetinin uzun zamandır değişmeyen gerçeğidir...

Devamını Oku

Akp ile Fethullah Gülen Cemaati'nin arasındaki uzlaşmazlık...

8 Aralık 2011

“Fethullah Gülen cemaati AKP’ye desteğini sorguluyor” diye yazdığımda...Sonra zaten varolan ayrılıklar su yüzüne çıkmaya başladı...“Futbolda şike yasası” bu ayrılıkların zirve yaptığı yerdir...Gülen cemaati, futbolda şike yasasının değiştirilmesini, cezaların indirilmesini “sulandırma” olarak görüyor...Tayyip Erdoğan ise öyle değil...Yasanın değiştirilip, yumuşatılmasından yana...Çünkü o politikacılığının yanısıra futbolun içinden geliyor...Futbol oynamış...İyi bir Fenerbahçeli...Taraftarlığı ve takım aidiyetini iyi biliyor...Futbol sözkonusu oldu mu insanların ne kadar duygusal olduklarının farkında...Şikeyi engelleyip ceza da verdikten sonra, bir camianın cezalandırılması anlamına gelecek tehlikeli davranışlardan özenle kaçınıyor...***Cemaat ise, bir kere “bu olayları bir futbol olayı olarak görmüyor...”Şikeyi Ergenekon’a kadar uzanan, “büyük para trafiğinin denetlenemediği, yeraltı dünyasının işin içinde olduğu sisteme dinamit koyan bir düzenek” olduğunu düşünüyor... Açık konuşalım...Buralarda tedavülde olan milyarlarca doların, futbol dışı alanlarda da kullanılacağını düşünüyor...Futbol dünyasındaki aktörlerin, futbol dünyasıyla sınırlı olmadığı görüşünde...Cezaların iyice düşmesi, şike olayının sadece bir futbol maçını kazanma ve şampiyon olma olarak görülmesine bütün güçleriyle karşı çıkıyorlar...***Şunu söylemiyorum...“AKP içinde şike yasasında Abdullah Gül’den yana davrananlar, Fethullah Gülen cemaatine yakın, karşı olanlar Tayyip Erdoğan’a yakındır...”Hayır tam olarak böyle söylemiyorum... Daha temel ve ilkesel bir ayrımdan söz ediyorum...Cemaat meseleyi salt bir Fenerbahçe veya şampiyonluk meselesi olarak görmüyor...Tayyip Erdoğan da öyle görmüyor...Fakat camiaların bunu böyle algılayabileceğini biliyor ve ona göre politika çiziyor...Erdoğan’a göre, Fenerbahçe Başkanı ve yönetiminden bazı kişiler şikeye karışmışlarsa, bir daha futbol kulübü yöneticisi olamazlar, cezalarını çekerler ve bu iş biter...Şikeye karışanların bir daha yönetici olmaması kafi...Erdoğan’a göre, onların yıllarca hapislerde kalmalarının futbola bir yararı yok, zararı var...Gerginlik artacak, yaralar kapanmayacak, Fenerbahçe ve belki başka camialar gereksiz düşmanlıklarla tetiklenecek...***Cemaat bu konuda kendisini Abdullah Gül’e daha yakın hissediyor...Daha doğrusu Abdullah Gül, bu konuda o hissiyatı daha fazla kaale alıyor...Tayyip Erdoğan şike yasa tasarısında kendisine müttefik olarak Meclis’te muhalif olmasına karşın, diğer siyasi partileri yanına alıyor...Cemaatin karşısında olduğunu bildiği halde...Şike yasa tasarısında AKP, CHP ve MHP’yle ittifak yapıyor...Cemaat Abdullah Gül’e etki ediyor...İlginç bir şema çıkıyor ortaya...Bu şemanın altı da dolu...Alttaki yazıda bir miktar söz edeceğim, bu ilginç şemanın “derin gerçeklerinden...”*****AKP İLE GÜLEN CEMAATİNİN AYRILIK NOKTALARI...Aslında şike yasa tasarısı AKP ile Gülen cemaati arasında “savunanlar ve karşı çıkanlar” diye iki kesimi kesin bir çizgiyle ayırmıyor...Bülent Arınç şike konusunda Gül ve Cemaat gibi düşünüyor...Fakat Ergenekon tutukluları meselesinde Cemaat’le en fazla görüş ayrılığına düşen kişi yine Bülent Arınç...***Son zamanlarda iyice belirginleşen AKP liderliği ile Cemaat arasındaki görüş farklılıkları şöyle:1) Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat ve şike davalarına bakış farklılığı:AKP siyasi bir parti...İktidarda ve her seçimde iktidar olmaya oynuyor...İktidarda olabilmek için seçim kazanması gerektiğini biliyor...Seçimlerde ne kadar ezici bir üstünlük sağlarsa o kadar ağırlığını hissettireceğini görüyor...Politikaları daha pragmatik...Uzun tutuklulukların sona ermesi, davaların bir şekilde çözülmesi, ileriye dönük daha yumuşak geçişlerden yana...2) Cemaat ise, “bu davalarda kesin çözümler bulunmazsa, yarın yeni ‘oluşumların’ oluşacağından şüphe ediyor...”Yeni hareketlenmeler demek, eski olayların geri gelmesi demek cemaate göre...***3)Balyoz, Ergenekon, İnternet Andıcı, şike süreci gibi cezai süreçlerin, kesintiye uğramadan, sistem değişene ve sorumlular süpürülene kadar devam etmesinden yanalar...Sulandırma işinin, sürecin tamamlanmasını engelleyeceğini ve geri dönüşe yol açacağından ürküyorlar...AKP’nin lider kadrosunun, arada bir “mevcut eski güçlerle taktiksel ittifaklara girdiğini” düşünüyorlar...4) AKP lider yönetimi içinde, “bu ittifakların içinde olduklarını düşündükleri” ve karşı oldukları kişiler var...Tayyip Erdoğan’ı ise olayın dışında tutuyorlar...Onunla açık bir çatışmaya girmekten kaçınıyorlar...Fakat bu kaçınma, fikirlerinde geri adım atma anlamına gelmiyor...Pozisyonlarında tek bir santim gerileme yok...5)Tayyip Erdoğan, cemaati iktidarı esnasında güçlü bir müttefik olarak görüyor...Ancak inisiyatifi tamamen kendi elinde tutmaya kararlı gözüküyor...Tayyip Erdoğan’ın kişiliği, hiç ‘dayatmalara’ müsait bir kişilik değil...Kimden gelirse gelsin, birilerinin bir şey dayattığını hissederse, tepki gösteriyor ve uzlaşma zeminini tamamen ortadan kaldırıyor...Tayyip Erdoğan’la uzlaşabilmek için, inisiyatifin Tayyip Erdoğan’da olduğunu kendisine hissettirmek gerek...Bu olayda Tayyip Erdoğan, inisiyatifin her zaman kendisinde kalamayabileceğini hissediyor ve ona göre davranıyor...*****BUNDAN SONRA NE OLUR?..Görüş ayrılıkları vardı, ancak bu denli ortaya çıkmasını kimse beklemiyordu...Abdullah Gül’ün vetosu olayların ayıracında tetikleyici bir rol oynadı...Tayyip Erdoğan’ı yakından tanıyanlar, “bu olaydaki tavırlarında bazı kişileri hiç affetmeyeceğini” söylüyorlar...Büyük senaryo habercisi siyasi yazarlar esas bir şeyin hiç farkında değiller...Unuttukları çok önemli bir haberi vereyim onlara...Tayyip Erdoğan’ın “AKP’de arka arkaya en fazla üç dönem milletvekili seçilinir” düşüncesi, esasen sadece kendisine yönelik bir düşünce değil...Bütün AKP grubu için geçerli...Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı’na geçerek 3 dönem milletvekilliğinden sonra, 4. kez milletvekili olmayarak sözünü tuttuğunu gösterecek...Peki AKP’de 3 dönemdir milletvekili olanlar ne olacak?..Onlar dördüncü dönem milletvekili olabilecekler mi?..Elbette “hayır...”O zaman ne olacak?..Tabii ki tasfiye başlayacak...Ne zaman?..Normal olarak 2015’te...2014 de olabilir...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na giderken, ya bir sene çok güvendiği bir ismi partinin başına koyacak...Ya da tasfiyeyi kendi yaparak partisini seçimlere sokacak...Birinci ihtimal daha akla yakın...Her halükarda AKP içinde geniş bir siyasi kadro tasfiye olacak...Tasfiye zamanının geldiğini unutanlar bugünkü gelişmeleri anlayamıyorlar...Tayyip Erdoğan kendi cenahı içinde “büyük bir mücadeleye” hazırlanıyor...“AKP ve Gülen Cemaati’ni yekpare bir irticai çevre” olarak görenler bu gerçekleri anlamıyorlar...Oysa hayat ne kadar da dinamik...Politika her zaman kendi değişmez gerçeklerini içinde barındırıyor...Çok ilginç bir döneme giriyoruz...

Devamını Oku

“Abdullah Gül Birleşmiş Milletler'e Genel Sekreter..."

7 Aralık 2011

Onun Birleşmiş Milletler’e genel sekreter olmasına çalışılıyor...”“2014 yılında Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül Başbakan” başlıklı senaryoyu Cuma günü yazmıştım...Ertesi günkü gazetede Meclis’i iyi bilen bir uzmanın gözünden, seçimin ayrıntılı prosedürü çıkacaktı...Senaryoyu Hürriyet’teki meslektaşım Taha Akyol daha henüz kaleme almamıştı...AKP’nin zirvelerine çok yakın olduğunu bildiğim, kulağı fazlaca delik bir dostumla karşılaştım o günlerin birinde...Üç ayrı kaynaktan teyidini aldığım haberi ona da aktardım...“2014’te Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkacak, Abdullah Gül de başbakanlığa geçecek... Her kaynaktan kulağıma bu fısıldanıyor...” dedim...***“Evet” demesini bekliyordum...Kafasıyla beni tereddütsüz onaylayacağını sanıyordum...Hiç duraksamadan “İnanma onlara” dedi bana...Bunu o kadar emin bir tonda söyledi ki, gazetecilikte karşılaştığım en ikircikli anı yaşamaya başladım...Güvendiğiniz haber kaynakları size bir haberi söylerler...Yazmadan bir iki yere daha sorarsınız, onlar da teyit ederlerse yazmaya girişirsiniz...Kulis bilgisini verecek olmanın, üzerinizde yarattığı karşı konulmaz iştahla keyifli keyifli gazeteciliğin keyfine varırsınız...***Tam yazacağınızı yazmışınızdır, ertesi günü bir buluşmada, bir daha teyit etmek istediğiniz “haberiniz”, elinizde buharlaşıverir...Çok güvendiğimiz bir kaynak, “Yok öyle bir şey, inanma sen onlara...” deyiverir...O akşam dostum böyle diyordu...Yapabileceğim fazla bir şey yoktu...Gazeteci deyimiyle kuluçkaya yatmanın dışında... ***Çok önemli haberler vermişti aslında bana:“Abdullah Gül’ün Birleşmiş Milletler’e genel sekreter olmasına çalışılacak... Arada yaklaşık 1 yıllık bir süre var... Bunun için uluslararası lobi yapılacak... Başbakanlığa dönmesi sözkonusu değil... Gül’ün başbakanlığı haberini bazı çevreler özellikle yayıyorlar; ‘olsun’ diye...Partinin zirvelerindeki hava o değil...Tayyip Bey’in cumhurbaşkanlığına geçmesinden sonra, partinin içinden birisi AKP’yi sırtlayacak...”***Mideme kramp girmişti...Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Abdullah Gül başbakan formülünü birçok yerden duymuş, yazmıştım...Şimdi bilgisine güvendiğim muhatabım “180 derece tersi bir senaryoyu” söylüyordu...Hangisi doğruydu kestirmekte güçlük çekiyordum...Yazımın çıktığı günden bir gün sonra Hürriyet’ten Taha Akyol imdadıma yetişti...Akyol da yazısında tıpkı benim yazdığım gibi (bir iki küçük senaryo farkıyla), 2014 yılında Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Abdullah Gül başbakan formülünün geçerli olacağını söylüyordu... Benim yazımdan iki gün sonra çıkan Taha Bey’in yazısı bizim gazetenin internet sitesi de dahil birçok site tarafından manşete çekildi...Haberi iki gün önce verdiğimden, bu yazıların neden şimdi manşete çekildiğini pek anlayamıyordum...Fakat içim rahattı, “Kimin haberi manşete çekilirse çekilsin, sonuçta haber doğruydu ki, herkes haberin üzerine balıklama atlamıştı...”***Dün akşam saatlerine kadar yattığım kuluçkadan kalkmadım...Ne zaman ki dün “AKP grubunun, şike yasa tasarısını hiç değiştirmeden Cumhurbaşkanı’na yeniden göndereceği” haberi çıktı, kafamda birkaç gece önce dostumla yaptığım sohbetin flashback’leri yanıp sönmeye başladı...Şimşekler teker teker çakıyordu kafamda...“Böyle bir formül yok...” diyordu dostum:“Abdullah Gül için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne seçilmesi düşünülüyor... Onun lobisi yapılacak... Olursa tabii... Bazı çevreler Gül’ün adını özellikle başbakanlık için geçirtiyorlar... Öyle olmasını istiyorlar... Fakat öyle olmayacak...”***Bu sözleri söylerken çok önemli bir haber daha vermişti o gün bana:“Şike yasası parlamentoda aynen geçecek... Cumhurbaşkanı’na yeniden aynı şekliyle gönderilecek... AKP inisiyatifi Cumhurbaşkanı da dahil kimseye bırakmayacak... Yaz bu söylediklerimi bir kenara...”Yazdım bir kenara, fakat yazmadım sayfalara...Estirilen fırtınada, önce Abdullah Gül’ün vetosu, arkasından Taha Akyol’un benim yazdığım senaryoyu tekrarlaması, “dostumun sözlerini kuluçkaya yatırmama” neden oldu bir süre...Dün AKP’nin aynı yasa tasarısının hiç değişmeden arkasında durduğunu söyleyerek, Cumhurbaşkanı’na göndereceğini duyunca, estirilen bunca fırtınaya ve rüzgara karşın, ısrarla “İnanma sen bunlara” diyen dostum geldi aklıma...“Tayyip Erdoğan’ın kendi ajandası var... O aynen devam edecek...” demişti...Bundan sonra ne olur ne biter bilmem...Fakat dostumu daha fazla göz ardı edersem, korkarım olanları ve geleceği okumakta güçlük çekeriz...*****İŞTE YÜZYILIN DERBİSİNDEN NOTLAR...Geldiğimiz noktaya bakın... 1959 yılında doğdum ben... Doğduğum yıl Türkiye ligleri başlamış...52 yıla, aynı statüde oynanan iki yıl öncesini de ekleyin 54 yıldır böyle bir Galatasaray-Fener derbisi oynandı mı acaba?..Bu kadar kişiliksiz, kimliksiz, kir dolu, günah dolu?..***Yüzyılın derbisi dediğin yılda topu topu iki defa oynanır...Herkes de merakla o iki maçı bekler...Yüzyılın derbisi dediğiniz şey, hafta içinde, Çarşamba gününe denk gelir mi hiç?..Gelmezdi fakat bu sezon o da oldu, geliverdi...Şike iddiası, ligin ertelenmesine neden oldu...Yetiştirebilmek için derbiler “Çarşamba”ya çekildiler...***Dev derbilerin günler, haftalar öncesinden, spor sayfalarında, televizyon programlarında alt yazıları, istitastikleri, hazırlıkları, kamplardan haberleri, yıldız futbolcuları buluşmaları, teknik direktör görüşmeleri, taraftarların kapışmaları, tribünlerin atışmaları olmaz mı?..Derbi hayatın her alanında yaşanmaz mı?..Şimdi soruyorum;Fatih Terim’le Aykut Kocaman mı karşı karşıya geldi, gazetelerin spor sayfalarında?..Ultra Aslan’la, Genç Fenerbahçeliler mi resim çektirdiler bir masanın iki tarafında?..Alex’le Elmander mi biraraya gelip, birbirlerine forma hediye ettiler?..Bağdat Caddesi’nden mi Florya’dan mı röportajlar yapıldı sayfalar süslendi?..Yoksa iki Başkan mı şans dilediler birbirlerine?..Biri Metris’te, diğeri Florya’da...Dilemeye kalksalar, Metris’te bir camın iki tarafından birbirleriyle telefonla konuşarak dileyebilirlerdi ancak...Allahtan o olmadı da, daha fazla utanmamıza yol olmadı...***Bu maçı kim alır geyiği bile kimse tarafından yapılmadı?..Varsa yoksa, şike suçuna kaç yıl ceza verilecek?..1 ila 3 yıl mı?..2 ila 5 yıl mı?..5 ila 12 yıl mı?..Hangi futbolcular şike soruşturmasından maada; maçta oynayamayacak, stada giremeyecek?..Teknik adamlardan kimler hakkında stada almayın talimatı çıktı ve çıkacak?..Galatasaray-Fenerbahçe yüzyılın derbisi, Trabzon-Lille maçıyla çakışacak mı, yoksa son dakikada başka güne alınıp çakışmaktan kurtulacak mı?..Galatasaray seyircisi Volkan’a atılan şişeden dolayı Fenerbahçe’den özür dileyecek mi dilemeyecek mi?..Arena’ya Fenerbahçe seyircisi zaten gelemeyecek...Yöneticilerden kimler gelebilecek?..Hakkında soruşturma yürütülen yöneticiler de gelebilecek mi gelemeyecek mi?..Federasyon Başkanvekili, maçı izleyebilecek mi izleyemeyecek mi?..Budur yüzyılın derbisi...Hayırlı olsun...

Devamını Oku

Daha ölmedim henüz!..

6 Aralık 2011

Galatasaray Lisesi’nin 61 mezunlarından oluşan büyük jüri, bu yıl ilk kez düzenlenen Özhan Canaydın Spor Ödülü’nü, Fenerbahçeli sporcu Fatih Avan’a vermeye karar veriyor...Ancak Fenerbahçeli ciritçiye ödül vermeyi düşünen jüri, karar anında bir duraksama yaşıyor...“Galatasaraylı Özhan Canaydın ödülünü Fenerbahçeli bir sporcuya vermemiz acaba tepki yaratır mı?..” diye endişeleniyorlar ve kendi arasında tartışmaya başlıyorlar...Keşke “Özhan Canaydın Spor Ödülü jürisi” tepki çeker mi diye endişelenmek yerine, “Özhan Canaydın olsa ne derdi?..” diye düşünseydi...***Özhan Canaydın isimli dünya beyefendisi, centilmen Galatasaray Başkanı’nı çok yakından tanıdım...O Galatasaray için canını verecek kadar iyi bir Galatasaraylı’ydı...Buna karşın, hayatı pahasına centilmenliği elden bırakmaz, yuhalanmayı göze alıp rakip takımlara en imkansız yerde bile saygı göstermekten çekinmezdi...Bana kendisi anlatmıştı...Aziz Yıldırım’ın ona pek de sıcak davranmadığı günlerdi...Tribünde Galatasaray Başkanı’nın doğru dürüst selamını bile almıyordu...O günlerde bile Fenerbahçe, Galatasaray’a gol attığında, tribünde dönüp Aziz Yıldırım’ı tebrik etmekten çekinmemiş, “O ayrı mesele, bu ayrı” demişti...Kanser olmasında ve arkasından gelen ölümde Galatasaray’da çektiği acıların ve sıkıntıların etkisi büyüktü...O derece severdi Galatasaray’ı...O derece de centilmen ve saygılıydı rakiplerine karşı...***Galatasaray Lisesi mezunlarından oluşan jüri, tartışma sonrası kararını verip, Fenerbahçeli ciritçi Fatih Avan’a, Özhan Canaydın spor ödülünü veriyor...Ruhu huzura ermiştir Özhan Canaydın’ın...En fazla kendi adına böyle bir tabloyu görmeyi arzulardı...Jürinin bir ara endişeye kapıldığını görünce, şöyle demek geldi içimden onlara:Ödülün ancak Özhan Canaydın’ın arzulamayacağı bir kişiye gitmesi halinde endişe duyabilirsiniz... Tepki çekeceği için değil...Adına ödül verdiğiniz kişi, milyonlarca kişinin önünde ezeli rakibinin kendi takımına attığı golü tebrik etmekten çekinmedi...O öyle büyük bir centilmendi...Esas, Fenerbahçeli sporcuya vermeseydiniz ruhu çok huzursuz olurdu...Eğer bir ödülü veriyorsanız, üzerinde düşeneceğiniz tek şey, adına verdiğiniz kişinin değer yargıları olmalı... ***En korktuğum şeydir hayatta, “benim adımı kullanarak hayatta tasvip etmeyeceğim şeyleri” başkalarının yapması...Zaman zaman görüyorum...Bazı gazeteciler “benim hayatta yapmayacağım şeyleri yapıyorlar”; cevapları da hazır:“Biz seni örnek alıyoruz abi...”Allah’tan henüz ölmedim de şöyle söyleyebiliyorum onlara:“Kardeşim, kafana göre takıl... Beni örnek almaktan vazgeç... Ben böyle şeyler yapmam... Sen kendi yaptığın şeye kendi imzanı at, beni örnek alma...”Geçen gün, Selma Desmond’un cenazesini “camiden naklen yayınlayan” arkadaşlara, “Haberini uzun görebilirsiniz... Fakat o cenazeyi naklen yayınlamak, naklen yayıncılığın ruhuna aykırıdır... Bunu yayınlarsanız Lady Diana’nın cenazesiyle Selma Desmond’un cenazesi aynı haber kategorisinde görülür...” mealinde bir şeyler söyledim...Meğer sevgili Cengiz de (Semercioğlu) programında cenazeyi naklen yayınlamış...Bilmiyordum...Ertesi günü diyor ki;“Eskiden olsaydı Reha Muhtar bu cenazeyi naklen yayınlardı... Şimdi değişti... Onun için karşı çıkıyor şimdi...”***Diyorum ki “Haberini geniş görün... Fakat naklen yayınlamayın... Çünkü naklen yayın ayrı bir anlam ve nitelik taşır...”Sanki bunları söylemiyorum, benim adıma Cengiz kardeşim benim ne yapacağımı söylüyor...Daha yaşıyorum Allah’a şükür Cengizciğim...Yayınlamam dediysem, yayınlamam...Geniş görürüm dediysem, geniş görürüm...Benim adıma “Reha Muhtar gazeteciliğini” tanımlamasanız diyorum...Ayıp oluyor...Daha ölmedim henüz...*****TABİPLER ODASI YAZISINA TEPKİ GÖSTEREN DOKTORLARA KELAM ETME YAZISI...Tam Gün Yasası’na karşı çıkıyor birçok doktor... Olabilir elbette karşı çıkabilirler...Haklı mıdırlar karşı çıkmakta?..Haklı da olabilirler...Bunların hepsi demokrasinin gereği, tam gün yasasına da karşı çıkacak, Sağlık Bakanlığı’nın beğenmediği uygulamalarına da...Ben bunlara laf edecek kadar alçaklaşmadım...Ne ki Tam Gün Yasası’na muhalefeti, “Başbakan da hastanenin doktoruna ameliyat olmadı” diye yaparsanız, orada “insani duyarlılıkları demagojiyle altüst edersiniz...”Bir doktor için insani duyarlılık hata etme lüksünün olmadığı yerdir...***Başbakan’ın Pendik Hastanesi’ndeki ameliyatında “Başbakan’a özel bir uygulama yapılabilir... Çünkü o Başbakan...” demiyorum ben...Tam tersine, Tayyip Erdoğan Başbakan olduğu için, güvenlik sorunu, siyasi spekülasyon, borsa manipülasyonu gibi sonuçlara neden olmadan ameliyat olabilmesi için, kendi doktorunun Başbakan için özel hazırlanmış hastaneye yatabileceğini söylüyorum...Başbakan’ın bu özel durumu Tam Gün Yasası’nın işlemediğini göstermek için bir vesile olmaz...Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık’tan kaynaklanan özel durumunu gösterip “Gördünüz mü, siz de kendiniz söz konusu olduğunda özel muamele istiyorsunuz... Öyleyse gelin Tam Gün Yasası’nı değiştirin” demek, “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” demekle eşdeğerdir...***Bunu böyle yazdım çünkü Tabipler Odası, Başbakan’ın ameliyatını gerekçe gösterip, “Siz de uygulamadınız, o zaman hadi değiştirin Tam Gün Yasası’nı” demeye başlamıştı...Birkaç doktordan mail aldım...Efendim Tam Gün Yasası’nı araştırmadan yazmışmışım, “Benden böyle bir yazı beklemezlermiş...”Arkadaş ben Tam Gün Yasası’nı yazmadım ki...Önce ne yazdığımı doğru okuyun...Tam Gün Yasası doğrudur veya yanlıştır diye bir fikir beyan etmiyorum ki ben...Başbakan’ın özel durumu, Tam Gün Yasası’na örnek teşkil etmez diyorum...“Bundan yararlanmaya çalışmak insani bir yaklaşım değil, ekonomik nedenleri ve değerleri olan bir davranıştır” diyorum...Bu dediklerimin Tam Gün Yasası’yla ne ilgisi var?..Tabipler Odası o duyarsız açıklamasıyla çok fena yakalandı ya...Birkaç profesör doktor “anlamaz”a yatıp, yine “Tam Gün Yasası’nı nasıl savunurum”a getirmişler konuyu...O yasayı savunmuyorum arkadaş...O yasa değil benim konum...Benim konum, altı sene okuyup tıbbiyeyi bitirmiş, arkasından ihtisas yapmış, sonra yeniden tez hazırlamış doçent olmuş, yetmemiş bir tez daha hazırlamış profesör doktor olmuş bazılarınızın nasıl olup da “insani bir yaklaşım konusunda bu kadar nakıs” kalabildiklerini sorgulamak...Siz doktor değil marangoz olsanız üzerinde durmayacağım...Çünkü insan marangoza, hayatını teslim etmez...Masasını, kapısını, kütüphanesini, ötesini berisini teslim eder...Ancak size hayatımızı ve vücudumuzu teslim ediyoruz...Bu kadar hayati bir teslimata, bu derece duyarsız bir keyfiyet, inanılmaz bir absürdlük...Dün bazılarınızdan gelen tepkilere baktım da...Tam da yazdığım gibisiniz...Koyun can derdinde, sizler et derdindesiniz...Sağlık sorununun bugüne kadar işlenmeyen bir boyutu da, “insan hayatını kâr marjının esiri haline getiren o fazla kazanç ihtirasıyla dönen çarktır...”Çok istiyorsanız...O dosyaları da açarız...

Devamını Oku

Sevgiliniz sizi terk etmişse...

4 Aralık 2011

Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyordu...Kadın kocasına “Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor” dedi...Kocası ona baktı ve hiçbir şey söylemedi...Kahvaltısına devam etti...Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etti kocasına...“Bak çamaşırları yeterince temiz değil... Çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor...”***Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırdı ve kocasına döndü:“Bak” dedi “Karşıdaki kadın çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda... Çamaşırlar tertemiz... Merak ediyorum kim öğretti acaba?..”Bir aydır susan ve cevap vermeyen adam nihayet kadına cevap verdi:“Ben bu sabah erken kalkıp, penceremizi sildim karıcığım...” ***“İşte Hayat böyle değil midir” diye soruyor bu öyküyü gönderen Eylem Doğan... Dışımızda gördüğümüz şeyler, beynimizin içinden geçenlerin bir yansımasıdır gerçekte... Onun için yaşam koçluğu ve danışmanlık yapanlar için temel kural “kimselere belli bir şeyi yapmasını önermemektir...”Eğer yaşam koçunuz veya yaşam feyzi aldığınız kişi “size neyi nasıl yapmanız gerektiğini söylüyorsa ondan hemen uzaklaşın...”İyi bir yaşam koçu, sizi kendi kendinize düşündürmeye, sorularla size kendi cevaplarınızı bulmaya yönelten kişidir...Sevgilinizden ayrılacaksınız diyelim...Bu konuda yakınlarınızda birilerine fikir danışmak istiyorsunuz... Gidiyorsunuz yakın arkadaşlarınızdan birine soruyorsunuz:-“Sevgilimden ayrılmak istiyorum... Sence de doğru mu düşünüyorum?..”Size cevap veren arkadaşınız, aslında sizin durumunuzla ilgili yanıt vermeyecektir. Kendi tecrübelerinden, yaşam öykülerinden çıkardığı derslerden, sevgileriyle ilişkilerinde kendi kararlarından ve yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak, o andaki ruh haliyle bir cevap verecek size... O anda kendi sevgilisine kızgınsa, size önereceği şey, “sevgilinize karşı taviz vermemek” olacaktır...Sevgilisinden yeni ayrılmışsa, “size sevgilinizden ayrılmanızı tavsiye edecektir...”Kendi sevgilisiyle çok mutlu ve çok keyifli bir ilişkisi varsa, “İnsanın sevgilisi olması çok güzel... Bırakma eğer ortada çok büyük bir sorun yoksa...” diye önermede bulunacaktır...Dikkat edin...Bu önermelerin hepsi, arkadaşınızın tamamen kendi ruh halinin yansımaları olacaktır...Sizin durumunuzla ilgisi yok aslında...NLP danışmanı ve yaşam koçu Metin Çınaroğlu’nun kurslarında bunların bilimsel açıklamalarını bulabilirsiniz...Eylem’in gönderdiği pencere örneği, çok doğru bir örnek... Herkes kendi penceresinden, beynine düşen izdüşümlerin yarattığı gerçeklikten “yargılamalar” yapar...Bu yargıların aslında olayın kendisiyle hiçbir ilgisi bulunmaz... Kişinin beynindeki dünyayı anlatır bizlere... Çoğu zaman televizyonda, sinemada sık gördüğümüz birisini gerçek hayatta tanıdığımızda, “Ben seni hiç böyle bilmiyordum” deriz, “televizyonda çok farklı gözüküyorsun...”Oysa kimse televizyonda ve gerçek hayatta o kadar farklı değildir... Biz televizyonda izlerken farklıyızdır ve farklı algılarız. Birebir konuşurken farklı duyu organlarımız çalışır ve onlar karşıdaki kişiyi daha detaylı ve farklı algılar...***Eski ve bitmiş bir ilişkinin ardından, eski sevgilinizi yıllar sonra yolda yürürken gördüğünüzü düşünün...İlişkiniz ve duygularınız bitmişse sevgilinize şöyle bir bakarsınız ve içinizde hiçbir kıpırtı olmaz...Bir ara düşünmeden edemezsiniz:“Yahu ben bu kadının (erkeğin) nesini bu kadar sevmişim?.. Neyine bu kadar deli olmuşum?..”İçinizden geçen sorunun yanıtını bir türlü bulamazsınız... Çünkü sorunun cevabı aslında yoktur...Sizin geçmişteki dünyayı algılayış biçiminizdi sizi o kadına veya erkeğe aşıkmış gösteren... Aşık olan kendi beyninizdi, aşık olduğunuz kişi değil...Yıllar sonra gördüğünüzde o kişi aslında değişmedi, aynı kişi... Fakat sizin beyninizde o insanı algılama şekliniz değişti... Kendinizdeki algı değişikliğini, “Eski sevgilim ne kadar da değişmiş” diye dile getiriyorsunuz...Değişen sizsiniz, duyu organlarınızın algısının beyinde yarattığı imgedir değişen...Zamanında aşık olduğunuz da kendi imgelediğiniz kişidir, karşıdaki değil...*****En iyi restoranlarGecce’nin Winter Guide 2012’si çıktı... İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in ve Kıbrıs’ın en iyi restoranları, club’ları, barları, cafe’leri ve otelleri işinin ehli bir gurme jürisi tarafından saptandı ve içerikleri ve yıldızlamalarıyla size hazır halde çıkartıldı...Birkaç hafta önce Kenan Erçetingöz “Yarın akşam Bebek’te bir restoranda buluşacağız, Gurme Kurulu olarak... Türkiye’nin ve Kıbrıs’ın en iyi mekanlarını seçeceğiz yıldızlayacağız ve kitapçığa koyacağız" dedi...Ne yazık ki Gurme Jürisi’nin toplantısında yer alamadım... Fakat ne kadar iyi bir jüri olduğunu biliyorum o jürinin... Dün kitapçığa baktım... Bu kış nerede ne var, nasıl bir hizmet ve kaç yıldızlı bir mutfak var hepsinin yanıtı Gecce’nin Best Restaurants kitapçığında var... Böyle bir hizmeti sağlayanların eline sağlık...

Devamını Oku