Haberin Devamı
İnsan yaşamında başarının zirve yaptığı dönemler ve zamanlar vardır...
Birçok şey biraraya gelir...
Ekip tamamdır...
İçinizdeki arzu sınırsızdır...
“İmkansız”ın anlamını bimezsiniz...
Başarıya açsınızdır...
Günlük başarılardan tatmin olmayacak kadar, büyük oynuyorsunuzdur...
Böyle anlarda, içinizden fışkıran enerjiye, evren cevap verir...
İsteklerinizi gerçekleştirmede size yardımcı olur...
Fatih Terim, Galatasaray’ı arka arkaya şampiyon yaparken, biz de Show Haber Merkezi’nde her yıl açık ara birinci oluyorduk...
Arkadaşlarıma hep şöyle derdim:
“Ekip olursanız, ekip ruhuyla çalışırsanız, başarı kaçınılmazdır... İşte Galatasaray, işte bizim durumumuz...”
Gün geldi, şartlar değişti, Fatih Terim Galatasaray’dan koptu...
Başka maceralara kanat açtı...
Zaman zaman başarılı, zaman zaman başarısız oldu...
Fakat başarılı olduğu günlerde bile, UEFA kupasını kazandırdığı o “muhteşem başarı” gibisini bir daha yaşayamadı...
Ne Fiorentina’da, ne Milan’da, ne Milli Takım’da, ne de bir daha Galatasaray’da...
Artık tecrübesiyle kazanıyordu...
CV’si iyi bir Hoca’ydı...
Kaldırdığı UEFA kupasından, Milan’daki teknik direktörlük kariyerine, Milli Takım’ın Avrupa üçüncülüğünden, 4 yıl üst üste Galatasaray’ı şampiyon yapan rekortmen hoca sıfatına kadar, CV’sindeki inanılmaz işlerle hayat yolunu sürdürüyordu...
Artık “mucizelerin adamı” olarak adlandırılmıyor, başarılı ve çok tecrübeli bir Hoca sıfatıyla anılıyordu...
Candan Erçetin’in çok sevdiği şarkısında söylediği gibiydi artık:
“Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım...
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım...”
Galatasaray’a ilk dönüşünde, o mucizevi günlerinden eser kalmamıştı...
Onlarca futbolcu denemiş, Galatasaray bir türlü istenilen başarının kıyısına dahi yanaşamamıştı...
Önemli değil...
Önemli olan, Fatih Hoca’nın, eskisi gibi, yeni futbolcular, yeni mucizeler sürememesiydi sahaya...
Varolanla yetinmek Fatih Terim olmak demek değildi ki...
Bu sezon Galatasaray’ı az izlemiştim...
Önce Beşiktaş’ı ve Milli Takım’ı izliyordum...
Sonra Fenerbahçe’yi yazmaya başladım...
Bu hayhuyun içinde Galatasaray’ı daha az izler oldum...
Beşiktaş ve Fenerbahçe kadar üzerinde ezber yapmadım...
Kulağıma Beşiktaş derbisinden önce ilk olarak genç Semih çalındı...
Derbi öncesi “futbol uleması”, Semih’e çakıp duruyordu...
“Ne işi vardı genç Semih’in böylesi bir derbi maçında ilk onbirde...” öyle diyorlardı...
“Servet varken, Gökhan Zan dururken...”
Bunca derbi yükünü çekmiş, tecrübeli krampon varken bu Semih denilen genç nasıl olup da İnönü’de üstelik deplasmanda bir derbi maçın ağırlığını kaldıracaktı?..
Hem de Quaresma, Simao, Almeida gibi dünya starlarına karşı Galatasaray’ın son adamı olarak?..
Olacak iş değildi...
Fatih Terim intihar ediyordu...
Ben genelde maçtan sonra değil, maçtan önce yapılan yorumlara bakarım...
Mesele maçtan önce, doğru tespitlerde bulunmaktır...
Herkes “Semih’in ne işi var bu Galatasaray’da” deyip, Fatih Terim’in ipini çekmeye hazırlanınca, ben de projektörlerimi genç futbolcunun üzerine çevirdim...
Genç Semih, o gün Galatasaray’ın yıldızıydı...
O günden beri de giydiği Galatasaray formasını çıkarmadı üzerinden...
Fenerbahçe maçına çıktığında kimse Semih’i tartışmaya cesaret bile edemiyordu...
Bu kez baktım genç Emre Çolak’ı almışlar sakız gibi çiğniyorlar..
Fenerbahçe derbisinde Emre Çolak’ın ne işi varmış bu takımda?..
Yabancılar dururken, Ayhan gibi bir tecrübe kenarda bekletilirken?..
Huyu kurusun Fatih Hoca’yı da bilirim...
Sırf bu yorumlara “inat” birara olur olmaz futbolcu koyardı takıma...
“Acaba” diyordum içimden, “ben size gösteririm” gibisinden bir “ego merkezli misilleme içinde midir bu sefer de Hoca?..”
Maç başladı, genç Emre Çolak, Semih gibi takımın Fener maçındaki yeni yıldızı oldu...
Fatih Hoca, iki derbide Galatasaray’a yıllarca hizmet edecek iki genç futbolcuyu kazanıp, takıma koyuyor...
Servet’lerin, Gökhan’ların, Ayhan’ların ruhuna el Fatiha dedirtircesine...
İşin ilginci;
Fenerbahçe karşısında 1319 gündür galip gelemeyen, o büyük tecrübelerin oynamadığı Galatasaray ezeli rakibine fark atarak, Arena’dan lider çıkıyor...
Fenerbahçe’yi yenmesi, Arena’dan lider çıkması önemli değil...
Bu yazı bu sonuçlar için yazılmıyor...
Emre Çolak ve Semih gibi iki gencecik fidanı Galatasaray’a ve Türk futboluna kazandırdığı için, Emre’leri, Okan’ları kazandıran eski Fatih Terim gibi olduğu için bu yazı yazılıyor...
Genç Emre Çolak’la ve Semih’le Fatih Terim yeniden doğuyor...
Yeni futbolcuları doğururken, kendisi de yeniden doğuyor Fatih Hoca...
Rönesans’ın merkezi Floransa’da gerçekleştiremediği Rönesans’ı, İstanbul’da kendi şehrinde gerçekleştiriyor Sinyor Terim...
CUMHURBAŞKANI ŞİKE YASA TASARISINI ANAYASA MAHKEMESİ’NE GÖNDERMEYECEK!..
Elbette açıktan söylemiyor...
“Hele Meclis’ten gelsin görürüz...” diyor...
Fakat ben Abdullah Gül’ü tanıyorum...
Konuşmalarının kodlarını çıkartabileceğimi sanıyorum...
Abdullah Gül’ün dün havaalanında yaptığı konuşmanın meali, “Yasa tasarısı bu kez aynı şekilde gelirse, bunu kavga konusu yapmam” anlamındadır...
“Cumhurbaşkanı olarak yetkimi kullandım” diyor Gül konuşmasında...
“Bundan başka anlamlar çıkartmayın” diye ekliyor...
Esas önemli lafı ise şu:
“Kanun yapıcı Meclis’tir...”
Gül’ün bu sözleri şike yasasının şifresini çözen sözlerdir...
Kanun yapıcının Meclis olduğuna vurgu yapan Gül; “Ben söyleyeceğimi söyledim... Değerlendirmemi ve itirazımı dile getirdim... Ancak kanun yapıcı yer Meclis’tir... Onun yetkisine daha fazla müdahale etmem...” demeye getiriyor...
Yasa tasarısının Anayasal açıdan bir arızası yoksa, Anayasa Mahkemesi’ne de gitmeyecek...
Bu durumda ‘Şike Yasa Tasarı’sı Çankaya’dan geçecek ve yasalaşacaktır...
Biriki not da Başbakan Tayyip Erdoğan için;
Başbakan karar vermeden önce, düşünürken görüşlere ve değerlendirmelere açık...
Fakat söylediğini bir kez söyledikten sonra, dış etkilere tamamen kapanıyor...
Şike yasa tasarısında, itirazlar ve eleştiriler karşısında, bazı ufak değişiklikler yapabilirdi...
Böyle yapsaydı, kamuoyundan bir itiraz yükselmezdi...
Herkes cezaların çok olduğunda hemfikirdi...
Fakat alt sınırının biraz yükseltilmesine ses çıkarmayacaktı...
Başbakan işin bu tarafını önemsemedi...
“Biz düşündük, taşındık dört parti ortak hareket ettik... Tasarı haline getirdik... Üstelik muhalefet, sonradan bir eksilse de iki partiyle yasa tasarısının arkasında durdu... Bu şartlarda üç parti olarak geri adım atamayız” dedi ve tasarının aynen komisyonda yeniden kabulünü sağladı...
Cumhurbaşkanı bu direnç karşısında artık ısrar etmeyecektir...
Tayyip Erdoğan’a ısrarın bir faydası yok çünkü...
O kendi elindeki inisiyatifi başkasına vermiyor, bu gerçek Türk siyasetinin uzun zamandır değişmeyen gerçeğidir...

