Son kale...

Haberin Devamı

Dün sabah erken saatlerde deniz kenarında yürüyüşe çıktım...

Kış güneşinin denize yansıyan ışıltılı albenisinde hızlı adımlarla yürürken, balık tutmakta olan bir adam seslendi bana...

- “Günaydın Reha Bey...”

- “Günaydın...”

- “Son Kale’den sonra; spor programı yapmıyor musunuz?..”

- “Hayır” dedim “yapmıyorum...”

***


3 Temmuz önemli bir milattı benim için...

Gazeteye, tatil yazıları yazmaya karar vermiştim iki gün öncesi...

Yıl boyu özlemleriyle yanıp tutuştuğum çocuklarımı alıp uzun bir tatile gidecektim...

Herkesten ve her şeyden uzakta...

Denizin hışırtılı dalgaları, Bodrum’a vuran romantik günbatımı ve çocuklarımın neşeli çığlıkları arasında huzurlu günler ve haftalar geçirecektim...

Sevgi alacaktım, sevgi verecektim, kendi çocukluğumdan gelen flashback’lerden geleceğimize yönelik kuşaklararası köprüler kuracaktım...

Anı yaşamak istiyordum...

Geleceği ve ne olacağını değil...

Geçmişi ve kaygıları değil...

Geçmiş ve gelecek arasında kalmış bugünün içimizde yarattığı endişeleri değil...

“An”ı yaşamanın mutluluğunu, denizi, güneşi, günbatımını, yağmuru, martıları ve martılar gibi cıvıldayan çocukların seslerinden, evrenin dehlizlerine süzülmeyi düşlüyordum...

***


Kış boyu takıldığım; sonraları “Türk futbolunun idare edildiği yer” olarak adlandırılan Papermoon’a sonbahara kadar gitmemeye, bir süre kışın buluştuğum çevrelerle görüşmemeye, kendimi tamamen tatil mood’una sokmaya karar vermiştim...

O sabah Bebek’te, mesleğinin zirvelerinde keyifle sörf yapan bir reklamcı dostuma tesadüf etmiştim...

Bana Deepak Chopra’nın “Başarının Yedi Spiritüel Yasası” isimli çalışmasının bilgisayar notlarını göndereceğini söylemişti...

Bilgisayarda onları inceliyordum, bir anda “şike olayı” patlayıverdi...

Ortalık birbirine girmişti...

Tam 5 aydan biraz fazla bir zaman, tutuklamalar, soruşturmalar, gözaltılar, ifadeler, iddialar, spekülasyonlar, belaltı vuruşlar, toza dumana karışan şike, teşvik, örgütlü bağlantılar sürüp gitti...

***


Şaka gibiydi her şey...

Kış boyu çevremdeki masalarda kimler oturuyorsa, kimlerle selamlaşıyorsam hemen hepsi, gözaltına alınıyor, ifade vermeye çağrılıyordu...

Yemek yediğim insanlar, sohbet ettiğim arkadaşlar, samimiyetim olan olmayan tanışık yüzler, herkes soruşturmanın bir tarafına bulaşmış görünüyordu...

Korku fırtınasının, Türk futbolundaki insanları Florida kasırgasının “Hortum”undan beter hale düşürdüğü günlerdi...

Birkaç gün önce, masada otururken bir tanıdığı vasıtasıyla masaya uğrayan ve belki de beşinci kez tanıştırıldığım Olgun Peker örgüt yönetcisiydi...

Üç gün önce Federasyon Başkanlığı seçimleri için karşıdaki masada kulis yapan Aziz Yıldırım şikenin en büyük “suçlusuydu...”

Her gün masalarına iki dakika uğramadan geçmediğim Levent Kızıl’lar, Sinan Engin’ler şike soruşturmasının şüphelileri, programımdaki yorumcular Ercan Saatçi’ler, Gökmen Özdemir’ler ifade verecek kuşkululardı...

***


İsmini son zikrettiklerimin hiçbirisi iddianameye bile sanık olarak girmedi...

Fakat o günlerde bunca toz duman ve kirlilik arasında, insan karakterindeki değişmeyen zaaflar, ruhundaki canavarlar da çıkıyordu teker teker ortaya...

Televizyonlarda haysiyet cellatları türemişti... Soruşturma rüzgarlarından istifade, “meslekte yemek istediklerini, hedef gösterip çiğ çiğ yemek için fırsat kolluyorlardı...”

İnsan haysiyetinin, onurunun, karakterinin ve elbette zaaflarının sınavdan geçtiği günlerdi o günler...

Çocuklarımın saf ve nahif hallerine bakıyordum...

Onları futbolla haşır neşir büyütmek istememdeki, günahsız nedenleri gözümün önüne getiyordum...

Kendi çocukluğum, tertemiz futbol aşkım ve çocukluk hayallerimle, gazetecilik tecrübemi birleştirerek yarattığım “Son Kale” çalışmam geliyordu gözlerimin önüne...

Çocuksu bir futbol sevgisinin, 30 yıllık gazetecilikle birleşerek çıktığı bir televizyon programının gelmiş olduğu ızdırap verici nokta, bunca şike, teşvik, organize suç iddiasının ortasında gözümün önünden gitmiyor, “Ne gerek var bunlara?” diye içim içimi yiyordu...

***


Şikeyi öğrensinler, teşvik yapmaya elleri alışsın, el aleme belaltı vursunlar, hapislerde sürünsünler, hak yesinler, “ah” alsınlar diye mi minik yavrulara futbol sevgisi aşılayacaktım?..

Futboldan anladığım bunlar olmamıştı ki...

***


Esasen o gün ilk kez kirliliğin ve bu toz dumanın hiçbir tarafında görünmemeye karar verdim...

Ne iddia makamında...

Ne de savunma cenahında...

Dile kolay, 5.5 aya yakın bir zaman geçmiş o Temmuz sabahının üzerinden...

Herkes bir sınav verdi bu beş buçuk ay içinde kuşkusuz...

İnsanlık sınavı...

Haysiyet sınavı...

Dürüstlük sınavı...

Herkes kendi sınav notunu bugünlerde gözden geçiriyordur mutlaka...

Benim de herkes hakkında bir sınav notum var elbette...

Bu olayda ne iddia makamında;

Ne de savunma makamında bulunmamaktan...

Haysiyet cellatlığı yapmamaktan,

İnsanları en zor günlerinde boğazlayıp öldürmeye uğraşmamaktan...

Bu arada hiçbir suçun ve teşvikin yanında saf tutmamış olmaktan çok bahtiyarım...

Elbette futbola aşığım...

Bu aşkım bitmedi...

Hiç hiç hiç bitmeyecek...

Sonunda ben biteceğim, o bitmeyecek...

Çocuklarımda devam edecek...

*****


ŞİKE İDDİALARININ YÜZDE 10’U DOĞRUYSA...

Dört yüz sayfayı geçiyor şike iddianamesi...

Elbette bu bir iddianame...

Karar değil...

Savunma avukatlarının dile getirdiği gibi, sevgili Nihat Özdemir’in de bir yerde söylediği gibi, davaların yüzde 55-60’ı beraatle sonuçlanıyor...

Umarım bu suçlamaların hiçbiri gerçek değildir...

Ne tek tek “şike yapıldığı söylenen maçlar...”

Ne teşvik verildiği iddia edilen müsabakalar...

Ne “Bir numara”, ne “CEO”, ne “İnşaat”, ne “Ayşe tatile çıktı”, ne “kahve içme”, ne “işçiler”, ne “mağdurlar” muhabbetleri gerçek değildir...

Umarım bunların hiçbiri şike olayında kullanılan şifreler değillerdir...

***


Cezaların indirilmesini elbette istiyorum...

Tutukevlerinin, insanların hayatları boyunca cezalandırılacağı yer olmalarına sonuna kadar karşıyım...

Ne ki; bir şeye daha kesin bir şekilde karşı çıkıyorum...

Futbolda şikeye hiçbir şekilde müsamaha edilmemelidir...

Hiçbir şekilde, hiç kimse başkasının hakkını yememeli, yiyemez...

İnsani olarak, tutuklulara zalimlik yapılmamasını istemek başka bir şeydir...

Hayatın içinde hakkın ve hukukun yenmesi, emeğin alınterinin kirli paralarla değiş tokuş edilmesi başka bir şey...

Kimsenin bunları yapmaya hakkı yok...

***


Şike iddianamesindeki 400 sayfayı aşan suç iddialarının hiçbirisi doğru değildir inşallah...

Yüzde 10’u bile doğru olsa, “Bu futbol oynanamayacak halde” anlamına gelir...

Bazen televizyonlarda “nostalji” başlığıyla verilen eski sezonlardan maçlar seyrederim...

Son zamanlarda iki üç tanesini dikkatli gözle izleyince, “hiç de iyi izlenimler edinmedim...”

Maçların oynandığı haftalarda stres çokluğundan, “maçı ve futbolcuları tam süzemiyorsunuz...”

Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra “bütün maçı ve futbolcuları süzmek” mümkün oluyor...

Özellikle yabancı futbolcuların gördükleri kırmızı kartları, yarattıkları penaltıları...

Umuyorum şikede iddia edilenlerin yüzde 10’u bile doğru değildir...

Eğer doğruysa, cezalar indirilsin indirilmesin fark etmez...

Vebal bir ömür boyu yapanların üzerinde kalacaktır!..

DİĞER YENİ YAZILAR