Haberin Devamı
Galatasaray Lisesi’nin 61 mezunlarından oluşan büyük jüri, bu yıl ilk kez düzenlenen Özhan Canaydın Spor Ödülü’nü, Fenerbahçeli sporcu Fatih Avan’a vermeye karar veriyor...
Ancak Fenerbahçeli ciritçiye ödül vermeyi düşünen jüri, karar anında bir duraksama yaşıyor...
“Galatasaraylı Özhan Canaydın ödülünü Fenerbahçeli bir sporcuya vermemiz acaba tepki yaratır mı?..” diye endişeleniyorlar ve kendi arasında tartışmaya başlıyorlar...
Keşke “Özhan Canaydın Spor Ödülü jürisi” tepki çeker mi diye endişelenmek yerine, “Özhan Canaydın olsa ne derdi?..” diye düşünseydi...
Özhan Canaydın isimli dünya beyefendisi, centilmen Galatasaray Başkanı’nı çok yakından tanıdım...
O Galatasaray için canını verecek kadar iyi bir Galatasaraylı’ydı...
Buna karşın, hayatı pahasına centilmenliği elden bırakmaz, yuhalanmayı göze alıp rakip takımlara en imkansız yerde bile saygı göstermekten çekinmezdi...
Bana kendisi anlatmıştı...
Aziz Yıldırım’ın ona pek de sıcak davranmadığı günlerdi...
Tribünde Galatasaray Başkanı’nın doğru dürüst selamını bile almıyordu...
O günlerde bile Fenerbahçe, Galatasaray’a gol attığında, tribünde dönüp Aziz Yıldırım’ı tebrik etmekten çekinmemiş, “O ayrı mesele, bu ayrı” demişti...
Kanser olmasında ve arkasından gelen ölümde Galatasaray’da çektiği acıların ve sıkıntıların etkisi büyüktü...
O derece severdi Galatasaray’ı...
O derece de centilmen ve saygılıydı rakiplerine karşı...
Galatasaray Lisesi mezunlarından oluşan jüri, tartışma sonrası kararını verip, Fenerbahçeli ciritçi Fatih Avan’a, Özhan Canaydın spor ödülünü veriyor...
Ruhu huzura ermiştir Özhan Canaydın’ın...
En fazla kendi adına böyle bir tabloyu görmeyi arzulardı...
Jürinin bir ara endişeye kapıldığını görünce, şöyle demek geldi içimden onlara:
Ödülün ancak Özhan Canaydın’ın arzulamayacağı bir kişiye gitmesi halinde endişe duyabilirsiniz... Tepki çekeceği için değil...
Adına ödül verdiğiniz kişi, milyonlarca kişinin önünde ezeli rakibinin kendi takımına attığı golü tebrik etmekten çekinmedi...
O öyle büyük bir centilmendi...
Esas, Fenerbahçeli sporcuya vermeseydiniz ruhu çok huzursuz olurdu...
Eğer bir ödülü veriyorsanız, üzerinde düşeneceğiniz tek şey, adına verdiğiniz kişinin değer yargıları olmalı...
En korktuğum şeydir hayatta, “benim adımı kullanarak hayatta tasvip etmeyeceğim şeyleri” başkalarının yapması...
Zaman zaman görüyorum...
Bazı gazeteciler “benim hayatta yapmayacağım şeyleri yapıyorlar”; cevapları da hazır:
“Biz seni örnek alıyoruz abi...”
Allah’tan henüz ölmedim de şöyle söyleyebiliyorum onlara:
“Kardeşim, kafana göre takıl... Beni örnek almaktan vazgeç... Ben böyle şeyler yapmam... Sen kendi yaptığın şeye kendi imzanı at, beni örnek alma...”
Geçen gün, Selma Desmond’un cenazesini “camiden naklen yayınlayan” arkadaşlara, “Haberini uzun görebilirsiniz... Fakat o cenazeyi naklen yayınlamak, naklen yayıncılığın ruhuna aykırıdır... Bunu yayınlarsanız Lady Diana’nın cenazesiyle Selma Desmond’un cenazesi aynı haber kategorisinde görülür...” mealinde bir şeyler söyledim...
Meğer sevgili Cengiz de (Semercioğlu) programında cenazeyi naklen yayınlamış...
Bilmiyordum...
Ertesi günü diyor ki;
“Eskiden olsaydı Reha Muhtar bu cenazeyi naklen yayınlardı... Şimdi değişti... Onun için karşı çıkıyor şimdi...”
Diyorum ki “Haberini geniş görün... Fakat naklen yayınlamayın... Çünkü naklen yayın ayrı bir anlam ve nitelik taşır...”
Sanki bunları söylemiyorum, benim adıma Cengiz kardeşim benim ne yapacağımı söylüyor...
Daha yaşıyorum Allah’a şükür Cengizciğim...
Yayınlamam dediysem, yayınlamam...
Geniş görürüm dediysem, geniş görürüm...
Benim adıma “Reha Muhtar gazeteciliğini” tanımlamasanız diyorum...
Ayıp oluyor...
Daha ölmedim henüz...
TABİPLER ODASI YAZISINA TEPKİ GÖSTEREN DOKTORLARA KELAM ETME YAZISI...
Tam Gün Yasası’na karşı çıkıyor birçok doktor... Olabilir elbette karşı çıkabilirler...
Haklı mıdırlar karşı çıkmakta?..
Haklı da olabilirler...
Bunların hepsi demokrasinin gereği, tam gün yasasına da karşı çıkacak, Sağlık Bakanlığı’nın beğenmediği uygulamalarına da...
Ben bunlara laf edecek kadar alçaklaşmadım...
Ne ki Tam Gün Yasası’na muhalefeti, “Başbakan da hastanenin doktoruna ameliyat olmadı” diye yaparsanız, orada “insani duyarlılıkları demagojiyle altüst edersiniz...”
Bir doktor için insani duyarlılık hata etme lüksünün olmadığı yerdir...
Başbakan’ın Pendik Hastanesi’ndeki ameliyatında “Başbakan’a özel bir uygulama yapılabilir... Çünkü o Başbakan...” demiyorum ben...
Tam tersine, Tayyip Erdoğan Başbakan olduğu için, güvenlik sorunu, siyasi spekülasyon, borsa manipülasyonu gibi sonuçlara neden olmadan ameliyat olabilmesi için, kendi doktorunun Başbakan için özel hazırlanmış hastaneye yatabileceğini söylüyorum...
Başbakan’ın bu özel durumu Tam Gün Yasası’nın işlemediğini göstermek için bir vesile olmaz...
Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık’tan kaynaklanan özel durumunu gösterip “Gördünüz mü, siz de kendiniz söz konusu olduğunda özel muamele istiyorsunuz... Öyleyse gelin Tam Gün Yasası’nı değiştirin” demek, “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” demekle eşdeğerdir...
Bunu böyle yazdım çünkü Tabipler Odası, Başbakan’ın ameliyatını gerekçe gösterip, “Siz de uygulamadınız, o zaman hadi değiştirin Tam Gün Yasası’nı” demeye başlamıştı...
Birkaç doktordan mail aldım...
Efendim Tam Gün Yasası’nı araştırmadan yazmışmışım, “Benden böyle bir yazı beklemezlermiş...”
Arkadaş ben Tam Gün Yasası’nı yazmadım ki...
Önce ne yazdığımı doğru okuyun...
Tam Gün Yasası doğrudur veya yanlıştır diye bir fikir beyan etmiyorum ki ben...
Başbakan’ın özel durumu, Tam Gün Yasası’na örnek teşkil etmez diyorum...
“Bundan yararlanmaya çalışmak insani bir yaklaşım değil, ekonomik nedenleri ve değerleri olan bir davranıştır” diyorum...
Bu dediklerimin Tam Gün Yasası’yla ne ilgisi var?..
Tabipler Odası o duyarsız açıklamasıyla çok fena yakalandı ya...
Birkaç profesör doktor “anlamaz”a yatıp, yine “Tam Gün Yasası’nı nasıl savunurum”a getirmişler konuyu...
O yasayı savunmuyorum arkadaş...
O yasa değil benim konum...
Benim konum, altı sene okuyup tıbbiyeyi bitirmiş, arkasından ihtisas yapmış, sonra yeniden tez hazırlamış doçent olmuş, yetmemiş bir tez daha hazırlamış profesör doktor olmuş bazılarınızın nasıl olup da “insani bir yaklaşım konusunda bu kadar nakıs” kalabildiklerini sorgulamak...
Siz doktor değil marangoz olsanız üzerinde durmayacağım...
Çünkü insan marangoza, hayatını teslim etmez...
Masasını, kapısını, kütüphanesini, ötesini berisini teslim eder...
Ancak size hayatımızı ve vücudumuzu teslim ediyoruz...
Bu kadar hayati bir teslimata, bu derece duyarsız bir keyfiyet, inanılmaz bir absürdlük...
Dün bazılarınızdan gelen tepkilere baktım da...
Tam da yazdığım gibisiniz...
Koyun can derdinde, sizler et derdindesiniz...
Sağlık sorununun bugüne kadar işlenmeyen bir boyutu da, “insan hayatını kâr marjının esiri haline getiren o fazla kazanç ihtirasıyla dönen çarktır...”
Çok istiyorsanız...
O dosyaları da açarız...

