Sabah 9 gibi uyandınız dün...Yatakta biraz saklambaç oynamak istediniz babayla ikiniz birden...Saklambaç oynadık...Balıkçıları seyrettik...İlk defa “Ben de balık tutmak istiyorum baba” dedin Mina...Dün sizi annenize götürecektim...Çaktırmıyordum, fakat bir taraftan da heyecanla plan yapmaktaydım...Kahvaltıya gönderdim sizleri...O sırada anneniz aradı...“Birazdan çıkacağız” dedim, “sen iyi misin?..”Ameliyatın ertesi iyi geliyordu sesi...Narkozu kesmişler, biraz ağrıları vardı annenizin...***Telefonu kapattıktan sonra ablalarınıza sizi giydirmelerini söyledim...Yine keyifli keyifli saklambaç oynuyor, “baba ben saklandım” diye perdenin arkasına gizlenip bağırıyordunuz...“Hastaneye anneye gidiyoruz” dedim, “Biraz rahatsızdı, doktor amcalar iyileştirdi... Anne sizi bekliyor... Giyin kıyafetlerinizi çabucak...” diye ekledim...Tepkinizi merak ediyordum...Anne sözü sizi heyecanlandırdı...Fakat hastane sözü gerdi...Mina; “ben gitmek istemiyorum hastaneye” deyince, “o kelimeyi erken söylediğimi” anladım...Aklına aşı gelmişti Mina...Hastaneye her gidişin bebekliğinden beri olaylı oluyor...Farkediyorsun aşı olacağını, iğne yiyeceğini, “gitmek istemiyorum” diye tutturuyorsun...***Durumu anladım...“Anneye gidiyoruz yavrum” dedim, “seninle ilgili birşey yok... Anneyi ziyarete gidiyoruz... Doktor amcalar iyileştirmiş, ona gidiyoruz, sizi bekliyor...”Kurt bir kere içine girmişti...İkna olmuyordun...Poyraz sense hiç tedirgin olmadın...Doğduğundan bu yana zaten filozof bir halin var oğlum senin...Herşeyi yaşamış, görmüş, hazmetmiş gibisin...***Yolda sen yine yolu seyrettin...Konserden şarkılar dinlerken, seyircinin alkışlarıyla alkış tuttun...Keyfine diyecek yoktu...Dikiz aynasından seni de kontrol ediyordum Mina’cık...Huzursuzlanmıştın bir kere...Böyle durumlarda yaptığın gibi kemeri çıkarmak istiyor, hafif hafif mızmızlanıyordun...Artık birbirimizi tanıdık...Hemen konuyu değiştiriyorum böyle durumlarda...Hastane kelimesini atıp “annene gidiyoruz” diyorum...Sonra hastanenin yerine güzel bir kelime buldum senin için...-”Şimdi babanın, senin ve Poyraz’ın dünyaya geldiğimiz yere gidiyoruz yavrum” dedim...Baktım bir anda dikkat kesildin...Yalan değil...50 yıl arayla üçümüz de aynı hastanede dünyaya geldik...Maçka Parkı’nın oradan geçerken, “babanız sizin yaşınızdayken, dedeniz babanızı buraya oynamaya getirirdi” diye konuştum...Sessizleştiniz...Sessizleştiğinizde, söyleneni anladığınızı farkediyorum...Nasıl mutlu oluyorum bir bilseniz...***Hastaneye geldik nihayet...Yukarı çıktık annenizle karşılaştınız ve kucaklaştınız...Muhteşem bir karşılaşmaydı...Yüzü çok iyi görünüyordu annenizin...Dalga geçtim onunla “yüzüne estetik falan mı yaptırdın yoksa?..” diye...Gülmeye başladı...Siz de gülüyordunuz...Mina annenin bacaklarının üstüne oturdun sen...Oyunlar yaptın, ona birşeyler anlattın durdun...Poyraz sen keyiflendin...Böyle anlarda hep yaptığın gibi, coşkulu sesler çıkartıp odanın ortasında koşmaya yürümeye başladın... Oyunlar oynuyordunuz...Kanapelerin üzerine çıkıp saklambaç oynamaya, katıla katıla gülmeye, perdelerin arkasına gizlenip ‘saklandım’ demeye başladınız...***Anneniz çok iyi görünüyordu...Sizi görünce çok daha iyi oldu...Hiç yabancılık çekmiyordunuz...Herkesin orada olduğunu fırsat bilip, hastane odasını bir süre sonra oyun odasına çevirdiniz...Anneniz telefonundan sizi kameraya kaydetti...Oynadığınız oyunları, gülmenizi, koşmanızı, coşmanızı çekiyordu...Oyun parkı gibiydi oda...Keyfinizin yerinde olduğunu görünce, öğlen olduğunda hastanenin restoranında yemek yemenizin iyi olacağını düşündük...Koşa koşa yemeğe gittiniz...İştahlı iştahlı yemekler yediniz...Anneniz de o sırada kendisine getirilen yemeği yedi...Ameliyat eden doktor hanım o ara odaya geldi...Herşeyin iyi olduğunu söyledi...***Güneşli bir gün vardı dün İstanbul’da...Uzaktan Boğaz ve tarihi yarımadanın bir kısmı görünüyordu...Pencereden pırıl pırıl gözüken İstanbul sabahına daldım gittim bir ara...Dingin ve huzur dolu bir sabahtı...Manzara güzel hava duruydu...Yemek sonrası kolonya kavgası yaptınız...Mina kolonyayı senden önce sürünce, sen içerledin ve ağlar gibi oldun Poyraz’cık...Sonra kolonyalanınca rahatladın, unutup başka bir oyuna daldın...En sonunda yoruldunuz...Uykunuz geldi...Annenize birer birer öpücükler kondurdunuz...Veda ettiniz ona...Mutluydunuz çok...Anneniz de mutluydu...Anneannenizi aldık, eve bıraktık...Yorgun ve heyecanlı bir yarım günün sonunda arabada müziği duyunca ağırlaştınız...Mina uyumaya başladı...Poyraz uyumadan hafif kendinden geçmiş oturuyordun...Arkama dönüp baktığımda melek gibiydi yüzleriniz...2011 yılının Aralık’ının 21’ydi dün...Arabanın CD’sinde Haris Alexiu çalıyordu o sırada...“Vima Vima...”“Adım adım...” demek...Çok sevdiğiniz bir parçaydı bu, hep dinlerdiniz...Umarım bu mektubu okurken de bir yerlerde rastgelir bulursunuz o parçanın CD’sini...Siz bu satırları okurken, Haris Alexiu bir taraftan “Vima Vima” desin...Tıpkı eski günlerinizde olduğu gibi...Babanızın Yunanistan’da geçen “yalnız” günlerinin parçasıdır o...Sevgiyle kalın yavrucuklarım...
Dün Sabah gazetesi Futbol Federasyonu Etik Kurulu’nun “Çok Gizli” raporunu yayınlıyor...O rapora göre, 14 maçta şike, teşvik ya da teşebbüs olduğu Etik Kurul’ca belirleniyor...Nihayet fotoğraf kareleri şimdi birleşerek anlamlı bir resim oluşturuyorlar...Rapordan sonra başta Rıdvan Dilmen, bazı yazarların; haftalarca haklı olarak sorduğu “Fenerbahçe ne yaptı da Şampiyonlar Ligi’ne katılamıyor?.. Beşiktaş ve Trabzon kupalara katılırlarken” sorusunun cevabı da ortaya çıkıyor...Profesör Oğuz Atalay başkanlık ediyor Etik Kurul’a...15 Ağustos’ta bütün belgeler incelendikten sonra “tek nüsha ve çok gizli” olarak yazıyor Etik Kurulu raporunu...İşte o raporda “Fenerbahçeli yöneticilerin içinde yer aldığı toplam 14 maçta şike, teşvik ve teşebbüs suçlarının işlendiğine, kanıtlarıyla kanaat getirildiği” söyleniyor... ***Bu rapor çok önemli...Profesörler ve hukukçuların bulunduğu Etik Kurul’un raporu, mahkeme kararından önceki mevzuata uygun yol gösterici tek “karar...”O rapor “Beşiktaş’ın ve Trabzon’un maçlarında şike olmadığı belirlenmiştir” diyor...Türkiye’de bunca fırtına kopmadan bu rapor bilinebilseydi, belki “özellikle neden Fenerbahçe hedef alınıyor” diye düşünülmeyecekti...“UEFA niye Trabzon’u Fenerbahçe’nin yerine Şampiyonlar Ligi’ne aldı” diye sorulmayacaktı...Fenerbahçe camiasının aylardır belki vicdanı böyle rahatsız olmayacaktı...Ancak o zaman da şu korkunç soru beyinlerde zonklayacaktı?..“Beşiktaş-İstanbul Belediyesi maçında şike olmadığı Etik Kurulu raporunda belirlendiğine göre, üç Beşiktaşlı neden tutuklu kaldılar?..”***Esas önemlisi kan gövdeyi götürecek şekilde yaşanan tartışmalardır...Bu bağlamda UEFA temsilcisi Cornu’nün Federasyon yetkililerinin yediği akşam yemeği ve toplantı, çok büyük fırtınalar koparmıştı...“Federasyon temsilcileri işgüzarlık yapıp, UEFA yetkilisine ‘Fenerbahçe’nin şike ve teşvik yaptığına kaniyiz mi’ demişlerdi?..”Televizyonlarda günlerce kıyamet kopartan bu kavganın alt metinleri şimdi ortaya çıkıyor...İtiraf etmiyor kimse fakat, bellidir ki Etik Kurul’un raporu UEFA temsilcisine bir türlü çıtlatılmıştır... UEFA Türkiye’de “etkin” bir kurulun kararını dayanak alarak, bu riskli karara imza atabilmiştir...***Etik Kurul konumu itibariyle “spekülasyonlara en kapalı” olan Kurul’dur...Hukukçular ve akademisyenler ağırlıktadır...Mahkeme kararının olmadığı Ağustos ayında dayanak alınabilecek tek ciddi referans merkezidir...ALİ YILDIRIM’IN BAŞKANLIĞIBurada bir dakika duralım ve iddianamedeki belgelerde yer alan, Fenerbahçe camiası için çok önemli saydığım bir “telefon tapesine” gidelim...Bu sanıldığı gibi bir şike veya teşvik konuşması değil...Fenerbahçe’nin geleceğini şekillendirme konuşması belki de...Üstelik bu konuşma “şike soruşturması ortaya çıkmadan önce yapılıyor...”Yani şikenin yarattığı durum ortada yokken henüz...Diyalog Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’a hayatta en yakın kişi olan Ali Yıldırım’la, Fenerbahçe yöneticisi Murat Özaydınlı arasındaki konuşmadır...Bu konuşmada Ali Yıldırım, Başkan’ın telefonlarından şikayet eden Murat Özaydınlı’ya defalarca “Gelecek sene ben geldiğimde bu sorunlar bitecek” diyor...Murat Özaydınlı’nın kendi Başkanlık niyeti için, defalarca desteğini arıyor...Ali Yıldırım herhangi birisi değil...Aziz Yıldırım’ın kardeşi ve sağ kolu...Futbolda bütün transferleri ve Başkan’ın işlerini o yürütüyor...O Ali Yıldırım, Murat Özaydınlı’ya Aziz Yıldırım’ın kendisine çok güvendiğini söyleyerek, defalarca “Gelecek sene ben geldiğimde sorunlar çözülecek” yolunda sözler sarfediyor...Şike soruşturması bir yana, Aziz Yıldırım’ın daha geçen sezonun sonundan, bir yıl sonrası için yerini kardeşi Ali Yıldırım’a bırakmayı düşündüğünü anlamak zor değil...Ali Yıldırım’ı yakından tanıyanlar, bu sözleri Aziz Yıldırım’a rağmen söylemeyeceğini bilirler...***Fotoğrafın kareleri birer birer belirince, Aziz Yıldırım’ın “içerden yaptığı direnci yüksek mücadelenin” kodları da ortaya çıkıyor...Fotoğraf tamamlanıyor...Aziz Yıldırım Mayıs 2012 kongresine “kendi Başkan adaylığı için hazırlanmıyor...”Aziz Yıldırım’ın kafasında Ali Koç hatta Nihat Özdemir de yok ilk aşamada...O, 2012 Mayıs kongresinde Fenerbahçe tribünlerine asılan büyük boy resimlerinin karizmasında “kendisi adına mücadeleye girecek Ali Yıldırım’ın başkanlığı adına” silahlarını hazır ediyor...Telefon konuşmasındaki diyaloglar, Aziz Yıldırım’ın, yerini Ali Yıldırım’a bırakmayı daha bu olaylar olmadan önce düşündüğünü gösteriyor...Şike soruşturması Yıldırım’lar açısından “önceden planlananın yürütülmesi” demek...Yeni çıkan durum bu meselenin “Yıldırım’lar için ne kadar gerekli olduğunu” gösteriyor...Fenerbahçe camiası derin bir ikilem içinde, bir seçimle karşı karşıyadır...“Maçlarda şike ya da teşvikin belgelenmesi ihtimali ağır basıyor...”Bu sancılı bir süreç...Fenerbahçe bu süreci, Aziz Yıldırım’ın formülleriyle mi, yoksa camia ve yönetimden çıkacak yeni formüllerle mi aşmaya çalışacak?..Bu sorunun cevabı kulübün de geleceğini belirleyecek...Fenerbahçe’nin kamuoyundan gizlenen kodları böyle...*****İYİ Kİ TAYYİP ERDOĞAN’A RAST GELMEDİN MÖSYÖ SARKOZY!..Ego savaşlarını çok önemsemem...Hayata ve evrene katkı yapmanın “ego savaşlarından geçmediğini, insanlığa yapılan katkılar ve değerlerle ölçüldüğünü” bilirim...“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?..” türü ego savaşını körükleyen, tetikleyenden nefret ederim...Şişhane’de trafik kavgasından söz etmiyoruz sonuçta, uluslararası arenada bir diplomasi nezaketinden bahsediyoruz...***Abdullah Gül belli ki birkaç kez Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi telefonla arıyor...Cumhurbaşkanlığı Basın Sözcüsü Ahmet Sever “iki gün boyunca” diye açıkladığına göre, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı en az iki kez Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi telefonla arıyor...Buna karşı telefona çıkan olmuyor...Bu telefonlar Abdullah Bey’in “Monsieur Sarkozy bu aralar Paris’e gelmeyi düşünüyorum... Oralarda havalar nasıl?.. Kalın mı ince mi giyineyim?..” telefonları değil...Ermeni tasarısı gibi hayati bir konuda “telefonla son bir istişarede” bulunmak istiyor Türkiye Cumhurbaşkanı, Fransız meslektaşıyla...***Telefonda “kusura bakmayın elimden bir şey gelmiyor” diyebilirsiniz...“Ben ne yapayım milletvekilleri böyle istiyor” diye kıvarabilirsiniz...Amerikan başkanları defalarca bu gerekçeleri söylediler Türk muhataplarına...Fakat telefona çıkmamak, Akdeniz hele hele Ortadoğu coğrafyasının kaldıracağı hasetlerden biri değil...Abdullah Gül önceden çok tartıp sonra söyleyeceğini söyleyen bir kişi...Bu olayı gördükten sonra Sarkozy’nin “Fevri davranmadığı bilinen Abdullah Gül’ün telefonlarına bu saygısızlığı” yapmasını ehven-i şer olarak değerlendiriyorum...Ya bu telefonlar Tayyip Erdoğan’ın telefonları olsaydı...O zaman sanıyorum Sarkozy’nin literatürüne “une minute” isimli bir kavram da girecekti...“One minute”ün Fransızcası’dır une minute...Fransızca’da genelde bir yere yetişmek için, aciliyet durumunu belirtmek için söylenir...İyi ki Tayyip Erdoğan’ın telefonu değildi çıkmadığı telefon...Sarkozy “une minute”ün, acele işler dışında da kullanılabileceğini öğrenebilirdi...Bu ihtimal hala geçerlidir!..Hele Ermeni tasarısını geçirir, seçimleri kazanır Fransa’ya yeniden Cumhurbaşkanı olursa...Bir de bakmış ki karşısındaki biri Sarkozy’ye şöyle sesleniyor;“Une minute, Monsieur Sarkozy... Bir daha da gelmem... Böyle bilesin!..”
Uzum zamandır mektup yazamadım sizlere...Artık görüyorum çünkü sizleri...Beraber oynuyoruz beraber gülüyoruz...Dün yılbaşı kukuletalarınızı takmış, konfetilerle oynarken nasıl içten kahkahalar atıyor mutlu resimler çiziyordunuz...Sanki annenizin, mutlu haberini kimsecikler size söylemeden kendiliğinden alıvermiştiniz...Katıl katıla gülmeniz, mutlu mutlu oynamanız ondan olsa gerek...Size annenizin bir ameliyat geçirdiğini söyleyemedim...Sakladığımdan değil...Ameliyat kelimesini daha bilmediğinizden...Onu anlatmak zor geldi bana...Onun yerine dışarı çıktık oyunlar oynadık...***Çok sevdiğiniz bir restorana götürdüm sizi öğleyin...Herkes size baktı...Uzaktan sizi sevdi...Bazıları yanınıza kadar geldi sizi okşadı, öptü, kokladı...Anneniz ameliyattaydı o sırada...Uzun sürecekti ameliyat...Onun için telefona pek bakmadım o sıralar...Yemekten sonra çok sevdiğiniz DVD’lerden almaya götürdüm sizi...Mina sen Red Kit’i seçtin...Poyraz sense Toy Story’yi...Fakat Ayı Kardeş’i de aldınız...Arabalar’ı da...***Ses çıkarmadım...Dört DVD’yi birden istediğinize göre, dördünü birden size alacaktım...“Neden bu bonkörlük” diye sormadınız...Keyfinize diyecek yoktu...Arabayı beklerken, vale parkında duran insanlar sizi sevdiler, konuşmak istediler...Poyraz; konuşmak isteyen kızlar güzel diye gülümsedin...Mina’cık sen DVD’leri poşetin içinden çıkarmadın...“Onlar benim” diye sıkı sıkıya sarıldın...Arabaya bindiğimizde “baba parçamızı çalsana” dediniz...***Sabah geç kalkmıştınız...Geç kahvaltı etmiştiniz...Öğlen yemeği geç yedik onun için...DVD, yılbaşı oyuncağı derken, zaman ilerledi...Uyku saatiniz geçti...Arabada “istediğiniz şarkı çalarken, Mina sen uyudun...”Poyraz yolu seyrediyordu...Eve geldik, saat öğleden sonra 4.30 sularıydı...O saatte telefon beklemiyordum, akşama doğru gelecekti telefon...Melekler gibi hemen uyudunuz...Dışarı çıktım...Uzun bir yürüyüş yapıp, bir dostumla biraz konuşup kafamı boşaltacaktım...Telefon o yürüyüşten soluklandığım esnasında geldi...“Annenizin ameliyeti çok güzel geçmişti... Herşey çok iyiydi... Ameliyat yerinin çevresinde kötü bir bulguya rastlanmamıştı... İyiydi... Daha da iyi olacaktı...”Eve gelip hemen sizi kucaklamak istedim...Ne olduğunu söyleyemesem de, mutlu haberi sizinle doya doya paylaşacaktım...***Önce annenizin doktorunu aradım...Çok başarılı bir ameliyat geçmişti...Doktor mutluydu...Onu sizin minik yüreklerinizden gelen teşekkürü ilettim...Allah’a annenizi size bağışladığı için şükrettim...Eve geldim...Sanki birisi size benden önce haberi ulaştırmış gibiydi...Deliler gibi gülüyor, oynuyor, kahkahalar atıyordunuz...Oysa kimsecikler birşey bilmiyordu...Belli ki “evren” müjdeli haberi size aksettirmişti çoktan...Önce sen geldin Poyraz...“Baba, baba” diyerek...Yukarıdan Mina’nın sesi geliyordu...O da bağırıyordu “baba” diye...Ablası üzerini giydiyordu Mina’nın...Önce senle başbaşa kaldım Poyraz...Yanaklarından dakikalarca öptüm öptüm öptüm...***Sonra üzerini giymiş şekilde sen geldin Mina...Sana sarıldım, saçını okşadım, saçlarından öptüm... Sen de bana sarıldın...Kafanı omzuma dayadın...“Beni bırakma babacağım” dedin...Sonra yine sen geldin kucağıma Poyraz...Elinle sırtıma vurdun birkaç kez, bana sarılmış haldeyken...Sanki “Bunu da hallettik babacağım” der gibiydi o halin...Böyle bir gündü dün...2011 Aralığının 19’u...Annenizin yeniden hayata ‘merhaba’ dediği gün... Kim bilir ne zaman nerede okuyacaksınız bu mektubu...Kimler olacak yanınızda?..Belki de çocuklarınızla okursunuz...İnşallah mutlusunuzdur...Sizi çok seven babanız...*****CARVALHAL’Lİ BEŞİKTAŞ VE TAYFUR’UN YENİ HAYATI...Ne yalan söyleyeyim içimde bir sıkıntı vardı Pazar günü Samsun-Beşiktaş maçını seyrederken...İnsan psikolojisini biliyorum, o “ego” denilen bazen melek bazen canavar olan zırhın nelere kadir olduğunun farkındayım...Herkes “Oh ne güzel oldu” derken, Tayfur Havutçu’nun özgürlüğüyle herkes mutlu olurken, “dipten akreplerin hareketlenmekte olduğunu” biliyordum...Peki Carvalhal ne olacaktı?..Havutçu hangi pozisyona geçecekti?..Tüm bunların ortasında esas Beşiktaş ne olacaktı?..CARVALHAL OLSAMEmpati duygusundan hayatı okumaya çalıştım...Biliyordum ki Carvalhal olsam;“Tayfur Havutçu’nun çıkışına sevinirdim...Sevinirken bir profesyonel olarak da düşünürdüm;“İyi de ben ne olacağım şimdi?..”Başarısız olsam mesele değil, başarılıyım...Beşiktaş’ı takım yapamadım desem takım da yaptım...Guti’yi kestim, memleketine gönderdim, beni suçladı, tınmadım, takımı kurdum...Fernandes’i kazandım...İki Alman Ernst’i ve Hilbert’i monte ettim...Dörtlü savunmayı biçimlendirdim...Quaresma’yı hareketlendirdim...Pektemek, Edu, Cenk, Veli’yi ısıttım...Takımı UEFA grubunda lider, ligde ilk üçte tuttum...Ben geldiğimde Tayfur Havutçu teknik direktördü...Şimdi sil baştan onun yardımcılığını mı yapacağım?..Takımda Hoca olarak kurduğum bütün ilişkileri ‘yardımcılığa’ mı indirgeyeceğim?..Bir menajerimle görüşsem mi?..Bu başarıdan sonra iyi bir takım bulursa çalıştırsam mı?..” Ben Carvalhal olsam böyle düşünürdüm...PEKİ TAYFUR VE BEŞİKTAŞ?..Peki Beşiktaş ne yapmalı?..Öz çocuğu Tayfur Hoca nerede olmalı?..Hocası Carvalhal ile istim üstünde giden bir takım ve kadro bozulmaz...Kadroya güven vermek adına o Hoca’yla, uzun bir sözleşme yapılır...Kafasında “ne olacak” duygusu olup, kendini güvensiz hissetmesin diye rahatlatılır...Tayfur Havutçu; nasıl bir Beşiktaşlı olduğunu tüm camiaya göstermiş Beşiktaş’ın öz çocuğu...Onun Beşiktaş’ın geleceğini biçimlendirecek bir konuma getirilmesi, hem üzüntülü geçen 5.5 ayına ilaç olur, hem de Beşiktaş’ın evladının çabalarıyla “Barcelona ya da bir zamanlarki Beşiktaş gibi öz kaynaklarına döner...” Tayfur Havutçu’nun Hoca’lığın ötesinde futbol direktörü olmasının, bence Tayfur için de çok önemli bir sonucu olacak...O sırrı ona söyleyeyim...İçimde hep bir sıkıntı yaratıyordu Tayfur’un teknik direktör olarak devam ettirilmesi kararı...Hayır teknik direktörlük yapamayacağından değil...Yapabileceğini gösterdi hem de Türkiye Kupası’nı alarak gösterdi...Fakat teknik direktörlük çok riskli ve bu ülkede, kısa süreli bir görev...Tamamen sahadaki başarılara endeksli...Rıza, Ertuğrul gibi Beşiktaş’ın öz değerleri sahadaki sonuçlara paralel, Hoca’lığı sürdüremeyip kulüpten ayrıldılar...Tayfur’un da çok uzun olmayan bir süre sonunda aynı kaderi paylaşması sürpriz olmayacaktı...Oysa “futbol direktörlüğü” geniş ve uzun zaman diliminde, Beşiktaş’a katkı sağlamaya müsait bir pozisyon...Bu Tayfur için ideal bir konumlama...Tayfur Beşiktaş’ın bütününe ve geleceğine fikslenmeli, Carvalhal A takımına...Bazen eğrisi doğrusuna denk düşer...İyiler kazanır...Umarım öyle olur...
Aile bireyden farklı bir şey...Tek başına verdiğiniz kararlar sizi bağlıyorlar... Ailenizle ilgili kararlar ise bütün aileyi...Bir aileyi kurmak, ailenin sorumluluğunu ilerde taşımak demek...Çocukların varlığı demek, ebeveyn olarak karar alırken çocukları düşünmek demek...Ailede konumlar değişebilir...Aile bölünebilir...Aile parçalanıp, ayrışabilir...Ailede roller değişebilir...Ancak çocuklarla zenginleşmişse eğer aile, bir ömür boyu bitmeyecektir...İlişkiler biter, aile bitmez...Aşklar biter, aile bitmez...Çocuklar varsa aile bitmez...Küçük çocuklarımın annesi bir operasyon geçirecek önümüzdeki hafta... Bu operasyonu uzun uzadıya anlatabileceğim konumda değiller şu anda çocuklar...Çok önemi yok bu yaşta anlatacaklarımın zaten...Sözlerin değil, davranışların anlamı var onlar için...Dört gözle kucaklamayı bekleyecekler çocuklarım annelerini...Aile elbette bu kucaklaşma için sevgisini ayakta, ilgisini teyakkuzda tutacak... Fazla söze hacet yok...Ailesinin sıcak sevgisi, çocuklarımın annesini zinde ve güçlü tutacak...Geçmiş olsun diyen ve düşünen herkese, kucak dolusu sevgilerle...*****Susan Mıller’ın 2012 Türkiye tahminindeki çok zor günler!..“Bir şeyler tamamen dağılacak, yıkılacak ve yeniden yapılandırılacak... Ülke için çok zor bir 9 ay geçireceksiniz...” diyor dünyanın en ünlü astroloğu Susan Miller, bugün Vatan gazetesinde yayınlanan röportajda...Birkaç gün önce Susan Miller’ın uluslararası astroloji sitesini okuyordum...Yıldız haritalarında hep sözedilen “Merkür’ün gerilemesi” türü, bize pek bir anlam ifade etmeyen kelimelerin ne anlama geldiğini anlatan uzun tekstini okuma fırsatını bulmuştum...İlginç şeyler söylüyordu Susan Miller...“Evren’de olan şeyler, aşağılarda bizim dünyamızda da aynen olur... Astrolojinin öngörüsü budur...” diyordu...Merkür’ün güneş etrafında dünyadan çok daha hızlı döndüğünü hatırlatarak, “Daha hızlı döndüğünden dünyaya yaklaşır ve uzaklaşır... Dünyayı her geçişinde arkasında sanki bir toz bulutu” bırakır ifadesini kullanıyordu...***Anlamı şuydu;Yıldızlar dünyasında meydana gelen döngüsel değişimler, dünyayla yakınlaşmalar uzaklaşmalar, yıldızlardaki hareketler, birebir insan hayatlarında da aynı etkilere sahipler... Yıldız hareketleri direkt olarak dünyada insanlar arasındaki hareketleri de belirliyor...” İşte bu Susan Miller 2012’nin başındaki ilk 9 ayda “Türkiye’nin büyük değişimlere, dağılmalara, yıkılmalara ve yeniden yapılanmalara” sahne olacağını söylüyor...“Çok zor geçecek ama sonra çok hayırlı olacak Türkiye için...” diyor...***Son aylarda inanılmaz bir dağılmanın, yıkılmanın ve yeniden yapılanmanın olduğunu görüyorum zaten çevremde...Futbol dünyası; şike olayından sonra bütün aktörleri ve düzeniyle yeni bir değişime doğru gidiyor...Besbelli, önümüzdeki aylarda bu değişim hızlanacak ve yeni bir yapılanmaya gidilecek...Televizyondaki rating şikesi bir başka depremin habercisi aslında...Futbol ve televizyon dünyası “milyarlarca dolar paranın aktığı, değiş tokuş yaptığı mecralar...”Futbol ve televizyon dünyasının aktörleri, sıradan insanlar değil...Türkiye’de paranın toplandığı istasyon merkezler oralar...Buralara yönelik operasyonlar, toplumun damarlarında altüstler yaratacak derecede büyük olur...***Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı derken, 28 Şubat sürecinin de soruşturmaya tabi tutulacağı görülüyor...Tüm bu süreçler çok sancılı geçecekler...Susan Miller 2012 yılının ilk 9 ayında “Türkiye’nin çok sancılı bir süreç geçireceğini söylerken” bunlardan mı söz ediyor bilmiyorum, fakat çevremdeki bütün olaylar her şeyin altüst olacak şekilde değişmekte olduğunu haber veriyorlar...Aktörler değişiyor...Değer yargıları değişiyor...Tarihe bakış değişiyor...Geçmiş değişiyor...Gelecek değiştirilerek şekilleniyor...***Şu anda bu keşmekeşin ortasındaki görünüm, ülkenin bir toplumsal cinnet geçirdiği izlenimi veriyor...“Biri Bizi Gözetliyor” evi yıllar önce televizyonda yayınlandığında, gösterilen tepkileri hatırlıyorum...“Ne oluyoruz?..” diyordu milyonlarca insan; “Yarışmacıların bütün hayatları gizlisi saklısı olmayan bir röntgen cihazının altında... Böyle hayat olur mu?..”Oysa Biri Bizi Gözetliyor evi bir yarışma eviydi...Yarışmacılar kendi gönüllü katılımlarıyla, haftalarca o evde kameraların görüntüsünün altında hayatı yaşıyorlardı...Şu anda ülkedeki milyonlar “gönüllü katılımcı olmadan zorunlu katılımcı” olarak Biri Bizi Gözetliyor evinin vazgeçilmez konukları...***Toplumun kirli çamaşırları ortaya çıkarken, her şey ortaya saçılıyor...Telefon tapelerinde insanların birbirlerine “hitapları” ortaya çıktıkça, günlük polemikler de “toplumsal bir cinnet halinin psikozuna” giriveriyorlar...En kirli çamaşırlar, en süfli ifadeler, en azgın ifadeli meczublar toplumun şöhret basamaklarını hızlıca çıkıvermeye başlıyorlar...Geçmişte meczub diye nitelenecek olanlar artık toplumun şöhretli birer üyesidirler...Cinnetin nerede duracağı belli değil...Aziz Yıldırım’ın Lig TV yöneticilerine bastığı “kalayın ve küfürün” tapeleri bir yandan ortaya çıkarken, diğer tarafta şöhretlerin günlük tartışmalarının, tapeleri aratmayan küfürlü diylalogları her tarafta tedavüle giriyor...***Susan Miller dokuz ay sonra nasıl bir hayırlı sonuç bekliyor bilmiyorum...2012’nin sonlarında bu toplumsal cinnet halinden ne çıkacak onu tam göremiyorum...Şu anda tünelin içinde kaybolmuş durumdayım... Umarım “karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığa en yakın andır...” özdeyişi geçerlidir...Dua ediyorum ki, Susan Miller’ın astrolojik olarak kehanetlerinin bir temeli vardır...Yoksa bu cinnet hali öldürecek hepimizi...*****ERMENİ SOYKIRIMI! YASASINI GEÇİRECEKSEN GEÇİR BE..! SIKTIN ARTIK...Gazeteciliğe başladığım tarih; 1980’in Ocak-Şubat aylarıydı...Dil biliyorum diye alelacele diplomasi muhabiri yapmışlardı beni...Gazetecilikte ilk izlediğimi hatırladığım olay, Türk diplomatlarını öldüren Ermeni Terör Örgütü ASALA’ya Fransa’nın verdiği destekti...O günler Fransa’ya Ermeni terör örgütüne destek vermesini kınamak için protesto notası verirdik...Türk diplomatları Paris’te vurulurdu...Yine Fransa’ya protesto notası verirdik...20 yaşında genç bir gazeteci olarak ilk izlediğim olay, Ermeni terör örgütü ASALA’ya, Fransa’nın verdiği destek ve Türkiye’nin Fransa’ya verdiği notaydı...***1980’in Ocak’ından, 2012’nin Ocak’ına geliyoruz...32 yıl geçti ve yine aynı terane değişmedi...Şimdi de, “Ermeni soykırım yasası geçer mi geçmez mi onu konuşuyoruz ve yine Fransa’ya protesto notası veriyoruz...”Bir insanın ömründe 32 yıl uzun bir süre...Üstelik bu 32 yıl benim meslek hayatımın bütününe tekabül ediyor...32 yılda hayatımda ailem, kimliğim ve ülkem dışında hemen her şey değişti... Fakat Fransa’nın yaptıkları değişmedi...Bizim ona verdiğimiz cevap da...Olabilir Türkiye’nin cevabı değişmeyebilir...Fakat benim Fransa’ya cevabım artık değişti...Şöyle diyorum artık Fransa’ya...“Ne olur geçirin şu yasayı... Geçirmezsen Vallahi hatırım kalır... 32 yıldır aynı terane... Geçirirsen geçir arkadaş!.. Ne olacak ki?.. Ölüm mü var sonunda?.. Hadi kolay gelsin!..”
Bizim Ahmet (Hakan), eski köşe yazarı şimdinin aktif AKP milletvekili Şamil Tayyar’a tek taraflı köşe sahibi olmanın verdiği şehvetle “çakma”ya kalkmış...Uzun yazıp, lafı dolandırmış da esasen söylemek istediği şu:“Şamil; şike yasası bir daha geçerse istifa edeceğini söyledin edemedin... Tayyip Erdoğan talimat verdi, tırstın...”***Aslında Şamil Tayyar tam öyle dememişti...“Halk değişikliği kabul etsin istifa ederim” demişti, Meclis’ten geçerse değil...Fakat diyelim ki Ahmet‘in dediği gibi, Tayyip Erdoğan bastırınca, Şamil Tayyar ikinci kez itiraz edemedi ve tırstı...Ahmet de tırsmayı kolladı ve çaktı...Buna bir itirazım yok...Benim itirazım Ahmet‘in ahlak anlayışına...Biliyorsunuz ahlaklı davranmak, “kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamak” olarak tanımlanabilir...Örneğimizden gidecek olursak...Şamil Tayyar’ın patronu Tayyip Erdoğan...Ahmet Hakan’ın patronu da Aydın Doğan...Ahmet cengaverlik yaparken, durup bir aynaya bakacaksın arkadaş...Sen Aydın Doğan’a karşı, ne zaman ne yazdın Hürriyet’te, var mı söyle de bilelim...Öyle çakma eleştiriler değil kast ettiğim...Harbiden Aydın Doğan’ı eleştirme cesaretini buldun mu kendinde o gruba geçtikten sonra?..Eleştir demiyorum...Kendi patronunu eleştirdin mi ki, başkasını eleştiremedi diye tırstı şeklinde suçluyorsun...Ahmet...Benim bildiğim sen eski yayın yönetmenin Ertuğrul’a bile çakamazsın...Nerede kaldı patronun?..Arkadaş neye ifrit oluyorum biliyor musun?..Dürüst olmamana...Çifte standartlı olmana...Kendin tırsarken ve Tayyip Erdoğan’dan korkarken zavallılaşmana...Başkasının tırsmasını kollarken ise canavarlaşmana...Fikrine karşı çıkıyorum diye düşünüyorsun...Oysa fikrine değil; cibilliyetine karşıyım Ahmet!..*****CARVALHAL’İN KENDİ YILDIZINI BULACAĞI GİZEMLİ TESADÜF...Portekiz’in mütevazi bir kentinde; Braga’da dünyaya geliyor Carlos Carvalhal...Portekiz’in üçüncü büyük kenti Braga...Aynı kentte futbola başlıyor...Aynı küçük kentin takımı Braga’nın genç takımında oynuyor...Profesyonel futbolcu olarak ilk oynadığı takım da doğduğu ve büyüdüğü Braga takımı...Üç kez değişik aralıklarla, kendi şehrinin takmında oynadıktan sonra gün geliyor futbolu bırakıyor...Teknik direktör oluyor...Hayat değişmiyor, doğduğu ve büyüdüğü yuvaya Braga’ya teknik direktör oluyor...***46 yaşındaki Carvalhal’in hayatında Braga’nın çok önemli bir rolü var...Doğduğu kent...Futbola başladığı kent...Profesyonel futbola ilk adım attığı kent...Teknik direktörlük yaptığı kent...Sonra hayat Carvalhal‘i Avrupa’nın en Batı’sından en Doğu’suna getiriyor...Braga’da başlayan futbol hayatı, İstanbul’a Beşiktaş’a uzanıyor...Carvalhal yardımcı olarak geldiği Beşiktaş’ta, “İnanılmaz bir kariyer sıçraması gerçekleştirerek UEFA’dan grup birincisi olarak çıkıyor...”***Sırada Avrupa Kupası’nın 16 takımından biri olmak ve çeyrek finale çıkmak var...Çeyrek finale çıkması için, dün kurada çıkan rakibi geçmesi lazım Carvalhal’in...Onu geçerse Carvalhal’in bugüne kadar tam patlayamamış kariyeri patlayacak, önüne geçilemez bir başarıya doğru kanat çırpacak...Rakip, Carvalhal’i futbolcu ve teknik direktör yapan Braga...Kendi şehrinin insanına, kendi yetiştiği yuvaya karşı; rakip Beşiktaş’ın başında teknik direktör olarak sahaya çıkacak...“Tesadüf işte” diyenler mutlaka vardır...Oysa hayatın tesadüf diye karşımıza çıkardıkları aslında “tesadüf” değildir...Başka bir deyimle “tesadüfler esasen tesadüf değillerdir...” ***Carvalhal kendi doğduğu yuvayı, elerse, Avrupa’da genç bir teknik direktör olarak büyük yankı yaratacak...Genç ve henüz büyük başarılara imza atmamış bir teknik direktör için, Beşiktaş’ı ilk senesinde UEFA’da çeyrek finale çıkarmak önemli bir başarı...Şimdiden Atletico Madrit’in Carvalhal’le ilgilendiği haberleri geliyor...Brega’yı geçerse, çeyrek finalde muhtemelen Atletio Madrit’le karşılaşacak Carvalhal‘in Beşiktaş’ı...Mucize bir kere başlamaya görsün tesadüfler arka arkaya gelir...***Bazen hayat, “büyüyeceğiniz ve yıldızlaşacağınız anı, kendiniz ve geçmişinizle hesaplaşma anınız haline getirir...”Kendinizle ve geçmişinizle hesaplaşıp onu aşarsanız, patlarsınız...Aşamazsanız, yıldızlaşamazsınız... Carvalhal’in başına gelen “tesadüf” işte bu gerçeğin tezahürüdür...Portekizli genç adam “kendi doğumunu ve geçmişini temsil eden Braga’yı”, Beşiktaş’ın başındayken yenip tur atlarsa, kendisini aşmış ve yepyeni ufuklara doğru yol almaya başlamış olacak...Kendi yıldızını kendisi bulmuş olacak...İnsanın kendi başına gelmesini isteyeceği kadar güzel bir tesadüf onun başına gelen...***20 yaşında genç bir üniversite öğrencisiyken sabahın kör karanlığında yağmurun ıslattığı Paris’ten ayrılırken, “Bir gün sana başka türlü döneceğim Paris” diye içimden geçirmiştim... Onbeş yıl sonra yaşamımın en önemli televizyon transferini Paris’te imzaladığım bir sözleşmeyle gerçekleştirmiştim...Paris’teki o sözleşme, hayatımı bütünüyle değiştirmişti...Carvalhal’in Braga’yla oynayacağı maç, esasen Beşiktaş’ın maçı değil sadece...Beşiktaş’tan çok Carvalhal‘in maçı o maç...Carvalhal denilen o genç sempatik Portekizli’nin bundan sonraki mesleki hayatı için merakla maçın sonucunu beklemekteyim...Beşiktaş’tan öteye insani bir merak benimkisi...*****TÜRKİYE’YE KARŞI AMERİKA BİR YANDA, FRANSA VE ALMANYA DİĞER YANDA...Kaşif Kozinoğlu’nun mektuplarına da yansıyan gerçek artık ayan beyan ortada gözüküyor...AKP iktidarının 9. yılında Amerika, Türkiye’yi çok önemli bir stratejik müttefik olarak görürken, bütün gücüyle desteğini arkasına verirken, Fransa ve Almanya, Türkiye’ye açıktan mesafe koyduğunu, saklamaya gerek duymuyor...Çok ilginç bir durum var ortada...Batı ittifakının Amerika ve Avrupa’nın iki devi olan Almanya ve Fransa, Türkiye siyasetinde ayrışıyorlar...Başkan Obama ve Amerikan yönetimi, Türkiye’de iktidarın performansından ve yönetim tarzından hayli memnun ve bunu her fırsatta dile getiriyor...Amerikan medyası da yönetimdeki bu düşüncelere paralel olarak, Tayyip Erdoğan ve yönetimine destek yazılarla dolup taşıyor...***Ancak buna karşın Almanya ve Fransa her ortamda Türkiye ve iktidardaki AKP’yle dipten gelen şiddetli sayılacak bir çatışmayı göze alıyor...Mesafe koyuyor her olayda bu iki ülke Türkiye’ye...Merkel de Sarkozy de Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğine sonuna kadar karşı çıkıyorlar...“Ancak ayrıcalıklı ortak olabilir...” diye bir parmak bal çalıyorlar...Tayyip Erdoğan, Merkel’e “Almanya’da PKK’ya yapılan yardımların astronomik boyutlara ulaştığını” söylüyor...“Önlem almıyorsunuz” diyor...Almanya son olarak Bedrettin Dalan’ı Türkiye’ye iade etmeyeceğini söylüyor...Gerekçesi şöyle:“Hakkında ağırlaştırılmış müebbet istenen eski bir siyasi sanığı iade edemeyiz...”Bu kararını diplomatik gizli yazışmalarla değil, açıçtan kamuoyuna deklare ediyor Almanya...Bir anlamda ikili kılıçları çekiyor...***Şimdi Fransa, Ermeni soykırımını! reddedenlere hapis cezası veren kararı çıkartmak üzere meclis gündemine alıyor...Elbette Dalan‘ın iadesiyle Ermeni tasarısı birbiriyle kıyaslanmayacak iki karar...Ancak aralarında çok önemli bir ortak nokta var...Bu kararlar son tahlilde, AKP hükümetini “sıkıştırmaya ve rahat nefes alamaz hale getirmeye” yönelik kararlar...Avrupa’nın iki devi, Türkiye’deki hükümetle her mecrada hissedilir bir bilek güreşine giriyor... Elbette Amerika’nın dünyadaki etkisi şu anda Avrupa’nın iki devinin çok üzerinde...Fakat yine de her ikisi de ilginç bir meydan okuma içindeler Türkiye meselesinde...Merkel ve Sarkozy ikilisini böyle anlamak gerek...Ermeni tasarısı sadece Ermeni tasarısından ibaret değil...Türkiye, Amerika’yla, Fransa ve Almanya’nın başını çektiği Avrupa hesaplaşmasında, kendine uzakta bir dünya kurmaya hazırlanıyor...“Batı’ya yaklaştıkça, Avrupa Birliği’ne gireriz” tezi, geçerliliğini önemli ölçüde yitiriyor...Türkiye, Amerika’ya yakınlaştıkça, Avrupa’ya uzaklaşıyor...
Bütün üniversite yaşamı boyunca, “Bize neden bu kadar gaddar ve duyarsızlar?” diye söylenip durdum...Ankara’da Siyasal’ın Gazetecilik Bölümü’nde okuyordum...“Bir parça niye bizi dinlemez bunlar?..” diye kendim sorar, kendim cevaplayamazdım...Mitingler yaptığımız, taşlı sopalı olayların göbeğinde kaldığımız, kurşunların ortasında etten ve kemikten hedef kaldığımız, tartaklana tartaklana azaldığımız günlerdi o günler...Yalvardığımı hatırlıyorum içimden...“Birileri bizi dinleseler ya...” diye...***Heyhat!.. Ne gelen oldu ne giden... Şiddetlene şiddetlene sürdü gitti o düzen...Sonunda yıldım...Okul bitmeden kendimi bir haber ajansına ve gazeteye attım...Neredeyse bir yıl beş kuruş para almadan çalıştım... Mutluydum...Huzurluydum...En azından tartaklana tartaklana azalmıyordum...Kimse beni dinlemese de, ben bir meslek öğreniyordum...Basın toplantısına gidip soru sorduğum zaman en azından muhatabım sorumu dinliyordu...Kendimi “adam gibi” hissediyordum...Sivrisinek gibi değil...Okula gitmeyi canım hiç istememeye başlamıştı...Gazetede gece gündüz çalışıyordum...Sıra okula gitmeye geldi mi, ayaklarım ters gidiyordu...***Gençliğe karşı olabildiğince gaddarlığın, kibrin, anlayışsızlığın ve tahammülsüzlüğün olduğu günlerdi...Hayatım boyunca izi hiç silinmedi...Yıllar sonra üniversite kampüslerinde söyleşilere katıldığımda, öğrencilerin protestolarına bile hep gülümseyerek, sevecenlikle karşılık verdim...Yaşadığım o gaddar gençlik günlerini hiç unutmadım...Dün Gazi Üniversitesi’nde Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, kendisini protesto etmek isteyen öğrenciyi korumalar götürürlerken, “Durun” diye bağırdığını gördüm...Nesimi Yiğit Eryılmaz isimli arkadaşı korumalar karga tulumba götürürlerken, durun deyip, genci masaya mikrofon başına çağırmasını gözlemledim...Genç Nesimi arkadaşın arka arkaya sıraladığı protestoları dinlerken, ne kadar olgun ne kadar duyarlı davrandığını fark ettim...***Bakan’ın bu tavrına karşın hiç geri adım atmadı aslında Nesimi arkadaş...“Öğrenciler protesto ettiler diye içeri alınıyorlar, aylarca tutuklu kalıyorlar...” dedi...“Siz demokratiğiz diye algılanmak için böyle davranıyorsunuz... Oysa bu davranışınız antidemokratik olan bu gerçekleri değiştirmiyor...” diye devam etti...Bakan, bunu da müdahale etmeden aynı olgunlukla dinledi...Sonrasında, Bakan’la Nesimi arkadaş beraber çıkmışlar okuldan...Öğrenciyi Bakanlığa davet etmiş, o da “Belki bir gün gelirim” demiş Bakan’a...Gider ya da gitmez...Hiç önemi yok, Bakan’la anlaşırlar veya anlaşmazlar...Aslında “anlaşmamaları” anlaşmalarından daha evladır...Anlaşamazlarsa, Türkiye’de sağlıklı bir demokrasi işliyor demektir...Anlaşırlarsa ortada bir “tek tip”likten söz edilebilir...***Gençliğin, protestoların ve demokrasinin sorunu anlaşmak ve anlaşamamak değildir...Sorun muhatap alınmaktır, daha doğrusu muhatap alınmamaktır......Enerji Bakanı’nın dün yaptığı, gösterdiği olgunluk “kendisini protesto eden öğrenciyi muhatap almaktır...”Anlaşmalarını beklemiyorum...Anlaşmasınlar zaten!..Muhatap alsınlar birbirlerini...Her ikisi de karşısındakini protesto edecek kadar zıt olan fikirleriyle bir arada barış içinde yaşabileceklerini ve protesto edebileceklerini bilsinler...Demokrasilerde insanlar barış içinde birbirlerini muhatap alırlar ve protesto edebilirler...Muhatap alınan insanlar, birbirlerine silah çekmez, hatta muhtemelen yumurta da atmazlar...Öğrencileri “gizli örgütler yönlendiriyorlar” lafı, bilgiye dayansa da izana aykırıdır...O günlerimi hatırlıyorum da...Etrafım vızır vızır örgüt kaynamaktaydı...Örgütlere değil adam yerine konup muhatap alınmayaydı bütün özlemim...Cambridge’te, Paris’te, Berlin’deki okullarda “adam yerine konan üniversite gençlerini görmüş, onlarla yaşamış ve hiç unutamamıştım...”Cambridge’in yeşil çimlerine uzanıp yıldızları seyrettiğim geceleri hatırlıyorum şimdi...Adam yerine konmayan bir üniversite gençliğinin, huzursuz girdaplarında sürüklenip durmuştum...Enerji politikanızı bilmem...Fakat gençlik politikasında sınıfı geçerseniz beni çok mutlu edersiniz...*****RATİNGLER KONUSUNDA SAFLIĞIM!..Yıllarca AGB’nin “Rating ölçümleri ne derece doğrudur” yolundaki sorular sorulduğunda, hep şunu söyledim:“AGB veya özel başka bir uluslararası rating kuruluşu olmalı... Bu işi devletin bir kurumu yaparsa sorun çıkar... Devletin kurumunda deneklerin seçiminde ‘devlete hakim ideolojisinin’ yönlendirmesi olabilir... Oysa bütün televizyonların abone olacağı ve birbirini doğal olarak denetleyeceği uluslararası kabul görmüş özel bir rating kuruluşu daha özgürlükçü ve demokratik olacak...”***Zavallı ben!..Bazen saflığımın ve nahifliğimin ulaştığı Peter Sellers’vari halim beni güldürüyor...Türkiye’nin ana haber bülteni rating rekorlarını yedi yıl boyunca 365’er günden tam iki bin beşyüz gün elinde bulunduran ben, halen ratinglerin “birbirini marke eden farklı abonelerle serbest liberal düzende temiz bir şekilde devam edeceğini” zannedebiliyorum... Yılda 3 milyar dolarlık pastanın bir elden diğer ele kayabilmesi için neler yapılabileceğini unutup “fair play yaşanabileceğini” sanıyorum...Hep düşünmüşümdür...Çok yakın ve işimden dolayı içinde bulunduğum çevremde futboldan televizyona, darbelerden çetelere; olup biten bütün bu olaylardan beni koruyan gizli güç nedir diye?..Sanırım yıllar önce Peter Sellers’ın Bahçıvan filmindeki halidir, benim gizli korunaklı gücüm...Çevresindeki tuzaklara, oyunlara ve onu zor durumda bırakacak sorulara hep, “küçük bahçesindeki çiçeklerin yalın gerçeğiyle” cevap verir o filmde Peter Sellers...Gerçekte bir bahçıvandır çünkü o...Bütün cevapları çiçeklerin dünyasının bahçıvan gerçekliğidir...Çevresindeki tilkiler, kurtlar, onun nahif cevaplarında hep bir “hikmet” var zannederler ve o cevapları “vecize” haline getirirler...Oysa zavallı Peter Sellers gerçekten kendi bahçesindeki çiçeklerin dünyasının gerçekleriyle yanıtlamaya çalışmaktadır onca siyasi ve ekononomi içerikli tuzak soruyu...Bu şekilde cevaplaya cevaplaya “büyük bir adam” oluverir...***Televizyonlarda 3 milyar dolarlık reklam pastasının döndüğü bir dünyada ratinglerin sarsılmaz imparatoru olduğum günlerde, benim ve gizli kamerayla nice rüşvet ve yolsuzluğu belgelemiş arkadaşlarımın; ne AGB’de çalışanlardan haberi vardı ne de AGB’nin deneklerinin kim olduklarından...Biz sadece işimiz olan haberciliği yapardık...Deneklerin kim olduğunu değil bulmak, düşünmek bile fair play’e aykırı rezil ve bir durum gelirdi bizlere...***Organize polisin şu anda araştırdığını izlediğim olaylar aslında buzdağının görünen minik kısmı...Yapımcılarla reklamcılar arasında televizyon kanalları devreden çıkartılarak yapılan anlaşmalara ve ortaklıklara bakıldığında “Pandora’nın sihirli kutusu” açılır...Ratinglerin ve deneklerin tamamen hariç tutulduğu milyar dolarlık pastaların “televizyon dünyasında nasıl bölüşüldüğüdür” konu...Oralarda kimlerin, hangi operasyonlarla ayaklarının kaydırıldığı, milyarlarca dolarlık kazanç ve reklam pastasının nasıl yönlendirildiği meselesi gelir gündeme...Rating şike soruşturmasında neler ortaya çıkacak bilemem, bu arada dikkat edilmesi gereken konu, televizyon ve şov dünyasının hiçbir şekilde güvenilmez, inanılmaz kıvrak, manipülasyona sonsuz derecede açık, birbirini olur olmaz gammazlamaya müsait, ele avuca gelmeyen kaygan yapısıdır...Zaten bu kaygan ve güvenilmez yapının bizzat kendisidir, televizyon dünyasını Organize Şube’nin soruşturmasına maruz bırakan...
Birkaç hafta önceydi...Fenerbahçe’nin bir maç yazısını yazdırırken, “Takım olağanüstü dönemden geçiyor diye Emre’ye bir haller olmuş... Kendinde önemli güçler olduğunu vehmediyor... Bu davranışları Fenerbahçe’ye zarar veriyor...” anlamında sözler sarfettim...Üzerinden iki üç hafta geçti ki olay patladı...Daha doğrusu Aykut Kocaman patladı...Emre’nin takım arkadaşlarına durmaksızın patlamasına, Aykut Kocaman “yeter artık” diye patladı...Fakat egosu sınırları aşmış olan Emre bu çıkış karşısında da pes etmedi...Aykut Kocaman’a da patlayarak “sen nasıl benimle böyle konuşuyorsun” mealine gider yapan sözler söyledi...***Yöneticilik yaptım, bilirim...Böyle durumlarda Hoca’nın raporu esastır...Kadro dışı kalma kararını yönetim kurulu verir, fakat kurul Hoca’nın isteklerinin dışında bir karar vermez böyle günlerde...İki nedenle...Fazladan inisiyatif koyarak, Hoca’yı mutsuz etmek istemez...Sorumluluk alıp, yarın kendisinden “hesap sorulmasına” maruz kalmayı arzulamaz...İlerde tartışma yaratacak, tehlikeli durumlarda yönetim kurulunun “taraf olmaması, topa hemen girmemesi” esastır...Bu yarın sular durulduğunda, yönetim kurulunun “devreye girmeye takati kalsın” diyedir...***Nitekim Emre’nin, Hoca’sına çıkıştığı saatleri izleyen gün boyu tüm televizyonlar ve internet siteleri “Emre kadro dışı kaldı” başlıklarıyla haber geçiyorlar...En sonunda “bilinmedik bir el devreye giriyor” ve gece yarısını geçen saatlerde, “Emre kadro dışı değil... Bu kararı yönetim verir... Yönetim toplanıp bu kararı vermedi... Yönetim, Hoca’yla futbolcunun arasını bulacak...” deniyor... Olayı izlerken “şaka gibi geliyor” bana her şey...Emre’nin Fenerbahçe içinde inanılmaz bir gücü var, bunu görüyorum...Bu gücün Emre’nin oynadığı futboldan kaynaklandığını düşünmek safdillik olur...Öyleyse nedir Emre’deki gücün kaynağı?..Şöyle diyor:“Kadro dışı bırakılmam söz konusu değil... Yapmamış olduğum bir hatadan dolayı ceza çekmem...Küçük olduğum için ‘ben’ özür diledim...Aykut Kocaman’a çok saygı duyuyorum...Bu bir milat mıdır değil midir bilmiyorum...Ayinesi iştir kişinin...”***Bu sözler dün akşam 18’de Emre’nin yaptığı basın toplantısında kendi ağzından söylediği sözlerdir...Sözlerin içinde “özür” kelimesi geçebilir...Oysa “özürlere esas olması gereken pişmanlık ve hatalı olma hali” yoktur Emre’de...Emre; pişman olduğu veya hatalı davrandığı için değil, “küçüğü olduğu için Aykut Kocaman’dan özür dilediğini söylemekte...”Sanki muhatabı takımda beraber oynarken tartıştığı Cristian‘dır...***Özür dilemek zorunda olduğu kişinin kendi üzerindeki tek otorite olan Hoca’sı olduğunu bile unutmuş gözükmektedir Emre Belözoğlu...Bu hiçbir futbolcunun sahip olabileceği bir güç değil...Real Madrid’in yıldızı Guti’nin, Carvalhal gibi genç ve mütevazı bir Portekizli Hoca karşısında bile bu gücü yoktu...Parmağını işaret ettiği gibi kendisini kadro dışında buldu dünyaca ünlü yıldız...Emre gibi davranmaz fakat iddia ediyorum, Alex böyle davransa kapı gösterilir kendisine Fenerbahçe’de...Nedir bu Emre’nin gücü?..Nereden geliyor bu güç?..Bu çocuk kendisine kimi dayanak aldığını zannediyor da böyle afra tafrayı son raddesine kadar sürdürüyor?..32 yıllık gazeteciliğin, futbolun içinde geçen onca yılın birikimi; bende “çok derin izlenimlerle dolu çarpıcı bir hissiyat bırakıyor” muhakkak ki...Vah yazık diyorum Fenerbahçe’ye...Vah ki ne vah...*****CANLI YAYINDA RÜŞVETİN 10. YILINDA TELEVİZYONDA ŞİKE SKANDALI...Dün “televizyonlarda şike operasyonu” başlamadan önce eski haber müdürüm Taner (Dileklen) aradı...Kanaltürk’te iç yapımlar müdürü...“Televizyon programının ortasında rüşvet pazarlığı yaptırıp, numaraları alınmış paraları saptayarak, polise canlı yayında baskın yaptırdığımız ve canlı yayında naklen rüşvet verilmesini yayınladığımız o Ateş Hattı programının 10. yılıydı 8 Aralık tarihi” dedi...“Yapma Taner” dedim, “10 yıl oldu mu?..”Polisle birlikte kamera beni çekerken, stüdyodan kalkıp Taner’e rüşvetin verildiği yere gidiyordum...Bunca yıllık yayıncılığıma karşın kalbim küt küt atıyordu...Polis kelepçelerini hazırlamış arkamdan geliyordu, rüşvet veren kişilere suçüstü yapıp yakalamak üzere...Stüdyoda seyirciler bekleşiyordu ne yapacağım diye...***Rüşvet veren kişilerin cep telefonlarını bir vesileyle kapattırmıştık...Yayında tanıdıkları birileri onları rüşvet verirken görür de telefonla uyandırır diye...Rüşvetçiler; rüşvet verirken bütün Türkiye gizli kameradan onları izliyordu...Rüşvetçilerin ise bundan haberi yoktu...Onlar işini halledecek diye Meclis’te çalıştığını zannettikleri Taner’e rüşvet paralarını veriyorlardı o sırada...Ben de dışarda bu rüşvetin verilmesini izliyordum polisle...Paralar verildikten sonra kapıyı açıp suçüstü yapılacaktı canlı yayında...Ateş Hattı stüdyosunda insanlar nefeslerini tutmuş bekliyorlardı...Her ihtimale karşı birisine bir şey olur diye bir ambulans tutmuştuk, dışarıda bekliyordu...***O zamanlar bir ünlünün ettiği “Rüşvetin belgesi mi olur pe...nk” sözünden esinlenmiş, “O belgeyi canlı yayında biz çıkartırız” demiştik...Paranın verildiği kapıdan içeri girerken, kötü olmuştum...Rüşvet verdiği görüntülenen adamların, üzerine gidememiştim...Onlara kamera tutmakla yetinmiştim...Soru bile sormamıştım canlı yayında...Ne olur ne olmaz, “inme” iner adamlara diye...***Nerden nereye?..Habercilik yaparak, habercilik yaparken rating alarak, canlı yayında rüşveti belgeleyen televizyon yayıncılığından, dün geldiğimiz nokta televizyon yapımcılarının “rüşvet vererek rating cihazı bulunan evlerdeki deneklere manipülasyon yaptıkları iddasıyla” gözaltına alınmalarıdır...Bir televizyon yayıncısı, şöyle veya böyle kamu görevi yapan bir insan, nasıl yapabilir bunu?.. Hangi ihtirasla, saikle, rating cihazı bulunan deneklerin evlerini öğrenip, onları hediyelere ve paraya boğarak izlenme oranlarını değiştirmeye çalışır?..Umarım bu iddiaların hiçbiri doğru değildir...Umarım bunların hepsi, yalancıların, iftiracıların, çekemeyenlerin kuru iftiralarından ibarettir...***Yok eğer öyle değilse...Eğer bir televizyoncu böyle bir olayı yapmaya tevessül etmişse, o kirli düzenin aktörleri büyük bir töhmet altındadır...Bir haber merkezinin canını ortaya koyarak televizyon canlı yayınında, Türkiye’deki rüşveti canlı yayında naklen yayınlamasının 10. sene-i devriyesinde, televizyoncular yapımları için rüşvet vermekten gözaltına alınıyorlar...Rating almak ayıp değil...Ayıp değil dürüst habercilik yaparak, canını dişine takarak, rating almak...Ayıp olan, daha doğrusu günah olan vebali ağır olan, “rüşvet verip, ratingleri değiştirmek...”Dün A Haber’de Yayın Yönetmeni olan eski haber müdürlerimden Yüksel (Altıntaş) “Abi bu olay televizyonda şike skandalı olarak görünüyor... Araba göndereyim, ne olur canlı yayına bağlan...” dedi...Eski yönetmenim, şimdi SHOW TV Genel Müdür Yardımcısı Caner Erdem, eski spikerim Saba’nın programına gelmem için günlerdir yalvarıyor...Biraz beklesin arkadaşlar...Hele bir soruşturmalar ve sonuçlar ortaya çıksın...“Yayıncılığı kirletiyorlar” diye tukaka edilmeye çalışılan dürüst insanlar tarihin doğru yazılması için konuşacaklar az sonra...
“Sizin hiç canlı canlı kolunuzu kestiler mi?..Hiç elinizi uzattınız mı ocakta yanan ateşin üzerine?..Demir tokmakları başınıza başınıza...İndirdiler mi iri yarı adamlar?..Gözü dönmüş birileri kırdılar mı parmaklarınızı?..Tel örgülere takıldı mı sırtınız, yerlerde sürünürken?..Demir bir çubuk boğazınızdan girip boynunuzun arkasından çıktı mı hiç?.. İşte bunların hepsi bir anda benim başıma geldi19 yıl Baba’lık etmeye çalıştığım,Allah’ın bana emaneticanım gülüm hayatım her şeyim, bir tanem,Sebeb-i hayatım, evladım oğlum Nihad üç dakika içindeyok olası kollarımın arasında ölüp gitti.Yapacak hiçbir şeyim yoktu.Kapının camı, şahdamarını kesmişti...Fıskiye gibi kan fışkırıyordu...Kan fışkırıyordu;umutlarım, istikbalim, hayatım yerlere dökülüyordu.Bana yakın durması gereken ölüm,beni ölmeden öldürüyordu...Artık yaşamak canımı sıkmaya başladı...”***Oğlu Nihad 1996 yılının 31 Ağustos’unda ellerinde can verdi...Onun ölümü üzerine yazdı bu şiiri...Bir daha da kendine gelemedi...Ölümünden 20 gün önce, Tataristan’dan dönüyordu...Atatürk Havalimanı’nda bindiği taksi şoförü, pattadanak “Kemal Sunal’ın öldüğünü” söyledi...Çok sevdiği dostu kalp krizi geçirmişti...Çok kötü oldu, inanamadı...Müjdat Gezen’i arayıp; “Doğru mu?..” diye sordu...Karşısından “Evet” cevabı gelince, yanındakilere döndü, “Sıra bize geliyor” dedi...3 Temmuz gününde yaşandı bunlar...23 Temmuz’da kalp krizi geçirdi ve öldü...Oğlunun dinmek bilmeyen acısını, yüreğinden söküp atamamıştı...Çok sevgili dostu Kemal Sunal’ın ölümünü duyunca, katmerlenmiş acısına yüreği iflas etti, Erenköy’deki evinde ölüverdi...Cenk Koray dünya dostu, dünya iyisi bir insandı...Temmuz ayında öldü, nedense anma gecesini Aralık ayında yaptılar...Bir sürü kavgalı gürültülü insanı anma gecesine çağırdılar...Ne yapmak istiyorlardı bilmiyorum...Ancak televizyon ustası ünlü sunucu konukları arayıp da “Geliyor musun?..” diye sorduğuna göre, bir bildikleri vardı elbet...Anma gecesinde, kavganın, gürültünün, onları çeken kameraların, flaşların ne işi vardı onu da anlayabilmiş değilim...Hülasa, anma programında ve ertesinde her şey vardı!..“Ünlü sunucular, ünlü insanlar, organizatörler, starlar, yıldızlar, kavga, gürültü, kafaya geçirilen çanta, dayak yiyenler, dayak atanlar, küfür, kıyamet, patlayan flaşlar, canlı yayınlara görüntü sağlayan onlarca malzeme, ertesi günkü canlı yayınlar ve o geceyi tartışmakta olan insanlar...”Her şey konuşuldu, her şey söylendi...Her şey icik cıcık edilircesine işlendi...Bir tek Cenk Koray yoktu...Ondan hiç söz edilmedi sanki...Ellerinde can veren 19 yaşındaki Nihad’ın ölümünden sonraki dramını da kimse anlatmadı elbette...Cenk Koray’ın adına toplanmıştı güya onca kalabalık...Oysa Cenk Koray’ı hiç anmadı o kalabalık...Yapacak ve tartışacak daha önemli işleri vardı...Düşünüyorum da iyi ki anmadı...Hiç yakışmayacaktı çünkü...Onlar adına özür dilemeli miyim bilmiyorum...Böyle bir özre ihtiyacın var mı hiç sanmıyorum...Her neyse...Ben seni çok özledim sevgili dost...Umarım biricik oğlunla mutlusundur oralarda...*****EVLİLİK VE EVLİLİK DIŞI CİNSEL HAYAT...Yılmaz Dağdeviren (Bu Dağdeviren’in Elif Dağdeviren’in babası Yılmaz Dağdeviren’le bir ilgisi yok...) isimli bana sürekli mail gönderen okuyucum “Fanteziler ve evlilik” başlıklı bir e-mail atmış...Şöyle;Biri nişanlı, diğeri sevgilisiyle yaşayan, üçüncüsü de evli üç kadın kendi aralarında konuşurlarken, erkeklerine fantezi yaşatmaya karar verirler...Üçü de ertesi akşam aynı şeyleri giyerek, sevgili, nişanlı ve kocalarını karşılayacak sonra da ne olduğunu, ne yaşadıklarını birbirlerine anlatacaklardır...***Kıyafet olarak siyah deri büstiyer, jartiyer ve siyah maskeyi seçerler... İki gün sonra bir araya geldiklerinde önce nişanlı kadın anlatmaya başlar:“Deri büstiyeri giydim, jartiyeri taktim, maskeyi de takıp nişanlıma kapıyı öyle açtım...Beni görünce ‘Sen benim hayatımın kadınısın’ dedi ve bütün gece seviştik...”***Nişanlı kadının arkasından sevgilisiyle birlikte yaşayan kadın anlatır: “Ben de büstiyeri, jartiyeri giydim...Maskeyi de takıp, üstüme bir pardesü geçirdim...Onun ofisine gittim...İçeri girip kapıyı kapatıp pardesüyü açtığımda hiçbir şey demeden beni masaya yatırdı ve saatlerce seviştik...”***O da bitirdikten sonra sıra evli olan kadına gelir...Anlatmaya başlar:“Ben de çocukları anneme yolladım...Işıkları kıstım, jartiyer ve deri büstiyeri giyip maskeyi taktım, kocama kapıyı öyle açtığımda bana ne dedi biliyor musunuz?..”‘Selam Batman, bu akşam yemekte ne var?’***Bir fıkra bu...Gülümsemek için gönderilmiş...İsteyen gülümsemekle yetinmez düşünmeye de gerek duyar...İster gülümseyin, ister düşünün, ister siz de deneyimleyin...Ne isterseniz yapın...Fakat keyfinizi bozmayın...*****SERDAL ADALI HAYATA MERHABA DEMELİ...Onu ilk tanıdığımda ne kadar duygusal bir insan olduğunu hemen fark etmiştim...O muzip gülümsemesi, ağır oturup ağır kalkmaya özen gösterirken iki arada bir derede çocuk gibiduygularını belli etmesi, futbolu sevmesi, hayatı sevmesi, insanları sevmesi, kalender ve çelebi duruşuyla birleştiğinde “sıcak kanlı, dost canlısı bir insan” portresi çıkıyordu karşınıza...Paraya para demeyen insanlardandı...Dostluk ve insanlık gibi değerler onun için paradan daha değerliydi...Bonkördü...Parada da sevgide de...***Avusturya’dan ifade vermek için gelip de, cezaevine girdiğinde “nasıl bir duygu tutulmasına uğradığının” farkındaydım... Hiç tamhin etmediği bir dünyaya, hiç tahmin etmediği bir zamanda, hiç tahmin etmeyeceği bir olaydan düşüvermişti...Olayları sindirmesi ve ne olduğunu anlayabilmesi bile zaman alacaktı, nerede kaldı yaşadığı yeri sindirmek?..Çok zor günler geçirdiğini tahmin ediyordum...Cezaevinde içine kapandığını, pek az kişiyle görüştüğünü ve çevreye karşı bir küskünlük içerisine girdiğini öğrendim...Duygusaldı...Bu olaylara hiç alışık değildi...Dışardakiler ne olduğuna anlam veremiyordu, içerdeki nasıl anlam verecekti ki?..***Günler, haftalar, aylar geçti...Serdal Adalı yepyeni bir yönetici olarak girip, 10 milyon lira verdiği “futbol aşkının” nasıl bir anda cezaevi mecrasına sürüklendiğini fark edemediği üzüntü dolu günler geçirdi...Şimdi o azap dolu günleri geçirmiş, hayli kilo vererek yenilenmiş, yepyeni bir insan olarak çıkıverdi beş ay kaldığı cezaevinden...Dostu ve kendisini çok seven bir arkadaşı olarak şunu söyleyebilirim...Bu ağır ve meşakkatli dönemde, Beşiktaş camiasındaki dostları onu zinhar yalnız bırakmadılar...İçerdeki dünyayla, dışardaki dünya farklıdır...O beş ay dışarıyı anbean yaşayan bir dostu olarak söyleyebilirim ki, onun sıcak dostluğuna aykırı olabilecek bir şeyi kimse yapmadı, yapmazdı, yapamazdı...Ailesinin yanında sevgiyle yaralarını saracak, güç ve moral depolayacak sevgili Adalı...O Beşiktaş’ın temel direklerinden biridir...Hep de öyle kalacak...Kartal artık yuvasındadır...Özgür olarak iki arkadaşıyla birlikte Beşiktaş’ın bu akşamki UEFA son grup maçını seyredecekler...Özgürlüğüne yeni kavuşan üç Kartal için oynamalısın bugün Beşiktaş...