“Sizin hiç canlı canlı kolunuzu kestiler mi?..
Hiç elinizi uzattınız mı ocakta yanan ateşin üzerine?..
Demir tokmakları başınıza başınıza...
İndirdiler mi iri yarı adamlar?..
Gözü dönmüş birileri kırdılar mı parmaklarınızı?..
Tel örgülere takıldı mı sırtınız, yerlerde sürünürken?..
Demir bir çubuk boğazınızdan girip boynunuzun arkasından çıktı mı hiç?.. İşte bunların hepsi bir anda benim başıma geldi
19 yıl Baba’lık etmeye çalıştığım,
Allah’ın bana emaneti
canım gülüm hayatım her şeyim, bir tanem,
Sebeb-i hayatım, evladım oğlum Nihad üç dakika içinde
yok olası kollarımın arasında ölüp gitti.
Yapacak hiçbir şeyim yoktu.
Kapının camı, şahdamarını kesmişti...
Fıskiye gibi kan fışkırıyordu...
Kan fışkırıyordu;
umutlarım, istikbalim, hayatım yerlere dökülüyordu.
Bana yakın durması gereken ölüm,
beni ölmeden öldürüyordu...
Artık yaşamak canımı sıkmaya başladı...”
Oğlu Nihad 1996 yılının 31 Ağustos’unda ellerinde can verdi...
Onun ölümü üzerine yazdı bu şiiri...
Bir daha da kendine gelemedi...
Ölümünden 20 gün önce, Tataristan’dan dönüyordu...
Atatürk Havalimanı’nda bindiği taksi şoförü, pattadanak “Kemal Sunal’ın öldüğünü” söyledi...
Çok sevdiği dostu kalp krizi geçirmişti...
Çok kötü oldu, inanamadı...
Müjdat Gezen’i arayıp; “Doğru mu?..” diye sordu...
Karşısından “Evet” cevabı gelince, yanındakilere döndü, “Sıra bize geliyor” dedi...
3 Temmuz gününde yaşandı bunlar...
23 Temmuz’da kalp krizi geçirdi ve öldü...
Oğlunun dinmek bilmeyen acısını, yüreğinden söküp atamamıştı...
Çok sevgili dostu Kemal Sunal’ın ölümünü duyunca, katmerlenmiş acısına yüreği iflas etti, Erenköy’deki evinde ölüverdi...
Cenk Koray dünya dostu, dünya iyisi bir insandı...
Temmuz ayında öldü, nedense anma gecesini Aralık ayında yaptılar...
Bir sürü kavgalı gürültülü insanı anma gecesine çağırdılar...
Ne yapmak istiyorlardı bilmiyorum...
Ancak televizyon ustası ünlü sunucu konukları arayıp da “Geliyor musun?..” diye sorduğuna göre, bir bildikleri vardı elbet...
Anma gecesinde, kavganın, gürültünün, onları çeken kameraların, flaşların ne işi vardı onu da anlayabilmiş değilim...
Hülasa, anma programında ve ertesinde her şey vardı!..
“Ünlü sunucular, ünlü insanlar, organizatörler, starlar, yıldızlar, kavga, gürültü, kafaya geçirilen çanta, dayak yiyenler, dayak atanlar, küfür, kıyamet, patlayan flaşlar, canlı yayınlara görüntü sağlayan onlarca malzeme, ertesi günkü canlı yayınlar ve o geceyi tartışmakta olan insanlar...”
Her şey konuşuldu, her şey söylendi...
Her şey icik cıcık edilircesine işlendi...
Bir tek Cenk Koray yoktu...
Ondan hiç söz edilmedi sanki...
Ellerinde can veren 19 yaşındaki Nihad’ın ölümünden sonraki dramını da kimse anlatmadı elbette...
Cenk Koray’ın adına toplanmıştı güya onca kalabalık...
Oysa Cenk Koray’ı hiç anmadı o kalabalık...
Yapacak ve tartışacak daha önemli işleri vardı...
Düşünüyorum da iyi ki anmadı...
Hiç yakışmayacaktı çünkü...
Onlar adına özür dilemeli miyim bilmiyorum...
Böyle bir özre ihtiyacın var mı hiç sanmıyorum...
Her neyse...
Ben seni çok özledim sevgili dost...
Umarım biricik oğlunla mutlusundur oralarda...
EVLİLİK VE EVLİLİK DIŞI CİNSEL HAYAT...
Yılmaz Dağdeviren (Bu Dağdeviren’in Elif Dağdeviren’in babası Yılmaz Dağdeviren’le bir ilgisi yok...) isimli bana sürekli mail gönderen okuyucum “Fanteziler ve evlilik” başlıklı bir e-mail atmış...
Şöyle;
Biri nişanlı, diğeri sevgilisiyle yaşayan, üçüncüsü de evli üç kadın kendi aralarında konuşurlarken, erkeklerine fantezi yaşatmaya karar verirler...
Üçü de ertesi akşam aynı şeyleri giyerek, sevgili, nişanlı ve kocalarını karşılayacak sonra da ne olduğunu, ne yaşadıklarını birbirlerine anlatacaklardır...
Kıyafet olarak siyah deri büstiyer, jartiyer ve siyah maskeyi seçerler...
İki gün sonra bir araya geldiklerinde önce nişanlı kadın anlatmaya başlar:
“Deri büstiyeri giydim, jartiyeri taktim, maskeyi de takıp nişanlıma kapıyı öyle açtım...
Beni görünce ‘Sen benim hayatımın kadınısın’ dedi ve bütün gece seviştik...”
Nişanlı kadının arkasından sevgilisiyle birlikte yaşayan kadın anlatır:
“Ben de büstiyeri, jartiyeri giydim...
Maskeyi de takıp, üstüme bir pardesü geçirdim...
Onun ofisine gittim...
İçeri girip kapıyı kapatıp pardesüyü açtığımda hiçbir şey demeden beni masaya yatırdı ve saatlerce seviştik...”
O da bitirdikten sonra sıra evli olan kadına gelir...
Anlatmaya başlar:
“Ben de çocukları anneme yolladım...
Işıkları kıstım, jartiyer ve deri büstiyeri giyip maskeyi taktım, kocama kapıyı öyle açtığımda bana ne dedi biliyor musunuz?..”
‘Selam Batman, bu akşam yemekte ne var?’
Bir fıkra bu...
Gülümsemek için gönderilmiş...
İsteyen gülümsemekle yetinmez düşünmeye de gerek duyar...
İster gülümseyin, ister düşünün, ister siz de deneyimleyin...
Ne isterseniz yapın...
Fakat keyfinizi bozmayın...
SERDAL ADALI HAYATA MERHABA DEMELİ...
Onu ilk tanıdığımda ne kadar duygusal bir insan olduğunu hemen fark etmiştim...
O muzip gülümsemesi, ağır oturup ağır kalkmaya özen gösterirken iki arada bir derede çocuk gibi
duygularını belli etmesi, futbolu sevmesi, hayatı sevmesi, insanları sevmesi, kalender ve çelebi duruşuyla birleştiğinde “sıcak kanlı, dost canlısı bir insan” portresi çıkıyordu karşınıza...
Paraya para demeyen insanlardandı...
Dostluk ve insanlık gibi değerler onun için paradan daha değerliydi...
Bonkördü...
Parada da sevgide de...
Avusturya’dan ifade vermek için gelip de, cezaevine girdiğinde “nasıl bir duygu tutulmasına uğradığının” farkındaydım...
Hiç tamhin etmediği bir dünyaya, hiç tahmin etmediği bir zamanda, hiç tahmin etmeyeceği bir olaydan düşüvermişti...
Olayları sindirmesi ve ne olduğunu anlayabilmesi bile zaman alacaktı, nerede kaldı yaşadığı yeri sindirmek?..
Çok zor günler geçirdiğini tahmin ediyordum...
Cezaevinde içine kapandığını, pek az kişiyle görüştüğünü ve çevreye karşı bir küskünlük içerisine girdiğini öğrendim...
Duygusaldı...
Bu olaylara hiç alışık değildi...
Dışardakiler ne olduğuna anlam veremiyordu, içerdeki nasıl anlam verecekti ki?..
Günler, haftalar, aylar geçti...
Serdal Adalı yepyeni bir yönetici olarak girip, 10 milyon lira verdiği “futbol aşkının” nasıl bir anda cezaevi mecrasına sürüklendiğini fark edemediği üzüntü dolu günler geçirdi...
Şimdi o azap dolu günleri geçirmiş, hayli kilo vererek yenilenmiş, yepyeni bir insan olarak çıkıverdi beş ay kaldığı cezaevinden...
Dostu ve kendisini çok seven bir arkadaşı olarak şunu söyleyebilirim...
Bu ağır ve meşakkatli dönemde, Beşiktaş camiasındaki dostları onu zinhar yalnız bırakmadılar...
İçerdeki dünyayla, dışardaki dünya farklıdır...
O beş ay dışarıyı anbean yaşayan bir dostu olarak söyleyebilirim ki, onun sıcak dostluğuna aykırı olabilecek bir şeyi kimse yapmadı, yapmazdı, yapamazdı...
Ailesinin yanında sevgiyle yaralarını saracak, güç ve moral depolayacak sevgili Adalı...
O Beşiktaş’ın temel direklerinden biridir...
Hep de öyle kalacak...
Kartal artık yuvasındadır...
Özgür olarak iki arkadaşıyla birlikte Beşiktaş’ın bu akşamki UEFA son grup maçını seyredecekler...
Özgürlüğüne yeni kavuşan üç Kartal için oynamalısın bugün Beşiktaş...

