Haberin Devamı
Uzum zamandır mektup yazamadım sizlere...
Artık görüyorum çünkü sizleri...
Beraber oynuyoruz beraber gülüyoruz...
Dün yılbaşı kukuletalarınızı takmış, konfetilerle oynarken nasıl içten kahkahalar atıyor mutlu resimler çiziyordunuz...
Sanki annenizin, mutlu haberini kimsecikler size söylemeden kendiliğinden alıvermiştiniz...
Katıl katıla gülmeniz, mutlu mutlu oynamanız ondan olsa gerek...
Size annenizin bir ameliyat geçirdiğini söyleyemedim...
Sakladığımdan değil...
Ameliyat kelimesini daha bilmediğinizden...
Onu anlatmak zor geldi bana...
Onun yerine dışarı çıktık oyunlar oynadık...
Çok sevdiğiniz bir restorana götürdüm sizi öğleyin...
Herkes size baktı...
Uzaktan sizi sevdi...
Bazıları yanınıza kadar geldi sizi okşadı, öptü, kokladı...
Anneniz ameliyattaydı o sırada...
Uzun sürecekti ameliyat...
Onun için telefona pek bakmadım o sıralar...
Yemekten sonra çok sevdiğiniz DVD’lerden almaya götürdüm sizi...
Mina sen Red Kit’i seçtin...
Poyraz sense Toy Story’yi...
Fakat Ayı Kardeş’i de aldınız...
Arabalar’ı da...
Ses çıkarmadım...
Dört DVD’yi birden istediğinize göre, dördünü birden size alacaktım...
“Neden bu bonkörlük” diye sormadınız...
Keyfinize diyecek yoktu...
Arabayı beklerken, vale parkında duran insanlar sizi sevdiler, konuşmak istediler...
Poyraz; konuşmak isteyen kızlar güzel diye gülümsedin...
Mina’cık sen DVD’leri poşetin içinden çıkarmadın...
“Onlar benim” diye sıkı sıkıya sarıldın...
Arabaya bindiğimizde “baba parçamızı çalsana” dediniz...
Sabah geç kalkmıştınız...
Geç kahvaltı etmiştiniz...
Öğlen yemeği geç yedik onun için...
DVD, yılbaşı oyuncağı derken, zaman ilerledi...
Uyku saatiniz geçti...
Arabada “istediğiniz şarkı çalarken, Mina sen uyudun...”
Poyraz yolu seyrediyordu...
Eve geldik, saat öğleden sonra 4.30 sularıydı...
O saatte telefon beklemiyordum, akşama doğru gelecekti telefon...
Melekler gibi hemen uyudunuz...
Dışarı çıktım...
Uzun bir yürüyüş yapıp, bir dostumla biraz konuşup kafamı boşaltacaktım...
Telefon o yürüyüşten soluklandığım esnasında geldi...
“Annenizin ameliyeti çok güzel geçmişti... Herşey çok iyiydi... Ameliyat yerinin çevresinde kötü bir bulguya rastlanmamıştı... İyiydi... Daha da iyi olacaktı...”
Eve gelip hemen sizi kucaklamak istedim...
Ne olduğunu söyleyemesem de, mutlu haberi sizinle doya doya paylaşacaktım...
Önce annenizin doktorunu aradım...
Çok başarılı bir ameliyat geçmişti...
Doktor mutluydu...
Onu sizin minik yüreklerinizden gelen teşekkürü ilettim...
Allah’a annenizi size bağışladığı için şükrettim...
Eve geldim...
Sanki birisi size benden önce haberi ulaştırmış gibiydi...
Deliler gibi gülüyor, oynuyor, kahkahalar atıyordunuz...
Oysa kimsecikler birşey bilmiyordu...
Belli ki “evren” müjdeli haberi size aksettirmişti çoktan...
Önce sen geldin Poyraz...
“Baba, baba” diyerek...
Yukarıdan Mina’nın sesi geliyordu...
O da bağırıyordu “baba” diye...
Ablası üzerini giydiyordu Mina’nın...
Önce senle başbaşa kaldım Poyraz...
Yanaklarından dakikalarca öptüm öptüm öptüm...
Sonra üzerini giymiş şekilde sen geldin Mina...
Sana sarıldım, saçını okşadım, saçlarından öptüm... Sen de bana sarıldın...
Kafanı omzuma dayadın...
“Beni bırakma babacağım” dedin...
Sonra yine sen geldin kucağıma Poyraz...
Elinle sırtıma vurdun birkaç kez, bana sarılmış haldeyken...
Sanki “Bunu da hallettik babacağım” der gibiydi o halin...
Böyle bir gündü dün...
2011 Aralığının 19’u...
Annenizin yeniden hayata ‘merhaba’ dediği gün... Kim bilir ne zaman nerede okuyacaksınız bu mektubu...
Kimler olacak yanınızda?..
Belki de çocuklarınızla okursunuz...
İnşallah mutlusunuzdur...
Sizi çok seven babanız...
CARVALHAL’Lİ BEŞİKTAŞ VE TAYFUR’UN YENİ HAYATI...
Ne yalan söyleyeyim içimde bir sıkıntı vardı Pazar günü Samsun-Beşiktaş maçını seyrederken...
İnsan psikolojisini biliyorum, o “ego” denilen bazen melek bazen canavar olan zırhın nelere kadir olduğunun farkındayım...
Herkes “Oh ne güzel oldu” derken, Tayfur Havutçu’nun özgürlüğüyle herkes mutlu olurken, “dipten akreplerin hareketlenmekte olduğunu” biliyordum...
Peki Carvalhal ne olacaktı?..
Havutçu hangi pozisyona geçecekti?..
Tüm bunların ortasında esas Beşiktaş ne olacaktı?..
CARVALHAL OLSAM
Empati duygusundan hayatı okumaya çalıştım...
Biliyordum ki Carvalhal olsam;
“Tayfur Havutçu’nun çıkışına sevinirdim...
Sevinirken bir profesyonel olarak da düşünürdüm;
“İyi de ben ne olacağım şimdi?..”
Başarısız olsam mesele değil, başarılıyım...
Beşiktaş’ı takım yapamadım desem takım da yaptım...
Guti’yi kestim, memleketine gönderdim, beni suçladı, tınmadım, takımı kurdum...
Fernandes’i kazandım...
İki Alman Ernst’i ve Hilbert’i monte ettim...
Dörtlü savunmayı biçimlendirdim...
Quaresma’yı hareketlendirdim...
Pektemek, Edu, Cenk, Veli’yi ısıttım...
Takımı UEFA grubunda lider, ligde ilk üçte tuttum...
Ben geldiğimde Tayfur Havutçu teknik direktördü...
Şimdi sil baştan onun yardımcılığını mı yapacağım?..
Takımda Hoca olarak kurduğum bütün ilişkileri ‘yardımcılığa’ mı indirgeyeceğim?..
Bir menajerimle görüşsem mi?..
Bu başarıdan sonra iyi bir takım bulursa çalıştırsam mı?..” Ben Carvalhal olsam böyle düşünürdüm...
PEKİ TAYFUR VE BEŞİKTAŞ?..
Peki Beşiktaş ne yapmalı?..
Öz çocuğu Tayfur Hoca nerede olmalı?..
Hocası Carvalhal ile istim üstünde giden bir takım ve kadro bozulmaz...
Kadroya güven vermek adına o Hoca’yla, uzun bir sözleşme yapılır...
Kafasında “ne olacak” duygusu olup, kendini güvensiz hissetmesin diye rahatlatılır...
Tayfur Havutçu; nasıl bir Beşiktaşlı olduğunu tüm camiaya göstermiş Beşiktaş’ın öz çocuğu...
Onun Beşiktaş’ın geleceğini biçimlendirecek bir konuma getirilmesi, hem üzüntülü geçen 5.5 ayına ilaç olur, hem de Beşiktaş’ın evladının çabalarıyla “Barcelona ya da bir zamanlarki Beşiktaş gibi öz kaynaklarına döner...”
Tayfur Havutçu’nun Hoca’lığın ötesinde futbol direktörü olmasının, bence Tayfur için de çok önemli bir sonucu olacak...
O sırrı ona söyleyeyim...
İçimde hep bir sıkıntı yaratıyordu Tayfur’un teknik direktör olarak devam ettirilmesi kararı...
Hayır teknik direktörlük yapamayacağından değil...
Yapabileceğini gösterdi hem de Türkiye Kupası’nı alarak gösterdi...
Fakat teknik direktörlük çok riskli ve bu ülkede, kısa süreli bir görev...
Tamamen sahadaki başarılara endeksli...
Rıza, Ertuğrul gibi Beşiktaş’ın öz değerleri sahadaki sonuçlara paralel, Hoca’lığı sürdüremeyip kulüpten ayrıldılar...
Tayfur’un da çok uzun olmayan bir süre sonunda aynı kaderi paylaşması sürpriz olmayacaktı...
Oysa “futbol direktörlüğü” geniş ve uzun zaman diliminde, Beşiktaş’a katkı sağlamaya müsait bir pozisyon...
Bu Tayfur için ideal bir konumlama...
Tayfur Beşiktaş’ın bütününe ve geleceğine fikslenmeli, Carvalhal A takımına...
Bazen eğrisi doğrusuna denk düşer...
İyiler kazanır...
Umarım öyle olur...

