68’li devrimcilerin Bülent Ersoy’dan diledikleri insanlık özrü!..

11 Ocak 2012

Posta Gazetesi’nde yayımlanan 4 Ocak’taki röportajında, 68 kuşağının efsane isimlerinden Deniz Gezmiş’in dava arkadaşı Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy’un Deniz Gezmiş ile tanıştığını iddia etmesi üzerine şöyle diyor:“Deniz 68 kuşağının kahramanıdır...Karakteri düşük insanlarla hiçbir surette ve hiçbir mekanda beraber olmamıştır...Deniz bu tür insanların gittiği yerlere asla gitmez, bu insanlardan nefret ederdi...Bu kadın kılığındaki erkeğe ya da erkek kılığındaki kadına lanet olsun diyorum... Deniz’in arkadaşları onu cezalandırır...”Nuhoğlu’nun sözleri transfobik ve nefret söylemi barındıran ifadeler olarak görülerek, anında büyük bir eleştiri kampanyası başlatılıyor...***Nuhoğlu devrimci 68 kuşağının en önemli efsane figürlerinden biri...“Kırmızı Günler” kitabının arka kapağında Bozkurt Nuhoğlu için şu ifadeler kullanılıyor:“68 ruhunu en iyi yansıtan öğrenci liderlerinden biri...27 Mayıs darbesinin altyapısını hazırlayan 28-29 Nisan olaylarının içinde yer alan genç bir eylemci...Deniz Gezmiş gibi ‘heyecanlı ve fevri’ bir kitle önderini kontrol etmeyi başarabilen bir ağabey...Deniz Gezmiş’i gerilla savaşından vazgeçirebilmek için ODTÜ ormanlarında on saat dil döken bir demokrat...1970’li yıllarda yüzlerce devrimci mahkumu savunan bir avukat...”***Bozkurt Nuhoğlu’nun sözlerine Pembe Hayat Derneği büyük tepki gösteriyor...Nuhoğlu’nun söylemlerinin Bülent Ersoy’un şahsında Türkiyeli bütün trans bireyleri hedef aldığını söylüyor...Nuhoğlu’nun 68 kuşağını trans bireylere karşı harekete geçmeye davet ettiğini belirtip, “bu kişileri aşağılayıp hakaret ettiğini” öne sürerek Nuhoğlu hakkında suç duyurusunda bulunuyor...Medya ve sosyal medya konuya yoğun bir ilgi gösteriyor...Büyük bir tartışma çıkıyor, eleştirilerin, yorumların ardı arkası kesilmiyor...Nihayet röportajından tam altı gün sonra Bozkurt Nuhoğlu, 10 Ocak 2012’de Pembe Hayat Derneği’ne bir mektup gönderiyor...“Başta Bülent Ersoy olmak üzere bütün trans camiasından özür dilediğini” ifade ediyor...***Bozkurt Nuhoğlu’nun özür mektubunun içeriği, tarihi bir ders niteliğinde...Şöyle başlıyor ve devam ediyor mektup:“Pembe Hayat yetkililerine;Benim en sevdiğim filmlerden biri ‘Örümcek Kadının Öpücüğü’dür...Bilenler bilir, filmin kahramanlarından biri olan devrimci karakter, bir eşcinselle aynı hücreyi paylaşır...Ve filmin ilk yarısında yılların ezberiyle hücre arkadaşı eşcinsele, bir devrimciye yakışmayacak şekilde davranır...Fakat sonra hatasını anlar...Ben de o devrimcinin durumundayım...Filmin ilk yarısında yılların alışkanlığı ile koşullanmışlığıyla, ezberiyle hatalı davrandım...Başta Bülent Ersoy olmak üzere, verdiğim beyanlarla; hırpaladığım, kırdığım, incittiğim, üzdüğüm herkesten özür diliyorum...Saygılarımla,Bozkurt Nuhoğlu”***12 Mart faşizminin en gaddar olduğu günlerde, darağacında fidanları sallandıran mahkemelerin en istibdadi karanlığında dik durulan ve dilenmeyen özür, kırk yıl sonra hiç hesapta olmayan bir Pembe Hayat Derneği’nden cesurca dileniyor... Hayat değişiyor...Elbette devrimciler de değişiyor...Hayatın demokrasi ve insandan yana özgürlük rüzgarlarının yine yanında yer alarak, kendilerini yeniliyorlar...Bugün kırk yıl öncesinin devrimcilerini; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını, “yaşadığımız çağın demokrasi standartlarıyla yargılamaya kalkanlar” onları demokrat değil, diktatorya isteyen ‘makbul’ adamlar olmadıklarını söyleyenlere Bozkurt Nuhoğlu dilediği özürle en cesur cevabı veriyor...Deniz Gezmiş ve arkadaşları ne kadar makbul ve demokrat olduklarını, “12 Mart faşizminde darağacına gönderilirken dilemedikleri özrü, rencide ettiklerini düşündükleri Pembe Hayatlar Derneği’nden” dileyerek gösteriyorlar...Hayat değişiyor...Devrimciler hayatın değişimi yönünde, geçmiş dönemlerin kendilerini etkileyen, antidemokratik ve sekter koşullanmalarından birer birer kopuyorlar...Tarihsel olarak insanlığın ve barışın yanında durduklarına inandıkları için, bu özür onlara “ağır” gelmiyor...Onlar tarihin yanında, insanlıktan yana saf tutmaya devam ediyorlar...***Bozkurt Nuhoğlu’nun Bülent Ersoy’dan özür dilerken referans gösterdiği, Örümcek Kadının Öpücüğü filmi, Brezilya’da askeri diktatörlük rejiminin hüküm sürdüğü 1970’li yıllarda aynı berbat hapishane hücresini paylaşmak zorunda kalan, bir solcu eylemciyle, apolitik ve romantik bir travesti eşcinselin dokunaklı ilişkilerini anlatır...Başlangıçta hihçbir ortak noktaları yokmuş gibi gözüken ayrı dünyalara ait bu iki insanın, askeri baskı ve işkence altındaki bir ülkenin hapishanesindeki berbat bir hücrede kaba güç, baskı, itaat, erkeklik, kadınlık, ruh, bilinç kavramlarlarını konuşarak birbirleriyle yakınlaşmaları konu alınır...William Hurt’e Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü kazandıran muhteşem bir filmdir...Tarihten bu yana ezilmiş ve mağdur bırakılmış tüm insanlığı içinizde hissedebileceğiniz yapıt, William Hurt’e daha sonra Oscar ödülü de kazandırdı...Canım nedense “Örümcek Kadının Öpücüğü” filmini yeniden görmek istiyor...*****ORHAN PAMUK’A MEKTUPLAR (2) ERKEK ERKEĞİN KATİLİDİR...Carolin Fişekçi’nin, sayfa sayfa röportajları çıkıyor gazetelerde...Merak ediyorsun sanırım, gazeteler nasıl bu kadar sınırsız bir iştahla Carolin Fişekçi’ye ilgi gösteriyorlar diye...Her şey soruluyor, sayfa sayfa yayınlanıyor her tarafta, Carolin Fişekçi’nin aşkınızla ilgili söyledikleri yazılıyor...Gazetelerin tepe noktalarında, “erkeklik egoları tavana vurmuş” insanlar bulunur...Güçlüdürler, muktedirdirler ve erkektirler!.. Güzel kadınlarla beraber olan erkekleri kıskanırlar...Egolarının tavan yapmış olması, bu kıskançlıklarının cüretini ve sınır tanımazlığını artırır...***Seninle beraber olan kadının, “kirli çamaşırları dökmeye yönelik” doğru yanlış bütün ifşaatları, onlarda vazgeçemedikleri bir erkeklik şehveti uyandırır...Kadın üzerinden, için için gıpta ettikleri sana, vururlar...Öldüresiye, kalkamayacak derecede derinlemesine...Kendi sevgililerinden, kadınlarından kıskandıkları “seni” kurdukları idam sehpalarında fena halde harcayacaklardır!..Seni “yok ettikçe” kırılan erkeklik egolarını onardıklarını düşünürler...Senin kanından hayat bulurlar...Bütün kötülüklerin, ihtiyaç duyduğu hayat öpücüğü gibi...Kadınlar seni kötülerken ya da iyi diye gösterip değerini düşürürken, sonsuz bir hazla o röporajları sayfalarına yerleştirirler...Daha fazla konuşsun, seni daha fazla itibarsızlaştırsın diye el altından manşetleri süsler, seni yerin dibine batıracak gazetecilik hünerlerini o sözleri vesile yaparak sergilerler...Akşam sevgilileri ve eşlerinin olduğu masalarda, “senin bitişini umarsız bir hareketle” ilan edecek, kadınlarının gözünde şizofrenik bir şekilde değerlendikleri zannına kapılacaklardır...İntikam almayı düşenen kadın, erkeklerin o bitmek bilmeyen zaaflarının farkındadır...Sonuna kadar kullanıp, sonra işini gördüğünde onları fırlatıp atacaktır...Bu bir kadının erkekten alacağı intikamının en can alıcı stratejik hamlelerinden biridir...O erkeklere sakın ‘siz ne yapıyorsunuz arkadaş’ diye sorma...Sana:- “Biz bir şey yapmadık ki... Kadın konuştu, biz de onu haber yaptık...” diyeceklerdir...Sorarak o riya dolu cevaplarını verme fırsatını onlara tanıma...Merak etme, bir süre sonra bu kirli oyun ters tepecektir...Nasıl olacağı bir başka yazıya...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın sürpriz çıkışı!..

10 Ocak 2012

Sanıyor ki bazı arkadaşlar, “şike suçlarındaki cezayı astronomik ölçekten indirelim” demek, “şikeye cevaz vermek” anlamına gelecek...Sanıyor ki bazı dostlar, “Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la iki yıl birebir mesai yapmış en üst düzeydeki komutanın, terör örgütü kurmak suçundan değil, ‘hükümete ayar vermeye’ kalkmak suçundan yargılanmasını istemek, tutuksuz yargılansın demek, darbecilerle uzlaşmak” demek...Oysa değil...Türkiye müthiş bir altüst oluş geçiriyor...Değer yargıları değişiyor, politik arena gerçek anlamda sivillerin hakimiyetine geçiyor...Askerin hükümete “ayar vermesi”, geçmişte kabul edilebilir bir teamül olarak görülürken, bugün tartışmasız bir suç kapsamına dahil ediliyor...Artık Genelkurmay Başkanı, “sivil hükümetin emrinde birer bürokrat olduğunu” açıktan söylemekten çekinmiyor...***Amaç nedir?..Sivil, demokrat bir rejim oluşturmak mı, yoksa maziye yönelik bitmek tükenmek bilmez bir hesap sorma süreciyle, topluma korku üzerinden ‘ayar verilen’ bir ‘adam edilme’ süreci mi?..Hayatın enerjisini bilenler, “kronik bir hesap sorma psikozuyla” yaşamın barışa, huzura ve umuda yelken açmayacağını bilirler... Türkiye çok uzun zamandır “davalar, darbeler, soruşturmalar, tutuklamalar, suikastler” sürecini yaşıyor...Halk yüzde 50’lik bir çoğunlukla, sivil iktidarını seçerken, “Darbelerin, provokasyonların, faili meçhullerin, derin örgütlenmelerin” artık bittiğini ve bir daha olmayacağını söyleyemeyiz...Böyle bir şey yok...Fakat uzun bir dönem daha aynı şidette hesap sorulursa, darbe ihtimali kalkmayacak tersine yeni düşmanlıkların, nifakların oluşmasına zemin hazırlanacak...***Mesele toplumsal bir nefes alma, toplumun yediklerini hazmetmesini sağlama sorunudur...Bir barış bir umut yaratma molasıdır...Davalar devam edecek, etmeli...Suçlular bulunmalı cezalandırılmalı...Fakat artık bu süreç, bir hesaplaşma süreci olmaktan çıkmalı...“Hala sen bana öyle yapmıştın... Al sana böylesi” demekten vazgeçilmeli...Artık herkesin birarada, birbirini yok etmeye çalışmadan barış içinde yaşayabileceği, demokratik ve özgür bir Türkiye’nin inşasına girişilmeli...Toplumsal barış ve arkasından en geniş katılımla yapılacak Anayasa, bu demokrasinin zemini olmalı...***Tayyip Erdoğan’ın iki yıl mesai arkadaşlığı yaptığı İlker Başbuğ’la ilgili “tutuksuz yargılanma isteyen” çıkışı bu açıdan çok önemli...Risk alan, eleştirileceğini bile bile “umut vaat eden daha barışçıl bir dönemin kapılarını açmaya çalışan” bir bakıştır...Darbe veya darbecilerle uzlaşmak anlamına gelmiyor bu tutum...Herkese bir değişme, kendini tazeleme, yenileme, yaşamı yeniden okuma fırsatı veriyor...Sonuçta iktidarın kendi atadığı Genelkurmay Başkanlarının, ‘terör örgütü kurup yönettiği’ ve bu arada Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la haftada bir en gizli görüşmeleri yaptığı!!! bir devlet görüntüsü vermekten çıkmalı Türkiye...***Mesele birilerini affettirmek, davaları sulandırmak, darbecileri teşvik etmek falan değil... Mesele Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen kanlı hesaplaşmaların fasit dairesinde, birbirinden sürekli intikam alan taraflar yerine, “barış içinde bir arada yaşamayı amaçlayan demokratik bir zemine” olanak vermektir...Türkiye “suç”ları yargılamayı da “demokratik bir olgunluk içerisinde” yapmasını öğrenmeli...Geçmişle hesaplaşacağım derken, geleceğe kaldırılamayacak ağır yeni yükler bindirmek, ‘egoları bir miktar tatmin edebilir’ fakat demokrasileri asla!..Başbakan’ın bu çıkışı kolay yapılmış bir çıkış değil...Hakkının verilmesi, demokrasiyi güçlendirecektir...*****NORMAL ALTI ZEKADAKİ BİR GENCİN MUCİZEVİ BAŞARISI!..Hayat, karşılaştığın olaylardan o sırada ne kadarını alayabiliyorsan o kadarını sunuyor sana...Altı Oscar alan Tom Hanks’in muhteşem filmi Forrest Gump’u 1994 yılında izlediğimde, “bir insanın içindeki başarma azmini resimleyen ne muhteşem bir film” demiştim... Şu sıralar, bütün değerlerimi, bilgilerimi, tecrübelerimi, duygularımı ve düşüncelerimi, yeniden yaşıyor, olgunlaştırıyor ve temize çekiyorum...Sinema tarihinin beşinci mucizesi olarak anılan Forrest Gump’a TV 8’de rastladığımda, filmi ilk günküne oranla çok derin duygularla yeniden yaşamaya başladım...Filmin senaryosunu Winston Groom’la birlikte yazan Eric Roth, daha sonra Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’ni yazan bir usta olmuştu...Elbette yazarın sonrkaki serüveni beni Forrest Gump’u da daha farklı bir gözle incelemeye itti...Normalden aşağı, 75 zeka düzeyindeki bir adamın, hayatında Amerikan futbol yıldızı bir oycuncudan, Çin Halk Cumhuriyeti’ni yenebilecek düzeyde bir masa tenisi şampiyonuna ve sonrasında çok zengin karides avcısı denizciye dönüşmesini bir daha yaşadım... İnsanın severek odaklandığı bir uğraşta nasıl mucizeler yaratabileceğini anlatıyordu aslında Forrest Gump hikayesinde Eric Roth...Aşk da o derece büyük bir sevgi sonucu geliyordu Forrest Gump’ın hayatına...Filmin sonunda bir başına kaldığı küçük çocuğunu okul otobüsüne bindirirken, “Sakın...” diye başlayan cümleyi kesip, “seni seviyorum”la sonlandırması, filmin hayatın sırrını çözdüğünü de söylüyordu...***Sevgi, yaptığı şeyi delicesine ve karşılıksız sevmek, normal altı zekadaki bir gencin, hayatında tuttuğu her işte mucizevi başarılara imza atmasına neden oluyordu...Basit konuşan, basit düşünen, gönül kapısını sonuna kadar açık tutan bir gencin hayatta evrenden aldığı sinerjiyle neler yapabileceğini gösteriyordu Forrest Gump...İnsanlar hayatta karşılaştıkları olaylardan ancak kendi olgunluk düzeylerine göre sonuç çıkartabilirler...1994 yılında Forrest Gump filminden çıkardığım sonuçlarla, önceki gece çıkarttığım sonuçların kıyaslaması bile ayıp olacaktı bugüne...Hayatı, yaşadıklarımı, duyguları, düşünceleri ve değerlerimi yeni baştan temize çekiyorum bir süredir...İnanılmaz bir macera bu...Yeniden doğmuş gibi hissediyorum kendimi... Ya da Benjamin Button gibi hissediyorum kendimi...Yaşlı doğdum...Gençleşerek büyüyorum...*****ORHAN PAMUK’A MEKTUPLAR(1)...Bir erkek için olabilecek en zor günlerden geçiyorsun...Bir kadının dur durak bilmeyen “intikam” duygusuna meze olmak, şu anda hayatta teker teker ördüğün bütün kalelerin yok olması gibi görünüyor sana biliyorum...Ses çıkartmıyor ve bu öfke nöebetinin biran sona ermesini bekliyorsun...Sesini çıkartırsan, onun istediğini yapmış olacağını düşünüyor, oyuna gelmek istemiyorsun...***Bugünlerde çevrendeki herkes sana sakin olmanı, intikam almaya çalışan kadınla polemiğe girip, yarattığın markaya zarar vermemeni isteyecektir...“Sen onunla tartışmaya girme... Sen kaybedersin...” diyecektir...Ben öyle demeyeceğim...İntikam almaya kararlı bir kadınla gerekli olan soğukkanlı mücadeleye girmezsen eğer, “çok yara alırsın” bunu söylemekle yetineceğim...Hayat bize, gün gelip, göz nuru ve alın teriyle yarattığımız değerleri, en tahmin etmediğimiz kimselere karşı korumamız gerektiğini gösterir...Bu bir sınav...Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan bir romancıya, burun kıvrılacak bir sınav gibi görünebilir, elbette bir kadının intikamına karşı mücadele etmek...Oysa “evren”in sınavları, Nobel’le sınırlı değil ve Nobel’den daha önemsiz de değil...“Bir kadının aşkına gerekli karşılığı bulamadığına inandığı bir erkeğe yönelik intikam” duygusunu anlatan mektuplarıma devam edeceğim...Elbette “özel”e girmemeye özen göstererek...

Devamını Oku

Türkiye’yi korku yönetiyor!..

7 Ocak 2012

İlker Başbuğ’un tutuklanmasını gazetelerde yorumlayacak yazarlara bakıyorum dün...Anlı şanlı yazarlar Başbuğ’un tutuklanmasını dört başı mamur yorumlamak yerine, kendi pozisyonlarını anlatma derdine düşüyorlar...Herkes bir gard alma, herkes “kendisinin tutuklanmasını gerektiren bir durumun olmadığını anlatmanın” telaşında...Acıklı bir durum bu... Bu psikolojiyle kalem gitmez, bunu biliyorum...“Korku” yönetiyor Türkiye’yi...İçeri girme korkusu...Tutuklanma korkusu...Başına bir şey gelme korkusu...***Bu korku sadece muhlalif kalemlere ya da siyasetçilere ait bir konu değil...Fikirleri şu anda iktidara yakın olanlar da korkuyorlar...Önceki gece bir televizyon programında sunucu, canlı yayında gönderilen bir maili okuyor...Şöyle diyor mail:-“Güç sizde şimdi... Yarın bu yaptıklarınızın hesabını yargı önünde verdiğinizde ne olacağınızı çok merak ediyorum...”Bunu okuyan moderatör programın konularını bırakıp “gelecekte nasıl hesap vereceğini” anlatmanın derdine düşüyor...Yorumculardan biri, “Onlar iktidara gelirse, bizi yargılamazlar, direkt asarlar” diye hüküm bildiriyor...Bu sözde güçlü görünenin, yani “iktidar yanlısı pozisyondakinin” psikolojisi...Bu psikolojinin hakim olduğu bir zihniyet, iktidardan düşmemek için ölümü göze alır...Çünkü iktidardan düşmenin “ölmek” anlamına geleceğini düşünüyor...***Muhalif kalemler ise “Kendilerinin ne kadar darbe karşıtı olduğunu ispatlamaya çalışıp, başkalarına projektör çevirmenin telaşı içindeler...”Bu toz bulutunun ortasında, dünyayla ilgili bir miktar beyin fırtınası yapabilmek için, Habertürk televizyonuna takılıyorum...Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye, İran ve Ortadoğu’yu anlatan, derin analizler yapıyor...Bir ara hiç beklemediğim “muhteşem” bir analiz geliyor Davutoğlu’ndan...Uzun zamandır sadece yakın dostlarıma seslendirdiğim bir analizi Davutoğlu şapdadanak söylüyor...Önce bir soru soruyor, Suriyeli yetkililere de sorduğunu söylediği:-”Bana demokrasinin olmazsa olmaz tek bir şartını söyler misiniz?..” diyor...İçimden “sandıktan bahsedecek herhalde” diyorum...Oysa Davutoğlu hiç beklemediğim cevabı anında yapıştırıveriyor...-”Demokrasinin olmazsa olmaz tek şartı, iktidardan düşen partinin, muhalefette hiçbir şey olmamış gibi normal faaliyetlerine devam edebilmesidir... Demokrasinin şartı iktidar ve muhalefetin barışçıl bir şekilde yer değiştirmesi ve bir süre sonra muhalefetin tekrar iktidara gelebileceği barışçı düzenin sürmesidir... Suriye’de Beşşar Esad’a bunu söyledik... Bu var mı dedik... Bu varsa demokrasi var... Bu temel şart yoksa demokrasi yok...”***Muhteşem bir analiz...Elbette Türkiye bir Suriye değil...Fakat orada olsam Ahmet Davutoğlu’na şunu soracağım:-”Bu dediğiniz şartın Türkiye’de gerçekten olduğuna inanıyor musunuz?..”Muhalif kalemler ‘Benim başıma ne gelecek’ diye içten içe korkup sürekli pozisyon alıyor...İktidara yakın duranlar ise, “Yarın fikirlerimiz iktidardan düşerse bizi yargılamazlar bile... Direkt asarlar...” diye görüş bildiriyor...Böyle bir ülkede demokrasinin barışçıl el değiştirme mekanizmasının işleyeceğine inanıyor mu Davutoğlu...İktidar veya muhalefete yakın “kalemleri veya siyaseti esasen korkunun yönettiğini” söylemek yanlış mı?..***Bir insanın geleceğini düşünüp, ürkmesi ayıp bir şey değil...“Ne ölümden korkmak ayıp... Ne de düşünmek ölümü...” demişti Nazım...Nazım gibi nice ölümler ve sürgünlerden geçmiş bir efsanenin ötesinde bir cesareti göstermesi kimseden beklenmeyecek herhalde... Bugün konuşanların bir kısmı, müstakbel tutuklamalardan bahsediyorlar...Diğer kısmı ise geleceğe yönelik “tarih yargılayacak sizi” diyerek sonraki dönemlerin yargılamalarına referans yapıyorlar... İki taraf birbirine sürekli “Korku ve ölüm enjekte ediyor...”Korku, tutuklanma, hapse gönderme, yok etme ve ölüm, iki tarafın birbirine gösterdiği susturucusuz silahın silüeti...***Stephen Hawking, dünyaya Einstein’dan sonra gelen en büyük teorik fizikçi olarak kabul ediliyor...Cambridge’de yaşayan ‘quantum fiziği’nin dehası olarak bilinen Hawking, “insanlığın içindeki insanı yok etme duygusu”nun, önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde dünyada nükleer bir felaket yaratarak, insanlığı yok edeceğini söylüyor...Hawking’i, geçen yıl CNN’de Larry King’le yaptığı canlı yayında izliyorum...Dahi bilimadamı hastalığından dolayı sesi çıkmadığı için, özel bir bilgisayara yazarak, bilgisayarın çıkardığı sesle Larry King’in sorularını yanıtlıyor...İnsanlığın içindeki “birbirini yok etme arzusunun maalesef nükleer bir felaketle” sonuçlanabileceğini söylüyor...İnsanlığın varlığını devam ettirebilmesinin tek koşulunun, “Mars ya da bir başka gezegende hayat kurarak, uzayı kolonileştirmesi olduğunu” söylüyor...“Aksi halde dünya bitecek, insanlık da bitecek” diyor...Bunun nedeni, insanın insanı yok etmek konusunda halen önüne geçemediği iştahı...***Quantum çalışmalarından bu durumu çok iyi biliyoruz biz...İnsan egosunun nasıl canavarlaşma eğilimi taşıdığını ve türdeşini nasıl yok etme iştahına sahip olabildiğinin üzerinde çalışıyor quantum...Türkiye’de insanlar bugün “korkunun yönettiği, korku merkezli” inanılmaz bir yokediş süreci içindeler...Buradan hep birlikte çıkmamızın ve kurtulmamızın tek; sadece tek bir yolu var...“Herkes bu ülkede, birarada yaşamayı kabul edecek... Gerçekten kabul edecek... Diğerinden hesap sorma altında onu ezip yok etmeyi düşünmeden... Varlığına saygı göstererek, hayat biçimine saygı göstererek, onun yaşama alanına müdahale etmeyerek...“Farkında değil ki insanlık, “başkasını yönetmeye kalktıkça, kendi kendini imha ediyor...”Hayat korkuta korkuta öğretecek başkalarını korkutmaması gerektiği gerçeğini...Hem Türkiye’ye hem de insanlığa...*****GÖREVİMİZ TEHLİKE...Ben “Görevimiz Tehlike” dizisini seyretmeye başladığımda 11 yaşındaydım...Televizyon Türkiye’ye yeni gelmiş, biz yabancı dizilerle yeni haşır neşir olmuştuk...Görevimiz Tehlike dizisi başlarken, içimde adını koyamadığım garip bir heyecan olurdu...Biri güzel bir kadından oluşan dört kişilik ekip, inanılmaz operasyonları başarıyla yapardı...Dizinin başında ekip liderine, kendi kendini imha eden bir kasetten “Göreviniz Jim eğer kabul edecek olursanız...” diye başlayan bir talimat gelirdi...Sonra bant kendi kendini yok ederdi... Fitilin ateşlenmesiyle biraz sonra olacakların heyecanı içinde, yerimden kıpırdayamaz, neredeyse ekranın içine girerdim...***Dün Ayşe Nazlı gittikçe gelenekselleşen Cumartesi sinemalarımızda “Baba Görevimiz Tehlike filmine gidelim...” dedi...Hiç ikiletmedim kızımı...Mars sinemalarından yeni kartım gelmiş, yılın ilk sinema şölenine yer ayırttım hemen...Tom Cruise oynuyor yeni Görevimiz Tehlike’nin başrolünde...Yapımcılardan biri de o...Fakat nasıl bir görsel zenginlik katılmış filme anlatılmaz...İnanılmaz bir temposu var...Moskova Kremlin’de patlayan bombalar, Dubai’de kum fırtınası ve Hindistan egzotizminin görsel efektleriyle süslü muhteşem tempolu bir Görevimiz Tehlike filmi bu... Filmin gidişinden, devamının çekileceğini de anlıyorsunuz...11 yaşında seyretmeye başlamıştım Görevimiz Tehlike’yi...O kadar sevmiştim ki yıllar önce TRT’de Emin Çölaşan’la Mehmet Barlas arasındaki, dev Ateş Hattı tartışmasını, onun müziği ve jeneriğinden bir bölümle süslemiştim...***Mission Impossible yani Görevimiz Tehlike değil, “İmkansız Görev”dir dizinin esas adı... Ateş Hattı için de Barlas-Çölaşan tartışmasına atfen, “İmkansız Görev” tanımlamasını kullanmıştım...Şimdi kızım 11 yaşında ben 51...Ayşe Nazlı da kırk yıl sonra, kendi çocuğuyla izleyecek mi acaba Görevimiz Tehlike’yi...Kim bilir?..

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın İlker Başbuğ’la ilgili duygularını merak ediyorum...

6 Ocak 2012

Önceki gece yazı bittikten sonra hafif uyukluyorum çalışma odasında...Televizyon haber kanallarının birinde, bir tartışma programı var o sırada televizyonda...Sanki çok uzun bir uykudan sonra kalkmış gibi bir ara gözümü açıyorum...Saat gecenin biri...“İlker Başbuğ tutuklandı...” başlığını o anda kanalların birinde koskoca puntolara yazılmış halde görüyorum...Arabalar Silivri Cezaevi’ne gidiyor...Muhabirler anlatıyor...Heyecanlı, gergin bir koşuşturmaca var televizyonlarda...Bağlanan yorumculardan bazıları ne söyleyeceklerini bilmiyor...***Geriliyorum...Üzülüyorum...İlk verdiğim tepki “diplerden gelen böylesine şiddetli bir dalgayı nasıl olup da sindireceği” bu toplumun?.. Tutuklanan bir Genelkurmay Başkanı...Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan döneminde Genelkurmay Başkanı oluyor İlker Başbuğ... Onların Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığı’nda silahlı kuvvetlerin tepesinde görev yapıyor...İki yıl yaptıktan sonra emekliye ayrılıyor...Elbette savcı, hakim adli makamlar elde kuvvetli bulgu, karine ve şüphe olmadan karar vermiyorlar...Benim onların bulguları konusunda kuşkularım yok zaten...İnternet andıcı ya da internet siteleri...Yapılan yayınlardan “Komutan”ın haberi var mı acaba?..“Komutan”a götürülmüş, izin, onay alınmış mı?..Bunlar yapılmışsa hepsi suç, önemli bir suç...Suç olduysa makamın büyüklüğüne bakılmayacak...Bu doğru...***Ancak tutuklamak için “suç”un büyüklüğüne de bakılmayacak mı?..“Darbe yapmak, hükümeti devirmek amacıyla silahlı terör örgütü kurmak...”İlker Başbuğ bunla suçlanıyor...Başbuğ’un internet sitelerinden ne derece haberdar olduğunu, el altından onların yayın yapmasına izin verip vermediğini, görmezden gelip gelmediğini bilmiyorum...Bizzat onun inisiyatifiyle olup olmadığını da söyleyemem...Bildiğim şu;Bu suçlar hakkında kesin bulgular olsa bile, Genelkurmay Başkanı’nın bu davranışının “darbe ve hükümeti devirmek amacıyla silahlı örgüt kurmak kadar büyük bir suçu kapsaması” konusundaki tereddütler...Muhtemel suçu kesinlikle hafifletmiyorum...Ancak bir Genelkurmay Başkanı’nın, “hükümeti darbeyle devirecek bir silahlı örgüt kurması” halinin, İlker Başbuğ için çok iddialı olduğu izlenimini taşıyorum...***Ben İlker Başbuğ’u bir kere yakından gördüm...Bir brifing esnasında, kurumunu pozisyonunu savunurken...İki yıl boyunca onu sadece “lav silahına boru, ya da internet andıcına kağıt parçası” dediği ifadelerle hatırlamıyorum...Hükümet ile silahlı kuvvetler arasında çok zor ve krizli anlarda, “sivil otoriteye ve hukuka yaptığı referanslarla” da hatırlıyorum... Bir Genelkurmay Başkanı’nın “darbe amacıyla silahlı örgüt kurmaktan tutuklanabilmesi” için “gözümde ve kalbimde daha darbeciliği tescilli bir generalin olması gerekiyor” sanki...Bu kadar büyük bir suçtan tutuklamanın yapılabilmesi, internet sitelerinden maada, iki yıl yaptığı Genelkurmay Başkanlığı esnasındaki koordinatlarının resmini de çıkartmak gerekiyor mu?..Ne yalan söyleyeyim, ben İlker Başbuğ’u “darbe yapmaya hevesli, bu uğurda silahlı kuvvetleri örgüt halinde suça sevkedecek” bir yapıda görmedim...Bir suç işlememiştir demiyorum, bunu söyleyemem, bu kadar iddialı olamam...Fakat iki yıllık görev fotoğrafının koordinatları, bana “darbe amaçlayan hatta amaçlamakla kalmayıp bir örgüt kurarak yönlendiren bir general portresi” çizmiyor...***Öyle bir general olsaydı ve silahlı kuvvetleri öyle yönlendirseydi İlker Başbuğ, hiç sanmıyorum ki iki yıl Cumhurbaşkanı ve Başbakan onunla bu kadar sorunsuz çalışmazdı...Başbuğ’un iki yıllık görev süresince ortada işleri yokuşa sürecek yüzlerce vesile olmuştur mutlaka...Sonuçta Genelkurmay Başkanı’ydı...Böyle bir görevde, bunu Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın farketmemesi imkansız...Gerçekten merak ettiğim şu?..Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ne düşünüyorlar bu konuda?.. Samimi olarak içtenlikle ne hissediyorlar?..Suç olup olmadığında değil, darbeci bir general olup olmadığı konusunda...Tabii ki bir şey söylemeyecekler ve yargıyı beklemeyi tercih edecekler...Ancak farkındayım ki onlar kadar kimse bu konuda bilgili değil...İnternet andıcı da internet siteleri de onlara yönelik bir suçu kapsıyordu...Acaba, kalplerinden ne geçiyor?..İlker Başbuğ’un darbeci bir komutan olduğu konusunda hemfikirler mi?..Hukuken bu merakımın bir geçerlilği yok onlar ancak tanık olabilirler, Kararı belirleyemezler...Fakat benim adalet terazimde, onların hisleri ve düşünceleri daha belirleyici...Kim bilir ne geçmekte şu anda onların içlerinden?..*****İBRAHİM TATLISES VE ÇOCUKLARIM...İbrahim Tatlıses’in Türkiye’yi kasıp kavurduğu yıllardı...Bu delidolu Urfalı’yla ilginç bir yaşam çizgimiz vardı...Onunla televizyon programı yapmaya bayılırdım...Çok içtendi...Ağladı mı sahiciydi...Duygulandı mı kalptendi...Buna karşın kızdı mı, öfkesi zaptedilmezdi...Saldırganlaşabilir, gözü bir şeyi görmez, ipleri koparabilirdi...Tepkileri şirazesinden çıkar ne yapacağı belli olmazdı...***Asena’yla aşk yaşadığı günlerde Derya Tuna’dan yana canı çok sıkkındı...Derya Tuna Amerika’daydı o sıralarda ve oradan çocuğunun babası Tatlıses’i alabildiğine eleştiriyordu...Asena’nın konuk olduğu bir programa İbrahim, telefonla katılmış, o konuşurken Amerika’dan arayan Derya Tuna’yı telefona bağlamak zorunda kalmıştım...Bana çok sinirlenmişti...Yayında kızıp bağırmış telefonu kapatmıştı...Üstüne pek gitmedim...Fakat bir süre sonra bana ordan burdan “televizyondan dışarı adımımı attığımda dikkatli olmam gerektiği” türünden tehditler gelmeye başlamıştı...Haber müdürleriyle toplandığımız bir gün, baktım Tatlıses’le ilgili bir dolu “eleştirel haber” bulmuş hazırlamışlar...Her biri bir başka haber projesi söylüyordu...-”Şunu yapalım, imajı büyük yara alır... Yok hayır böyle yapalım, bu daha etkili olur...”Hepsini bir süre gülümseyerek dinlemiştim...Sonra da;“Hiçbirini yapmayalım arkadaşlar” demiştim...“Tek bir şey istiyorum sizden... Bir yıl boyunca bana tek bir İbrahim Tatlıses haberi getirmeyin... Kulanmayacağım...”***Küsmüştüm ve ona kırılmıştım...O kadar dostum dediğim kişinin çevresinden bana, “dışarı çıkarken dikkatli olsun” türünden mesajlar gelmesine çok içerlemiştim...“Onu haberlerimizde ve programlarımızda yok farzederiz olur biter...” dedim...Bir ya da birbuçuk yıl, tek bir İbrahim Tatlıses haberi görüntüsü girmedi bizim bültende ve programlarda...Bir gün odamda oturuyordum...Öğleden sonra yalnızım çalışıyorum...Camekanın kapısı açıldı ve odaya girdi...Tek başınaydı...“Merhaba” dedi, “Merhaba” dedim ve konuşmaya başladık...Kaldığımız yerden...***Son yıllarda Türkiye’de bir anlayış kökünden değişti...Askerin iktidar üzerindeki yönetme gücü sona erdi...Genelkurmay Başkanı, sivil otoriteye bağlı görev yapan bürokrat olduklarını söylüyor artık...Bu Türkiye’deki değişimin boyutlarını anlatıyor...***Hassas olaylarda artık “asker ne der” sorusu Meclis’te sorulmuyor...Bu noktaya gelen ülkede, “sürekli geçmiş bir hesaplaşma aramak” kazanımın ruhunu bozar, yeni gerginlikler, küskünlükler, isyanları tetikler...Yararı değil zararı olur demokrasiye...Bazen yok farzetmek, etkisizleşmiş eğilimleri ve insanları kendi haline terketmek, onların üzerine gidip yeni hesaplaşmalar başlatmaktan çok daha etkilidir...Bir noktadan sonra hayatla kavga edilmez...Duyguları, düşünceleri ve hesaplaşmaları kendi içinde aşmayı bilmek gerekir...Evrenin enerjisi işte o zaman sağlıklı işler...Egoyu aşabildiğiniz, amaç hasıl olduktan sonra ruhunuzla barışabildiğiniz o anlarda...Bu vesileyle “çocuklarıma artık kavuştuğumun farkındayım...”Geçmiş kavgalarım ve muhataplarıyla hesaplaşmalarımın bittiğini ilan ediyorum...Yeni bir dünyaya bakıyorum, artık çocuklarımla ben...

Devamını Oku

Atatürk ve Türköne'nin istifası...

6 Ocak 2012

Annem dinle pek ilgili değildir...Fakat tartışmalarda arada bir sallar...-”Dinde o iş öyle değildir” gibisinden ahkam kesmeye kalkar...O konularda akademik bilgisi olan babam bu duruma kızar...-”Hanım bu konuları sen pek bilmezsin... İddia etmesen...”Mümtaz’er Türköne Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’ndan istifa etti...Çok hayırlı bir gelişme bu...Atatürk için de bizzat Profesör Mümtaz’er Türköne için de...Türköne Atatürkçü bir şahsiyet değil...Atatürkçü olmak zorunda da değil...Fakat Atatürkçü olmayıp Atatürk’ün adını, kültürünü, dilini ve tarihini yaşatacak bir kurumun yönetimine geçmesi abestir...Balçiçek İlter’in televizyon programında hiç eyyam yapmadı ve ağzındaki baklayı çıkardı:“Atatürkçülüğü kendime hakaret sayarım...”***Bunu söylerken, “Atatürkçülükle Atatürk aynı şeyler değiller...” dedi...Atatürk’ün; Atatürkçülerin elinde özünden saptırıldığını söyledi...Türköne’nin “Atatürk hakkındaki kelamı” dindar olmayıp da din hakkında ahkam kesen televizyonlarda yapılan tartışma programlarındaki zevata benziyor...Dinle yakından uzaktan ilgisi olmayıp, televizyon programlarında “din öyle emretmiyor ama” diyen lafazanlar vardı bir zamanlar...Konuşmaya başladıklarında dini değil, koyu bir pozitivizmi bildikleri ve savundukları ortaya çıkardı...Pozitivizmi savunmakta bir sakınca yok...Fakat din adına konuşmaya başladıklarında sıtkım sıyrılırdı...İçimden hep “Kardeşim sen dindar değilsin, üstelik pek dinle de alakalı değilsin... Ne diye dinde şöyledir böyledir diye ahkam kesersin?..” diye söylemek gelirdi de ayıp olur diye söylemez yutkunurdum... ***Kendisine Atatürkçü denmesini hakaret sayan bir adam, Atatürk’ü kendisine rehber almış milyonlarca insanla alay eder gibi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu’nun başında olabilir mi?..Diyelim ki oldu...Onun söyledikleri, Atatürk’ü kendilerine rehber edinenler tarafından kaale alınır mı?..İnsanların duygularını rencide etmeyeceksin...Duygularla alay ediyormuş izlenimi yaratmayacaksın...Atatürk Kültür ve Tarih Kurumu’nun başına Atatürk’ün asker olan yönünü ön plana çıkartan bir anlayışı getirmemeyi düşünebilirsiniz... Ancak Atatürk ismini taşıyan kurumun başına Atatürk’ü esasen benimsememiş birisini, ona gönül vermemiş, onun ismini yaşatmak için her şeyi göze almamış birisini getiremezsiniz...Atatürk’ü gerçekten seven, ona gönül veren, onun ismini yaşatmak için her şeyi göze alan birisi o göreve getirilmeli...Demokrasi başka şey, bulunduğunuz kurumun ismini haketmek başka...Galatasaray’ın başına bir Fenerbahçeli’yi, Fenerbahçe’nin başına bir Beşiktaşlı’yı, Beşiktaş’ın başına da bir Galatasaraylı’yı getiremezsiniz...Kaldı ki Atatürk bir Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray meselesi değil...Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun başına Mümtaz’er Türköne gelemezdi...Hatadan geç de olsa dönülmesi hayırlı olmuştur...*****HAYATI YÜK DEĞİL, KEYİF OLARAK YAŞAYIN...Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı...Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu...Fakat ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu...Başvuranların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı...Nihayet çelimsiz, orta yaştan, geçkince bir adam işi kabul etti...Adamın haline bakıp “çiftlik işlerinden anlar mısın?” diye sormadan edemedi çiflik sahibi...“Anlarım” dedi adam, “fırtına çıktığında uyuyabilirim...”Çiftlik sahibi bu ilgisiz tavrı biraz düşündü, sonra kendisi ile çalışacak kimseyi bulamamanın çaresizliğinde adamı işe aldı...Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü görünce içi rahatladı...***Ta ki o fırtınaya kadar:Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı...Öyle ki, bina çatırdıyordu...Yatağından fırladı, adamın odasına koştu:“Kalk, kalk! Fırtına çıktı... Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.”Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: “Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya...”Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı...Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı fakat şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu...Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu:A-aa!.. Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı...Ahıra koştu...İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti...Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı...Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı...Fırtına uğuldamaya devam ediyordu...Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: “Fırtına çıktığında uyuyabilirim...”***Öyküyü Burçin Alpacar gönderdi tahmin ettiğiniz gibi...Şöyle devam ediyor yazısına;“Farklı zamanlarda, farklı kişilerle yaptığım sohbetlerde, sıklıkla tekrarlanan bir tanımlama ile karşılaşmaktayım; hayat yükü...Bu iki kelimeyi her duyduğumda şu soruyu sorarım “Hayatın bir yük olduğunu mu düşünüyorsunuz?..” Gelen yanıt tahmin edeceğiniz üzere çoğunlukla “evet”tir, nadiren ise “belki...”Ardından kısa bir sessizlik olur ve çünkü ile başlayan birçok cümle duyarım;- “Çünkü eşim çocuğumuza gereken vakti ayırmıyor...”- “Çünkü çalışanım benim gibi işi sahiplenmiyor...”- “Çünkü arkadaşım bana karşı gereken duyarlılığı göstermiyor...”***Hayatın “keyif olmasıyla, yük olması” arasındaki fark yaptığınız şeye duyduğunuz içsel sevgidir...Dün sabah 8.30’dan itibaren, bu satırların yazıldığı akşam 21.30’a kadar inanılmaz bir tempo içindeydim...Arka arkaya çok önemli görüşmeler, buluşmalar gerçekleştirdim...Çok yakın dostlarımın “ilgilenmem gereken çok özel durumları” vardı...6-7 buluşma gerçekleştirdim...Bütün bunların arasında öğle yemeğinde iki minik yavrumu yemeğe götürüp yemeklerini ellerimle yedirdim, yemek sonrası kahve içmeye bir başka toplantıya katıldım...Beynim zonkluyordu, öğleden sonraki saatlerde...Rahatlatmak için 1.5 saat spor yaptım...Arkasından yine görüşme maratonu, sonra da saatlerce süren yazı işi...Yük gibi gelmedi bunca iş bana...Çünkü sevdiğim şeyleri iş olarak alıyordum üzerime...Sevdiğim şeyler olduğu için “yük” olarak değil, keyif olarak geliyordu yaptıklarım bana...Ayrıca ödev olarak değil, içten gelen bir sevgiyle yapınca, yaratıcılığım kanatlanıyor, verimim artıyordu...Hayatı keyif haline getirebilmek için, yaptıklarınızı içinizin derinliklerinden gelen bir sevgiyle yapmanız lazım...Gerçekten sevdiğiniz her şeyde mükemmeli yakalayacaksınız...Sevmediğiniz şeyleri yaptığınızda yük olarak farzedip huzursuz olacaksınız ve pek başarılı da olamayacaksınız...Hayatın şifresi, kalbinizin derinliklerindeki sevgiyi harekete geçirip, yük olarak gördüğünüz her şeyi terketmenizde...Bu konuları sizler için deşmeye devam edeceğim...

Devamını Oku

“Devlet halkı mı bombaladı?..”

4 Ocak 2012

Tünelin en karanlık noktası, aydınlığa en yakın nokta olur çoğu zaman...Dün Başbakan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in açıklamaları umut verici:“Kocatepe’nin Kıbrıs Barış Harekatı esnasında kendi uçaklarımız tarafından batırılışı bir operasyon hatası değil miydi?.. İster hata deyin ister beceriksizlik...”Esas önemli mesajı ise en sonda söylüyor:-“Tazminat ödemek maddi olarak özür dilemektir... Sözle özür ise olay araştırılıp bütünüyle ortaya çıktıktan sonra dilenir...”***Benim önemsediğim diğer açıklama BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’tan geliyor:-“Gün tansiyonu düşürme günü...Diyalog için Başbakan öncülük yapmalı...Ülkeyi başka bir atmosfere taşımalı...”Uludere olayı Türkiye’de esas konunun “birbirini anlama ve iletişim problemi” olduğunu gösteren tarihi ve çarpıcı bir örnek...Türk savaş uçakları hatalı ya da ‘bilinçli olarak yanlış yönlendirilen istihbarat’ sonucu, “PKK’lı teröristleri vuruyorum” zannederek, bölgede kaçakçılık yapan 35 köylüyü vuruyor...Neresinden bakarsanız bakın feci bir olay bu...Ancak neresinden bakarsanız bakın, Türkiye’yi yöneten siyasi iradenin “bilinçli olarak yapmayacağı” bir olay bu...***Yine neresinden bakarsanız bakın, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın “bilinçli bir yanıltmayla yanlış bir istihbarat vermediği” tabak gibi ortada olan bir olay bu...Keza, neresinden baksarsanız bakın Genelkurmay Başkanlığı’nın terörist vuracağım bahanesiyle, “şuraları Kürt köylülerden ve kaçakçılardan temizleyeyim” demeyeceği bir olay bu!..Herhalde Başbakan ya da hükümet 35 Kürt köylü kaçakçı öldürülsün istemedi... Herhalde MİT’in tepesindekiler ya da Genelkurmay’ın başındakiler, “PKK’lı yakalayamadık bari Kürt köylüleri vuralım” demediler...Bellidir ki bu ya bir kontr espiyonaj faaliyeti, ya gizli güçlerin bilinçli bir yanıltma aktivitesi, ya da vurdumduymaz kel ayvaz bir bakış açısının yarattığı bir istihbarat ve operasyon basiretsizliği...***Taraf gazetesi “Devlet halkı bombaladı” diyor...Başbakan, “Devlet halkını bombalar mı?..” diye kızarak soruyor...Taraf cevap veriyor:“Ama bombaladı...”Şaka gibi her şey...Koskoca adamlar kelimelerle oynuyorlar...Görünen “savaş uçaklarının 35 kişiyi bombalamasıdır...”Fakat “devlet halkı bombaladı” manşeti “devletin aldığı bir kararla halkını bombalaması” anlamına gelir...Böyle bir kararın alınabileceğine dair bir emare var mı?..Hayır yok... ***Peki ne var?..En azından ciddi bir ihmal var...Elinizde bunca teknik takip teçhizat varken, karakolun gözleri önünden geçip kaçakçılık yapan köylüleri teröristlerden ayıramamışsanız, soruşturulup üzerine gidilmesi, müsebbiplerinin bulunması gereken bir durum var...Başbakan bunu söyleyecek, “Bu olayın müsebbipleri bulunup ortaya çıkartılacak” diyecek... Taraf da “Devlet halkı bombaladı” manşetiyle değil, “Kim yaptı bunu?..” başlığıyla çıkacak...Olayın soruşturulmasını teşvik edip, devletin böyle bir karar almayacağını tescil edecek...***Sonra da MİT’ti Genelkurmay’dı herkes biraraya gelip, olayın ihmalini, kastını, varsa taammüden suç işleyenini bulup çıkartacak...Hükümet özür dileyecek...Tazminat ödeyecek...İnsan haklarına, kendi halkının yaşama hakkına sonuna kadar sahip çıktığını dünyaya ilan edecek...Bunun yarattığı atmosferle, bölgede biran önce barışı sağlamak için çaba gösterecek...Hayatta her şeyin yeryüzünde görünen güçle çözülemeyeceği gerçeğinden hareketle, yaşamın, evrenin ve elbette Tanrı’nın kendi kuralları, dinamikleri olduğu bilincine vararak...BDP hatta ayrılıkçı terörün tepesindekiler bu söylediklerimden muaf değiller...Evren onlara da mesaj gönderiyor...Almalarında sonsuz yarar var!..*****BİR SAVCININ MAAŞI 2950 LİRA OLURSA...“Ben iki yıllık bir savcıyım...” diye söze giriyor okuyucum...“Çocuklarımı gazeteci yapamam” yolundaki yazımdan cesaret almış, genç bir savcının durumunu anlatıyor mektubunda...“Bilirsiniz hakimler savcılar demokratik ülkelerde iyi maaş alır bizde ise tam tersi...İki yıllık savcıyım...Yüzbinin üzerinde insanın yaşadığı bir ilçede çalışıyorum...Elime milyarlık dosyalar, müebbet hapis gerektiren soruşturmalar geliyor...Aldığım para 2 bin 950 lira...Oysa denetimini bizzat yaptığımız yazı işleri müdürümüzün veya icra müdürümüzün maaşları 666 sayılı kanun hükmünde kararname ile 3055 lira oldu...Kamuoyunda Hakim veya Savcı denildiğinde hep 13 yıllık; yani birinci sınıf hakimlerin maaşı algılanır...Onların maaşları da 5 bin 600 lira...Askeri hâkimlere yıpranma payı verilirken biz idari ve adli hakimlere yıpranma payı da verilmiyor...Demem odur ki Reha Bey...Aldığımız para; işimizin sorumluluğu ve yıpranmamız ile kıyaslandığında çok azdır...Bizim maaşlarımız Başbakanlık müsteşarının maaşına endekslendi...5 yıldır müsteşarın maaşı artmadı...Derdimizi dile getiremiyoruz...Çünkü mesleğimiz elvermiyor...Hemen soruşturma geçirmemiz işten bile değil... Derneğimiz, sendikamız, medyamız yok...”***Bu köşede çok alışık olmadığınız bir yazı bu farkındayım...Devlet memurları dünyanın her tarafında yüksek maaşlar almazlar...Hep sınırdadırlar...Türkiye’de onun da altındalar...Bu bildiğimiz bir gerçek...Fakat yüzmilyarlarca liralık suç dosyalarıyla uğraşan genç bir savcı, ikibin dokuz elli lira maaşla görev yapmaya çalışıyorsa, bu görevini layıkıyla yapması kolay olmaz...Birinci sınıf hakim ve savcı 5600 lira, yeni, idealist genç bir savcı da 2950 lira maaşla, on milyonlarca dolarlık dosyalarla haşır neşir olacak...Elbette bir savcı dosyasına baktığı insanların geliriyle orantılı bir zenginliğe sahip olamaz...Bunu söylemiyorum...Fakat bir savcı ya da hakim, suçladığı ya da yargıladığı kişiler hakkında karar verirken, kendini bir nebze rahat ve güvende hissetmeyecek mi?..Onların maddi olarak tırnağı kadar gelire sahip olamadığını, ayın sonunu getiremeyeceğini düşünmeden gönül ferahlığıyla işini yapamayacak mı?..Savcı ve hakimlerin maaşları düzelmeden adil yargı meselesi çözülmez...*****BAŞBAKANA “SEN” DEMEK!..Dün Ahmet Kekeç’in, Ahmet Altan’a yönelik eleştirisini izledim...Kekeç, “Başbakan’a ‘sen’ diyerek hesap soramazsın...” diyor...Doğrusu Başbakan’la, Ahmet Altan arasındaki zaman zaman alevlenen sorunun ben de Ahmet Altan’ın “sen” şeklindeki hitap tarzından kaynaklandığını düşünüyorum...Altan’ın eleştirileri Başbakan’a Kasımpaşa’yı hatırlatan “sen”li hitapları içermese, Tayyip Erdoğan’ın tepkileri, bu kadar amacından sapmış biçimde sert olmayacak...Tayyip Erdoğan’ın sert cevap vermesi, Ahmet Altan’la kavgaya tutuşması, neden bu kadar sorun yaratıyor ki diyebilirsiniz...Şöyle bir sorun oluyor;Ahmet Altan’ın söylediği doğru şeyler güme gidiyor, bu hitap şekliyle...Tayyip Erdoğan’ın normal şartlarda olumlu eleştiri diye niteleyip dinleyeceği konular, bir kişilik savunmasına heba oluyor...Neresinden bakarsanız bakın, ne eleştirenin eleştirisinin bir anlamı kalıyor...Ne icracının bundan alabileceği yapıcı bir öneri ortada kalıyor...Meydan kavgası öncesi muhatapların birbirine ettiği “sen”li hitap tarzından bir vazgeçsek diyorum...Kendi birebir meslektaşlarımız ya da tanışıklarımız dışında iktidarda veya muhalefette bir makamı işgal edenlere karşı en azından...

Devamını Oku

Çocuklarımı gazeteci yapamam ben bu ülkede...

4 Ocak 2012

Sanki ben babamın sözünü dinlemişim gibi; söz dinletmek adına boş konuşuyorum belli ki...Yine de söyleyeyim söyleyeceğimi de, belki biri görür de “babamız ne yazmış” diye merak eder...Açık ve net söyleyeyim...Üç çocuğum var, ellerinizden öper...Hiçbirinin gazeteci olmasını, gazetecilik yapmasını, gazeteci kalmasını arzu etmem, istemem, teşvik etmem...***Gözümün önünden gitmiyor 1980’in bir kış günü Ankara Çankaya’daki evimizin geniş salon salamanje biçimindeki L tipi oturma düzeni...Peder beyle valide hanım, Siyasal’la, Basın Yayın’daki hocalarımı eve davet etmişler...Hocalar bana brifing vermekteler:-”Sakın ola gazetecilik yapma çocuk... Bu okul her yıl 150 mezun veriyor... Aralarından 15 gazeteci çıkmıyor... On kişide bir bile değil... Çıkan o kişi de meteliğe kurşun atıyor... Gazetecilik akıl karı değil bu memlekette...Sen iyisi mi derslerini iyi tut...Hocalarla ilişkini sıkı tut... Okulda kal...Baban gibi, bizim gibi akademisyen ol...Uçmasan da sürünmezsin...Ele güne muhtaç olmaz, işsiz ortalıkta gezinmezsin...”***Geçmiş zaman...Hatırladığım üç profesör, bir de doktoralı öğretim görevlisi, biriki de dışardan okumuş yazmış münevver takım aidiyet vardı, evin geniş salonunda bana bunları söyleyen...20 yaşında stajyer muhabir tıfıl bir devrimci yetmeyim...Ekonomik Haber Ajansı gibi, adı sanı duyulmamış bir ajansta, elime sarı basın kartı niyetine çakma bir sarı kartondan kart vermişler...Kendimi rahmetli Abdi İpekçi’nin yerine yetiştirilen müstakbel bir “gazeteci-yazar” görmekteyim...Rahmetli Örsan Öymen o günlerde idolüm...Hicivle süsleyerek yazdığı yazılar ortalığı inletirdi...Çok sonraları öğrendim ki, ona “Seni öldüreceğiz” diye haber gönderdiler bir süre sonra...Çoluğunu çocuğunu, Avusturyalı eşini, pılını pırtısını toplayarak Almanya’ya gitmişti de anlayamamıştım;“Allah Allah” demiştim, “Ne güzel yazıyordu... Almanya’da yazılarının pırıltısı yok oldu...”Örsan Abi, o günlerin ülkücüleri tarafından “öldürüleceği” iması yediği yetmezmiş gibi, bir de 12 Eylül’de içeri alınarak gözdağı verilmişti...“Biraz daha yazarsan gökyüzünü göremezsin” mesajı iadeli taahhütlü kendisine sunularak...Mehmet Barlas kurtardı Örsan Abi’yi o günlerde hapisten...***Tabii ben bunları anlayacak kafada ve olgunlukta değilim, devrimcilikten gelmekteyim...Peder Bey’in kankası, öğrencisi hocalar, benim için “kurulu kapitalist düzenin yedek lastikleri, stepneleri...” o günlerde...Düzenle uzlaşmış, ruhunu düzene satmış, gençlik ideallerini ruhundan söküp atmış, kaypak, güvenilmez küçük burjuva aydın tipleri onlar...Farkında değilim tabii ki Türkiye’de gazetecilik diye bir standart mevz-u bahis değildir...Demokrasi diye bir standart yok ki bu ülkede, gazetecilik diye bir standart olsun...***Bir gün içerdesin, bir gün dışarda bu memlekette...Bir darbede içeri girersen, öteki darbede el üstünde tutulabilirsin...İktidara sürekli karşı çıkarsan, müzmin muhalif olup içeriyi her an ziyaret edebilirsin...İktidara karşı çıkmazsan, “dönek yaftası” alıp gazetecilik yerine mumurdan sıfatıyla sayılırsın...Darbelere açıktan karşı çıkman pek mümkün değil büyük bir gazetede... Yerinde hafif kıpırdamaya kalksan “vatan haini” damgasıyla meydanlarda ismini duyarsın...Kıpırdanmazsan, generallerin emir erinden bozma bir havan olur...“Emirlere karşı çıkmadığın ölçüde görüşlerin dinlenir!..”***Elbette bunların hiçbirini bilmiyorum daha o günlerde...Bana brifing veren muhatabım hocalar da bunları söylemiyorlar...Söyleseler aklım elverecek, belki vazgeçeceğim gazetecilikten...Oysa durup durup “evladım gazetecilikten ekmek yemen mümkün değil... Okuldan mezunların onda biri gazeteci olamıyor... Olanlar da eve ekmek götüremiyor...” bunu anlatmanın derdindeler...Onları dinlemiyorum bile...“Ben gazeteciyim” diye feci hava basmaktayım...Cebimde plastik kaplamanın içindeki hüviyet bozuntusu sarı karton kağıda güvenerek...Cebindeki plastik kaplamalı kartonu gazeteci hüviyeti zanneden Don Kişot özentisi tıfıla, ısrarla “Sakın Don Kişot olma” diyorlar...O da “Ben Don Kişot’um” diye cevap veriyor...Deseler ya “oğlum bu ülkede Don Kişot olmaya kalkan nice yiğitler, ortada ‘don’suz cascavlak bırakılıverdiler...”Deseler de ne fayda?..Örsan Öymen’lerin Abdi İpekçi’lerin, Uğur Mumcu’ların düzenle uzlaştığından dem vurmaktayım o günlerde...Bombayla hunharca öldürülen hocam Ahmet Taner Kışlalı’lar zaten düzenin has adamı o günlerde gözümüzde...Bilmiyoruz hepsinin birer birer vurulup öldürüleceğini gazetecilik yapacağım derken...Örsan Abi kurtarıverdi kendini öldürülmekten, basıp giderek Almanya’ya da onun da kalbi yetmedi kalp krizinden rahmetli büyük gazeteci...***Bir askeri darbe, bir post modern darbe, biri, bir öncekiyle kan davalı otuza yakın hükümet ve iktidar gördüm bu 31 yıl içinde...Valide hanım burnunu biraz fazla sokmaya kalkardı çocukluktan beri benim işlerime...Ona duyduğum psikolojik tepkiden, ömür boyu kimsecikler, talimatlar veremediler, derin ve siyasi ilişkilere, bağlantılara sokamadılar, bu tıfıl genci...Annesinin işlerine burnunu sokmasından, kimselerin öğütlerine, teşviklerine, gazlamalarına, müstakbel bonuslarına kulak asmadı genç gazeteci...Muktedirler bir türlü anlayamadılar, neden bu velet ele avuca gelmemektedir?..Bilemezlerdi elbet validesinin işlerine burnunu sokmaktaki dayanılmaz ağırlığı, hayat boyu hiç kimsecikleri hiçbir konuda işine bulaştırmamaya yeminli kılmıştı o genci...Defalarca işinden oldu...Fakat cascavlak ortada kalan “don”suz olsa da Don Kişot olmaktan vazgeçmedi...Ne ticari patronlar ne derin ne de siyasi patronlar telkin veya talimat aktaramadılar ona...***Şimdi yeni soruşturmalar, yeni tutuklamalar, yeni psikolojik savaşlar var Türkiye’nin gündeminde...Dünün büyük ve parıltılı gazetecileri, bugün ne olacağım korkusundalar...Bugünün parıltılı gazetecileri de dün ne olacağım kokusundaydılar...Bir de yeniler var...Onları da istikbalde göreceğiz...Çocuklarım bu ülkede gazetecilik yapmaya kalkacaklar öyle mi?..Demokrasi standardı olmayan ülkede, gazeteci standardı yaratmaya çalışacaklar...Umarım bunları yazan ve söyleyen babalarına, bir zamanlar bir tıfılın babasına yaptığı gibi ceplerinden plastiğe sarılı çakma karton kimlikleri çıkartıp “gazeteciyiz biz” tafrası atmazlar...Kendilerini bu ülkede gazeteci zannederlerse üzülürüm...Babalarının meslek şizofrenisi onlarda da devam ederse, nasıl bakarım ben torunlarımın yüzüne?..*****YİĞİT BULUT’UN ATILMASINA TEF ÇALANLAR...Bir insan işinden olduğunda, arkasından tef çalmayacaksınız...Gün gelir siz de işinizden olursunuz...O zaman başkaları arkanızdan tef çalacaktır, çok derinden üzülürsünüz...Yiğit Bulut’u sevmeme hakkına sonuna kadar sahipsiniz...Bu kişisel bir tercih...Onun gazeteciliğini doğru ve iyi de bulmayabilirsiniz...Bu da size ait bir tasarruf...Fakat insanların kötü günlerinde, onların düştüğü kötü durumla alay etmek, bir miktar “günah” işlemek demek...***Kötülük yapan kötülük bulur...Evrenin yapılan hiçbir şeyin bedelsiz kalmaması yasası tavizsiz işler...Dün baktım da, bu kadar insanın bu kadar berbat şekilde “Jöle kafa gitti” diye alay etmesi, hiç de hoş değil...Yiğit Bulut’un zamanında günahsız yere işten çıkarttıkları, “Adalet yerini buldu” diye rahatlayabilir...Buna ses çıkarmam...Fakat Bulut’la iyi kötü hiçbir hesabı olmayanların, azılı bir linç kampanyasının gönüllü ferdi imişcesine taş atmasını “onlar adına” mazur gösteremem...Bir gün aynı olay onların başına da gelebilir...

Devamını Oku

Başbakan mit raporlarını yazan Mehmet Baransu’ya kızmamalı!..

2 Ocak 2012

Uludere’de 35 kişinin bombalanarak öldürülmesi, “devletin özür dilemesi”ni gerektiren bir olay...Başsağlığı mesajı olarak falan değil...Açıkça ve alenen özür gerekiyor...Hemen, hiç vakit geçirmeden...Hükümet, ayrılıkçı terörün “felaket”i daha fazla kullanmasına izin vermemeli...Samimi ve içten dilenecek özür, ölenleri geri getirmez...Fakat üzüntünün içtenliği ile samimiyetini gösterir...***Dersim’in üzerinden 75 yıl geçtikten sonra özür dilemek “tarihle barışmaya çalışmaktır...”Uludere’de bugün özür dilemek ise, bugünün günahını yarınlara trajedi olarak taşımamaya çalışan samimiyet anlamını taşır...Devlet vatandaşından özür dilemekten korkmamalı...Devlet vatandaşını korumak için var...Vatandaşını yaşatmak için var...Hata yapabilir... Ancak bilinçli olarak suç işleme hakkına sahip değildir...Dilenecek özür, bombanın telafisi mümkün olmayan yanlışlık olduğunu tescil eder...Yarınlara manevi yükü sarkacak bir “katilam olmadığını” teyid edercesine...Başbakan Tayyip Erdoğan vatandaşların ailelerinden dilenecek özrü, “yarınlara üzerinde tepinilecek bir katliam umacısı” olmasın vizyonuyla değerlendirmelidir...İnsani zorunluluğundan maada elbette...***Bir konu daha var Başbakan’a söylemem gereken ve özür kadar önemli görünen...Farkındayım olaylar dışardan göründüğü kadar basit değil...Devletin içine sarkan çatışmalar, binbir türlü hesaplar, provokasyonlar, yanlış enformasyonlar, klikler arası savaşlar, ayrılıkçı teröre mensup kontr espiyonajlar ve daha nice kirli hesaplaşmalar mevcut...Ancak “bombalama” Türkiye’ye inanılmaz zarar veren bir eylem...Enine boyuna araştırılması, işin içinde ne gibi bir bit yeniğinin olduğunun bulunması elzem...Olayın ilk sıcaklığında Başbakan’ın; MİT raporlarını haberleştiren gazeteci Mehmet Baransu’yu hedef alması, kimseye yarar getirmez...Baransu bu konuda önemli haberler kaleme alıyor...Devletin ve elbette Başbakan’ın elinde çok daha önemli bilgiler var muhakkak ki...Başbakan; MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı’yla çok derin soruşturmalara girmeli...Bu savaşta kurumlar yok...Bu savaşta Türkiye var...Kendi halkını ezmek ve öldürmek istemeyen bir Türkiye...Kendi vatandaşından özür dilemesini bilen bir Türkiye...Kurumları çatışan ve suçu birbirine yükleyerek, kendine pozisyon üretmeye çalışan değil, sorumluluğu beraberce üslenip hatanın, yanlışın ve varsa provokasyonun nerede olduğunu ortaya çıkartan bir Türkiye...İnsan haklarına saygılı, vatandaşın yaşam hakkını her şeyden üstün tutan, insanlığa ve özgürlüklere duyarlı bir Türkiye...Hepimizin sevgiyle yaşayacağımız Türkiye budur...*****TÜRBANLI BURJUVAZİ...Turkcell bir ay kadar önce bol bol türbanlı, başörtülü ve muhafazakar görüntüler içeren, “sevgi mesajlı reklam filmini” yayınladığında, reklamcı firmaya ve Turkcell’e çok eleştiriler gelmişti...“Siz de mi AKP’nin seçim klibi gibi reklam filmi yapıyorsunuz” diye...O reklam filminin arkasında bunca eleştiriye rağmen durmasını bildi Turkcell’ciler...Yeni Türkiye’nin aile fotoğrafının bu olduğunun bilincinde olarak...Elbette Turkcell gibi geniş kitlelere hizmet veren bir cep telefonu firması değil, lüks tüketimin en can alıcı sembol markalarından BMW’yi satan bir burjuva Beyaz Türk markası Borusan Otomotiv...Onun için türban ve türbanlı tüketici konusunda mütereddit davranarak ticari hayatlarının en büyük yol kazasını yaptılar...***Sponsorluğunu kestiği programda Türkiye Rallisi Şampiyonu Burcu Çetinkaya, Merve Sena Kılıç isimli türbanlı bir kız arkadaşıyla Mini Cooper’a biniyordu...İsmi yine Merve olan milletvekili Merve Kavakçı yıllar önce Meclis’e türbanıyla gelip, yemin etmek istediğinde, Meclis ayağa kalkmıştı...İkisi de laik bir reaksiyon sayılabilir...Oysa arada çok önemli bir fark var...O gün Merve Kavakçı’ya büyük tepki gösteren Bülent Ecevit bile “Kamusal alanın ve Meclis’in saygı gösterilmesini istediği kurallarından” söz etmekteydi...Mini Cooper kamusal bir alan mıdır?..Yoksa BMW, Beyaz Türk burjuvazisinin, sınırlarına türbanlı adım atılamayan bir sit alanı mı?..Türbanlı tüketiciyi Mini Cooper’dan ve BMW’den dışlayan bu karar “hangi sosyolojik sit alanının kapsamındadır?..”Çok açıktır ki Borusan’ın bu kararının altında, “müşterisi olan laik tüketiciyi korkutmamak” endişesi var...Elbette Borusan’ın siyasi ve ideolojik bir eylemi değil sözkonusu olan...Kendi sponsoru olduğu bir televizyon programında türbanlı tüketicinin yer alması, kendi marka ve patronaj imajlarına uygun gelmemiş besbelli ki arkadaşlara...***Türbanlı bir hanımefendinin BMW veya Mini Cooper’a binmesi değil, onların sponsoru olduğu bir programda bu görüntünün yayınlanması rahatsız ediyor kendilerini...“Siz de değiştiniz... Yandaşlaştınız...” eleştirilerine muhatap olup, bu eleştirilerin altında ezileceklerini düşünüyorlar...İki arada bir derede açıklama yapmaları ondan...Oysa hayat, her alanda olduğu gibi toplumsal trendleri doğru okuyan cesur firmalara yaşam önceliği tanıyacak...Kamusal alan halen tartışmaya ve beklemeye müsait bir alan olabilir...Fakat Merce Kavakçı olayının üzerinden çok sular aktı ve Türkiye toplumsal olarak o çizginin çok ötesinde bir yerlerde şimdi...Türbanlı dedikleriniz artık “Türkiye’nin yeni burjuvazisidir...”***Onlar hala, laik burjuvaziyi Türkiye’deki burjuvazinin tek temsilcisi olarak görüyorlar...Oysa muhafazakar burjuvazi hızla palazlanmış, para el değiştirmiş ve türbanlı burjuvazi hatırı sayılır bir marka tüketimini kapsamış durumdadır...Türbanlı tüketiciyi yok farzeden bir pazarlama stratejisi, bir ticari anlayış yok olmaya mahkum bugün bu ülkede...Türban tartışmasını, Mini Cooper veya BMW’ye sit alanı yaparsanız, kısa bir süre sonra siz de “tarihi eser kapsamında” anılmaya başlarsınız...Benden hatırlatması...*****İNSANLARIN TUTUKLULUK HALLERİ ÜZERİNE TEPİNMELER!..İnsani açıdan çok meşakkatli günlerden geçiyor Türkiye...Vakt-i zamanında kim ne halt etmiş olursa olsun, bugün ödenmeye başlayan mebzul miktardaki bedel, eli kalem tutanların, üzerinde tepinemeyeceği bir ahlak kıstasını zorunlu hale getiriyor...Kimse tutuklanmaz umarım...Her halükarda insanların tutuklanma ihtimalleri üzerinde yazıyla bu derece ‘tepinmek’ bende büyük infial uyandırıyor...Tutuklanma zaten hüküm giymeden bir ceza alma halinin adıdır...Bir de tutuklanma ihtimali üzerine tepinmek, tutukluluğu uygulamalı bir ceza olmanın da ötesinde uygulamalı bir eza haline getirmek demek...Açıkça bir ceza değil, bir “eza”dır yapılan...İnsanların tutkuklanma ihtimali üzerine kalem oynatmaktan, vazgeçsin herkes...Ne onları uyarmak amacıyla ne de onların üzerinde tepinmek maksadıyla...Zulmetmeyin kimseye, zulmedene bile...

Devamını Oku