Dün sabah erken saatlerde telefona baktım, iki arama var...Biri Uğur Dündar’dan, diğeri gazeteciler.com sitesinden Hacer Alkan’dan...Uğur Dündar diyor ki; “HAS Parti’nin resmi sitesine girdim... Ne benim ne de senin hakkında bir suç duyurusu yok... Böyle bir tevatür çıkartanlar var, ancak resmi sitede böyle bir şey yok... Bilgine...”“Peki” dedim kapattım...Maile baktım Saadet Partisi’nden bir dost, yazıdaki bir maddi hatayla ilgili bir küçük hatırlatma yapmış...- “Şeref Malkoç, Has Parti milletvekili demişsiniz Reha Bey” diyor, “Eski milletvekili, şu anda HAS Parti’nin mecliste milletvekili yok...”Doğru, HAS Parti yöneticisi Şeref Bey...Saadet Partili dostumun ikinci hatırlatması, o partiden ayrılmaları esnasında yaşandığını söylediği önemli bir ayrıntı...Henüz bütün detaylarını check ederek elde edemedim...Bir yanlışa düşmemek için şimdilik yazmayayım...***Üçüncü arayan, gazeteciler.com sitesinden sevgili meslektaşım Hacer Alkan...- “Reha Muhtar” dedi, “O günlerde ben de televizyonlarda çalışıyordum... Fakat senin deli cesareti göstererek yaptığın Fethullah Gülen canlı yayını benim bile aklımdan çıkmış... Bu haberler senin hakkında televizyonculukta edinilen yanlış algılamaları silip atıyor...”Biraz sohbet edip teşekkür ettikten sonra, gazeteciler.com’da hakkımda yazılanlara baktım o röportajla ilgili...Şöyle diyor:“Devir 28 Şubat devri... Canlı yayına Fethullah Gülen’i Amerika’dan çıkartmışız...Cesaretin bini bir para...Yayın başlarken SHOW TV’nin patronu Erol Aksoy aniden rejiye dalmaz mı?..Yönetmenim Caner Erdem üzerinden bana bir şeyler söylemek istemez mi?..Bir süre sonra canlı yayının ortasında ipler kopacak noktaya gelmez mi?.. Neler oldu neler...”***“Gerçekten de cesaretin bininin bir para olduğu zamanlardı...Fethullah Gülen hakkında ‘olumlu’ yazılan her satıra bedel ödetildiği dönemlerdi.Reha Muhtar’ın haberciliğini beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz...Ama ‘cesareti’ ile, ‘deliliği’ ile hep özel bir yeri de bulunmuştur.28 Şubat döneminde Gülen’i ekrana çıkarmak başlı başına büyük bir cesaret gerektiriyordu. Reha Muhtar’ı mazideki ‘deli cesaretini’ hatırlatan yazısından dolayı günün köşe yazarı ilan ediyoruz...”***Dün bu telefonlardan sonra öğlen saatlerinde o günlerde RTÜK Başkanı olan okul arkadaşım Fatih Karaca’yla sohbet ediyorum...“Sadece gazetecilik yapıyordun, cesaretin ondan geliyordu” dedi...Okul arkadaşımdı, beni tanıyordu...O sırada o günlere ait olayı kendisine anlatmaya başladım:- “Hatırlar mısın” dedim, “Cemalettin Kaplan’ın oğlu Metin Kaplan bir 10 Kasım’da Anıtkabir’e bombalı saldırı düzenleyeceğini söylemişti...”- “Hatırlamaz olur muyum?” dedi... - “Arkadaşlar akşam bizim canlı yayınımıza çıkabiliyor Metin Kaplan, Reha Bey...” dediler...Bir yanda, halifelik iddialarıyla Anıtkabir’e saldırı yapacağını söyleyen birisi...Diğer yanda, senin başkanı olduğun RTÜK... Öte yandaysa, yapacağın en ufak bir hatada karşına çıkacak yasalar... Ve akşam canlı bomba gibi seni bekleyen canlı yayın... “Çıksın” dedim arkadaşlara... “Ben bu yayını yapmazsam kendime gazeteci demem...”***- “Bir hatada sana bir ay televizyonu kapatma cezası verebilirdik” dedi Fatih...- “Biliyordum” dedim... “Metin Kaplan yayına bağlandı... Sen nasıl bu işi yapmaya kalkarsın diye adamla tartışa tartışa soruyorum... Bıçak sırtında bir yayın...”Yayın bitti... Ertesi günü akşam saatlerinde “Almanya’dan bir kaset var sizle ilgili Reha Bey, izlemek ister misiniz?” dedi arkadaşlar...Haber merkezindeki ufak monitöre gittik...Baktım “Kaplancılar toplanmışlar, yürüyüş yapıyorlar... Pankart taşıyorlar ve slogan atıyorlar... Reha Muhtar’a ölüm” diye...“Boşverin” dedim “Biz işimize bakalım...”Ertesi günü Beşiktaş DGM’den bir telefon...- “Savcı bey sizi çağırıyor...”- “Hayırdır ne oldu?..”- “Metin Kaplan yayınınızla ilgili, DGM Savcısı ifadenizi alacak... Terör örgütünün propagandası yapıldı mı” diye... Savcı dünya tatlısı birisiydi...Bir yandan ismimi yazan pankartlarla “ölüm” diye bağırıyorlar, diğer yandan beni yayındaki tavrım nedeniyle öldürmek isteyenlere karşın onları yayına çıkarttım diye hakkımda suç duyurusunda bulunuyorlardı...Savcı durumuma bakıp acımıştı...Fatih Karaca, “Eğer bir hata yapsaydın bir aylık kapatma cezası verirdik SHOW’a” diyordu...Hacer Alkan telefonda ısrarla soruyor, “Fethullah Gülen Hoca’yla röportaj esnasında patronunuz Erol Aksoy’la aranızda ne geçti?” diye...Aklıma bana acıyıp, o gün hakkımda takipsizlik veren savcı geldi...Tesadüf, onunla telefonda konuştum dün öğle saatlerinde...Çok önemli bir yerde başsavcı olmuştu şimdi...Hacer soruyordu telefonda: “Ne oldu Erol Aksoy’la aranızda?..”“Az sonra” dedim Hacer’e, “Az sonra...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBAŞKALARININ SIKINTILARI GÖRDÜĞÜ YERDE ONLAR FIRSATLARI GÖRÜRLER...“Dünyanın en neşeli, en dinamik ve mutlu insanlarının yaradılış bakımından sizden ve benden bir farklılıkları yoktur...Hepimiz etten ve kemikten oluşuyoruz...Hepimiz aynı evrensel kaynaktan geliyoruz...Var olmaktan daha fazlası için çabalayanlar, insani potansiyellerinin alevlerini körükleyenler ve hayatın büyülü dansının gerçekten zevkine varanlar, sıradan yaşamlar sürdürenlerden farklı şeyler yaparlar...Yaptıkları şeyler arasında en önemlisi, dünya ve içindekiler hakkında olumlu bir paradigma (değerler dizisi) benimsemektir...Başkalarının sıkıntıları gördüğü yerde, onlar fırsatları görürler...”***Bir buçuk yıl kadar önce, “dünyada çok başarılı olan insanların, ortak davranış biçimlerini modelleyen NLP tekniklerini” çalıştığım dostum Metin Çınaroğlu şöyle demişti:- “Abi dünyada başarılı olan insanlar, yaşamlarında karşılaştıkları krizleri fırsata dönüştürebilen insanlar... Bu insanların başlarına gelen bir kriz esnasında sordukları ana soru şu:Bu kriz bana neyi gösteriyor?..Onu nasıl bir fırsata çevirebilirim?.. Kriz bana, neyi yapmam gerektiğini söylüyor?..” Eğer karşılaştığınız sorunları ve krizleri birer fırsat olarak görmeye başlarsanız, hayatınız sıradan olmaktan çıkar ve olağandışı bir güzellik taşımaya başlar...***18-19 yaşlarındayken, “paranın kıymetini bilmeyen” bir gençtim...O günlerde Türkiye’de büyük bir ekonomik kriz patlak verdi...Ülkenin başbakanının deyimiyle “70 sente muhtaç bir ülke” durumuna geldik...Bu şaka değildi...Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinde petrol alacak dolarımız bile yoktu...Kahve ithalatı tamamen durduruldu...Türk kahvesi, kahvehanelerde bulunmaz oldu...Sadece çay içilebiliyordu...O günlerde bütün hevesim yurt dışına gitmek, İngiltere’lerde, Fransa’larda hayatı görüp tanımaktı...Ancak hükümet bir karar çıkarttı ve yurt dışına çıkışları üç yılda birle sınırlı tuttu...Üç yılda sadece bir kez çıkabilecektik ve o çıkışta en fazla 500 dolar alabilecektik Merkez Bankası’ndan döviz olarak...Ne kadar Türk liranız olursa olsun 500 dolardan fazla para almanız yasaktı...Daha yüksek bir parayla yurt dışına gittiğiniz tespit edilirse ve sınır kapısında yakalanırsanız, suç işlemiş olacak, paranıza el konacaktı...***Eğitim amacıyla Cambridge’e giderken, pantolonumun iç cebine birkaç yüz doları annem iğne iplikle dikerek yerleştirmişti...Sonraki yıl Paris’e gitmek için, yurt dışına çıkış iznimi yakmak istemediğimden “Lille’deki bir çalışma kampına gidiyorum” gerekçesiyle çalışma kampından gösterdiğim izin belgesiyle çıkış yapabilmiştim...Hayatta paranın değerini hiçbir zaman pek bilemedim...Fakat doların değerini ve yurt dışına çıkışın önemini hep bildim...Hayatımda hiçbir zaman doları Türk parası kadar kolay harcayamadım...Zorunlu olarak yoksun kalmıştım ilk gençlik yıllarımda...Bu, ileriki yıllarda bir miktar para biriktirmemi sağladı...Yaşamım boyunca her yurt dışına çıkışta, içimden fışkıran belli belirsiz bir mutluluk duydum...Yurt dışındaki günlerimin değerini hep bildim...Yurt dışında hep keyifli yaşadım...Çünkü gençliğimde havaalanından çıkış yapabilmek için her yıl bin bir türlü formül bulmak zorunda kalmıştım...***Bunun gibi bir mucize de iki yıl önce gerçekleşti...Minik çocuklarımla ilişkiyi her baba gibi anneleri üzerinden kuruyordum...Anneleriyle bir hayat yaşıyor, çocuklarıma da her baba gibi anneleri üzerinden babalık yapıyordum...Anne her baba gibi çocuklarla ilişkide belirleyici faktördü...Anneleriyle yaşadığım ayrılık, bana çocuklarımla ilişkiyi, anneleri üzerinden değil birebir baba-evlat ilişkisi halinde yaşamayı öğretti...İnanılmaz bir mucizeydi bu...Onlar babalarını direkt, babaları da onları direkt olarak “annenin tercümanlığı” olmadan hissediyordu...Ayrılığın öğrettiği zorunlu bir sonuçtu bu...O zaman hepimizin babalarıyla olan ilişkilerimizin “anneler üzerinden” olduğu gerçeğini fark ettim...Çocuklarımla birebir ilişki yaşamanın mutluluğu, çok daha meşakkatli olsa da çok daha keyifliydi...Çocuklarımla birebir yaşamanın keyfini, doların kıymetini ve yurt dışına çıkışın zevkini, geçmişte yoksun kaldığım krizler nedeniyle bu kadar değerli yaşayabiliyorum bugün...Krizler bu fırsatları ve değerleri yarattılar...
Bugünlerin en fazla konuşulan kitabının gazeteden gelen kolide olduğunu görünce bayağı heyecanlandım...“Her Taşın Altında The Cemaat mi Var?..”Yazarı Nazlı Ilıcak birinci sayfasına el yazısıyla not düşmüş:“Sevgili Reha Muhtar’a...Uzun yılların getirdiği dostane duygularla...” ***Zaman zaman çok ağır tartışmalar ve fakat çok yakın dostluklar yaşadığımız ilginç ve uzun bir ilişkimiz var Nazlı Ilıcak’la...28 Şubat’ın en zor günlerinde kızı Aslı Ilıcak’ı “televizyonculukta iyi pişsin” diye yanıma vermişti...Aylarca yanımda çalıştı Aslı Ilıcak...SHOW’un patronlarıyla araları çok kötüydü o zamanlar...Benim için ise, Kemal ve Nazlı Ilıcak’ların yani Tercüman gazetesi sahibi bir basın patronunun kızıydı...Haber merkezimde çalışması mesleki-etik bir görevdi...***Buna karşın Fox Tv’de Çapraz Ateş programında programı terk etme noktasına kadar gittiğim sert tartışmalarımız oldu Nazlı Ilıcak’la...En sert günlerde bile, oğlu Mehmet Ali, kendisi ve yakın dostlar biraraya gelip yemek yerdik...Dostluk böyle bir şey, zamana karşı dayanabildiğiniz...Nazlı Hanım, “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var” kitabında benim 1999 yılında Fethullah Gülen’le yaptığım canlı yayını birebir yayınlamış...Çok zor günlerdi o günler...Hayata sadece gazeteci ve haber olarak baktığımdan, kliklerle, derin güçlerle, bağlantılarla, gruplarla işim olmazdı...Bugün de hiç kimse için hiçbir zaman yok edemediğim bir vicdanım o günlerde de vardı...Fikirlerine karşı olayım olmayayım, kimselere zulüm yapılmasına gönlüm ve vicdanım razı gelmezdi...***Nazlı Ilıcak’ın kitabında, o günkü canlı yayının sorularına ve cevaplarına baktıkça, yine heyecanlandığımı hissettim...Bir iki yerde, iki soruma hafif dokundurmalar yapmaktan çekinmemiş Ilıcak...İyi ki yapmış kendimle o gün o soruları da, diğerlerini de sorduğum sorabildiğim için gurur duyuyorum...Bir tarafta 28 Şubat...Bir tarafta Fethullah Gülen...1.5 saatlik canlı yayının sonunda iki taraftan da kimsecikler tek bir laf edememiş o röportaja...Taraflı veya propaganda veya düşmanca diye...***İzleyen günlerde STAR televizyonunda programıma çıkartıp, canlı yayındaki konuşmasından dolayı 19 milyar lira ceza yediğim bir milletvekili vardı...Evime haciz gelmişti onun para cezası yüzünden...Ödememişti, ödemiyordu...STAR TMSF’ye geçmişti, bula bula beni bulmuşlardı moderatör olduğumdan dolayı parayı ödemem için...Ödemiştim...Parayı mahkeme kararıyla kendisine rücu etmeye kalkınca da önce vermemiş sonra da uzlaşma isteyip yan çizmişti Şeref Malkoç...Şimdi HAS Parti milletvekili bu arkadaş...Benim hakkımda o günlerle ilgili suç duyurusunda bulunmuş...***İlginç bir parti bu HAS parti...Seçimlerde AKP’nin oylarını bölmek için, televizyon televizyon dolaştılar uzun bir süre...Onları sürekli ekrana alan Uğur Dündar hakkında da suç duyurusunda bulunmuşlar sanıyorum...İlginç bir hareket...Kim bilir ne düşünüyordur şimdi Uğur Dündar?..Neyse, ilerde daha detaylı devam ederiz bu konuya...Aklımda hala Fethullah Gülen’le yaptığım o canlı yayın var...Devir 28 Şubat devri...Canlı yayına Fethullah Gülen’i Amerika’dan çıkartmışız...Cesaretin bini bir para...Yayın başlarken SHOW TV’nin patronu Erol Aksoy aniden rejiye dalmaz mı?..Yönetmenim Caner Erdem üzerinden bana birşeyler söylemek istemez mi?..Bir süre sonra canlı yayının ortasında ipler kopacak noktaya gelmez mi?.. Neler oldu neler?..Daha çok anlatacak şeyler olacak...Azzz sonra...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜGÜVENLİ KIYILARI TERKETMEK...“Çoğu insan hayatının en güzel yıllarını, bildiği yerlerde geçirir...Yabancı, bilmediği yerlere gitmeyi göze alma cesaretini göstermez...Kalabalıktan ayrılmaktan korkar...Uyumlu olmak isterler ve dikkat çekmekten özenle uzak dururlar...Tıpkı diğer insanlar gibi giyinir, diğerleri gibi düşünür ve öyle hissetmeseler bile diğerleri gibi davranırlar...Kalplerinin sesini dinlemek ve yeni şeyler denemek konusunda gönülsüzdürler...Güvenli kıyılardan ayrılmayı reddederler...Herkes ne yapıyorsa onu yaparlar...Bu yüzden de bir zamanlar parlayan ruhları kararmaya başlar...Başarı kendinize karşı dürüst olmanız ve şartları sizin belirlediğiniz bir hayatı yaşamanızda yatar...Robin Sharma“***Yaşamda zengin olmak, yaşadığınız farklı şeylerden, değişik deneyimlerden, girdiğiniz farklı mecralarda yaşadığınız farklı olaylardan elde ettiğiniz sonuçlarla, edindiğiniz derslerin fazla olması anlamına gelir...Yazı yazarken, geçmiş olaylara flashback yaptığımda, dişe dokunur bütün hayat derslerimin, “girişmiş olduğum farklı yaşam tecrübelerinden kaynaklandığını” görüyorum...Atina’ya gitmeseydim, o kadar zor günler geçirmeyecektim, fakat Yunanistan tecrübesi gibi bir tecrübeden bihaber olacaktım...Gazeteci olup, olayları yerinde izleme düsturunu benimsemeseydim, daha konforlu bir hayatım olacaktı, fakat binlerce olayın yoğurduğu ve harmanladığı bir adam olamayacaktım...Gazetecilikte yaşadığım binlerce olayın, sayısız derslerinden istifade edemeyecektim...***Hayatta ne kadar farklı şey yaptıysam, ne kadar çok bulunduğum sahilden uzaklaşıp yeni denizler keşfetmeye gittiysem, cebimde o kadar maceram, yazılmamış o kadar hikayem, birikmiş o kadar yaşam dersim oluştu bu hayatta...***Yazı yazarken, geçmişe flashback yaparken, dişe dokunur hikayelerimin, hep sıradışı eylemlerimden kaynaklandığını görüyorum...Yaşadığım farklı aşklar olmasaydı, bu kadar zorlanmayacaktım belki, fakat iki anneden böylesine güzel ve akıllı üç çocuğun babası da olamayacaktım...Aldığım her risk, hayattaki en değerli hazinelerimin, müssebbibi oldu... ***Televizyonda bildik şeyleri tekrarlasaydım, herkesin yaptığını yapsaydım, belki bu kadar eleştirilmeyecek, bu kadar tartışılıp, hayatın merkezine oturtulmayacaktım...Fakat o yaptıklarım olmasaydı, 7 yıl boyunca bütün televizyon rekorlarını kıran o tarihi rating başarısı da gelmezdi...Milyonlarca insanın evine böylesine sıcak bir konuk olma şansım olmaz, onlarla bu iletişimi ve empatiyi sağlayamazdım...***8 yaşında bir çocuk canlanıyor şimdi gözlerimin önünde...Mahalledeki bütün arkadaşları toplanmış, iddialı bir futbol maçı yapacaklar bir Haziran akşamüstüsünde...Annesi çocuğun aklını çelmeye çalışıyor...Evin çevresinde kalıp, mahalle arasında futbol oynaması için, bildik her numarayı yapıyor...Çocuk ise tutturuyor, uzaktaki stadyumda yapılacak bir maça gitmek için...Sonunda ne yapıp edip, babasını yanına alıp, mahallede cazip görünen futbol maçını es geçerek stada maça gidiyor...Robin Sharma’nın dediği gibi o gün mahallenin güvenli ortamından, stadyumun riskli tehlikeli ortamına gitmekte tereddüt etmeyen küçük çocuk yıllar sonra yönetici olacağı Beşiktaş’la o gün orada karşılaşıyor...45 yıldır süren bir aşk hikayesi, o yaz akşamını mahallede geçirmek yerine, stadyuma gitme kararının verilmesiyle başlıyor...Çocuklarıma mümkün olduğunca fazla sıradışı şeyler yapmalarını tavsiye edeceğim...Ne kadar sıradışı şeyler yaparlarsa, yaşam hazineleri o derece zengin olacak çünkü...Şimdi bakıyorum da kendi geçmişime...Az bile yapmışım...*****BEŞİKTAŞ’IN MAÇI NİYE PAZARTESİ GÜNÜ?..Hayır Federasyon Genel Kurulu’nda Türk futbolunun düştüğü durum gibi “memleketi kurtaracak” bir konuya el atmayacağım...Çok küçük ve basit bir sorum var, futbolu yöneten adamlara...Beşiktaş geçen hafta ezeli rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe’den bir gün erken oynuyor lig maçını...Bir sonraki hafta yine bir gün erken veya aynı gün oynaması normal...Oysa Beşiktaş’ın Kayseri’yle maçını Pazartesi gecesine koyuyorlar...Diyebilirsiniz ki; Cumartesi Pazar’a da Galatasaray ve Fenerbahçe kondu ki, bu hafta sonu da lig bu şekilde renklensin...Ben de öyle düşünüyorum ve maçlara bakıyorum...O da ne?..Cumartesi günü yapılacak Bursa-Galatasaray maçı seyircisiz oynanacak...Yani seyirci gelmeyeceğinden, maçın hafta sonu yerine Pazartesi oynanması, esasen mantıklı olanı...***Ancak buna rağmen öyle uygun görmemişler!..Beşiktaş’ın bu hafta topu topu 6 gün içinde 3 maç oynamasına karar vermişler...Kayseri, Mersin İdmanyurdu ve 6. günün sonunda Fenerbahçe maçlarına çıkacak Beşiktaş...Carvalhal “Beşiktaş’ı, Fenerbahçe maçına yorgun çıkarmak için bu karar alındı” diyor...Kimseden çıt çıkmıyor...Beşiktaş, bunun hemen arkasından Avrupa’da Braga gibi bir takımla UEFA Çeyrek Finali için mücadele edecek...İnsanların takım tutması ayıp değil...Ayıp olan vicdansız olmaları!..
Ne ihtar, ne noter, ne “benim kız arkadaşım değil” yollu sözler, Karolin Fişekçi hanımefendiyi durdurmuyor...Tersine artık Teke Tek’te ağırlanıyor Karolin Fişekçi...Karolin’in gizli kadınsı intikamına bir şey diyemem...Kadındır intikam alır...Bunun önüne de fazla geçilemez...***Fakat medyanın bir bölümünün Karolin Fişekçi olayını “Orhan Pamuk’u itibarsızlaştırmak için” kullandığı aşikar...Karolin’in sözlerinden, Nobel’li Türk edebiyat ustası, sıradan çapkın bir vatandaş, hafif kadın düşkünü ve onları aldatan bir playboy, kendisinin yazarlığından etkilenen dilberleri baştan çıkartan bir uyanık ve her limanda bir kadını olan denizci tipli bir sergüzeşt konumuna sokuluyor ustaca...Bir erkeklik hesaplaşması mıdır bu yoksa çok daha derin anlamları var mı Orhan Pamuk’a yönelik bu kampanyanın?..***Taammüden itibarsızlaştırma kampanyalarının herkese yapıldığına inanmadığım günlerde, “Haber bu... Habercilik yapıyorlar” derdim...Hayat bana, yapılan haberlerin “habercilik dışı saiklerle yapıldığını, insanları itibarsızlaştırmanın aracı haline getirildiğini” öğreteli çok oldu... İtiraf etmeliyim ki Orhan Pamuk’un durumu beni fena halde işkillendiriyor...*****“DÖNEKLİK”Bilgeye sormuşlar...- “Efendim dünyada en çok kimi seversiniz?..”- “Terzimi severim” diye cevap vermiş bilge...Soruyu soranlar şaşırmış;-”Aman üstad dünyada sevecek onca insan varken, nasıl oluyor da en çok terzinizi seviyorsunuz?..”Bilge bu soruya şöyle cevap vermiş:- “Dostlarım evet ben terzimi severim... Çünkü benim terzim ona her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır... Öteki insanlar öyle değildir... Bir kez benim hakkımda karar verirler... Ölünceye kadar da hep aynı gözle beni görürler...”Burçin Alpacar’ın gönderdiği minik bir anekdot bu...***Değişim güzeldir...Değişim ilerlemenin ve gelişmenin motorudur...Hayatınızı iyi bir gözden geçirin...Yaşamınıza iyi yönde katkı sağlayan herşeyin yeni bir hayat tecrübesi sonucu meydana geldiğini göreceksiniz...Ne kadar çok yaşarsanız, hayatı ne kadar çok deneyimlerseniz, bildiğinizin dışına ne kadar çok çıkarsanız, iç dünyanızın o ölçüde zenginleştiğini farkedersiniz...Bilgenin “terzi”sini sevmesinin sırrı buradadır...***Değişimle döneklik farklı kavramlardır... Değişimde bir samimiyet, bir terakki çabası, bir gelişme nüansı bulunur...Döneklik eğer değişim yönünde samimi bir gelişme çabasının tezahürüyse olumludur...Ancak “şartlar gerektirdiği için, kişisel çıkarlar bugün bu şekilde dönmeyi uygun gördüğü için, durumu kurtarmak, gemiyi karaya vurdurmamak, rant sağlamak, kişisel çıkar peşinde koşmak için dönmüş” görünüyorsanız, ya da aslında hiçbir fikri savunmayıp her durum altında şartlardan istifade etmeyi kendinize uygun bulan bir “dönek”seniz, siz fırsatçı, eyyamcı, oportunist ve karakter zaafı taşıyan bir insansınız demektir...***Hayatı gittikçe, sadeleşerek yaşıyorum...Sadeleştikçe, tekamül ettiğimi farkediyorum...Değişiyorum, gelişiyorum, meselelere daha yukarıdan, daha geniş perspektiften, daha kuşbakışı, daha insanca bakıyorum...Fakat zinhar “döneklik etmiyorum...”Çünkü döneklik etmenin, eyyamcı, fırsatçı, oportunistçe bir şey olduğuna inanıyorum...“Dönmüş gibi davrananların samimiyetsizliği”, hala kendileriyle barışamamanın verdiği huzursuz gerginliği, çevreye verdikleri fırsatçı enerjileri, insanlığa ve evrene gönderilen negatif enerjiler olduğuna inanıyorum...Samimiyeti elden bırakmadan, doğruluktan ve dürüstlükten taviz vermeden, insanları ötekileştirmeden, gelişmeye, tekamül etmeye, insanlığın özgürleşmesine katkıda bulunarak, kutsal amaçlarına ulaşmasına hizmet etmeye çalışıyorum...***Bu hayat yolumda ilerlerken, beni gammazlamaya çalışan, geçmiş kapanmamış kirli kişisel hesaplarını bugün açmaya uğraşan insanlar olduğunu biliyorum...Onları görüyorum...“Şer yolundaki kirli çabalarının” farkındayım...Kendilerini güçlü ve kudretli görmesinler...Güçlü ve kudretli değiller çünkü...Kudret gücünü, gerçeklerden alır...Onlar gerçekleri değil, yalanları temsil ediyorlar...Zannediyorlar ki kuru kalabalığa pabuç bırakacağım...Hangi gerçeklerin yüzlerine çarpılacağının farkında değiller... Benim gibi ‘sade’ bir insanın “ahı”nı almak o müsebbiplerine hiç hayır getirmeyecek...Bunu yaşayacaklar ve görecekler...Hep birlikte yaşayacağız...*****KORKU...“Hayatta yol kateden insanlar, büyük hayaller kuran ve vizyonlarını hayata geçirmek için risk alanlardır...Korkularıyla doğrudan yüzleşirler, oyuna katılırlar ve günlerini cesaretle yaşarlar...Ne kadar korkmuş hissederlerse hissetsinler, korkularının kapılarını kırarak ilerler...Bir günlüğüne aslan olmak, bütün hayatınız boyunca koyun olmaktan iyidir...Robin Sharma...”***İçselleştirmediğimiz, ruhumuzun derinliklerinden gelip doğru bulduğumuz samimi olduğuna inandığımız olaylarla ilgili korku duymayız aslında...Korku duyduğumuz şeyler, kendimizi yabancı hissettiğimiz durumlarda, karşımızda beliren tehlikelerdir...“Sırf birileri istiyor” ya da “öyle davranmak bizi karizmatik kılıyor” diye iç sesimizin söylemediği şeyleri yaparsak, o yaptığımız şeylerin sonuçlarından korku duyuyoruz...Nelson Mandela tam 27 sene cezaevinde kaldı...11 Şubat 1990’da cezaevinden çıkıp “Özgürlüğe Uzun Yürüyüş” kitabını yazdı...O kitapta kendi özgürlüğünün bir hiç olduğunu, halkının özgürlüğünün tek hayat kaynağı olduğu temasını işledi...***Güney Afrika Cumhuriyeti 360 yıllık ırkçı beyaz azınlık yönetiminin son bulmasından sonra, 1994 Nisan’ında yapılan ilk “çok ırklı serbest genel seçimlerle” yeni çağını yaşamaya başladı...Ülkenin ilk gerçek sahibi siyahiler yüzde 75’lik bir çoğunluğa sahip...Beyazlar yüzde 13, melezler yüzde 7, Hintliler yüzde 3’lük oranı ve diğerleri de yüzde 2’yi oluşturuyor...Mandela 27 yıl hapiste kaldıktan sonra, Güney Afrika’yı demokratikleştiren lider olarak, 1993 yılında Nobel Barış Ödülü’nü aldı...Kişisel cesaret değildi Mandela’nınki...Yaptığına inandığı ve içselleştirdiği bir amacın gereklerini yerine getirmekti...İçinden gelen sesi dinlediğinde, o ses korkuyu uzak tuttu kendisinden...Birbuçuk yıl önce yaşadığım zor günlerde hissettiğim ve içselleştirdiğim inanç, Mandela’nınki kadar büyük, koskoca bir halkı kurtaracak ulvi ve muhteşem bir amaç değildi belki...İki minik çocuğumu, “hayatlarını mahvedebilecek bir şer cephesinin kötülüklerinden” korumaktı amacım...Hedefim iki minik çocuğumun hayatını korumak kadar küçük, fakat mücadelem bu uğurda Türkiye’de hatırı sayılır miktarda kirli odağı karşıma alacak kadar büyüktü...Hayatta zaman zaman korku duyduğum, içselleştiremediğim olaylar olmuştur mutlaka...Fakat geçtiğimiz yıl karşıma bütün bir dünya da çıksa, hiç korkmayacağımı, koruyacağım minik çocuklar uğruna gözümün milim bile sekmeyeceğini farketmiştim...O kadar cesurdum ki karşımdakiler korktular...Kendiniz olursanız, kendi kalbinizdekileri korumak için savaşırsanız, korkmazsınız...Korkanlara ve korktukları şeylere dikkat edin...İnanmadıkları şeyleri yapmış olmaktan korkarlar onlar...Korktukları karşılarından gelecek tehlikeden çok, kendi yaptıkları şeylerin aculluğunu bilmeleri...
On onbir yaşlarındaydım...Türkiye’ye televizyon geleli üç dört sene olmuştu...Cumartesi geceleri 23 sularında bir tiyatro programı vardı televizyonda...Her Cumartesi gecesi o programın bitişini ve o çok sevdiğim adamın o çok sevdiğim tiradı kapalı bir perdenin önünde seslendirmeye başlamasını iple çekerdim...Osmanlı döneminin unutulmaz aktörü Tomas Fasülyeciyan’ın muhteşem bir tiradını okurdu Münir Özkul...Bir Osmanlı Ermeni’siydi Tomas Fasülyeciyan...1915 olaylarından önce yaşamıştı...1903 yılında İskenderiye’de tiyatroya büyük katkılarından sonra, o dönemin sanatçılarının büyük çoğunluğu gibi, yoksul bir halde ölmüştü...Arkasında inanılmaz bir tiradı hazine olarak bırakarak...Münir Özkul, Haldun Taner’in “Sersem Koca’nın Kurnaz Karısı” isimli oyununda seslendirmişti o muhteşem tiradı...Cumhuriyet Türkiye’sine kuşaktan kuşağa kalan bir replikti Osmanlı Ermeni’si büyük tiyatrocu Tomas Fasülyeciyan’ın o tiradı...Gözümün önündedir, Münir Özkul’un seslendirdiği o muhteşem tirad...***“Zaten aktör dediğin nedir ki?..Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz o boş kubbede, bir hoş sada (seda) olarak kalır...Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız...Görooorum hepiniz gardroba koşmaya hazırlanıyorsunuz...Birazdan teatro bomboş kalacak...Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar...Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır...Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir...Hiranuş’la Virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır...İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler...Artık kendimiz yoğuz...Seyircilerimiz de kalmadı...Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar...Gün ağırır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır...Perde...”***Münir Özkul yaşam savaşı veriyor şimdilerde...Tomas Fasülyeciyan ne İttihat Terakki’nin sorumluğunda gerçekleşen 1915 felaketini gördü, ne de bugün onları bahane ederek Fransa’da seçim kazanmaya çalışan Sarkozy denilen simsarı...Osmanlı-Türk tiyatrosunun unutulmaz sanatçılarından biriydi Fasülyeciyan...Bugünlerde hastanede yaşam savaşı veren Münir Özkul’un replikleriyle Cumhuriyet Türkiye’sinin kuşaklarına aktarıldı...Sanatın yarattığı insanlık duygusuna bakıyorum da...Politikanın simsarlığının yanında...Ne sıcak ne insanca bir diriliş sanat...Anılarımızda yaşıyorsun sevgili Fasülyeciyan...Sen çok yaşa Münir Özkul...*****SENDEN BÜYÜK ANAYASA VAR SARKOZY...İki gündür Ayşe Hür’ün Öteki Tarih kitabından 1915 yılındaki trajedileri okuyorum...Türk, Kürt, Ermeni, Fransız, Musevi, hiçbir zaman hiç kimseye yönelik trajedinin hasıraltı edilmesini savunmadım...Osmanlı yaptı diye, “Bunu es geçelim”, bize yapılanları önemseyelim gibi bir bakışın içinde olmadım...İnsanlık suçlarında biz ve onlar ayrımının insanlık dışı olduğunu savundum...***Günlerdir, 1915 olayları üzerine yeni çalışmalar yapıyor, yeni bilgiler topluyorum...Bu bilgileri Fransız siyasetçileri ya da meslektaşları mat etmek için toplamıyorum...Kendi tarih okuyuşumu zenginleştirmek, olayları yerli yerine oturtmak, müsebbiplerini kafamda netleştirmek için okuyorum...Bu uzun girişi, tarihte “Ermeni trajedisi bir soykırımdır veya değildir” tezlerinden birini savunmadığımı anlatmak için yazdım...Ben Fransız senatosuna, meclisine ya da Sarkozy’ye “Tarihte Ermeni soykırımı olmadı” diye düşündüğüm için itiraz etmiyorum...Tersine, “1915’te olanlar soykırım değildi” demenin Fransa’da suç sayılmasına itiraz ediyorum...***Tarihçiler tarafından üzerinde tartışılan, kesinleşmemiş olaylara, bir parlamentonun veya senatonun birkaç ay sonra yapılacak seçimlerde oy fırsatçılığı amacıyla “tarihi bir yargıda bulunmasına” tepki gösteriyorum...Bunun yapılanın adı siyasi oportünizmdir...Tarihçiler istedikleri adla istedikleri gibi tartışabilirler 1915 Ermeni olaylarını...Birçok tarihçi “soykırım” adını da takabilir bu olaylara...Bu tanımlamayı da bu tanımlamayı yapan tarihçileri de protesto etmem...Fakat bir parlamentonun “Buna soykırım diyeceksiniz... Aksi halde hapis yatar, para cezasına çarptırılırsınız” demesine itiraz ederim...Hele hele bunu, Mayıs’taki seçimlerden hemen önce gargaraya getirircesine aldığı karara dayandırırsa, itiraz etmekle kalmam, protesto da ederim...Fransız senatörlerden 60’ı bu yasayı Fransız Anayasa Mahkemesi’ne götürecekler gelen haberlere göre...Anayasa Mahkemesi’nden bu kararın geçmeyeceğini sanıyorum...Hiçbir Anayasa Mahkemesi düşünceye pranga vuran, tarihi araştırmalara set çeken böyle oportünistçe alınmış bir kararı, hukuka uygun bulmaz...Eğer Anayasa Mahkemesi de bunu uygun bulursa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilmeli...Bu savaş bir hukuk savaşı ve Türkiye bu savaşta sonuna kadar haklı...1915 Ermeni trajedisini okuyorum iki gündür ve çok büyük bir üzüntü duyuyorum olmuş olan olaylardan...O faciayı yaşamış insanların çocuklarından, Avukat Krikor Zohrab’ın torunlarından özür dilemekten hiç gocunmam...Fakat Sarkozy gibi siyasi fırsatçı bir oportünistten özür dilemem, onu yaptığını anlayışla karşılamam...O bir siyasi oportünist...Bütün amacı, Fransa’da yaşayan beş yüz bin Ermeni’nin oyunu almak...Oportünistler benim gözümde saygın ve muteber adamlar olmadılar hiç...Trajediyi yaşayanların torunlarından özür dilemek başka, oportünistlerin oynadıkları oyunun parçası olmak başka...Türkiye’nin hukuk savaşı, siyasi oportünistlerin fırsatçılıklarını boşa çıkartacak önemli bir savaştır...Ve sonuna kadar haklıdır...*****DÜNYAYI DEĞİŞTİRENLERİN YÜREKLERİNDEKİ SIR...“Amaçlarını keşfedip, hayatlarını ona adayan Benjamin Franklin, Mahatma Gandhi, Martin Luther King, Rahibe Teresa, Albert Einstein, Nelson Mandela gibi insanlara bakın...Hayatlarını temsil edeceğine karar verdikleri bir sefere çıktılar...Buna yürekten bağlandılar...Bu bağlılıkları, yapmakta oldukları işlere hissettikleri duyguları artırdı...Peşinde olduğunuz şeyle düşünsel yerine duygusal bir bağ kurduğunuzda, heyecanınız artacak ve enerji patlaması yaşayacaksınız...Robin Sharma...”***Yaşamım boyunca gönülden sevdiğim bütün uğraşlar, olgular, insanlar bana mucizevi dönüşler yaptılar...O uğraşları, şeyleri, insanları severken onların bana bir gün mucizevi katkılar yapacaklarını bilmiyordum...Sevgim, onlar bana mucizevi bir dönüş yapsınlar diye değildi...Karşılıksız olarak sevmiştim, o işleri, insanları ve olguları...Karşılıksız olarak neyi sevdiysem, inanılmaz bir karşılık gördüm o sevgiden...Karşılıksız sevin...Ya da karşılıksız sevdiğiniz şeylerin peşinden gidin...Karşılıksız sevdiğiniz şeyler size mucizevi karşılıklar verecekler...Karşılığını düşündüğünüz şeyler ise hemen hemen hiçbir şey...
Tahmin ettiğim, fakat “öyle değildir” diye, üstüne kondurmadığım bir şeyler oluyor Fenerbahçe’de...Şike soruşturmasını, tapeleri, iddianameyi, tutuklamayı ve davayı, polis ve adli makamların çalışması açtırdı...Ortada bir sorumlu varsa, bu sorumlu Galatasaray veya Trabzonspor ya da Beşiktaş değil... Ne kadar aksi olduğunu ima etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, rakipleri tarafından biçimlendirilmiş ve Fenerbahçe’yi hedef alan bir operasyon yok ortada...Rakiplerinin böyle bir gücü yok her şeyden önce...***Öyleyse ne yapmalı Fenerbahçe?..Mahkemelerde takır takır kendini savunurken, idari olarak kulübün bu soruşturmadan, davadan ve karanlıklarla dolu tünelden en az zararla çıkmasını sağlamalı...Peki neden Fenerbahçe, “58. maddenin uygulanmasını, yarım puanının dahi silinmemesini ve gerekirse Fenerbahçe’nin küme düşürülmesini” istiyor?.. Fenerbahçe küme düşerse Türk futbolu zarar görecek bu doğru...Fenerbahçe küme düşerse yayıncı kuruluş zarar görecek bu zarar da kulüplere yansıyacak bu da doğru...Fenerbahçe küme düşerse, futbol heyecanını yitirecek, süper ligin eski havası kalmayacak...Beşiktaş, Galatasaray, Trabzon, Fenerbahçe’siz bir ligde şampiyon olmuşlar kaç yazacak, şampiyonlukların da galibiyetlerin de fazla bir anlamı olmayacak bu da doğru...Bunların hepsi Fenerbahçe’nin küme düşmesi durumunda rakiplerinin ve Türk futbolunun uğrayacağı zararlar...***Peki Fenerbahçe’nin küme düşmesinden en büyük zararı rakiplerinden öteye, önce Fenerbahçe görmeyecek mi?..Fenerbahçe gibi büyük bir kulübü yönetenlerin, rakipleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir iddianamenin kulübe mümkün olduğunca az zarar vererek geçiştirilmesi için uğraşmaları gerekmez mi?..Fenerbahçe niye “mızıkçı” görüntüsüyle bu olaydan en fazla zararı alsın?..Fenerbahçeli bazı yöneticilerin “Bize iyilik yapmayın... Bizi küme düşürün...” mealindeki mızıkçı görüntüsünün altında ne yatıyor?.. Kulüp başkanı ve diğer yöneticilerin cezaevinden kurtarılmasını amaçlıyorlarsa, onların kurtarılmasının başka yollarını bulmalılar... ***Fenerbahçeli bir kısım yöneticinin tutuklu kalması kimsenin “mutlu olduğu bir olay değil...”Bunun sona ermesi için, yapılabilecek her şeyi yapmalı futbolu yönetenler...Ancak “Fenerbahçe kulübünü pazarlık masasına koymak” anlamına gelebilecek hareketlerden özellikle kaçınmak lazım...Fenerbahçe’nin halihazırdaki yöneticileri, kulübün daha fazla zarar görmemesi için “işbirliği” yolunu denemeliler...Emin olabilirler ki böyle davranırlarsa, en fazla Fenerbahçe yarar görecek bu davranışlarından...“Mızıkçı” görüntüsünün kimseye yararı olmadı bugüne kadar...*****TEMPLE GRANDİN’İN OTİSTİK HAYATI...Sömestr geldi, yarı yıl arasında Ayşe Nazlı’yı daha fazla görür oldum...Önceki gece, bir yemeğim vardı, dışardayken telefonuma baktım, mesaj atmış:-”Baba gelmiyor musun?..”Kız çocuklarının erken yaşlardan itibaren “babayı yönetme biçimleri” üzerine çok şey okuyup öğrenmiştim...Ancak bildiklerim pratikte fazla bir şey ifade etmiyor...Hızlı hızlı eve geldim, baba-kız sömestr tatilini fırsat bilip, güzel bir film seyrederiz diye...Otistik olan Temple Grandin’in hayatını anlatan, Temple Grandin filmini o anda gördüm ve “hadi bunu izleyelim” dedim Ayşe Nazlı’ya...***Temple Grandin otistik bir kadın...Tüm engellere rağmen yoluna devam edip, hayvancılık sektöründe çok önemli iyileştirmeler yapan projelerin sahibi bir bilimkadını olmasının hikayesini anlatıyor film...Grandin, bütün otistik kişiler gibi, belirli özellikleri insanlara göre çok daha gelişmiş bir kişilik...Hayatı kafasında resmederek algılıyor...Resmederek algıladığı için de, başka insanların göremediği şeyleri görüyor kafasındaki uyanan görüntülerle...Annesi kızını “farklı fakat eksik değil...” diye tanımlıyor...Somut olan herşeyi mükemmel bir şekilde kavrarken soyut şeyleri algılamakta güçlük çekiyor Grandin...Buna karşın somut olarak gördüğü ve resmettiği şeyler onun hayatta büyük başarılar kazanmasının önünü açıyor...Yazları gittiği teyzesinin çiftliğinde sığırları yakından gözleyerek, mucizevi projelere imza atıyor...Otistikler kendilerine dokunulmasından hoşlanmıyorlar...Temple da öyle...Diğer insanların sarılarak hissettiği rahatlama duygusuna yabancı o da...Onun için kendine sığırlarınkine benzer bir sıkıştırma aleti yapıyor...Duygusal patlamalar yaşadığı anlarda rahatlamasını sağlayan ve çevresine uyumunu kolaylaştıran da bir alet bu...Dört yaşına kadar hiç konuşamayan, tepki biçimleri arkadaşlarının hayret ifadelerine neden olan Temple, bütün bu farklılıklarına aldırmadan, üniversiteden mezun olup sığır besiciliği ve kesimi üzerine akademik kariyer yapıyor...Hayvan besiciliğinin insanileştirilmesi için bıkmadan usanmadan mücadele ediyor...Ona göre bu “hayvanlar, hayatlarını bizlere besin olabilmek için verdiklerinden saygıyı hakediyorlar...”***Yazdığı makaleler ve tasarladığı kesimhanelerle hayvancılık sektöründeki en önemli isim olmasının yanı sıra kendisi gibi otistik insanlara ve onların bu durumu anlayamayan ya da zorluk çeken ailelerine kılavuz oluyor...Temple Grandin otistik farklılıklarına karşın hayata bir anlam katmaya çalışan değerli bir insan...Onun gerçek hikayesini büyük kızımla izlerken, “evrendeki yaşama katkı sağlayan insanların içlerinde ve gözlerinde varolan o ışığı” farkettim...Film bittiğinde 11 yaşındaki kızıma bakıp, onun filmden ne kadar etkilenmiş olduğunu gördüm...Gece yemekte laklakı fazla uzatmadan eve dönüp, Temple Grandin’in hayatını kızımla beraber izlememin, ona hayatta değerli bir katkının sağlanmasına aracılık ettiğini farkettim...Temple Grandin’in hayatını anlatan yedi Emmy ödülü sahibi filminin “evren”e sunduğu katkı, 11 yaşındaki kızımın 6. sınıf sömestr tatilini değerli geçirmesine neden oluyordu...Bu insani değerin keyfiyle Pazar gecesi üç çocuğumla huzur içinde uykuya daldım...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ İNSANLARIN YAŞAMLARINA BİR FARKLILIK KATABİLMEK!..Tahmin edebileceğinizden çok daha fazla insan, yaşamını geçmişe dönük olarak yaşamaya çalışır...Mutluluğun ulaşılacak bir şey değil, kendi yarattığımız bir durum olduğu bilgeliğini edinmek yerine, günlerini kendilerini mutlu edecek şeyleri elde etmeye çalışarak geçirirler...Oysa mutluluk ve varolduğumuzu hissetmemiz, ancak; başkalarının yaşamına farklılık yaratmak için ruhumuzu adadığımızda gerçekleşir...***En yüce insani yeteneklerinizle, kendinizden daha büyük bir şey için yaşamak ve ruhunuzun özüyle başkalarının yaşamında farklılık yaratmaya odaklanmak...Yaşamınız tüm karmaşalardan sıyrıldığında, gerçek anlamı da belirgin hale gelir...Hayatın amacı, bir amacı yaşamaktır...Robin Sharma
Sanıyorum Vatan ve Milliyet için anlaşma sağlandı...İlk günden beri “iki ortak arasındaki anlaşmazlığın, iki tarafın da tatmin olacağı hakkını karşı tarafa ve gazetelere helal edeceği, olumsuz enerjisini vermeyeceği” bir formülle olması gerektiğine inandım, öyle konuştum, öyle yazdım...Taraflardan birinin aileden gelen kurucu sıfatı taşıyan güven duyulan bir ismi, diğerinin ise sermaye, grup ve prestiji temsil eden gücü vardı...***Sonunda gazetelerin geleceği, yarınlara güvenle taşınabilmesi için, güçlü sermayeye sahip prestijli grubun şemsiyesi altında Vatan ve Milliyet’in yoluna devam etmesi kararı alındı...Milliyet’in kurucu ailesinin ismini taşıyan grup, bu iki değerli gazetenin yayın hayatının sekteye uğramaması, geleceğe güvenle taşınması için bu kararın altına imza atacağını açıkladı...Ben insanların ancak olumlu enerjisini verdikleri işlerin başarı, mutluluk ve huzur getireceğine inanırım...Kavga ve hesaplaşma sonucu, bir tarafı tamamen mağdur eden çözümlerin, gelecekte “kazanana da kaybedene de mutluluk getirmeyeceğini” bilirim...***Nice iş teklifini elimin tersiyle geri çevirmemin nedeni, “mutluluğun sihri olan o olumlu enerjiyi hissetmememdendir...”Hayatımda mutlu ve keyifli yaptığım, işyerimin bana olumlu enerji verdiği her işte çok başarılı oldum...Çevrede olumsuz enerjinin olduğu hiçbir işten de hayır gelmedi hayatıma...Olumsuz enerjiyi gördüğümde hemen kaçtım oralardan...***Hesaplaşmalar taraflardan birini mağdur ederek, egosunu ezerek, ‘bir tarafı bitirerek’ sonlanıyorsa, o hesaplaşmaların üzerine kurulan ‘aydınlık gelecek’ hiç kimselere yar olmuyor...Turgut Özal’ın ölümünden bu yana, Türkiye’de birbirini boğazlamaya, öldürmeye ve bitirmeye azmetmiş hesaplaşmaların, mutlu bir istikbal yaratamayacağını bu yüzden biliyorum...Dün yapılanlar, yaratılan mağdurlar, bugün düne yönelik sorulan hesaplar ve yaratılacak mağdurlar, yarın bugüne yönelik sorulacak hesaplar ve yeni mağdurlar bitmek bilmeyen fasit bir dairenin, aslında bir türlü gerçek galibi olmayan savaşının tezahürü oluyorlar...Oysa hayat, hesaplaşmaları yaparken, karşı tarafı sıfırlamamaktan, gerçekleri ortaya koyarken hatalı olanı mağdur etmemekten, ve hiçleştirmemekten geçiyor...Barış, huzur ve başarı öyle geliyor...VATAN ve MİLLİYET’te sürecin anlaşma, karşılıklı saygı ve birbirini yok etmeden uzlaşma şeklinde bitmiş olmasından mutluyum...Çünkü öyle biterse ancak, bu çözüm VATAN’a ve MİLLİYET’e olumlu yansıyacak... Geçirdiğimiz zor günlerde okuyucu olarak gösterdiğiniz desteğe ve güvene sonsuz teşekkürler...*****FENERBAHÇE’YE PUAN MI EKLESEK?..İlk günden beri, Fenerbahçe’ye küme düşme kararının çıkmaması gerektiğini söylüyorum...Türkiye’deki futbol yorumcularından oluşan yelpazenin bir ucu, “Fenerbahçe’nin hiç taviz verilmeden küme düşürülmesini, yöneticilerinin 150 yıla varan hapis cezalarıyla cezalandırılmasını, düşürmek yetmedi bir de takımın 25-30 puanının silinmesini, o da yetmedi Fenerbahçe’nin 5 yıl Avrupa kupalarına katılmamasını” istiyordu...Bu cezalar harfiyen yerine getirilsin diye, futbolda şiddet yasasının değiştirilmesine karşı çıktılar...58. maddenin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğinden dem vurdular...Puan silmenin “eyyam” olduğunu söyleyip, “yazıklar olsun” nidaları çektiler!..Sonuçta bu kişilerin istedikleri yerine getirilseydi, “Aziz Yıldırım ve arkadaşları 150 yıl hapiste kalacak, Fenerbahçe küme düşecek, ayrıca 25-30 puanı silinecek...Böylece en az iki yıl süper ligde değil, alt kümede mücadele edecek... Bir daha yıllarca belini doğrultamayacak... Ve böylece futbol beylerin istediği şekilde ‘tavizsiz’ yürüyecekti...”Ancak bir cellatın isteyeceği bu istekler yerine getirilmeyince, “Ne Federasyon’un eyyamcılığı kaldı, ne şikeye taviz, ne futbolun kirliliğinin aynen devam ettiği” safsatası...***Yelpazenin öteki ucunda ise, “yarım puanımı bile sildirtmem” diyen bir kısım Fenerbahçeli yönetici vardı...Onlara göre de, UEFA hiçe sayılmalı, sonuna kadar savaşılmalı, puan silinmemeli, hayat hiçbir şey olmamışcasına devam etmeliydi...“Yarım puanımı bile silemezsiniz”den, “Fenerbahçe’nin iki yıl bir alt ligde oynamasına, 5 yıl Avrupa kupalarına katılmamasına, 25-30 puanının silinmesine ve yöneticilerinin 150 yıl hapiste kalmalarına kadar” her çözüm önerisi! büyük bir iddiayla başka bir yol yokmuşcasına kamuoyuna sunuldu...Bazen gülerek bazen ağlayarak izledim konuşmaları...Bir olayda aynı milletin insanlarının, bu kadar farklı şeyler söyleyebilmelerinden korktuğumu itiraf etmeliyim...***Bu insanlara hangi makul çözümün kabul ettirilebileceğini bilmiyorum...İkinci ligde iki sezon oynayacak bir Fenerbahçe’yle, süper ligde yarım puanını sildirtmeyen bir Fenerbahçe önerileri arasında hangi makulu, kim bulabilir bunu da çözemiyorum...Yatıp kalkıp bu çözümü bulacak bir konumda olmadığıma dua ediyorum...Aklıma tek bir fikir geliyor!..Acaba diyorum puan mı eklesek Fenerbahçe’ye?..Belki bu istek karşısında artık kimse konuşamayacak hale gelir...Fransız Kraliçesi Jeanne Marie Antoinette’in “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği gibi...*****DIŞARDAKİ BAŞARI VE ZENGİNLİK MUTLULUK GETİRMEZ!..“Kendi içinizde başarı sahibi değilseniz, dışarıda başarılı olmak bir şey ifade etmez...Refah içinde olmak ile varlıklı olmak arasında büyük bir fark vardır...Zengin bir içsel yaşamı olan kimse en zenginidir...Robin Sharma”***Dışarda çok zengin, başarılı ve ünlü hayatlar görürüz...O hayatlar, “dünyada geçerli olan başarı ölçülerine göre çok başarılıdırlar...”Oysa dışarda gıpta edilecek bu başarıyı, zenginliği veya ünü yaşayanlar, kendi iç dünyalarında “mutluluğun özünü yakalayamamış, içsel zenginliğe kavuşamamışlarsa” kendilerini mutlu hissetmezler...***Mutluluk içsel bir olaydır, dışsal değil...Kendi içinizde uzun bir yolculuğa çıkıp, yaşamınızı anlamlandıramamış, ruhunuzla bütünleştirememiş, kalbinizle seslendirememişseniz, iç huzuru, iç başarıyı ve dinginliği sağlayamamışsanız mutlu olamazsınız...Yaşamınızın anlamını ve dünyada varoluş nedeninizi bulup çıkartmış, ‘kalbinizin sesiyle verme ve alma sürecine başlamışsanız’, bilgelik aşamasına gelmişsiniz demektir...Dışardaki maddelere bağımlılık, onların varlıklarıyla mutlu olup, onların yokluklarıyla mutsuz olmaya dayalı mutluluk anlayışı, sanaldır...Hayatta dış referansları değil, iç referansları esas aldığınızda mutluluğunuz içselleşecektir...İçsel mutluluğunuzun anahtarı buradadır...Elbette içsel başarınızın da...
Bir erkeğin hayatında annesi çok önemli bir yer tutar...Anlayışlı ve destekleyici annelerin erkek çocukları, yaşamlarının en acımasız mücadelelerinde, arkalarında annenin manevi desteğini hissederler...Otoriter babalar karşısında, sevecen annelerin sevgi ve anlayış gösterdikleri erkek çocukları, çok sonraları girdikleri büyük savaşlarda “annelerinin manevi desteğini, sevgisini ve duasını” arkalarında bulduklarına inanırlar...Ne kadar güçlü olursa olsun bunun yoksunluğu o erkeğin hayatında önemli bir kırılma noktasıdır...***Anne sevgisi, anlayışı ve duasını arkasında hissederek “en sert mücadelelere girmekten çekinmeyen” Başbakan Tayyip Erdoğan için annesinin vefatı, psikolojik olarak önemli bir kırılma noktasıdır...Bir erkek hayatın zorlu virajlarında annesini kaybettiğinde, yaşama karşı daha yalnız hisseder kendisini...Tayyip Erdoğan’ın son zamanlarda, “eskiden çok güçlü bir şekilde savaştığı derin devlet güçleriyle artık yeni bir tür uzlaşmaya gittiği” söyleniyor liberal ve demokrat kalemlerce... Uzlaşmaya mı gidiyor, yoksa psikolojisi daha farklı bir davranış modeli mi benimsiyor?..Bunu açıklayacak ikinci nokta, Başbakan’ın annesini kaybettikten hemen sonra, kansere çevirecek bağırsak poliplerinden dolayı ameliyat masasına yatmasıdır...***Annenin vefatı ve ilerde çok tehlikeli olabilecek bir hastalığın ameliyatla durdurulması, yaşama farklı bakmasını yol açacak iki önemli olaydır Başbakan için...Başbakan bundan böyle, hayata, kendisine muhaliflere, eskiden daha sert gittiği devlet içindeki güçlere karşı farklı davranacak...“Derin devletle uzlaşmaya karar verdiği için” değil...Hayata bakışı, psikolojsi ve bundan sonrasıyla ilgili damgasını vurmak istediği ayak izleri kendini ‘siyasiden çok, daha insani’ bir noktaya ittiği için... Olaylara daha insan ve duygu merkezli bakacak bundan sonra Tayyip Erdoğan...Karşısındakiyle daha fazla empati yapacak...Olayları salt bir siyasi mücadele konusu yapmaktan çıkaracak...***İnsan en değerli varlığını kaybettikten, kendi canını ise kaybetmeyle karşı karşıya kaldığında, siyasi mücadelelerde uzunca bir süre es geçtiği, yaşamın gerçek değerlerini hatırlamaya başlar...Bir daha kolay kolay unutmamak üzere...Başbakan’ın yaşadığı budur ve insani bir olaydır...Bir daha kolay kolay da değişmeyecektir...Ailesine, çocuklarına ve özellikle kızlarına daha fazla sarılacak...Siyasi rakiplerini ya da muhaliflerini, artık aileleriyle ve çocuklarıyla bir arada görmeye başlayacak...Doğa bütün çıplaklığıyla kendini hatırlatacak bundan böyle Başbakan’a...*****SESSİZLİĞİN SESİ, SUİKASTIN SESİNİ KISTI...On binlerce kişinin “Hepimiz Hrant’ız” diyerek Taksim’den Şişli’ye yürümesi Türkiye üzerine oynanan çok büyük bir oyunu bozdu...Bu olayın esas kazanımıdır bu...Karanlık odaklar Hrant’ı öldürmek istedikleri amaca ulaşamadılar, Hrant cinayeti; katillerin amaçladıklarının tam tersi sonucu verdi...Şöyle ki;Onlar Hrant’ı öldürerek, Türkiye’nin dünyada iyice yalnızlaşacağını ve bu yalnızlığın Türkiye’deki milliyetçi rüzgarları güçlendireceğini planlamışlardı...Toplum mühendislikleri tutmadı...Türkiye’de milliyetçi rüzgarlar artmadı...Tersine, millet “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağırmaya başladı... Suikastı planlayanlar her şeyi planlamışlardı, fakat toplumun bu cinayete karşı “Hepimiz Ermeniyiz” diyebileceğini hesaplamamışlardı...Miting toplum mühendisliği hesaplarını tamamen boşa çıkardı...***Hrant cinayetinin karanlık suikastçıları, Hrant üzerinden toplumun fikir önderlerine gözdağı vermek istemişlerdi...Bu gözdağı ters tepti...Hrant’ın ölümü, Ermeni azınlığı iyice tecrit etmek bir yana, içinde yaşadığı yalnızlıktan kurtardı...Toplumun solcu, muhafazakar, aydın, Kürt, mağdur, şehirli tüm unsurlarla yapışmasını sağladı...Suikastçıların istediklerinin tam tersi bir durumdu bu...***Hrant cinayetini planlayanlar, Türkiye’de rahip cinayetlerinden, Ermeni fikir önderlerine yönelik suikastlara kadar dünyaca nefretle karşılanacak bir dizi eylemin yapılabileceğini göstermek istiyorlardı...Türkiye’yi böylece dünyadan iyice tecrit etmeyi amaçlıyorlardı...Bir etki-tepki yaratarak kendi yolunu kendi başına bulmaya çalışan bir Türkiye yaratmak istiyorlardı...Oysa Türkiye’de sesini yükselten duyarlı kesim, ülkeyi yalnızlaştırmak bir yana, dünyanın duyarlı kesimleriyle bugüne kadar oluşturulamayan bir iletişime soktu insanımızı...Duyarlı kitleler, dünyayla bütünleştiler, seslerini dünyaya duyurabildiler...Tam da Hrant‘ın istediği gibi...Bu suikast Türkiye’de dünyanın tahmin ettiğinden çok daha duyarlı bir toplumsal tepki ve demokratik reaksiyon katsayısı yüksek bir toplumun var olduğunu gösterdi...On binlerin sessiz yürüdüğü mitingin sesi, bugüne kadar Türkiye’de yapılan tüm mitinglerden çok daha yüksek volümlüydü...Sessizliğin sesi, suikastın sesini kıstı...*****YAPTIĞINIZ İŞLE DOKUNDUĞUNUZ HAYATLAR...“Geçmişte çoğumuz faturalarımızı ödememizi sağlayan işlerimizin olmasından hoşnuttuk...Şimdilerde işlerimizden çok daha fazla şeyler bekliyoruz...Memnuniyet, yaratıcı rekabet, gelişme, keyif ve kendimizden daha büyük olan bir şey için yaşadığımızı hissetmek istiyoruz...Bir anlam arıyoruz...İşinizin çevrenizdeki dünya üzerindeki etkilerinin farkına varabilmek için, yaratıcı sorgulama tekniğini kullanın...Yaptığınız işte, yüce bir anlam bulmanın en iyi yollarından biri budur...Kendinize, ‘şirketimin sunduğu hizmetlerden kimler yararlanıyor ya da gündelik mesaim ne çeşit bir farklılık yaratabilir’ gibi sorular sorun...Bunu yapmaya başladığınızda, yaptığınız iş ile dokunduğunuz hayatlar arasında bir bağ olduğunu fark edeceksiniz...Bu size ilam kaynağı olacak...Robin Sharma”***Hayatta yaptığımız şeyler insanlara ne kadar dokunursa, ne ölçüde hizmet verirse, yaşamımız o kadar anlamlıdır...İş dediğiniz şey başka insanlara hizmet etmenin toplumsal rolüdür...İşe bu anlamı yüklerseniz, hayatı ‘vermek’ yönünde desteklersiniz...İşi başarı veya para kazanma aracı olarak görürseniz, evrene katkınız olmaz...Evrene ve insanlara katkınız olmayınca, evrenin ve insanların da size katkısı olmaz...Çok yalın fakat önyargılarımızdan dolayı düşünemediğimiz bir gerçekliktir bu...(İkinci paragraf Robin Sharma’nın değil, benim satırlarım...Anlamı Sharma‘nın söylediklerine aykırı değil, fakat Robin Sharma’dan alıntı değiller... Sevgiyle düşünmeniz dileğiyle...)
O; Türkiye’deki Ermeni azınlığın fikir ve kanaat önderiydi...Öldürülürse “Türkiye’de Ermeni azınlığa baskı, şiddet ve hatta suikast yapıldığı dünya aleme gösterilecek, Türkiye dünyada iyice yalnızlaştırılacaktı...”***O; Türk ve Ermeni ırkları arasında kendisine “barış”ı misyon seçmiş bir kardeşlik sevdalısıydı...Öldürülürse, “öcüler yeniden hayat bulacak, soykırım umacısı yeniden dirilecek, tarih yeniden hortlayacaktı...”***Onun dünya Ermenileriyle dostluk, arkadaşlık, etnik ve kültürdaşlık ilişkisi vardı...Öldürülmesi, dünya Ermenilerini saldırganlaştıracak, Türkiye için tasarı üzerine tasarı çıkarttıracak, bu ülkeyi ve insanları dünyada alabildiğine yalnızlaştıracaktı...***O; tarihteki Ermeni meselesinin, “soykırım” sıfatı konmadan, her yönüyle ele alınarak çözülmesini istiyordu...Öldürülmesi, bizi Avrupa Birliği’nden, dünya medeniyetlerine kadar dört bir yandan uzaklaştıracak, yalnızlaştıracak ve sefilleştirecekti...***O; devletin ilgili birimlerince, derin güçlerce, gizli odaklarca hep izleniyor, hep göz dağı yiyordu...Öldürülürse, “ölümünden ders çıkartılacak, bunları yapanların başına bu geliyor işte” denecekti...***Bütün bunların sonunda öldürüldü o...Mahkeme, “bu ölümü gençler kendi kafalarına estikleri için gerçekleştirdiler” dedi...Bunu yapanların bir örgüt olmadığını söyledi...Dün onbinlerce insan sessizce bu cinayetin bir örgüt işi olduğuna inandığını haykırdı...Kafası kızmış gençler gibi gösterilmek istenen olayın gerçekte “faili meçhul derin bir tezgah” olduğuna inandığını anlattı...Hrant’ın kimliğinde, dün insanlık insanca bir yaşam için yürüdü... “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” demek hepimiz insanız demektir...Esasen oradaki onbinlerce insan “Hepimiz Hrant’ız... Hepimiz insanız” diye haykırmaktadır...*****BİZE NANİK YAPAN HAYAT...Yaşamın sizi toptan sınadığı anlar vardır...Hayattaki “ezberlerinize ne kadar güveniyorsunuz?.. O ezberleri değiştirebilmek konusunda ne kadar risk alabilirsiniz?..Önyargılarınızı ve ezberlerinizi yıkabilir misiniz?..Hayatı ne kadar doğru ve temiz okuyabilir siniz?..”***Yaşadığımız hayat aslında yalındır...Ego duvarlarından uzaklaşabilir, değer yargılarının tercümanlığından uzaklaşıp, sadece ruhunuz ve kalbinizle “size neyin iyi geldiğini” hissedebilirseniz, yaşamınızın gerçek varoluş nedenine yaklaşırsınız...Hayat bunca olaya karşın her gün başetmenin imkansız olduğuna inandığım sorunlar veriyor...Aslında ne kadar şeyin üstesinden gelmişsem, bir sonraki olayda ondan da daha daha büyük bir sorunu karşıma çıkartıyor...Sanki her seferinde “Ama bu sefer çözemeyeceksin” gibisinden bir nanik yapıyor...***Nanikler büyüdükçe, bununla nasıl başedeceğim sorusu da benim gözümde büyüyor...Sonra biran düşünüyorum...Çok başarılı olan insanlar, başlarına daha az sorun gelmiş insanlar değiller ki... Onların farkı başlarına daha az sorun gelmiş olması değil, sorunları çözme konsundaki kabiliyetleri...Önyargısız yaklaşabilmeleri...Gerektiğinde bir sorunu kangren yapmayıp kesip atabilmeleri...Yollarına devam edebilme becerileri...Hayatın nanikleri büyüdükçe, naniklere karşı mücadeleler büyüyor, mücadeleler büyüdükçe nanikler daha da büyüyor...Bir gün tıkanıp kalacağız orası kesin...Nerede acaba ve ruhun hangi tekamül noktasında?..Arafa gittiğimizde neyle karşılaşacağız acaba?..Merak etmiyor değilim...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ KİŞİSEL MİRASINIZ...Bir gün babam Rabindranath Tagore’un bir şiirini buzdolabına yerleştirdi...Şöyle yazıyordu:“İlkbahar geçti, yaz gitti, kış kapıda...Ve söylemek istediğim şarkı henüz söylenmemiş halde duruyor...Günlerimi enstrümanın tellerini söküp takarak harcamışım...Bu sözler, yarım yaşanmış bir hayatın ardından kalbi pişmanlıklarla dolu bir adamın sözleriydi...Kişisel mirasımızı oluşturmaya başlamanın zamanı, “daha çok zamanımızın olacağını düşündüğümüz on yıl sonrası değil, bugündür...Yaşamımızda yaratmak istediğiniz şeyin ne olduğunu ve daha önemlisi artık dünyada olmayacağınız zamanlar için ardımızda bırakmak istediğiniz armağanı derinlemesine düşünün...Büyüklük, sizin ölümünüzle son bulmayacak bir şeye başlamanızla gelir...Robin Sharma