Haberin Devamı
Ne ihtar, ne noter, ne “benim kız arkadaşım değil” yollu sözler, Karolin Fişekçi hanımefendiyi durdurmuyor...
Tersine artık Teke Tek’te ağırlanıyor Karolin Fişekçi...
Karolin’in gizli kadınsı intikamına bir şey diyemem...
Kadındır intikam alır...
Bunun önüne de fazla geçilemez...
Fakat medyanın bir bölümünün Karolin Fişekçi olayını “Orhan Pamuk’u itibarsızlaştırmak için” kullandığı aşikar...
Karolin’in sözlerinden, Nobel’li Türk edebiyat ustası, sıradan çapkın bir vatandaş, hafif kadın düşkünü ve onları aldatan bir playboy, kendisinin yazarlığından etkilenen dilberleri baştan çıkartan bir uyanık ve her limanda bir kadını olan denizci tipli bir sergüzeşt konumuna sokuluyor ustaca...
Bir erkeklik hesaplaşması mıdır bu yoksa çok daha derin anlamları var mı Orhan Pamuk’a yönelik bu kampanyanın?..
Taammüden itibarsızlaştırma kampanyalarının herkese yapıldığına inanmadığım günlerde, “Haber bu... Habercilik yapıyorlar” derdim...
Hayat bana, yapılan haberlerin “habercilik dışı saiklerle yapıldığını, insanları itibarsızlaştırmanın aracı haline getirildiğini” öğreteli çok oldu...
İtiraf etmeliyim ki Orhan Pamuk’un durumu beni fena halde işkillendiriyor...
“DÖNEKLİK”
Bilgeye sormuşlar...
- “Efendim dünyada en çok kimi seversiniz?..”
- “Terzimi severim” diye cevap vermiş bilge...
Soruyu soranlar şaşırmış;
-”Aman üstad dünyada sevecek onca insan varken, nasıl oluyor da en çok terzinizi seviyorsunuz?..”
Bilge bu soruya şöyle cevap vermiş:
- “Dostlarım evet ben terzimi severim... Çünkü benim terzim ona her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır... Öteki insanlar öyle değildir... Bir kez benim hakkımda karar verirler... Ölünceye kadar da hep aynı gözle beni görürler...”
Burçin Alpacar’ın gönderdiği minik bir anekdot bu...
Değişim güzeldir...
Değişim ilerlemenin ve gelişmenin motorudur...
Hayatınızı iyi bir gözden geçirin...
Yaşamınıza iyi yönde katkı sağlayan herşeyin yeni bir hayat tecrübesi sonucu meydana geldiğini göreceksiniz...
Ne kadar çok yaşarsanız, hayatı ne kadar çok deneyimlerseniz, bildiğinizin dışına ne kadar çok çıkarsanız, iç dünyanızın o ölçüde zenginleştiğini farkedersiniz...
Bilgenin “terzi”sini sevmesinin sırrı buradadır...
Değişimle döneklik farklı kavramlardır...
Değişimde bir samimiyet, bir terakki çabası, bir gelişme nüansı bulunur...
Döneklik eğer değişim yönünde samimi bir gelişme çabasının tezahürüyse olumludur...
Ancak “şartlar gerektirdiği için, kişisel çıkarlar bugün bu şekilde dönmeyi uygun gördüğü için, durumu kurtarmak, gemiyi karaya vurdurmamak, rant sağlamak, kişisel çıkar peşinde koşmak için dönmüş” görünüyorsanız, ya da aslında hiçbir fikri savunmayıp her durum altında şartlardan istifade etmeyi kendinize uygun bulan bir “dönek”seniz, siz fırsatçı, eyyamcı, oportunist ve karakter zaafı taşıyan bir insansınız demektir...
Hayatı gittikçe, sadeleşerek yaşıyorum...
Sadeleştikçe, tekamül ettiğimi farkediyorum...
Değişiyorum, gelişiyorum, meselelere daha yukarıdan, daha geniş perspektiften, daha kuşbakışı, daha insanca bakıyorum...
Fakat zinhar “döneklik etmiyorum...”
Çünkü döneklik etmenin, eyyamcı, fırsatçı, oportunistçe bir şey olduğuna inanıyorum...
“Dönmüş gibi davrananların samimiyetsizliği”, hala kendileriyle barışamamanın verdiği huzursuz gerginliği, çevreye verdikleri fırsatçı enerjileri, insanlığa ve evrene gönderilen negatif enerjiler olduğuna inanıyorum...
Samimiyeti elden bırakmadan, doğruluktan ve dürüstlükten taviz vermeden, insanları ötekileştirmeden, gelişmeye, tekamül etmeye, insanlığın özgürleşmesine katkıda bulunarak, kutsal amaçlarına ulaşmasına hizmet etmeye çalışıyorum...
Bu hayat yolumda ilerlerken, beni gammazlamaya çalışan, geçmiş kapanmamış kirli kişisel hesaplarını bugün açmaya uğraşan insanlar olduğunu biliyorum...
Onları görüyorum...
“Şer yolundaki kirli çabalarının” farkındayım...
Kendilerini güçlü ve kudretli görmesinler...
Güçlü ve kudretli değiller çünkü...
Kudret gücünü, gerçeklerden alır...
Onlar gerçekleri değil, yalanları temsil ediyorlar...
Zannediyorlar ki kuru kalabalığa pabuç bırakacağım...
Hangi gerçeklerin yüzlerine çarpılacağının farkında değiller...
Benim gibi ‘sade’ bir insanın “ahı”nı almak o müsebbiplerine hiç hayır getirmeyecek...
Bunu yaşayacaklar ve görecekler...
Hep birlikte yaşayacağız...
KORKU...
“Hayatta yol kateden insanlar, büyük hayaller kuran ve vizyonlarını hayata geçirmek için risk alanlardır...
Korkularıyla doğrudan yüzleşirler, oyuna katılırlar ve günlerini cesaretle yaşarlar...
Ne kadar korkmuş hissederlerse hissetsinler, korkularının kapılarını kırarak ilerler...
Bir günlüğüne aslan olmak, bütün hayatınız boyunca koyun olmaktan iyidir...
Robin Sharma...”
İçselleştirmediğimiz, ruhumuzun derinliklerinden gelip doğru bulduğumuz samimi olduğuna inandığımız olaylarla ilgili korku duymayız aslında...
Korku duyduğumuz şeyler, kendimizi yabancı hissettiğimiz durumlarda, karşımızda beliren tehlikelerdir...
“Sırf birileri istiyor” ya da “öyle davranmak bizi karizmatik kılıyor” diye iç sesimizin söylemediği şeyleri yaparsak, o yaptığımız şeylerin sonuçlarından korku duyuyoruz...
Nelson Mandela tam 27 sene cezaevinde kaldı...
11 Şubat 1990’da cezaevinden çıkıp “Özgürlüğe Uzun Yürüyüş” kitabını yazdı...
O kitapta kendi özgürlüğünün bir hiç olduğunu, halkının özgürlüğünün tek hayat kaynağı olduğu temasını işledi...
Güney Afrika Cumhuriyeti 360 yıllık ırkçı beyaz azınlık yönetiminin son bulmasından sonra, 1994 Nisan’ında yapılan ilk “çok ırklı serbest genel seçimlerle” yeni çağını yaşamaya başladı...
Ülkenin ilk gerçek sahibi siyahiler yüzde 75’lik bir çoğunluğa sahip...
Beyazlar yüzde 13, melezler yüzde 7, Hintliler yüzde 3’lük oranı ve diğerleri de yüzde 2’yi oluşturuyor...
Mandela 27 yıl hapiste kaldıktan sonra, Güney Afrika’yı demokratikleştiren lider olarak, 1993 yılında Nobel Barış Ödülü’nü aldı...
Kişisel cesaret değildi Mandela’nınki...
Yaptığına inandığı ve içselleştirdiği bir amacın gereklerini yerine getirmekti...
İçinden gelen sesi dinlediğinde, o ses korkuyu uzak tuttu kendisinden...
Birbuçuk yıl önce yaşadığım zor günlerde hissettiğim ve içselleştirdiğim inanç, Mandela’nınki kadar büyük, koskoca bir halkı kurtaracak ulvi ve muhteşem bir amaç değildi belki...
İki minik çocuğumu, “hayatlarını mahvedebilecek bir şer cephesinin kötülüklerinden” korumaktı amacım...
Hedefim iki minik çocuğumun hayatını korumak kadar küçük, fakat mücadelem bu uğurda Türkiye’de hatırı sayılır miktarda kirli odağı karşıma alacak kadar büyüktü...
Hayatta zaman zaman korku duyduğum, içselleştiremediğim olaylar olmuştur mutlaka...
Fakat geçtiğimiz yıl karşıma bütün bir dünya da çıksa, hiç korkmayacağımı, koruyacağım minik çocuklar uğruna gözümün milim bile sekmeyeceğini farketmiştim...
O kadar cesurdum ki karşımdakiler korktular...
Kendiniz olursanız, kendi kalbinizdekileri korumak için savaşırsanız, korkmazsınız...
Korkanlara ve korktukları şeylere dikkat edin...
İnanmadıkları şeyleri yapmış olmaktan korkarlar onlar...
Korktukları karşılarından gelecek tehlikeden çok, kendi yaptıkları şeylerin aculluğunu bilmeleri...

