Dün gece tek kelimeyle muhteşem bir derbi izledik. Sonucu belirleyen ise güç değil, yetenek oldu“Önemli eksiklerine rağmen Beşiktaş’ın fizik gücü üst seviyedeydi.Ancak bu F.Bahçe’nin teknik zenginliği karşısında yetersiz kaldı.Ernst’in vuruşlarının gol olmaması ise büyük şanssızlıktı.”- Dün gece iki takımın da ortaya koyduğu mücadele derbiye yakıştı mı?MUHTEŞEM bir derbi oldu. Beşiktaş’ın çok büyük eksikleri vardı fakat bu eksikler Beşiktaş’ın oyun içindeki fizik gücünü azaltmak bir yana artırmıştı. İki stoperin önünde Toraman’ın oynaması, Simao’nun bütün derbilerde olduğu gibi maça konsantre olması, Fernandes’in eksikliğinde Ernst’in etkin futbolu, Holosko’nun, Pektemek’in mücadeleciliği Beşiktaş’ın fizik gücünü artıran faktörlerdi. F.Bahçe ise muhteşem bir kadro zenginliği ile maça başladı. Stoch bir yandan, Alex diğer yandan, Sow bir başka yandan Beşiktaş’ın üzerine inanılmaz bir teknik zenginlikle gittiler. Buna sağda Mehmet Topuz, Gökhan Gönül, ortada da Emre ve Cristian’ın eklediğinizde Beşiktaş’ın kanatsız ve 5 eksikli kadrosunun bu teknik kapasite karşısında ilk başlarda baş etmesi imkânsızdı. Nitekim duran bir toptan Alex’in ortası, Gökhan’ın asisti ve Yobo’nun vuruşuyla F.Bahçe 1-0’ı sağladı.BU maçı Beşiktaş’ın kendi lehine çevirebilmesi için baştan gol yememesi ve Holosko ile Pektemek kanalıyla kontratakla geniş alanda gol araması gerekiyordu. F.Bahçe’nin erken bulduğu gol Beşiktaş’ın tüm planlarını altüst ederken, F.Bahçe’yi de galibiyete çok yaklaştırdı.-Carvalhal’in Ersan’la başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?DOĞRU değerlendiriyorum. Ersan ürkek oynadı fakat uzun vadede, İsmail’in yokluğunda sol tarafta oynayabilecek bir futbolcu. Beşiktaş’ın sol ayaklı iki stoperi var, biri Egemen, biri Ersan. Ersan ilerde sol bekte yararlı olacak Beşiktaş’a. Dün hem uzun bir sakatlıktan çıktıktan sonra ilk kez forma giyiyordu hem de çok fazla alışık olmadığı sol bekte oynadı. Fakat F.Bahçe’nin güçlü teknik kapasitesi karşısında Ersan gibi fizik gücü yüksek bir futbolcuyla başlaması Carvalhal’in riskli fakat cesur kararıydı.TANJU sağ bekte ilk devre sırıttı. Öyle ki, ligin en iyi sol açığı şu anda Stoch. Tanju da ilk devre onun karşısında çok zorlandı, 2. devre ise alıştı. Carvalhal Sivok-Egemen ve önlerine Toraman’ı koyarak çok doğru bir 3’lüyle çıktı maça. Zira Sow’u, Alex’i ve Stoch’u başka türlü durdurabilme imkânı yoktu. Yani Toraman herkesin sandığının aksine sağ bekte dünkü maça başlayamazdı.- Beşiktaş kazanacak pozisyonları buldu mu?BEŞİKTAŞ’IN eksik kadrosunun tek gol şansı duran toplarda 4 santrforunun ve 4 stoperinin ceza sahasından kaleyi bulacak kafalarında ya da Ernst’in uzaktan şutlarındaydı. Buna rağmen inanılmaz gol fırsatları buldu Beşiktaş. Ve 2. devre boyunca bütün orta saha üstünlüğünü elinde tuttu. Ernst’in şutlarından bir gol bulamamış olması büyük şanssızlıktı Kara Kartal için. Gücünün son damlasına kadar harcadı, terinin son damlasına kadar akıttı Beşiktaş’ın eksik ama genç kadrosu. Ancak bu kadar olabilirdi.Maçın sonunda Carvalhal her riski denedi. Simao’yu sol beke, Edu’yu sol açığa çekti. F.Bahçe takımına yeni giren Caner, Simao’nun sol bek oynadığı Beşiktaş’a karşı gayet ustaca arkaya sarkarak 2. golün asistini yaptı.
Yok bu sefer yanlı ya da muhalif diğer gazetecilerin düştüğü “sazan” durumuna düşmem...Başbakan’ın grup toplantısındaki konuşmaları “irticalen” yaptığı konuşmalar değil...Hani birşeylere sinirlendiği, içindeki anlık öfke patlamasıyla konuştuğu türden konuşmalar değil ki...Spontan gelişmiş, içindeki duyguların o anki akışıyla doğal gelişen sözler de değil...Başbakan doğal ve içinden geldiği gibi konuşuyor gözüken, empati etkisi yüksek bir konuşmacı olduğundan, o konuşmayı o anda CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na sinirlenerek, doğaçlama yapmış gibi görünüyor...Oysa o sözler, Başbakan’ın konuşmasını hazırlayanların planlayarak, ince siyaset mühendisliği hesapları yaparak oluşturduğu sözler...***Danışmanlar bellidir ki, AKP’nin kendi siyasal durumunu konsolide etmek, rakip partiyi de “bilinen sazan yöntemiyle” kendi kitlesi içinde konsolide ederek hapsetmek istemektedir...Benim bu konsolide siyasi duruşlarla uğraşacak zamanım yok...Konuşmayı hazırlayanlar gayet ustaca ve zekice “dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz” diyecekler...Bir sürü sazanla birlikte ben de atlayacağım!!!;“Ne demek dindar bir gençlik yetiştirmek?..” diyeceğim;“Herkesin dindarlığı kendine... Demokratik ve çoğulcu bir nesil ve gençlik gerek... Nasıl bugüne kadar tek tip bir gençlik yetiştirmek yanlıştıysa, bundan sonra da ‘dindar’ gençlik diye tek tipleştirmeye karşı çıkmalıyız” gibi genel geçer tartışılmaz kuralları sayıp kendi kendime 1789 Fransız burjuva devrimini ne kadar derinden özümsediğimi ispatlayacağım... ***Kusura bakmayın da, bu sefer onları bizim Can Dündar yapsın...Şimdilik benim hiç niyetim yok...Joseph Stalin’in ateist nesil yetiştirme yanlışından, Tayyip Erdoğan’ın “dindar gençlik yetiştirme” yanlışına!!!, bir güzel manzume çıkarsın Can...Sınıf arkadaşımdır bilirim; romantik manzumeler çıkarma konusunda üstüne yoktur...Bana gelince, Başbakan’ın söylevlerini yazan “uyanık danışmanların” daha fazla oltasına sazan olup takılmam...Benim sorularım şu;Sayın Başbakan;“Uludere katliamının sorumluları kim?..Ne zaman ortaya çıkacak?..Hükümetiniz bunu ne zaman açıklayacak?.. Tutuklu gazeteciler ne kadar daha tutuklu kalacak?..En son beraber görev yaptığınız Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ müebbetle yargılanmak üzere mahkemeye sevkedildi...Bu durum normal mi, sağlıklı bir demokrasiye işaret mi?..Bu ülkede darbeler meselesi açılmamak üzere kapanmayacak mı?..Darbe meselesi kapandıysa, habire niye son görev yaptıklarınız içeri alınıp müebbetle yargılanıyorlar?..Darbe mevzusu kapanmadıysa, nasıl kapanacak ve ne zaman kapanacak?..Daha ne kadar bu tutuklamalar, bu yargılamalar, bu hesaplaşmalar, bu devr-i sabıklar sürecek?..Bu toplum ne zaman bir parça nefes alacak, rahatlayacak?..***Hrant Dink’in katilinin arkasındakiler gerçekte kimler?..Yeni bir darbe mi yapmak istemişlerdi?..Uğur Mumcu cinayeti çözülecek mi?..O da mı bir darbe ortamının oluşturulması için yapıldı?..Abdi İpekçi de mi öyle bir cinayetti?..”***Ben Başbakan’dan bu soruların cevabını istemekteyim...Gerisi; nasıl bir gençlik yetişeceği meselesi...Bu konuya sazan gibi atlayanlar, bir süre sonra sizin “Ben muhafazakar demokrat bir partinin başkanı olarak kendi arzumu dile getirdim... Yoksa biz kimsenin özgürlüklerine zinhar müdahalede bulunmayız” diyeceğinizi bilmiyorlar... Dikkat ettim...Beyoğlu Nevizade ve Asmalımescit’te dışarıya atılan masa ve sandalyeler yeni bir düzenle yine aynen yürüyecekler...Ben sizi tanıyorum...Hayatın hangi mecrada akacağını biliyorum...Onun için o tartışmaları bir kalem geçelim...Sazan olup bunlara atlamaya artık niyetim yok...Onu Can Dündar kardeşim yapsın...Benim bu sorduğum meseleler esas ne olacak?..Danışmanlarınıza diyorum bir hatırlatsanız...Bir zahmet bu sorulara bir konuşma metni hazırlasalar!..*****BEŞİKTAŞ’IN KAZANMASI ZOR... DOSTLUK KAZANSIN...Kim bilir hayatımın kaçıncı Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi bu?..Ne heyecanlar, ne stresler, ne mutluluklar ne mutsuzluklar yaşadık hep beraber...En rahat seyredeceğim, en fazla keyif alacağım bir Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi bu...Hiçbir iddiası yok ve olamaz Beşiktaş’ın çünkü...Fernandes’ten, Quaresma’dan, Hilbert’ten, İsmail’den sonra Almeida ve Rüştü’nün de sakatlandığı haberi geldi dün akşam...Bu kadar eksikle, hiç maç kazanacağım gerginliği olmadan oynarsanız ezeli rakibiniz, ebedi dostunuzla Saraçoğlu’nda...Fenerbahçe seyircisi istemiş, ilk devrenin eşitlenmesi için Beşiktaş seyircisi de gidecek Kadıköy’e...Beşiktaş’ın kazanması zor...En iyisi dostluk kazansın...Ben de yıllar sonra gerilmeden keyifli keyifli bir derbi seyredeyim...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜNE KADAR VERİRSENİZ O KADAR KAZANIRSINIZ...“Bolluk prensibi başkalarına ne kadar verirseniz o kadar kazanacağınızı söyler...Hayatımızda bolluk ve refahın olması için daha fazla vermeniz gerektiğini keşfettim ben...Bolluk dünyayı dolaşan bir enerjidir...Siz daha fazlasını verdiğinizde size daha fazlası döner...İyi şeyler her zaman iyi işler yapan insanların başına gelir...Robin Sharma“***Dönüp dolaşıp hep “ne kadar çok verirseniz o kadar çok kazanırsınız” yasasının değişik versiyonlarını aktarıyorum size...Robin Sharma’dan, Deepak Chopra’dan ve diğer önemli yaşam gurularından...Böyle davranmamın nedeni, önyargılarımızın en keskin ve değişmesi zor olduğu “alanın ego duvarlarımızca örülen dışına çıkmak istemediğimiz bu dar alan” olduğunu bilmemden kaynaklanıyor...Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da ya da Arabistan’da; çağımız insanının kendisini en bloke ettiği alan “ego duvarları örerek kendisini sınırladığı alandır...”***Biz kendimizi dış tehlikelerden korumak için “ego” dediğimiz, dış tehlikelere karşı bizi koruyacağına inandığımız bir değerler sistemi oluştururuz...Bir süre sonra “ego”muz kendimizle özdeşleşir...Daha doğrusu biz özdeşleştiğini sanırız...Koyduğumuz kurallar süre sonra bizi “onların içinde tutsak” hale getirir...“Ego”larımızın içinde tutsak olarak yaşmaya ve hayatın, evrenin enerjisinden uzakta tecrit olarak yalnızlaşmaya başlarız...Kimselere birşey vermememiz sıkı sıkıya tembihlenmiştir bize...Biz de kimselerle fazlaca birşeyler vermeden, kendi kendimize birşeyler kazanmaya çalışırız...Oysa vermediğimiz için, bolluk yasasını harekete geçirerek fazlasını alma ilkesini yaşayamayız...Vermediğimiz enerji tıkanır...Bize gelecek enerjinin de önünü kapatır...Ego duvarlarımızdan ve “kural” diye koyduğu kısıtlamalarından kurtulmadan, evrenin enerjisiyle bütünleşmek mümkün olmaz...Sharma’nın sözlerinden hareketle, minik bir ufuk turu yolculuğu yapmaya çalıştım bugün sizlere...Biliyorum ki sizlere iyi gelecek şeyleri ne kadar aktarırsam, onları ne kadar kendime saklamazsam, enerjiyi ne kadar akıtır ve dolaşıma sokarsam o kadar mucize yine dönüp gelip beni bulacak... İyi Pazarlar...
İlkokul üçüncü sınıftan beri her 10 Kasım’da bütün okula Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okudum ben...9 yaşından 17 yaşına kadar sürdü bu ritüel...Lisedeyken, önünde okuduğum geniş öğrenci kitlesinin içindeki ilkokul ve ortaokul öğrencileri benden küçüktüler.Küçüklere karşı hitabeyi okumak çok sorun teşkil etmiyordu...Fakat ilkokul dördüncü sınıf öğrencisiyken, bütün bir ilkokul, ortaokul ve liseye Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuyor olmak, strese sokardı beni...Bütün gözlerin üzerinde olduğunu hissetmek parmak kadar çocuk için fazla heyecan verici bir seremoniydi...***Atatürk’ün gençliğe hitabesini okurken, “dahili ve harici bedhahların, gaflet ve dalalet içinde olanların”, İstanbul’un işgali esnasında bir imparatorluğun yıkıldığı günlere karşılık olarak söylendiğini bilirdim...“Fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş milletin”, Birinci Cihan Savaşı’nı izleyen günlerde Anadolu’da bitap düşmüş millet olduğunun farkındaydım...Doğrusu, o kadar yıl içinde hiçbir gün halihazırda yaşamakta olduğum iktidarlara bir gönderme haline getirmedim Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni...***Aklı başında olan hiçbir kişi; o gün yaşanmış bir tarihi, bir diriliş döneminin ve Kurtuluş Savaşı’nın rehber sözlerini, demokrasiye geçmiş bir ülkenin siyasi iktidarlarına, ilanihaye referans yaptırıp, kendi milletini de 21. yüzyılda fakr ü zaruret içinde bitap düşmüş halde görmez, göstermezdi... Atatürk bir Kurtuluş Savaşı’nı anlatmış, onun felsefesini gelecek kuşaklara aktarmıştı...Aklı fikri düzgün çalışan hiç kimse “Türkiye’nin sürekli Kurtuluş Savaşı vermek zorunda olan bir ülke olmayacağını” bilirdi...***Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndan birkaç yıl sonra söylediği Gençliğe Hitabesi’ni tartışmaya açmak, bugünün Türkiye’sinin 1927 Türkiye’siyle arasında zımni bir beraberlik olduğunu düşünmek izlenimi verirsiniz...Bugün Türkiye metaforik olarak değil, fiili olarak işgal edilirse, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde söylenenler hayata geçecektir...Bundan nem kapmak hayra alamet bir durum değil...*****Atatürk’ün Gençliğe HitabesiEy Türk Gençliği!Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elam ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜKÖTÜLER İYİLERİ YENERKEN!..Robin Sharma’dan Deepak Chopra’ya kadar bilgelik noktasına gelen bütün yaşam gurularının bir yaşam felsefesi ve kuralı olarak benimsediği çok önemli bir düşünceyi Robin Sharma’nın ağzından vereceğim bugün...“Hayatın değişmeyen hakikatlerinden biri şu şekilde ifade edilebilir...Kendinizi düşünmekten sıyrılıp, başkalarına yürekten hizmet vermeye başladığınızda yaşamınızda bir başarı patlaması olması kaçınılmazdır...”***Annelerimiz, babalarımız ve eğitimcilerimiz, bize hayatta başarılı olmanın yolunun, “çok çalışmak, kariyer yapmak, hesabını bilmek, parayı tutmak, fırsatları değerlendirmek, göze girmek” gibi değerlerden geçtiğini söylediler...Daha kötücül olanlar ise bizim gibi iyi niyetli ve hakkaniyetli değil, daha fırsatçı ve üçkağıtçıydılar...Onlar da başarılı olmanın formülünü şöyle çizmişlerdi:“İnsanları gammazla... Onların sırtına binerek kazanmaya bak... Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de... Rekabet ederken, karşındakinin gözünü oy... Belden aşağı vur... Kötü ol... Sana karşı çıkanı ez... Yaşatma...”***Hayatı uzun zaman bu ikilem içinde yaşadım ve çerçeveleştirdim...Ben kendimce “birinci kategorideydim...”Seviyordum...Aşık oluyordum...Arkadaşlığın ve dostluğun kıymetini biliyor, arkadaşlarımı ve dostlarımı satmıyordum...Çok çalışıyordum, kariyer yapmaya uğraşıyordum...Para tutamasam da, hesabımı pek bilmesem de, göze girmeye ve fırsatları değerlendirmeye uğraşıyordum...Böyle yaptığım zamanlarda, hep ikinciler “yani kötücül” olanlar kazanıyordu...Çünkü biz adil olmaya uğraşırken, onlar “gammazlayarak, belden aşağı vurarak, köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyerek, rekabet ederken karşıdakinin gözünü oyarak, karşı çıkanı ezerek ve yaşatmayarak” bizi yeniyorlardı... ***Hayat böyle devam ettiği müddetçe, kural dışına sapanlar, kurallar içinde hayatı yaşamaya çalışanları her zaman yenecekti...Serbest güreşen, grekoromen güreşeni hep yenecekti...Kötüler ve kuralsızlar her daim kazanacaktı...Bu formül değişmeliydi...Hayatta iyiler, daha doğrusu iyilik kazanmalıydı...Öykülerde, romanlarda, filmlerde, tiyatrolarda hep iyilik kazanmıyor muydu ki?..Ne olacaktı, nasıl olacaktı da, bu kural dışı oyunda, kurallara uyanlar kazanacaktı?..İşte bunun tek formülü Robin Sharma’nın, Deepak Chopra’nın ve tüm yaşam bilgelerinin söylediği, evrenin basit gerçeğinde yatıyor:***“Kendinizi düşünmekten sıyrılıp, başkalarına yürekten hizmet vermeye başladığınızda yaşamınızda bir başarı patlaması olması kaçınılmazdır...” Evrene iyilik gönderin...Başkalarıyla empati kurun ve onlara iyilik yapmaya çalışın...Kendi egonuzun sınırlarını aşın...Hayatı kendinizden ibaret görmekten vazgeçin...Evrenin bütünlüğünü hissedip, o kütlesel enerjinin iyiliği için uğraşın...Göreceksiniz hiç tahmin etmediğiniz bir yerde, hiç tahmin edemeyeceğiniz bir dönüşle mucizeler yaşayacaksınız...***O zaman göreceksiniz ki başkalarını gammazlayarak başarı kazanmaya çalışanlar, belden aşağı vurarak öne geçmeye uğraşanlar, kötülük yaparak popülerlik peşinde koşanlar, birer birer yok olacaklar...Sevmeden seviyormuş gibi görünenler, aşık olmadan aşk yaşıyormuş popülerliğine saplananlar, önemsemeden önemsiyormuş gibi hareket edenler, inanmadan büyük fikirlerin sahibi gözükenler, sahneden birer birer düşüp gidecekler...Bir süredir hayatın bana bahşettiği mucizeleri, yaşamak, hissetmek ve özümsemekle meşgulüm...Ne kadar mucizevi bir deneyim olduğunu sizlere anlatamam...
Fethullah Gülen’le yaptığım canlı yayında yaşadığım olaylarla ilgili Samanyolu TV’den Akif Akyüz isimli bir muhabir kardeşim arayıp benle röportaj yapmak istediğini söyledi...Ona “yazıdan alsan olmaz mı” dedim, “10-15 dakikalık röportaj... Yapsak çok iyi olur Reha Bey...” dedi...İstanbul kar, kış, kıyamet, yine de tarihi bir dönemin tanıklığını istediğinden kıramadım Akif’i...Geldi, öyle akıllı ve derin sorular soruyor ki, röportaj uzadıkça uzadı, bir ara “tamam artık” dedim, “10 dakikalık röportaj benim Fethullah Hoca’yla yaptığım canlı yayının süresine ulaştı...”Röportajın önemli bir bölümü 28 Şubat sürecinde Fethullah Gülen’le ilgili güç ve iktidarı elinde tutanların ne düşündüğü sorusuydu...Akif’e şöyle cevap verdim:“O günlerde Cumhuriyetçi, laik, sivil, asker, bürokrat çevrelerde iki ana görüş vardı...Bir kısım komutanlar ve sivil bürokrasi Fethullah Gülen hareketini ‘sorumlu ve suçlu’ görüyorlardı...Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında sivil ve askeri yetkililerden oluşuyordu...Dolayısıyla MGK içinde bu görüşün önemli bir taraftar kitlesi vardı...Bence Fethullah Hoca olayının hayati derecede önemli anahtar rolünü Bülent Ecevit oynadı...Ecevit, bazı sivil ve askeri bürokrasinin düşüncelerinin aksine, Gülen cemaatinin okullarının çağdaş bir eğitim yuvası olduğunu ve Gülen hareketinin Türkiye için öne sürülen tehlikeyi oluşturmadığını söylüyordu...***Ecevit Türkiye’de laikliği ve Cumhuriyet’çiliği tartışılmayacak bir liderdi...Üstelik Başbakanlık yapmış, devletin en gizli bilgilerine sahip olan bir devlet adamıydı...Ecevit’in o günlerdeki tavrı, Cumhuriyetçi, laik birçok insan için gizli bir referans oldu Fethullah Hoca, okulları ve cemaatiyle ilgili...Ecevit söylüyorsa ‘bir bildiği vardır’ düşüncesi hakim oldu...Kimse Ecevit’in laikliğini ve Cumhuriyet’çiliğini sorgulamazdı çünkü...***Ben o röportajı yaparken, bugün de farklı biçimde varolan tek yönlü ideolojik bombardımanın etkisi altında kalmamak için kendi kendimle yarım saatlik bir konuşma seansı yaptım...Kimseye kumpas kurmazdım fakat, tek taraflı ideolojik bombardımanın etkisiyle bir hata yapabilirdim...O seansla bunun önüne geçmeye çalıştım...”Röportajı yayınlarken, “Reha Muhtar kara propagandaya karşı yaptığı röportajı anlattı...” gibi bir başlık kullanmış Samanyolu’ndaki arkadaşlar... Onlar 28 Şubat sürecindeki siyasi bombardımana ‘kara propaganda’ diyecekler, çünkü onlara karşıydı bu süreç...Fakat o “kara propaganda” tanımı benim ifadem değil...“Tek taraflı bir bombardıman” benim tanımlamam...“Kara propaganda” benim tanımlamam olamaz...Çünkü ben tek taraflı ideolojik bombardımanlara karşı çıkan, mümkün olduğunca her tarafı dinlemeye çalışıp, bir haberci olarak bir sıfat kullanmadan çıplak kelimelerle işimi yapan birisiyim... Geçmişte kullanmadığım sıfatları bugün kullanırsam, insanlar karşısında “güvenilir haberci ve gazeteci” kimliğimi kaybederim...Geçmişte söylemediğimi, bugün şartlar değişti diye söylemem...Tıpkı geçmişte şartlar farklıyken, çıplak kelimelerin ötesinde sıfatları Fethullah Hoca için kullanmadığım gibi...Adil olmak böyle bir şey benim için...FETHULLAH HOCA’NIN AMERİKA’YA GİDİŞİNDE BÜLENT ECEVİT’İN ROLÜ... Ecevit’in o dönemde Fethullah Hoca’yla ilişkisinin, Amerika’ya gitmesinde ne derece hayati bir rol oynadığını dün Faruk Mercan’ın Fethullah Gülen’in hayatını anlattığı kitabından detayıyla öğreniyorum...Şöyle yazıyor Faruk Mercan:“Fethullah Gülen için 22 Şubat 1999 tarihi için randevu ayarlandı...Ancak ABD’den arayan Profesör Tarhan ‘Burada havalar çok soğuk... Randevuyu biraz erteleyelim...’ dedi...Mart ayına gelindiğinde ilginç bir şey oldu...Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel’in, Gülen hakkında soruşturma açtığına dair bazı haberler İstanbul’a ulaşmaya başladı...Gülen bu şartlarda ABD’ye gitmeyi doğru bulmuyordu...Eğer savcı böyle bir soruşturma açmışsa, ABD’ye gitmesi ifade vermekten kaçınmak anlamında algılanabilirdi...***Gülen’e telefon açan Bülent Ecevit; “Sağlığınız çok önemli... Sizinle ilgili böyle bir soruşturma olsa haberimiz olurdu... Lütfen tedavinizi aksatmayın ve Amerika’ya gidin...” dedi...Gülen’in Amerika’ya gitmesinde en etkili nedenlerden biri Ecevit’in telefonuydu...”Fethullah Gülen 2007 yılında Amerika’da kaldığı evdeki bir öğlen yemeğinde Bülent Ecevit’i şöyle andı:“Ecevit hayatı boyunca oruç tutmadı... Namaz kılmadı ama inancı sağlamdı...Sosyal demokrat bir zeminde doğdu ve İsmet İnönü’ye ortanın solu dedirtti...Okullara çok sahip çıktı...İşin büyüklüğünü sezmişti...Önüne bir dosya getirildiğinde elinin tersiyle itti...Eğer ahirette Allah bana şefaat etme imkanı verirse, bunu ilk önce Ecevit için kullanırım...”*****“KOYUN” SEÇER GİBİ SEÇİLEN GAZETECİLER!..Vatan gazetesindeki sayfa editörlerimden biri; birkaç yıldır benle çalışan genç kardeşim İrfan...Akıllı ve zeki bir çocuk...Zaman içinde köşeyle ve yazılarla ilgili hatalar azaldı, daha bir rahatladık...Dün sabah, Abdi İpekçi, Çetin Emeç yazısını okuyup en sonuna geldiğimde “olamaz” deyip, içim cız ederek ayağa kalktım...Abdi İpekçi ve Çetin Emeç gibi “hayatlarını gazetecilik sonucu kaybeden, gazetecilik ustalarına 33 yıldır öykünen bir deli haberci ve gazetecinin” hayatını anlatan yazının sonunu şöyle bitiriyordum dün...“Gazetecilikte bana verilen sıfatlar içinde, beni en çok mutlu edeni “bir deli gazetecidir o” tanımlamasıydı herhalde...Bunları altı gazeteciyi bir anda silip, ismimi suç duyurusuna “altlık” yapan Şeref Malkoç’un belki de Numan Kurtulmuş’un anlayabileceğini ummuyorum...Farkında değillerdir sanırım...“Öldü” denilen gazeteciler ölmediler ki, gazetecilik ölsün...”***Tek bir harfi kendince, doğrusu budur diye kelimenin içinden atmış İrfan’cık...O tek bir harf, koskoca bir yazıyı, bir arzuhale dönüştürmüş...Harfin gücü bu olsa gerek...“İsmimi suç duyurusuna “altlık” yapan Şeref Malkoç ve Numan Kurtulmuş’un anlayabileceğini ummuyorum” cümlesini, “ummuyorum”dan bir ‘m’ atarak “umuyorum”a çevirmiş İrfan...Olmuş koskoca yazı, benim gazetecilik yapma şeklimi, bana suç duyurusunda bulunan Şeref Malkoç ile Numan Kurtulmuş’un “anlayacaklarını ümit ettiğim” bir arzuhal...***Hayır İrfan’cığım...Yanlış yere atmışsın m harfini...Tam tersi ölümle burun buruna 33 yıl mesleğini yapan bir gazetecinin yasalar, Anayasa, vicdan, insan, mağdur, haber, kelle, koltuk, güç, suç, mazlum gibi birbirinin zıttı onlarca değer yargısının gölgesinde sürdürdüğü mesleğin, Şeref Malkoç ve Numan Kurtulmuş tarafından anlaşılamayacağını sandığımı söylüyorum...Eğer anlaşılabilseydi zaten, gazetecilerin ismi “koyun” gibi 15 günde bir değiştirilen “kurban” listelerinde her suç iddiasına meze yapılmazdı...Şu geldiğimiz hale bakın...“Koyun seçer” gibi 15 günde bir “gazeteci isimleri değiştirilerek yeni suç duyuruları hazırlanabiliyor bu ülkede, iktidarda bile olmayan bir siyasi parti tarafından!..”Ben sadece bu yapılana “yazık ve günah” dedim...Bunu yapanların bir gazetecinin hayatını anlayabileceklerini hiç ummadım zaten...Dün Mehmet Barlas, kendisini arayan Şeref Malkoç’a, “28 Şubat’ta gazeteciler arasında ismini saydığın Reha Muhtar, bana o süreçte ambargo uygulamayan ve sürekli yayınlarına çıkartan tek televizyoncuydu” demiş...Bu meslek Abdi İpekçi’leri Çetin Emeç’leri, Uğur Mumcu’ları, Ahmet Taner Kışlalı’ları elimizden aldı...Politikacıların ne yaptığını bilir misin İrfan’cığım, Abdi Bey’in cenazesinde bile?..Küstüler birbirlerine ve Abdi Bey’in musalla taşındaki cenazesinin iki adım önünde namaza dururken bile, iki laf etmediler birbirleriyle şifa niyetine...Onun için İrfan’cığım; hiçbir şey ummam (çift m’yle) onlardan ben...Sana da genç bir gazeteci olarak tavsiyem budur kardeşim...
Yunanistan’ın medar-ı iftiharı olarak geçen Sirtaki dansını dünyaya tanıtan ve yıllarca bir moda ve klasik haline gelmesini sağlayan Antony Quinn’in Zorba filmini seyrettim önceki geceyarısından sonra...Üçüncü seyredişimdi sanırsam filmi...Filmi izlerken farkettim ki, 1964 Oscar’larının üçünü birden alıp, bir sürüsüne de aday olup klasikleşmek böyle bir şey olsa gerek...***Hayata ve zamana karşı dayanıklı eserler, klasik oluyorlar, Oscar’ları arka arkaya topluyorlar... 50 yıl öncesinin filmi Zorba...Bir film 50 yıl sonra bu kadar güncel, bu kadar heyecan verici, bu kadar çarpıcı mesajlar verebilir mi?..“Yenilgiler hayatın sonu anlamına gelmezler... Onlardan tat alarak yaşamasını öğrenmeli... Mutluluk felsefesi budur” diyen Girit köylüsü Alexis Zorba filmin bir yerinde yaşlı bir Türk bilgesinin sözlerini aktarmaya kalkar...Yıllarca Türk egemenliğinde kalan Girit, Yunanlılar için bir düşmanlık ve bir isyan nedenidir...Bu sözler üzerine patronu Zorba’nın açığını yakaladığını zannederek, ona kendi sözleriyle saldırır...-”Ne yani düşmanın olan bir Türk’ün sözlerine mi kıymet veriyorsun?.. Öyleyse sen Türkler’le yani düşmanlarınla işbirliği yapıyorsun...”Zorba bu sözler karşısında gömleğini sıyırarak vücudundaki bıçak izlerini gösterir...Türkler’le ve Bulgarlar’la savaşta yediği bıçakların izleridir onlar...Sonra da unutulmaz bir fikri şöyle seslendirir:-”İnsanlarla sadece savaşarak gerçeklere ulaşacağımı sandığım günler çoktan geçti... Sonunda hepimiz toprak olacak olan insanlarız... Hepimiz aynıyız...” ***Bu sözlerin yazıldığı roman ve çevrildiği film 50 yıl önce yapıtlaşmıştır...Elli yıl sonra, aynı mesajları aynı güncellikte okumak zorunda olduğumuz olayları yaşamaktayız...“Hepimiz Ermeniyiz” tartışmasını yapanlar acaba 1964 yılında çevrilen Nikos Kazancakis’in aynı adlı romanından uyarlanan 3 Oscar’lı Zorba isimli unutulmaz filmi izlediler mi?..Klasikleri okumayanlar, klasikleri izlemeyenler, klasikleri içlerine sindirmeyenlerin “aydın” sınıfını aldığı bu ülkede, “demokrasinin gerçekleşmesi ne kadar zordur” bilir misiniz?..Demokrasiyi sadece fikir özgürlüğü zannedenler; demokrasinin aslında “birbirine empati yapabilme, birbirinin insan olduğunu kabullenebilme, kendine istediği hakları herkes için isteyebilme medeniyeti ve cesareti” olduğunu özümsemişler midir acaba?..Demokrasinin bu tarafını bilmeyenler, “tartışmayı ve kavgayı demokrasi zannederler...”***İnsanlığı bilebilmek ve değerlerini ve estetiğini özümseyebilmek için, üzerinde aylarca çalıştığı projenin gözünün önünde yıkıldığını gören Alexis Zorba’nın patronuna “hayatı çok ciddiye alıyorsun Patron” diyerek, çevrilmiş kuzudan bir parça ısırıp, kırmızı şarabı yudumlayarak nasıl dans edebildiğini anlamak gerekir...O dans sahnesi tarihe damgasını vuran sahnedir...Yazarı Nikos Kazancakis’in Nobel Edebiyat Ödülü alması belki de bundandır...Filmin 3 Oscar’la taçlanması bu sahnenin tezahürüdür...O dansın müziğinin bestecisi Mikis Teodorakis’in dünyanın en ünlü bestecilerinden biri sayılması aynı sahnenin türevidir...Bir dans sahnesinin estetiğinde, bazen bir tarih yatar...“Hepimiz Hrant’ız” denmeli mi denmemeli mi tartışmasını fütursuzca yapanlar, insanlığın estetik ve kültürel birikimini öğrenebilmek için Zorba filmini izlemeliler...Fazla zahmet etmesinler Digitürk’te gösteriliyor...Yarım porsiyon aydınlara gelince...Onlar bir kez daha izleyip, bir kez olsun sindirmeyi denemeliler...Kim bilir belki 50 yıl sonra da olsa sindirebilir, hayatlarını güzelleştirebilirler...Yasu vre Zorba...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜÖLDÜ DENİLEN GAZETECİLER ÖLMEDİLER Kİ GAZETECİLİK ÖLSÜN!..“Hayatınızda bir kez yüce bir amaca bağlandığınızda, karşılığında, size tutku ve enerjinin geldiğini göreceksiniz...Yaşamınızda olağanüstü düzeyde bir tutku yaratmanızın sırrı, kendinizden daha büyük bir amaç bulmanızdır...Hevesinizi bir kez yakaladınız mı heyecan duyacak, kendinizden daha büyük bir şeyi temsil etmeye başlayacaksınız...Robin Sharma...”***28 Şubat, 12 Eylül ne konuşulursa konuşulsun, cebimde biriktirdiğimin bütün anıların hep “deli gazetecilik” örnekleri olduğunu görüyorum...12 Eylül konuşuluyor...Aklıma Tahsin Şahinkaya’nın Hava Kuvvetleri Komutanı ve MGK üyesi olduğu günlerde satın alınan F-16 uçakları için bir Amerikalı’nın yaptığı, “Türkiye’de 2 milyar dolar rüşvet verdik” açıklaması geliveriyor...O haberi çıkartabilmek için Atina’nın ortasında çektiğim çileleri düşünüyorum...Milliyet’te rahmetli Çetin Emeç haberi 9 sütuna manşetten verince “Evren’in 12 Eylül’e çamur atmak isteyenlar var... O çamurda boğulacaklar...” şeklindeki sözleri geliyor aklıma...O haberi yapmakta direttiğim için STAR televziyonundan ayrılmam geliyor gözlerimin önüne...***28 Şubat konuşuluyor şimdilerde...“Ben bu yayını yapmazsam kendime gazeteci demem” diyerek yaptığım Metin Kaplan yayınından sonra hakkımda çıkartılan ölüm fermanlarından, açılmaya çalışılan davalara kadar nice olay gitmiyor gözlerimin önünden...Son günlerde Fethullah Gülen röportajı ve röportaj sırasında yaşananlar gündeme geliyor...Esasen bakıyorum da, tüm bu dönemlere ilişkin anılarım “bir siyasi duruştan çok, zaptedilemeyen bir deli habercilik geçmişini” barındırıyor...Kimselerin yapamadığını yapma çabası, hiç kimselerin yakalayamadığını yakalayabilme arzusu, haberin ve manşetin dibine vurma kaygısı, büyük olaylar ve sansasyonlar yaratan gazeteci olma sevdası var olayların altında hep...Dün bir televizyon röportajında 28 Şubat’ı sorduklarında geçmiş dönemlerde darbelerde, hükümetlerde, ülkelerde, çalıştığım işyerlerinde “siyasiden çok deli, olağandışı ve kimselerin yapamadığı gazeteciliği yapma uğraşı” içinde olduğumu sezdim...***Böyle olmasının nedeni Robin Sharma’nın yukarıdaki sözlerinde gizliydi...“Hayatınızda bir kez yüce bir amaca bağlandığınızda bunun karşılığında içinizde bir tutku ve enerji ortaya çıkar... Hayatınızda olağanüstü seviyelerde bir tutku yaratmanızın sırrı, kendinize daha büyük bir amaç bulmanızdır...”Abdi İpekçi 33 yıl önce 1979 yılının Şubat ayında öldürüldüğünde gazetecilik okulu birinci sınıf öğrencisi deli gibi gazeteci olmak isteyen 20 yaşında bir gençtim...Çok sevdiğim bir gazeteci, okumaktan zevk aldığım bir yazar ve Milliyet’i Milliyet yapan bir Genel Yayın Yönetmeni’ydi Abdi İpekçi...Kendime Robin Sharma’nın dediği gibi “kendimden büyük bir amaç olarak çok büyük bir gazeteci olmayı” koydum...Bu amaç bende öyle bir tutku yarattı, öylesine bir enerji verdi ki, 32 yıl boyunca “canlı yayında rüşvet verilmesine suçüstü yapılması” gibi, insan aklının almayacağı bir olayı, arkadaşlarımızla gerçekleştirmemizi sağladı...Milliyet’in daha sonraki yayın yönetmeni Çetin Emeç’in hunharca bir suikastle öldürülmesi benim tutku haline getirip, enerji patlaması yaşadığım “amacımı” daha da berraklaştırdı...Abdi Bey’in kızı Sibel İpekçi en sevdiğim, üzerine en fazla titrediğim dostlarımdan biriydi...Çetin Bey’in kızı Mehveş Emeç’e ise aşık oldum, uzun bir birliktelik yaşadım...Gazetecilikte bana verilen sıfatlar içinde beni en çok mutlu edeni “Bir deli gazetecidir o” tanımlamasıydı herhalde...***Bunları altı kişiyi bir anda silip, ismimi suç duyurusuna “altlık” yapan, Şeref Malkoç’un ve belki de Numan Kurtulmuş’un anlayabileceğini ummuyorum...Farkında değildirler sanırım...“Öldü” denilen gazeteciler ölmediler ki gazetecilik ölsün...
Bugün tüm belgeleriyle anlatacağım olay, 32 yıllık gazetecilik yaşamımda benim bile ağzımı bir karış açık bırakan “ibretlik” bir olaydır...Olayı tamamen yorumsuz vereceğim...Çünkü yorumsuz hali skandalın ta kendisi...Biliyorsunuz HAS Parti isminde AKP tabanına alternatif olarak kurulmuş bir parti var Türkiye’de...Ankara Televizyon Gazetecileri Derneği’nin ödülünü almak üzere gittiğimizde Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la tanışmıştım...AKP’ye alternatif lider olmaya soyunmuştu...Bir kısım televizyon ve gazetenin revaçtaki siyasetçisiydi...Benim de bir rezervim yoktu doğrusu kendisine...Sadece bir vicdanım vardır böyle olaylarda...Herkese; arkasındaki kitle gücüne göre, habercilik büyütecini tutarım...Babam bile parti kursa “beni diğerlerinden fazla destekle” dese durum değişmez...Televizyonculuk hayatımda bu durum başıma hep bela açtı...Zamanın nice Başbakanlar’ı “Bu adam bizi niye az gösteriyor” diye serzenişte bulunurlar, “arkasında bir neden var” sanırlardı...Neyse... ***HAS Parti Ankara İl Başkanlığı 28 Şubat süreciyle ilgili “sorumluları hakkında bir suç duyurusunda” bulunacağını açıkladı...1 Ocak 2012 tarihindeki suç duyurusu o zamanlar Sabah, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde çalışan 7 üst düzey gazeteciyi kapsıyordu...Dönemin askeri yetkilileri ve bazı sivil bürokratlarla birlikte anılan gazeteciler, duyuru belgesine göre “birlikte suç işlemişlerdi...”HAS Parti’nin antetli kağıdına basılı belge, HAS Parti Ankara İl Başkanı Avukat Abdülhamit Gül imzası taşıyordu...1 Ocak 2012 tarihiyle...Böyle günler, aklına esenin suç duyurusunda bulunduğu günler olduğu için, elbette hiçbir meslektaşımla ilgili haber yapmadım, yazı yazmadım...***Ancak olay dönemin mağduru Akit gazetesi gibi gazetelerle, her türden internet sitesinde büyük puntolarla haberleştirildi...İnternet siteleri haliyle haberi veriyor, yedi gazetecinin isimlerini ve resimlerini basıyorlardı...Ben hiç oralı olmuyordum, ancak telefonla tanıdıklardan haber geliyordu...1 Ocak tarihinde, HAS Parti’nin “28 Şubat’la ilgili suçu birlikte işlemişlerdir” diyerek ağır suç isnadında bulunduğu gazeteciler konusu; fısıltı halinde gazeteciler arasında oradan oraya dolaşmaya başladı...Öyle basitinden birşey değildi bu...“Gazeteciler 28 Şubat’a yardımcı olup zemin hazırlamışlardır” gibi bir bildirim de değildi...Açıkça ismini verdiği yedi gazetecinin bu suçu birlikte işlediklerini iddia ediyordu HAS Parti’nin resmi antetli kağıdına basılı, gazetecilere de dağıttığı o belge...Suç duyurusu belgesi, HAS Parti’nin Ankara İl Başkanı’nın imzasını ve kimlik numarasını taşıyordu...***Aradan 15 gün geçtikten sonra, inanması güç, insanın ağzını bir karış açıkta bırakacak acayip bir olay oldu...Ne olmuştu kimler devreye girmişler, ya da “hangi yeni belgeler gelmiş!!!, veya hangi yeni belgeler!! de yok olmuştu” bilmiyorum... Olaydan sadece 15 gün sonra 16 Ocak 2012’de, HAS Parti’nin, daha önce parasını ödemediği için davalık olduğum Genel Başkan Yardımcısı Şeref Malkoç, bu sefer Ankara değil, İstanbul İl Başkanı ve iki parti yöneticisiyle yeni bir suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı...Artık eski duyurunun yerine mi yapıyordu, yoksa onu alıp bunu mu suç duyurusu olarak veriyorlardı o tarafına şimdilik girmeyelim...Sonuçta olan şuydu:Aynı parti aynı olayla ilgili sadece 15 gün arayla iki ayrı suç duyurusunda bulunduğunu söylüyordu...Olabilir diyebilirsiniz...Fakat olmayacak olan, daha doğrusu acayip derecede garip olan şuydu:Birinci suç duyurusundaki “suça ortak olan gazeteciler” gitmiş, ikinci suç duyurusunda “suça ortak 6 gazetecinin yerine, tek bir gazetecinin” ismi yardımcı olarak girmişti...“6 kişinin yerine gelen tek gazeteci de bendim!!! Birileri sağolsun merhamet!!! etmiş adım suça ortak değil, yardımcı kişi diye konmuştu...” Bir anda gazeteci sayısı yedi’den ikiye inerken, altı kişinin ismi uçmuş, bendenizin ismi numune niyetine yazılmıştı...***Olayın bütün belgeleri bendeydi...HAS parti antetli birinci belgede Ankara İl Başkanı’nın hüviyeti, kimlik numarası ve diğer bilgiler vardı...İkincisinde ise, bu kez Şeref Malkoç, İstanbul İl Başkanı ve iki parti yöneticisinin...Şimdi bir durup düşünelim...“Altı gazeteciyi 28 Şubat sürecindeki suçları beraberce işlemekten, direkt iştirakten” sorumlu tutacaksınız 15 gün önce...15 gün sonra bu isimler uçacak ve bir başka gazeteci bu kez suçu beraber işlemekten değil yardım etmekten oraya konacak...***Dikkat edin...Bu olay bir savcılık olayı değil... Bu olay bir partinin arka arkaya yaptığı iki duyurudaki “inanılmaz büyük çelişki...”Niye bu çelişki var?..Ne oldu kimler devreye girdi?..Niye yapıldı?.. Ne amaçlanıyor?..Soruların sonu yok elbette...Hiçbir meslektaşımın 28 Şubat’taki suçların içinde olduğuna inanmak istemem...Onun için onların adını yazmam...Onları suç ortaya çıkmadan, aslı astarı belli olmayan suç duyurularıyla itibarsızlaştırmam...Yayınladığım belgelerdeki isimlerin üzerlerine beyaz çekmelerini söyledim sayfa editörü arkadaşlara isimler görünmesin diye...***Kaderin garip tecellisi...28 Şubat günlerinde meşhur bir andıç çıkmıştı...PKK’nın bir üst düzey yöneticisinin “Mehmet Ali Birand’la, Cengiz Çandar’ın Apo’dan para aldığı” şeklindeki aslında varolmayan ifadesi gazetelerde sayfa sayfa yer almıştı...Maslak’ta bir benzincinin asma katında penceresi olmayan bir odada çalışıyordum...Arkadaşlar getirdiler haberi, gazetelerde yer almıştı, normali gazetelerden alıntılamaktı...İçimden bir ses tuttu beni...-”Girmeyelim arkadaşlar” demiştim; “Çok ağır bir iddia bu... O adamın doğru söylediğini bilemeyiz...”Hatta bir arkadaşım “Abi haber iyi haberdi” gibisinden baktı yüzüme...Beni izlenilirlikten etkilemeye çalışıyordu...İçimden bir ses, tutmuştu beni...“Yok vermeyelim” demiştim...***“SHOW haber merkezi o andıçı yayınlamayı” reddetmişti...O günlerde bir tek SHOW bir de rahmetli kardeşim Ufuk Güldemir yayınlamamıştı o belgeyi...Kimseyle ast-üst, emir-komuta, siyasi rant-para-ikbal-kariyer gibi ilişkilere girmeyen vicdanıyla baş başa bir durumdu benimkisi... Genelde bununla hiç ilişkisi olmayanlar, “beni vicdansız gösterebilmek için acı var acı” sloganını vicdansız yayıncılığın sembolü olarak kullanmaya çalışmışlardı...Bütün gazeteler ellerindeydi o günlerde...İstedikleri algıyı istedikleri hakkında yaratabiliyorlardı elbette... Belki hala öyle olacağını zannediyorlardır kim bilir?..Dün akşam HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la konuştum...Sonra, Şeref Malkoç’u arattırdı bana Numan Kurtulmuş... İlişkileri anlıyorum, üstelik işlerin içindeki bütün “ellerin” farkındayım...Fakat bana yakışmaz o “elleri” anlatmak...Bu işlerden hiçbir şey çıkmaz biliyorum...Üzüntüm ona değil zaten...Demokrasiye gönülden inanmış, insanlara gadrine ve zulmüne karşı olan, “rant ve ikbal” ilişkilerine hiç bulaşmamış Atatürkçü bir gazetecinin hayatta kendine yakın gözüken çevrelerin bile oyunlarına hedef olabilmesi... Şeref Malkoç’a telefonda bir tek kelime söyledim:“Günah” dedim...Üzülmüştü, “Bir hata olduysa düzeltiriz” dedi...Gerek yok...Canları sağolsun...
Çocuklarımın annesi dün, babasının kuzeni olan büyük halası Keriman Halis Ece’nin cenaze törenine katılmaya gitti... Küçük kızım Mina’ya baktım bir an...1932 yılının dünya güzeli seçilen, uzak akrabası, büyük büyük halası Keriman Halis Ece’den neler almış diye...Cin gibi bakıyordu yüzüme Mina...O sırada Akit gazetesindeki arkadaşların attığı manşeti gördüm...Keriman Halis’in 1932 yılında oylama yapılmadan jüri tarafından dünya güzeli seçildiğini yazıyorlardı...Belçika’daki jüri başkanı bir Türk kızının mayoyla güzellik yarışmasına girmesini, “Osmanlı’nın sonu ve Batı Hristiyan medeniyetinin zaferi olarak” görüp, Keriman Halis’i seçim yapmadan dünya güzeli seçmiş, onu söylüyordu...***Küçük kızımın uzak büyük halası Keriman Halis’in seçimle mi seçimsiz mi dünya güzeli olduğunu bilmiyorum...Orada değildim, henüz dünyaya gelmemiştim...Belçikalı jüri başkanı bir Türk kızının “Peçesiz ve mayoyla dünya güzellik yarışmasına katılmasını” mutlulukla mı karşıladı onu da bilmiyorum...Muhtemelen karşılamıştır... Benim küçük kızımın uzak büyük halası olan bir Türk kızının 1932 dünya güzeli seçilmesi, “Ne Osmanlı’nın Avrupa karşısındaki ezilişi, ne Hristiyanlığın, Müslümanlık karşısındaki zaferi ne de Türk kızının kötü yola düşmesinin bir sembolü...”***Cumhuriyet kadınının gelişen Türkiye ile, çağdaş dünyanın güzellik yarışmalarına, doktorluğa, avukatlığa, saylavlığa, hakimliğe ve dünya medeniyetlerinin geldiği bütün noktalara ulaşması, ondan bir dünya güzeli çıkarması bir gurur vesilesidir...Batı dünyası ve medeniyeti karşısında bir ezilme merasimi değil... Akit’teki arkadaşlar emin olabilirler ki, benim ne Batı’nın karşısında ezilen bir kızım olacak, ne onun Osmanlı’nın yıkılışını sembolize eden bir duruşu, ne de Cumhuriyet Türkiye’sini ezikleyen bir tavrı...Biz Osmanlı’dan gelip, Cumhuriyet’le devam eden kadınlarımız ve kızlarımızla, gurur duyuyoruz...Keriman Halis Atatürk Türkiye’sinden dünya güzeli seçilen bir Türk kızıdır...Birinci seçildiğini öğrenince salonda kendisine Türk bayrağı verilmesini istemiş, o bayrak verilmeden sahneye çıkmamıştır...Akit’teki arkadaşlar merak etmesinler...Ne Osmanlı’ya, ne Türkiye Cumhuriyeti’ne, ne de Türk kadınına hiçbir halel gelmez, kızlarımız dünya güzeli seçildiğinde...Mina’nın gözlerinin içindeki parlaklıktan görmekteyim bu gerçeği...Nur içinde yatsın dünya güzelimiz Keriman Halis...*****BABASININ KİTABINI BEĞENMEMESİNDEN KORKAN GENÇ KADIN...“Kitabı yazdım, bir türlü mükemmel hale getirip bastırma kararı alamıyorum” demişti bana...Epey bir zaman geçti üzerinden, kitap bir türlü baskıya verilemiyordu...Quantumcu bir yaşam koçuydu Serpil Ciritçi...Kitabı yazmış ancak onu baskıya sokana kadar, koskoca bir yaşam koçluğu merkezini İstanbul’da Göztepe’de açıp hizmete sokmuştu...İstanbul Adana arası mekik dokuyordu...Birçok öğrencisi ve eğitmeni vardı...***Geçenlerde bir gün buluştuk onunla...Kitap hala baskıya verilmemişti ve bütün bu başarılarının ötesinde esas istediğinin kitabı yayınlamak olduğunu farkediyordum... Babasının kitabı görmesini istiyordu, fakat aynı zamanda babasının kitabı beğenmemesinden ürküyordu...Quantum’da bazen yaşam koçları birbirlerine koçluk yaparlar...Ona, “Baban kaç yaşında” diye sordum...-”70 yaşlarında” dedi...-”Bir süre daha o kitabı çıkartmazsan ve baban Allah gecinden versin vefat eder, o kitabı göremezse, çok pişman olursun...” dedim...***Tahmin ettiğim gibi bir etki bıraktı bu sözler Serpil’in üzerinde...Bütün meselesi babasının kitabı beğenmesiydi...Babasının kitabı beğenmesini mesele yaptığı için, kitabı bir türlü mükemmel bulup çıkartamıyordu...Ona biraz daha çıkartamazsa, babasının kitabı hiç göremeyebileceğini hatırlatmıştım...Bir ay içinde mucizevi bir hızla çıktı “Gümüşlük Meleği...”“Ve o melek ona göründü...Hayatın şifrelerini birer birer söyledi...” yazıyor kitabın kapağında...Babası görmüş, okumuş ve gururla çevresine kitabı anlatıyormuş şimdi...“Bu kitabı yazmama vesile olan, dolayısıyla en büyük katkıyı sağlayan dostum Reha’ya en içten sevgilerimle” demiş bana imzalarken kitabı Serpil...O kitabı okumak istiyorsanız Serpil Ciritçi’nin “Gümüşlük Meleği”ni alın...Babasının neden gururlandığını göreceksiniz...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜMUHTEŞEM BİR İŞ VE MUHTEŞEM BİR YAŞAM...“Hepimiz değerli bir şeyin peşine düşmeyi bekleyenözel yeteneklere sahibiz...Hepimizin çeşitli formlarda kendisine has bir dehası var...Etrafımızdakilerin yaşamına değer katarken aynı zamanda kapasitemizi çok daha geniş bir biçimde ortaya koyacağımız eşsiz ve soylu, yüce birer amaç için burada bulunuyoruz...Amacımızı keşfetmek, şu an sahip olduğunuz işleri bırakmanız demek değildir...Bu temel olarak yaptığınız işe yeteneklerinizden daha fazlasını katmanız ve en iyi yaptığınız şeylere odaklanmamız anlamına gelir...Bugün yaptığınız şeyde muhteşem olmaya karar verin...Muhteşem bir yaşam kurmaya başlayın...Robin Sharma”***Kendi içlerinde ruhsal yolculuğa çıkanlar, hayatı anlamlandırmaya başlayanlar, işlerini güçlerini bırakıp, Quantum, NLP, ruhsal yolculuk merkezi açan insanlar değiller...Siz de böyle değilsiniz ve öyle olmamalısınız...Kendinizi ve yeteneklerinizi tanıyacağınız kişisel yolculuğunuz, size yapmakta olduğunuz işi yaparken, daha yaratıcı olmayı, daha iyi olduğunuz yerlere kendinizi konsantre etmeyi, insan ilişkilerinizde negatif enerjinizi yok edip, sinerji yaratmayı ve evrene mucizevi çağrılar göndermenizi sağlar...Çoğu kişi, “Ben bu işi yaparken, nasıl bu yolculuğa çıkacağım” diye düşünür...Ya da bu konularla ilgilenmeye başladığında, yapmakta olan işine karşı ilgisini kaybeder...Oysa ruhsal yolculuğunuz sizi işinizden edecek bir süreç değil...İşinizi ve hayatınızı küçümseyeceğiniz bir yolculuk da değil...Hayatın her alanında daha efektif olacağınız, esasen ruhunuzla barışacağınız, huzuru ve dinginliği bulacağınız bir yaşam biçimi...***Dün bir kız arkadaşım, telefonda bana, yılbaşında tanıştığı bir erkek arkadaşıyla, bir ay her günü beraber geçirdikten sonra, karşısındaki kişinin aniden ortadan kaybolma eğilimine girdiğini söylüyordu...Morali çok bozuktu ve arkadaşının bu davranışına anlam veremiyordu...Doluya koysa dolmuyor, boşa koysa dolmuyordu...Erkeğin bunu neden yaptığını bir türlü anlamıyordu...Ona bunu düşünmesinin hiçbir anlamı olmadığını söyledim...Önemli olan kendisinin bu tecrübeden ne ders çıkardığı, kendinde hangi eksikleri ya da fazlalıkları bulduğuydu...O kişinin yaşam yolculuğu değil, kendi yaşam yolculuğumuz bizi ilgilendirmeliydi...Enerjimizi çöp düşüncelerle harcamazsak, daha yaratıcı ve kendimizi mükemmele doğru geliştirici bir yaşam biçimine yöneltiriz...Şimdi yaptığınız şeyi muhteşem yapmaya başlama ve muhteşem olma zamanıdır...
İçimde kendimle konuşuyorum yayından bir süre önce...Şöyle diyorum:“Her şeyi sormalıyım ona...Her şeyi sorarken, mütecaviz olmamalıyım...Mütecaviz olmazken, yılışık ve yandaş da olmamalıyım...Yılışık ve yandaş olmazken, “seni gidi seni” gibi inanmaz, ironik bir tavrı da benimsememeliyim...Söylediklerine “inanmamış” gibi yapıp ironik davranmaz, nötr durur ve medenice dinlerken, “Siz neden bu kadar başarılı ya da muhteşemsiniz” gibi tavırlar da benimsememeliyim...Bunları benimsemez ve Fethullah Gülen’e o dürüst duruşu ve tavrı gösterirken, başkalarına “Bu soruyu da soramadı kıvırdı hinoğlu hin” dedirtmemeliyim...Kısacası dürüst olmalıyım...Dürüst davranmalıyım...Karşımdakine bir kumpas yapmamalıyım...Onun kendisini ifade etmesine izin vermeli, benim de gazeteci olarak soru sormama olanak sağlamalıyım...O benim düşmanım değil...O benim yayından savunmak zorunda olduğum birisi de değil...O geniş kitleleri etkilemiş, Türkiye’de yargılanmış, sonra Amerika’ya gitmiş birisi...O günlerde yargılaması devam ediyor...Hakkında hüküm yok...Amerika’da yasal olarak bulunuyor...***Buna karşın geniş bir çevre, onun için “yoğun iddialarda bulunuyor...”Bu çevrelerin içinde, Türkiye’de siyasi olarak etkin çevreler var...İddialarda bulunan üst düzey bazı komutanlar konusu ise sadece bir post-modern askeri darbe meselesi değil, şöyle;O günlerde Türkiye’de etkin olarak işleyen ve işletilen bir Milli Güvenlik Kurulu var...Milli Güvenlik Kurulu’na Başbakan da katılıyor, Cumhurbaşkanı da, Genelkurmay Başkanı, bakanlar ve komutanlar da...Milli Güvenlik Kurulu anayasal bir kuruluş...Bu kurulun bütün sivil hükümetler iktidardayken belirlediği “Türkiye’nin iç ve dış tehditleri” başlıklı değerlendirmeleri var...Bu değerlendirmelerin nasıl yapıldığının ayrıntılarını gazeteci olarak tam bilmiyoruz...Ancak değerlendirmeler Anayasal bir kuruluş kaynaklı resmi değerlendirmeler...Bu değerlendirmeleri yok sayarak soru sormam mümkün değil...Buna karşın her soruyu sorarken, cevapları karşısında “size inanmmıyorum” gibi hüküm belirtme veya küçümseme hakkına da sahip değilim...Ben bir gazeteciyim... Karşımda Türkiye’de çok önemli bir kesimi etkileyen bir kişi olacak...Bir kesim tarafından çok suçlanan, bir kesim tarafından ise çok sevilen...Amerika’da ve ülkesinden uzakta...Zor şartlarda ülke dışına çıktı, bu konuda insani empati duygumu yitirmemeliyim...Yargı sürecinin bitmesini bekliyor, geleceğini tam olarak bilmiyor...Bunları içimde hissetmeliyim...Gerisi vicdanım ve gazeteciliğimle gidecektir arkadaş...Unutma bir tek Allah, sen ve kamera var stüdyoda...”***Yarım saat önce yayına çıkmadan bunları konuştum kendimle...Bu son lafımın bir tarihçesi vardı...O canlı yayından sadece birkaç yıl önce Kanal D’de “hiç istemediğim koşullarda program yapıyordum...”Programın hazırlanışı sırasında canımı sıkan, onlarca olay oluyordu...O gerginlikle programa girince, halim ve tavrım yayına yansıyor, adaleti ve objektiviteyi kaybedebiliyordum yayın esnasında...TRT’deki Barlas-Çölaşan tartışmasında, TRT Genel Müdürü’nü ayaklandırarak üzerimde yaratılan terör yayına yansımış, beni inanılmaz ölçüde germişti...Bunu bildiğimden, Kanal D’deki programa çıkarken, yerin iki kat altındaki stüdyoya girerken, şöyle derdim içimden:-”Dışarda olan her şeyi dışarda bırak... Şimdi karanlık olan bu stüdyoya giriyorsun... İçerde sadece sen, Allah ve bir de kamera var... Rahat ol kimse seni rahatsız edemez canlı yayın boyunca...” ***Böyle düşünür ve öyle girerdim stüdyoya...Dışardaki herkesi dışarda bırakırdım...Allah’la ve kamerayla baş başa yapardım yayını...Bir de yönetmenim Caner Erdem elbette...Onunla da kulaklıkla konuşurdum...Bir süre sonra birbirimizin en ince ayrıntılarına kadar özelliklerini bilen, nerede nasıl hareket edeceğimizi ezbere alan bir ilişki oluşmuştu aramızda...Yayında benim duygulanacağım zamanları bile bildiğini söylerlerdi Caner’in...Rejide kameramana “Reha Muhtar’a yakın plan yap” dermiş...Çok sonraları anlatmışlardı bana...***Neyse...O gün Fethullah Hoca canlı yayına Amerika’dan bağlandı...Önümde çiziktirdiğim bazı soru örnekleri var... Gerisi kafamda...Yayından bir iki gün önce, o camiadan haber merkezinde tanıdığımız bir arkadaş gelmiş, “Reha Abi, takdir edersin ki bizim için çok önemli ve zor bir yayın... Sorularına karışmayız, fakat soruların bir taslağını bize vermen mümkün mü?..” demişti... “Beni tanırsın Ahmet” demiştim, “Ben önceden soru vermem, çünkü soruları bilmem... Benden bunu isteme... Fakat kimseye kumpas yapmam, bunu sen de herkes de bilir...”Millet ne soracağımı, ne cevap alacağımı merakla bekliyor...Yayına çıkmadan, kendimle anlattığım o konuşmayı yapmışım...Yayına bağlandı Fethullah Hoca ve ilk soruyu sordum...Cevaplamaya başladı...***O sırada Caner kulaklığıma fısıldarcasına konuştu:-”Reha Bey!.. Erol Bey de geldi burada rejide...”Hafif bir gerildiğimi hissettim...Erol Aksoy SHOW TV’nin patronuydu...İcra Kurulu’nda ya da telefonlarda çok tartışmamız olurdu, fakat rejiye geldiği vaki değildi...Gelmezdi...O konuda çok hassas davranırdı...Geldiğine göre belli ki yerinde duramamıştı...Olayın her çevrede yarattığı ağırlığı üzerinde hissetmiş, bir terslik çıkmasın diye rejiden seyretmeye koyulmuştu yayını...Gelmesinde bir sakınca yoktu...Fakat Erol Aksoy, deha derecesinde zeki ve hiperaktif bir kişilikti...Yayında kendini tutamayabilir, görüşlerini aktarmaya kalkabilirdi...Bu ise bütün yayını mahvederdi...***İkinci soruyu sorarken Caner, Fethullah Hoca’nın bir sözünden hareketle “Erol Bey, o sözle ilgili şunu sormanızı ya da şu hatırlatmayı yapmanızı istiyor” gibi bir şeyler söyledi...İlkinde pek oralı olmadım, yayına devam ettim...Yeterince tecrübe biriktirmiştim...Stüdyoda Allah, ben ve kameradan başka hiçbir etken olmayacaktı...Başka türlü yayın iyi gitmezdi...Caner bir süre sonra “Uyarıyı bir daha tekrarladı...”Bir tarafta kanalın ve benim patronum...Hattın öbür ucunda okyanus ötesinden Türkiye’nin konuştuğu insan...Ülkenin yarısının çok sevdiği, yarısının suçlu veya sorumlu bulduğu...Yasalar, Anayasa, televizyon, kapatma, vicdan, insan, canlı yayın, bir hatada bitebilecek bir meslek ve milyonların karşısında olmanın gerginliği...***Caner’e cevap veremiyordum, çünkü ses yayına gidecekti...Sesi al deyip öyle cevaplandırsam, bu sefer rejiyle konuşmaktan Fethullah Hoca’nın ne dediğini duyamayacaktım...Masanın üzerinde duran sağ elimi kaldırdım...Kulağıma götürdüm...Can havliyle kulaklığı kulağımdan çıkarttım...Kulaklık öyle sallanmasın diye, ceketimin arkasındaki ilikten de can havliyle çıkardım, fırlattım attım... Sen sağ ben selamet...Allah, ben, kamera ve konuğum yeniden baş başa kalmıştık...Şimdi devam edebilirdi yayın...Tek sorun yönetmenimle ve rejiyle bağım da kopmuştu...“Olsun varsın...” dedim, “Atılacaksam da bu yayın esnasında atılmam... Hele bitsin bir kere yayın... Sonra bakarız...”***O günlerin gerginliğinde, patron da, kendince “yardımcı” olmaya çalışıyor ve hayatında ilk kez rejime dayanamayıp giriyordu...Kafamdan silip attım, patronu, geleceğimi, mesleğimi...Gülen’in söylediklerine konsantre oldum...Bir süre sonra Caner’den haber geldi bana...Stüdyo kameramanlarına kulaklıktan söylemiş, onlar kağıda yazıp vermişlerdi bana...-”Merak etmesin Reha Bey... Erol Bey gitti...”Benim her şeyimi bilen, okuyan yönetmenim, gerginliğim beni etkilemesin diye, haberi anında veriyordu...Rahatlatan bir eklemeyi yapmayı ihmal etmeden: “Ortada bir sorun yok... Rahat gitti...”***Bütün bu olayları kişisel gazetecilik ve televizyonculuk tarihimin “heyecanlı birer resimli romanını” aktarmak için anlatmıyorum elbet..Bugün 28 Şubat, 12 Eylül, geçmiş iktidarlar, 2.5 gazete kalacak denilen operasyonlar, işsiz bırakılan gazeteciler, kapanan gazeteler; tüm bunları bugün konuşurken genç gazeteci arkadaşlar, uzaktan ve dışardan çok sallamadan yargılamalılar...Türkiye’de demokrasi sorunu, darbeli veya darbesiz günlerde hep varoldu...Elbette ‘darbe’ milletin seçtiği sivil iktidarlara yönelik olunca, daha öte bir anlam taşıdı...Fakat onun da bir Anayasal kılıfı ya da gerekçesi vardı...“Anayasal bir kuruluş olan ve hükümet ile askerin Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında beraberce bulunduğu Milli Güvenlik Kurulu’ydu o gerekçe...Milli Güvenlik Kurulu, Anayasa’ya göre Türkiye’nin iç ve dış güvenlik tehditlerini saptamakla görevliydi...Yani modern ya da postmodern darbelere karşı çıkarken, o gün halihazırdaki yasalara da karşı çıkıyor durumuna düşebilirdiniz...Hassas ötesi bir dengeydi o denge...***O günkü hiperaktif sabırsız tavrına karşın, 28 Şubat süreci için müteşekkirim Erol Aksoy’a...Hiçbir baskıda ve dayatmada bulunmadı bana... Egosu çok güçlüydü...Kimsenin söylediğini ya da yapmasını telkin ettiğini yapacak bir kişilik değildi...***Bana gelince; “Annem hayatımı bu kadar belirlediğinin farkında mıdır acaba?..Tek çocuk olmanın, hayatıma hep karışmak istemesinin, uzaktan veya yakından sürekli kontrol etmek arzusunun” üzerimde yarattığı psikolojik reaksiyon, ömrüm boyunca her türlü yönlendirmeye direnç göstermeme neden oldu...Gazetecinin bağımsız ve özgür olduğu yargısının bende pekişmesi, annemin üzerimde yarattığı duygusal baskıya, duyduğum psikolojik reaksiyonun “özgürlüğe doğru” oluşturduğu tutkudandır...Bu durumda anneme de müteşekkirim... Hiçbir çevrenin adamı olmadan 32 yıl gazetecilik yapmamın nedeni onun bile adamı olmayı reddetmeden geçiyor...***Son olarak, bir kısmı hunhar suikastlere kurban giden Siyasal’daki Hoca’larımla geçmiş meslek büyüklerime müteşekkirim...“Gazeteci bağımsız olur” demişlerdi bana...“Biz bağımsız ve özgür olduğumuz için gazeteci olduk...” diye eklemişlerdi...Uzun yıllar zaman zaman böyle olmayanları gördüğümde, büyük hayal kırıklıkları yaşadım...Fakat şimdi hayal kırıklıklarının zamanı değil...Şu anda gönlümde abide gibi duran o muhteşem insanların ışıltısını hissetmekteyim içimde...