“Hepimiz Ermeniyiz” tartışması yapanlar, Zorba filmini izlediler mi?..

Haberin Devamı

Yunanistan’ın medar-ı iftiharı olarak geçen Sirtaki dansını dünyaya tanıtan ve yıllarca bir moda ve klasik haline gelmesini sağlayan Antony Quinn’in Zorba filmini seyrettim önceki geceyarısından sonra...

Üçüncü seyredişimdi sanırsam filmi...

Filmi izlerken farkettim ki, 1964 Oscar’larının üçünü birden alıp, bir sürüsüne de aday olup klasikleşmek böyle bir şey olsa gerek...

***


Hayata ve zamana karşı dayanıklı eserler, klasik oluyorlar, Oscar’ları arka arkaya topluyorlar...

50 yıl öncesinin filmi Zorba...

Bir film 50 yıl sonra bu kadar güncel, bu kadar heyecan verici, bu kadar çarpıcı mesajlar verebilir mi?..

“Yenilgiler hayatın sonu anlamına gelmezler... Onlardan tat alarak yaşamasını öğrenmeli... Mutluluk felsefesi budur” diyen Girit köylüsü Alexis Zorba filmin bir yerinde yaşlı bir Türk bilgesinin sözlerini aktarmaya kalkar...

Yıllarca Türk egemenliğinde kalan Girit, Yunanlılar için bir düşmanlık ve bir isyan nedenidir...

Bu sözler üzerine patronu Zorba’nın açığını yakaladığını zannederek, ona kendi sözleriyle saldırır...

-”Ne yani düşmanın olan bir Türk’ün sözlerine mi kıymet veriyorsun?.. Öyleyse sen Türkler’le yani düşmanlarınla işbirliği yapıyorsun...”

Zorba bu sözler karşısında gömleğini sıyırarak vücudundaki bıçak izlerini gösterir...

Türkler’le ve Bulgarlar’la savaşta yediği bıçakların izleridir onlar...

Sonra da unutulmaz bir fikri şöyle seslendirir:

-”İnsanlarla sadece savaşarak gerçeklere ulaşacağımı sandığım günler çoktan geçti... Sonunda hepimiz toprak olacak olan insanlarız... Hepimiz aynıyız...”

***


Bu sözlerin yazıldığı roman ve çevrildiği film 50 yıl önce yapıtlaşmıştır...

Elli yıl sonra, aynı mesajları aynı güncellikte okumak zorunda olduğumuz olayları yaşamaktayız...

“Hepimiz Ermeniyiz” tartışmasını yapanlar acaba 1964 yılında çevrilen Nikos Kazancakis’in aynı adlı romanından uyarlanan 3 Oscar’lı Zorba isimli unutulmaz filmi izlediler mi?..

Klasikleri okumayanlar, klasikleri izlemeyenler, klasikleri içlerine sindirmeyenlerin “aydın” sınıfını aldığı bu ülkede, “demokrasinin gerçekleşmesi ne kadar zordur” bilir misiniz?..

Demokrasiyi sadece fikir özgürlüğü zannedenler; demokrasinin aslında “birbirine empati yapabilme, birbirinin insan olduğunu kabullenebilme, kendine istediği hakları herkes için isteyebilme medeniyeti ve cesareti” olduğunu özümsemişler midir acaba?..

Demokrasinin bu tarafını bilmeyenler, “tartışmayı ve kavgayı demokrasi zannederler...”

***


İnsanlığı bilebilmek ve değerlerini ve estetiğini özümseyebilmek için, üzerinde aylarca çalıştığı projenin gözünün önünde yıkıldığını gören Alexis Zorba’nın patronuna “hayatı çok ciddiye alıyorsun Patron” diyerek, çevrilmiş kuzudan bir parça ısırıp, kırmızı şarabı yudumlayarak nasıl dans edebildiğini anlamak gerekir...

O dans sahnesi tarihe damgasını vuran sahnedir...

Yazarı Nikos Kazancakis’in Nobel Edebiyat Ödülü alması belki de bundandır...

Filmin 3 Oscar’la taçlanması bu sahnenin tezahürüdür...

O dansın müziğinin bestecisi Mikis Teodorakis’in dünyanın en ünlü bestecilerinden biri sayılması aynı sahnenin türevidir...

Bir dans sahnesinin estetiğinde, bazen bir tarih yatar...

“Hepimiz Hrant’ız” denmeli mi denmemeli mi tartışmasını fütursuzca yapanlar, insanlığın estetik ve kültürel birikimini öğrenebilmek için Zorba filmini izlemeliler...

Fazla zahmet etmesinler Digitürk’te gösteriliyor...

Yarım porsiyon aydınlara gelince...

Onlar bir kez daha izleyip, bir kez olsun sindirmeyi denemeliler...

Kim bilir belki 50 yıl sonra da olsa sindirebilir, hayatlarını güzelleştirebilirler...

Yasu vre Zorba...

*****


GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ

ÖLDÜ DENİLEN GAZETECİLER ÖLMEDİLER Kİ GAZETECİLİK ÖLSÜN!..

“Hayatınızda bir kez yüce bir amaca bağlandığınızda, karşılığında, size tutku ve enerjinin geldiğini göreceksiniz...

Yaşamınızda olağanüstü düzeyde bir tutku yaratmanızın sırrı, kendinizden daha büyük bir amaç bulmanızdır...

Hevesinizi bir kez yakaladınız mı heyecan duyacak, kendinizden daha büyük bir şeyi temsil etmeye başlayacaksınız...

Robin Sharma...”

***


28 Şubat, 12 Eylül ne konuşulursa konuşulsun, cebimde biriktirdiğimin bütün anıların hep “deli gazetecilik” örnekleri olduğunu görüyorum...

12 Eylül konuşuluyor...

Aklıma Tahsin Şahinkaya’nın Hava Kuvvetleri Komutanı ve MGK üyesi olduğu günlerde satın alınan F-16 uçakları için bir Amerikalı’nın yaptığı, “Türkiye’de 2 milyar dolar rüşvet verdik” açıklaması geliveriyor...

O haberi çıkartabilmek için Atina’nın ortasında çektiğim çileleri düşünüyorum...

Milliyet’te rahmetli Çetin Emeç haberi 9 sütuna manşetten verince “Evren’in 12 Eylül’e çamur atmak isteyenlar var... O çamurda boğulacaklar...” şeklindeki sözleri geliyor aklıma...

O haberi yapmakta direttiğim için STAR televziyonundan ayrılmam geliyor gözlerimin önüne...

***


28 Şubat konuşuluyor şimdilerde...

“Ben bu yayını yapmazsam kendime gazeteci demem” diyerek yaptığım Metin Kaplan yayınından sonra hakkımda çıkartılan ölüm fermanlarından, açılmaya çalışılan davalara kadar nice olay gitmiyor gözlerimin önünden...

Son günlerde Fethullah Gülen röportajı ve röportaj sırasında yaşananlar gündeme geliyor...

Esasen bakıyorum da, tüm bu dönemlere ilişkin anılarım “bir siyasi duruştan çok, zaptedilemeyen bir deli habercilik geçmişini” barındırıyor...

Kimselerin yapamadığını yapma çabası, hiç kimselerin yakalayamadığını yakalayabilme arzusu, haberin ve manşetin dibine vurma kaygısı, büyük olaylar ve sansasyonlar yaratan gazeteci olma sevdası var olayların altında hep...

Dün bir televizyon röportajında 28 Şubat’ı sorduklarında geçmiş dönemlerde darbelerde, hükümetlerde, ülkelerde, çalıştığım işyerlerinde “siyasiden çok deli, olağandışı ve kimselerin yapamadığı gazeteciliği yapma uğraşı” içinde olduğumu sezdim...

***


Böyle olmasının nedeni Robin Sharma’nın yukarıdaki sözlerinde gizliydi...

“Hayatınızda bir kez yüce bir amaca bağlandığınızda bunun karşılığında içinizde bir tutku ve enerji ortaya çıkar... Hayatınızda olağanüstü seviyelerde bir tutku yaratmanızın sırrı, kendinize daha büyük bir amaç bulmanızdır...”

Abdi İpekçi 33 yıl önce 1979 yılının Şubat ayında öldürüldüğünde gazetecilik okulu birinci sınıf öğrencisi deli gibi gazeteci olmak isteyen 20 yaşında bir gençtim...

Çok sevdiğim bir gazeteci, okumaktan zevk aldığım bir yazar ve Milliyet’i Milliyet yapan bir Genel Yayın Yönetmeni’ydi Abdi İpekçi...

Kendime Robin Sharma’nın dediği gibi “kendimden büyük bir amaç olarak çok büyük bir gazeteci olmayı” koydum...

Bu amaç bende öyle bir tutku yarattı, öylesine bir enerji verdi ki, 32 yıl boyunca “canlı yayında rüşvet verilmesine suçüstü yapılması” gibi, insan aklının almayacağı bir olayı, arkadaşlarımızla gerçekleştirmemizi sağladı...

Milliyet’in daha sonraki yayın yönetmeni Çetin Emeç’in hunharca bir suikastle öldürülmesi benim tutku haline getirip, enerji patlaması yaşadığım “amacımı” daha da berraklaştırdı...

Abdi Bey’in kızı Sibel İpekçi en sevdiğim, üzerine en fazla titrediğim dostlarımdan biriydi...

Çetin Bey’in kızı Mehveş Emeç’e ise aşık oldum, uzun bir birliktelik yaşadım...

Gazetecilikte bana verilen sıfatlar içinde beni en çok mutlu edeni “Bir deli gazetecidir o” tanımlamasıydı herhalde...

***


Bunları altı kişiyi bir anda silip, ismimi suç duyurusuna “altlık” yapan, Şeref Malkoç’un ve belki de Numan Kurtulmuş’un anlayabileceğini ummuyorum...

Farkında değildirler sanırım...

“Öldü” denilen gazeteciler ölmediler ki gazetecilik ölsün...

DİĞER YENİ YAZILAR