Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın Tarabya Huber Köşkü’nde eşleri ile Boğaz’ı arkalarına almış görünen fotoğrafları bazı gazeteteci arkadaşlar tarafından eleştirildi...“Kadınlar ayakta, erkekler otuyor” görüntüsü başka bir anlama geliyor şeklinde nitelendi...Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan burada kadın-erkek oturma ve ayakta düzeninden daha farklı bir mesaj vermeye çalışıyorlar...Mesaj son yaşanan MİT Müsteşarı krizinden sonra, Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan arasında öncelikle bir “ittifakın” olduğu görüntüsüdür...Amaç bu ittifaka gönderme yapmaktır...***Fotoğrafın ikinci amacı da şu...Uzun zaman Hayrünnisa Gül ile Emine Erdoğan arasında bir sorun olduğu yazıldı...Eşlerin Boğaz’ı arkalarına alarak yan yana poz vermeleri, onların aralarında bir sorun olmadığını göstermeyi amaçlıyor...Hanımlar oturuyor, erkekler ayakta düzeni olabilirdi...Fakat o zaman Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın “birlikteliğine ve ittifakına” vurgu yapılmazdı...Oysa buradaki birinci vurgu Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan birlikteliğidir... İkincisi ise “eşlerin de arasında bir sorun olmadığı...”***İki lider eşleriyle birlikte oturan dörtlü bir fotoğraf karesinde olabilir miydi?..Evet; ancak bu kez fotoğraf, MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasından sonra oluşan durumu anlatmaz bir aile fotoğrafı havası taşırdı...Oysa amaç iki liderin “birlikteliğini” göstermek...Eşlerinin arasında da bir sorun olmadığını anlatmak...Fotoğrafın iki liderin “iş görüşmesinde” buluşması, eşlerinin de o görüşmeye ayakta tanıklık ettiklerinin ifade nedeni o...Fotoğrafın bence doğru okuması bu...*****YILMAZ GÜNEY ÖLÜRKEN KENAN EVREN’E NASIL BİR MEKTUP YAZMAK İSTEDİ?..Dün sabah TRT Haber’den canlı yayın için geldiler evimin bir bölümünde kitaplarla oluşturduğum çalışma odama...İflas günlerinde benim Yunanistan günlerime referans yapıp bana “Yunanistan’daki olayları anlattıracaklardı...”TRT’deki arkadaş röportajın sonunda soruyu patlattı:- “Parlamento önünde her gün alevlerin yükseldiği, bitmek bilmeyen patlamaların devam ettiği Atina’ya birkaç günlüğüne gidip, olayları eski günlerdeki gibi haberci olarak bildirmek ister misiniz?..”Soruyu duyunca şöyle bir baktım Bülent Güler isimli genç arkadaşın yüzüne...- “Her katil” dedim;“Cinayeti işledikten sonra mutlaka cinayet mahallini bir gün ziyarete gider... Orayı bir görmek ister... Atina benim, 25 yaşından 32 yaşına kadar gençliğimin en alevli yıllarının geçtiği yer... Katil ve cinayet ilişkisi anlamında soruyorsan, iki gün oradaki olayları aktarmak için elbette gitmek isterim... Atina gençliğimdeki ‘cinayet mahallimse, katil’ oraya bir gidecek elbet, bir gün haber yapmak için...” ***Canlı yayın bitti, arkadaşlara veda ettim, günlük işlerime döndüm, olayı unuttum...Öğleden sonnra dostlardan, TRT’deki canlı yayının Google’a düştüğü haberi geldi...İzlemişler, yorum yapıyorlardı...Nasıl olmuş canlı yayın diye bir göz gezdireyim dedim...Kendimle ilgili şeyleri nasıl izleyeceğimi bilmezdim...“Reha Muhtar röportaj” diye giriverdim Google’a...Canlı yayın çıktı, fakat o canlı yayından çok daha önemli, bir röportaj geçmişin bozulmaya yüz tutmuş görüntülerinden bilgisayar ekrarına çıkıverdi...Gözlerime inanamıyordum...Kim bulup koymuştu o röportajı oraya bilmiyorum...Fatoş Güney’le röportaj yapıyordum...Yılmaz Güney’in Fransa’ya gidişi, hastalığı, sürgünü ve ölümü üzerine...Fatoş Güney, Yılmaz Güney’in Türkiye’den İsviçre’ye kaçışından, oradaki buluşmalarına, hasta yatağında ölmeden önce, “Kağıt kalem al, Kenan Evren’e mektup yazacağım” deyişinden, oğlunu görmek istemesine, her şeyi anlatıyordu...***Google’da programın 15 dakikalık bölümü alıntılanmıştı...İki saate yakın kalmıştım Fatoş Güney’in yanında o röportaj için...Yılmaz Güney acaba ne söyleyecekti ölüm döşeğinde Kenan Evren için?..Karısına mektupta ne yazdıracaktı?..Fatoş Güney o hastalık hengamesi içinde, kağıt kalem alıp mektup yazmamış, Yılmaz Güney’in ölüm döşeğindeki günlük hastalığının sorunlarını çözmeye uğraşmıştı...“Çok pişmanım çok...” diyordu röportajda ve o anları anlatıyordu...Hatırlamıştım...TRT’den özel televizyona geçtiğim ilk programda yapmıştım Fatoş Güney’le o uzun tarihi röportajı...O duygumu şimdiki gibi hatırlıyorum...“Biz özel televizyonda böyle program yaparız” demiştim içimden...***Google’a baktım...Fatoş Güney röportajının ertesinde Kenan Evren’e canlı bağlandığım bölümü de koymuşlar...Kenan Evren’le, Yılmaz Güney’in kaçışını, tartışıyorum edep ve adap sınırları içinde...Pek de bırakmadığımı fark ettim Kenan Evren’in peşini 36 yaşındaki genç gazetecilik sorularımla... Kim koymuştu, nasıl koymuştu, nereden koymuştu o röportajı bilmiyordum... Belki Yılmaz Güney Vakfı koymuştur diye düşündüm, hiçbir fikrim yoktu...Çocuklar sabah erken gelmişlerdi, canlı yayında TRT’ci arkadaşları, kameraları ve canlı yayını izleyebilmek için...İligiyle ve şaşkınlıkla seyretmişlerdi babalarını...Fatoş Güney röportajında arka arkaya sorduğum sorulara bakıyordum...Sonra Kenan Evren’i didikleyen o genç gazeteciye...***Ne 12 Eylül’e yönelik özel bir garezi akıtmak amacıyla, ne de birilerini oracıkta infaz etme dürtüsüyle yapmıştım o canlı yayını...Ben gazeteciydim ve sadece gazetecilik yapardım...İşim buydu...Neler söylemişti neler Fatoş Güney?..Ve Kenan Evren...Dört hafta sonra, yine bir 12 Eylül dosyasını hazırlarken, Star’dan “Bu konuyu yapamazsın” demişlerdi de, noter tutup televizyondan sansür yapılıyor gerekçesiyle ayrılmıştım... Star’da Fatoş Güney, Yılmaz Güney, TRT’de Fethullah Gülen, Kenan Evren...Hepsi 95 yılının o sıcak yaz aylarında 36 yaşındaki genç gazetecinin, cinayet mahallindeki anılarından süzülen görüntüleriydi... Çocuklarıma baktım...Hayatta, gece gündüz gazetecilikten başka hiçbir şey yapmayan babalarını itibarsızlaştırabilmek için, ne oyunlar oynanmış, ne kalleşlikler yapılmıştı... Hayat hesaplaşmasına daha yeni başlıyordu ... İki yavrucuğum koşmuş gelmiş, ekrana kilitlenmiş, seyrediyorlar, “Baba bu sensin” diyorlardı...“Evet yavrum” diyordum, “bu sizin babanız...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“AÇIKLIK USTALIKTAN ÖNCE GELİR...”“Göremediğiniz hedefleri asla vuramazsınız...İnsanlar tüm hayatlarını daha canlı ve tutku dolu bir şekilde yaşama hayalleri kurarak harcarlar...Fakat ayda sadece on dakikalarını bile, amaçlarını bir kağıda yazıp hayatlarının anlamları üzerine düşünmek için ayırmazlar...Amaç belirlemek, hayatlarımızı muhteşem bir hale getirecek...Dünyanız daha zengin, enfes ve görkemli bir hal alacak...Unutmayın açıklık ustalıktan önce gelir...Robin Sharma...” ***Hayatımda birinci isteğim yazı yazmaktı...Fakat zamanında bana gazetede yazı yazma şansını vermediler...Ben de “bana gazetede verilmeyen yazı yazma şansının”, içimde yarattığı sonsuz ve sınırsız enerji ile birikimi “televizyona kanalize” ettim...Ülkenin en inanılmaz şeyleri yapan televizyoncusu oldum...Oysa televizyonculuktan önce yazar olmak istiyordum...Televizyoncu olma isteği ikinci amacımdı, yazarlık birinci...Birinci gerçekleşmeyince, ikinci birincinin yerini aldı...Yıllar sonra bir gün kalleşlikler ve tuzaklar sonucu televizyonculuktan uzaklaşmak zorunda kalınca, ‘karınca adımlarıyla’ yeniden yazarlığa başladım...Yeniden başladığım “yazı serüveni” benim bütün hayatımı değiştirdi...Ruhumu yıkadı, üzerimdeki stresi aldı...***Yazı bana hayatta durduğum yeri hiç unutturmayan, ruhumla iletişimimi hiç kopartmayan, sakinleştirici, dinginleştirici mucizevi bir ilaç gibi geldi... Bugün yeniden televizyona başlasam, o geçmiş günlerde televizyonlarda yaptığım deli gibi işleri yapsam bile, yazıdan hiçbir zaman vazgeçemem...Televizyon mu yazı mı deseler, beni ben yapan televizyondan vazgeçer, yazıdan vazgeçmem...Televizyon “ben”i yapansa, yazı“benim ruhum kendisi...”Ruhumu, kişiliğime tercih ederim... Kendi kendinize yazın...Yazarsanız ruhunuzla iletişime geçer, hayatı kalbinizden yaşarsınız...Yazmazsanız sallanır, devrilir sarhoş gezersiniz...
Hayatı esen rüzgarlardan, sempati ve antipati duygularından uzakta, inandığınız ilkelerle yürütmeye kalkarsanız, “haksızlıklarla ve katliamlarla dolu” bu kalleş coğrafyada nispi bir iç huzuruyla yaşarsınız...Fenerbahçe yöneticilerinin on beş maçta şike yaptığı iddiaları, telefon tapeleri, bagajda bulunan paraları ortaya döküldüğünde, bunları ortaya çıkartan polisi, iddianameyi hazırlayan savcıyı, emniyette yapılan çalışmayı, hep ciddiye aldım, hiç küçümsemedim...“İddialar ciddi, iddialar soruşturulmalı... Ancak yangının üzerine körükle gidilmemeli” dedim... İddia adı üstünde iddiaydı...İddiadan hüküm kesmek, iddianın tabiatını aykırıydı...Bu iddianın bir de savunması vardı...İddia, iddiadan ibaret kalmayacak, savunma iddiayı dengeleyecekti...***Onun için Beyaz TV’ye telefonla bağlandığım bir programda, çok arzu etmelerine, kanaatimi iki kelimeyle de olsa söylemem için baskı altına almalarına rağmen, “Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının suçsuz olduklarının ortaya çıkmasını umuyorum” dedim...Stüdyoda gürültüler çıktı; gürültüler arasında telefonu kapattım...Yakından tanıdığım bir meslektaşım “Reha Muhtar eyyam yapıyor” dedi...Oysa eyyam yapmıyordum...Esen ve estirilen rüzgarlara karşı “hukuku, iddiayı, savunmayı ve insanı müdafaa ediyordum...”Kanaatim elbette vardı...Ancak kanaatimi uluorta televizyonlarda söylemek, kanaatimden hükümler yaratmak hataydı...İçerde kendilerini savunamadan bekleyenlere, savunmayı henüz dinlemeyen savcıya, daha duruşması başlamamış mahkemeye ve onca uğraştan çıkan polise, “erken öten horoz misali kanaatlerimle, kamuoyunda hüküm yaratıp haksızlık edemezdim...”***Bugün Aziz Yıldırım ve arkadaşları savunma yapıyorlar...Şimdi onlar konuşmaktalar...O gün iddianame hakkında “kanaat” belirtmeyerek eyyam yaptığımı söyleyenler, günlerdir yapılan savunmalar hakkında da hiçbir kanaat belirtmediğimin farkında değiller...Oysa o günlerde, “Yıldırım hakkındaki linç kampanyasına katılmayan” benim gibi birisi için, Aziz Yıldırım’ın esip gürlediği bu günlerde, onun savunmasından pasajlar aktarmak, ondan yana esen rüzgarlarla yelkenleri doldurmak, hatta onu geçtik, Beşiktaş’ta serbest kalan yöneticilerin özgürlüklerini meze yapıp, şikeye karşı özgürlük rüzgarıyla yelken şişirmek, çok kolay bugün...***Fakat ne Fenerbahçe ne Beşiktaş için bunu yapmayacağım...Kanaat belirtip televizyonlarda hükümler sıralayıp, bu kez de savcıları ve polisi hiçe saymayacağım...Sakin, vakur, objektif ve adil kalıp tarafları dinleyeceğim...İddianın “cadı avına” dönüşmesini, savunmanın ise bedel ödetme anlamına gelmesini engellemeye uğraşacağım...İnsan onurunun tutuklular, savcı, polis için aynı “onur” olduğunu unutturmayacağım...Bunun adı eyyam değil...Bunun adı hukuk ve insanlık...“Kitlesel linç”in sıradan bir kavgaya, “recm”in heyecanlı bir vakaya, “katlin” ortalama bir infaza, “manevi işkence ve tecrit”in ise sıradan bir travmaya dönüştüğü toplumlarda, hukuk ve insanlığa ‘korkaklık’ adı verilir...Abdi İpekçi ve Hrant Dink “güvercin tipi ürkek ve korkaklar!” grubundaydılar...Onun için gittiler bu dünyadan vakitleri gelmeden...Kitleler kendilerinden ayrı düşen ‘korkaklığın’ gerçekte ne büyük bir cesaret gerektirdiği bilmezler...Rüzgarla estirilen cesaretin ise “aslında ne büyük bir korkaklık olduğunun” bilmedikleri gibi... Haklıların haksız, haksızların haklı sayıldığı toprakların adıdır bu coğrafya...*****DOĞAN YURDAKUL’UN ÖZGÜRLÜĞÜ...Karısı ölmüştü... Kendisi cezaevindeydi... Karısının cenazesine katılmasına izin verildi...Cezaevindeki koğuşundan kalktı, Ankara’ya gitti, cenaze törenine katıldı...Akşam karısının ölümüyle tenhalaşan evde yalnız başına kaldı...Uzun zamandır tutuklu olduğu için, evden uzak kalmıştı...Şimdi o tek gecesini evde geçirecekti ama bu sefer de karısı yoktu, ölüp gitmişti...Sabah evden ayrılacaktı, yeniden cezaevine dönecekti...Ne kadar süreyle olduğu meçhul bir zaman dilimini geçirmek için yeniden cezaevine girecekti...O gece karısını sonsuzluğa uğurladıktan ve tek başına evine döndükten sonra acaba ne hissetmişti bilmiyorum...***Fakat benim içimden bir şeyler koptu...Yazdım...Ama yazarken korktum...Okumasından korktum...Okurken fenalaşmasından;Onu, ona anlatmaktan korktum...Bir dram ancak bu derece yalnız, bu kadar ürkütücü, hayatı bu kadar sorgulayıcı olabilirdi...Avukatı aramıştı...Yazı için bir bukle teşekkür iletmek için...Teşekküre gerek olmadığını söylemiştim...Onunla konuşmaya gücümün yetmeyeceğini düşünerek...İyi dilekler sunup telefonu kapatmıştım...***Kimsenin tutuklanmasını arzu etmemiştim...Ne ki onun tutuklanmasına gönlüm bir başka isyan etmişti...Konuşmuşluğum var mıydı pek hatırlamıyorum...Uzaktan tanırdım...Fakat bazen uzak tanıdığınız insanı aslında çok yakından tanırsınız ya...Doğan Yurdakul da öyle bir şeydi...Dün sağlık nedenleriyle tahliye olduğunu telefonuma gelen SMS’de gördüm...İçim bir anda rahatladı...Yüreğimdeki bloklar ortadan kalktı...Gönlüm geçici bir huzura erdi...Dışarda bir süre hastalıkla boğuşmak zorunda olsa da...Özgür olacaktı...Esasen gerçek özgürlüğün insanın içinde olduğuna inananlardandı...Yine de dışarda olmak, bu yaşında bu hastalıklarla boğuşurken, karısını yeni kaybetmiş Doğan Yurdakul’a bir nebze ferahlık sağlayabilirdi...Şimdi evine gitmiş midir kim bilir?..Tenha evinde yalnız bir dünyada ne düşünüyordur kim bilir?.. Eski bir sosyalisttir ve eski topraktır, teşekkür edecek bir şey görmeyecektir bilirim...Ben “insanlık adına tahliyesine karar verenlere teşekkür ederim...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...GÜNDE KAÇ KERE GÜLÜYORSUNUZ?..“Bir araştırmaya göre dört yaşındaki sıradan bir çocuk günde 300 kere gülerken, sıradan bir yetişkin günde 15 kere gülmektedir...Tüm zorluklarımız stres ve günümüzü dolduran eylemlerimiz bize gülmeyi unutturdu...Gün içinde gülmenin ruh halimizi düzelttiği, yaratıcılığımızı artırdığı ve bize enerji verdiği gerçektir...Komedyen Steve Martin yaratıcılığını ortaya çıkarmak ve güne normalin üzerinde iyi başlamak için her sabah ayna karşısında beş dakika güldüğünü söylüyor...Robin Sharma...”***Çocuklarla aramda zaman zaman ortaya iletişimsizliğin “gam” ve “gamsızlıktan” kaynaklandığını Sharma’nın bu metnini okuduktan sonra fark ettim...Onlar gülüyorlar, çünkü hayatta bir “gam”ları yok...Doğal olan onlar...Yaratıcı olan, hayata taze bakan, neşeli olan, keyifli olan...Ben keyifliysem, onlarla aynı enerji düzleminde buluşabiliyorum...Benim keyfimin kaçık olduğu anlarda, onlarla iletişimimiz kopuyor...Onlar keyif ve yaratacılık arzuluyorlar...***Bence bu ülkenin sorunlarını çözmeye soyunanlar önce kendi kendilerine şu soruları sormalılar;Ülkenin insanlarına ve hayata ne ölçüde mutluluk ve keyif katabiliyorum?.. Söylediğim şeyler, insanların yaşamlarına hangi noktalarda mutluluk veriyor?..Nerelerde neşeli ve keyifli bir hayat projesi sunabiliyorum?..Onların yaratcılıklarını tetikliyebiliyor muyum?..Yeni dünyalar yaratmalarına ve sonsuzlukları fethetme arzularına hitap edebiliyor muyum?..Hiç düşündünüz mü?..Muassır medeniyetler düzeyindeki, Avrupa Birliği ülkelerinde gün Türkiye’deki gibi mi başlıyor ve devam ediyor acaba?..Her gün hangi “telefon konuşması tape”siyle uyanacaklarını mı merak ediyorlar o ülkelerin insanları?..Kim tutuklanacak, hangi davadan ne karar çıkacak, hangi cezaevinin önünde ne gösteri yapılacak diye mi güne başlıyorlar acaba onlar da?..Öyle mi yaşıyor insanlar Belçika’da, Yunanistan’da, İtalya’da?..Biz öyle yaşıyoruz ne yazık ki...Elinizden geliyorsa çocuklarınıza özenin siz en iyisi...Onlar gibi yaşamaya gayret edin...Kendinizi ve onları ancak öyle mutlu edebilirsiniz...
Elbette ben de herkes gibi yapıyorum...Necip Fazıl’a lisedeki, edebiyat kitabıyla giriş yaptıktan sonra, gençlik yıllarında Büyük Doğu dergisinin sayfalarından harmanlanmış bir tanışıklığa, 80-90’lı yıllarda ise o günlerin radikal Taraf dergisinin yayınlarından, üstat Necip Fazıl’ın İslami gençlik üzerindeki derin etkilerini hissetmiş birisi olarak, Tayyip Erdoğan’ın alıntılamasıyla “şair”e yeniden “giriş” yapıyorum...Tayyip Erdoğan’ın alıntılayarak tekiklediği gibi, Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabe’sini bir kez daha dikkatli dikkatli okuyorum...Kabul Necip Fazıl’dan çok Bahriye Mektebi’nde iki sınıf yukarısında bulunan, şair rakibi Nazım Hikmet Ran’la daha fazla haşır neşirim...Ayrıca tabiatıyla, müktesebatım “Gençliğe Hitabe” niyetine Necip Fazıl’dan önce Mustafa Kemal’inkine yatkın...Üstat’tan ziyade, Gazi’nin Hitabe’si “ezber” yapmış beynimde... Muhtemelen bu yüzden, Başbakan alıntılıyor Üstat’ı... “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik...” sözlerini alıntılarken, “Bu da var” demek istiyor...“Biz de bu kültürden geldik...” demeye getiriyor...***Sakıncası yok...Yarattığı farklılık, zenginlik ve çok kültürlülük var o satırlarda, o şairane dağarcıkta...Necip Fazıl’ın; sözcüklerin şehvetiyle yazdığı bu satırlardan, bugün için “kindar bir gençlik” isteğine hükmetmek, şairin, kafiye yaratmaya niyetli şiirsel hecelemelerinden “milleti bölmeye yönelik kindar bir gençlik yaratılacağını söylemek”, Hıncal Uluç’a; “Senin adın Hıncal... demek ki hınç alıyorsun?.. Abinin adı da Öcal... Demek ki o da öç alıyor!.. Sizin aile hınç ve öç almaya kurulmuş bir suç makinesi” demeye benziyor... ***Bel altına çok hızlı vuran bir toplum bu toplum...Çok da keskin vuruyor...Nazım Hikmet’in şiirdeki o güzelim estetik sözcüklerinden “vatan haini” ilan edilip sürüldüğü topraklar buralar...Hrant’ın söylemediği sözü, söylemişçesine “Türkleri aşağıladı” diyerek hunharca öldürüldüğü coğrafya bu coğrafya...Bir insanın ettiği herhangi bir sözden, bir teşbihten, bir metafordan, bir benzetmeden, vatan haini diye damgalandığı, hapisleri ve sürgünleri boyladığı bir ülke burası...Bir ay önce, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin darbeleri tetiklediği, “gaflet, dalalet ve hıyanetten” bahsedilen satırların, seçilmiş iktidarları kastettiği söylenerek, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin okul kitaplarından çıkartılmasının istendiği bir ülke burası...Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin “darbeciliğe gerekçe sayıldığı” bir dipsiz kuyu burası... ***Böyle kafalar var mıdır?..Vardır elbette...Gafletten ve dalaletten darbe için vazife çıkartan, dilini, dinini, evini, kinini koruyan gençlikten “dindar ve kindar” bir gençlik çıkartan?..Ondan da vardır elbette...Bu sözlerin alıntılanmasına karşılık bel altından vurucu darbeler mi yapılmalı?..CHP, Necip Fazıl’dan mı “kindarlığı” dokümanlamalı?..AKP yanlıları, Mustafa Kemal’den mi, “darbelere isnat hazırlamalı?..”Yeni ölümler, yeni sürgünler, yeni hapisler için, geçmişten yapılan referanslardan bahaneler mi çıkartılmalı?..Çıkartanlar var mı?..Vardır elbette...Dün akşam Necip Fazıl’ın sözcüklerindeki edebi şehvetin içine daldım...Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi de, kelimelerin şehvetini hissettirirdi o küçük beynimde ve yüreğimde...Hülasa...Dün gece mebzul miktarda bir dincilik, kincilik, darbecilik, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunacak teksirler okudum...Canım sağolsun...“Yazın sekiz sütuna kapkara haykıran puntolarla...Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜŞÖHRET DÜŞKÜNLÜĞÜ...“Toplumsal baskının taleplerine uygun davranmanızın, eşsizliğinize mal olmasına izin vermeyin...Dünyanın en saygıdeğer ve etkili insanlarının yaşamlarını incelerseniz, başkaların kendileri hakkında ne düşündüklerini umursamadıklarını göreceksiniz...Robin Sharma...”***Başkalarını umursamanın, sizin hakkınızda ettiği sözleri öğrenmek istemenin şöyle bir sakıncası vardır...Bir süre sonra kendi iç sesinizden uzaklaşır, ruhunuzu ve kalbinizi unutur, başkalarının dediklerine göre hareket eden bir borsa simsarına dönersiniz...Etrafı sürekli didiklemek, bir süre sonra bağımlılık yapar...Dış ses duymadan, dış yargılarla desteklenmeden, dıştan onay almadan hareket edemez hale gelirsiniz...Şöhret düşkünlüğü, kendini sayfalarda, tweet’te onaylanmış görmeden mutlu hissedememe eksikliği tam olarak budur...İçinize güvenin...Dışınızdakileri fazla büyütmeyin...Dünya içinizde...Dışınızda değil...*****“DEMOKRASİ İNTİKAM ALMAZ SADECE HATIRLAR...”Albaylar Cuntası 1967 yılında Yunanistan’da parlamentoyu sararak iktidara gelmişti...1973 yılının 17 Kasım’ında ünlü Politeknik olayları patladı ve cunta çatırdamaya başladı...74 Kıbrıs Harekatı esnasında Cunta devrildi...Cunta üyesi 19 asker tutuklanmış, idama mahkum olmuştu...Sonraları Yunanistan’ı Avrupa Birliği’ne taşıyacak Konstantin Karamanlis, Paris’ten Fransız Cumhurbaşkanı’nın özel uçağıyla Yunanistan’a geldi...Ülkenin yeni sivil yönetiminin başına geçti...19 asker tutukluydu ve Karamanlis bu 19 askerin de idamına karşıydı...Ünlü sözünü o zaman etti:“Demokrasi intikam almaz... Sadece hatırlar...”Cezalar müebbede çevrildi ve bir süre sonra “pişman” olduğunu söyleyenler serbest bırakıldı...Cunta iktidardayken birbirini devirmeye çalışmaktan kavgalı olan iki komutan, bütün bir ömürlerini Koridallos cezaevinde tek bir bahçeye açılan yan yana odalarda geçirdiler...Ömürleri boyunca cezaevinde bitişik odalarda küs kaldılar...***Ancak Yunanistan darbeyi aştı...Karamanlis milletin arasındaki küslüğü kaldırdı, Yunanistan’ı Avrupa Birliği’ne üye yaptı...O sıralarda hem Türkiye hem Yunanistan Avrupa Birliği’ne aday üyeydiler ve Avrupa’daki genel kanı Yunanistan ile Türkiye’nin birlikte tam üye olacaklarıydı...Oysa Yunanistan “Demokrasi intikam almaz, sadece hatırlar...” diyordu... Bu düşüncedeki Karamanlis Yunanistan’ı Avrupa Birliği’ne sokarken de şu tarihi sözleri söyleyecekti:“Milletimiz bu şekilde tarihsel rakibi olan Türkleri, Asya’nın tozlu derinliklerinde bırakıyor ve kendisini Avrupa’yla bütünleştiriyor...” ***Ekonomik olarak büyük sıkıntılar çekiyor şimdi Yunanistan...Fakat ekonomisini düzlüğe çıkarsın diye, tam tamına 130 milyar euro’luk yardım paketi kabul edildi...Yunanistan’ı düzlüğe çıkaracaklar; 130 milyar euro’ya mal olsa da bu macera...Bizim ekonomimiz iyi...Kendi kendimize mucizeler yaratıyoruz, serpiliyoruz, gelişiyoruz...Ancak Avrupa Birliği’ne hala giremedik...Beraber gireceğimiz söylenen Yunanistan’dan 31 yıl sonra bile hala, “demokrasiyi intikam almak zannediyoruz” biz...Kıbrıs Rum kesimi girdi, biz hala giremedik...Demokrasi, darbeler, hesaplaşamlar, devr-i sabıklar, yeni kavgalar filizlenen yeni düşmanlıklar...Karamanlis’in “Demokrasi intikam almaz, hatırlar” sözü yerine biz hala intikamı demokrasinin fazileti zannediyoruz...Hep intikam almaya koşullandığımızdan, darbeler de bitmiyor, devam ediyor...Yazık oluyor bize...
Her gün “bu da mı oldu” dediğimiz berbat bir olayla uyanıyoruz Türkiye’de...Tutuklanan gazeteciler var...Tutuklanma nedenini sorduğumuzda “Onlar gazetecilikten tutuklu değiller” deniyor...Elbette tutuklanırken kimse “gazetecilik faaliyetinden dolayı tutuklanmayacak...”Sorunun şöyle sorulması gerekiyor bence...“Gazeteci oldukları için mi tutuklular onlar?..”Bir başka deyimle gazeteci olmaları, fikirlerini kağıt kalemle ve bilgisayarla yayma potansiyelleri, tutuklanmaları için tetikleyici bir rol oynuyor mu?..Barış Terkoğlu arkadaş da Oda TV davasındaki tutuklu arkadaşlardan biri...***Bu sitedeki arkadaşların bazıları, biliyorsunuz ki aylarca çocuklarımdan ayrı kaldığım günlerde, en belaltı vuruşları içeren haberler yaptılar...Torunlarını göremezken Oda TV’nin yaptığı haberleri gören babama aniden felç indi, beyin kanaması geçirdi...Günlerce yoğun bakımda ölüm kalım savaşı verdi, sol eli ve sol bacağı sakat kaldı... O günlerde Oda TV’ye yönelik tutuklamalar yoktu...Yaptıkları haberlerle ilgili bir sürü dava açtım oradaki arkadaşlara...Ceza davaları ve tazminat davaları...Çocuklarımdan ayrıydım, babam ise o yazılardan dolayı beyin kanaması geçirmiş, hastanede ölüm kalım savaşı veriyordu...***Sonra bu arkadaşlardan bazılarına Ergenekon davasından tutuklamalar geldi...Tutuklamalar gelince, “kendi davalarımı bu davadan ayırmalarını söyledim avukatlara...”Tutuklanma davasının parçası olmamasını istedim onlardan...Yaptıkları haberlerin cezai, maddi, manevi tazmini neyse onun dışına çıkmamalarını tembihledim...Sonra çocuklarıma kavuştum...Çocuklarıma kavuşunca halen tutuklu bulunan tüm meslektaşlarmın “benden dolayı çocuklarına kavuşmaları engellenmesin” diye bir an önce çocuklarına kavuşabilmeleri için, davaların da arkasını bıraktım, hiçbirini takip etmemeye başladım...***Onların çocukları için daha fazla ne yapabilirim diye düşünüp duruyorum...Tuncay’ın kızının (Özkan) tiyatrocu olmak istediğini, annesiyle Levent Kırca’ya gittiğini, Müjdat Gezen’in tiyatro okuluna yazıldığını öğrendiğimde, onların gözlerinde akan yaşlardan bir damlası da benim gözümden aktı... Sonuçta ne yaşamış olursak olalım, o çocuklar bizim çocuklarımız...O çocuklar geleceğimiz...O çocuklar masum ve tertemiz...***Barış Terkoğlu arkadaş Oda TV davasından aylardır tutuklu...Dün, benim defalarca yazdığım bir olayı, haklılığımın kanıtlandığı, muhatabının milyarlarca lira para cezasına çarptırıldığı, benim gurur vesilem olan olayı, sanki hakkımda bir kuşku yaratacakmış gibi aktarmış...O komisyonun Başkanı Sadık Avundukluoğlu mahkeme tarafından bana yaptığı o uygulamalar nedeniyle milyarlarca lira para cezasına çarptırıldı...Temyiz etti...Temyiz de cezayı onadı...Parayı ödememek için aylarca avukattan ve yargının takibinden kaçtı...Avukatım o cezayı ondan tahsil etti...Ben şerefimi kurtarmanın dışında bir kuruşunu almadım o paranın...Bunların hepsine komisyon üyesi milletvekili Yüksel Yalova da Avundukluoğlu’nun partisinin o zamanki Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk da şahit...Mahkeme kararları orada tarihe belge olarak duruyor...***Yine de Barış arkadaş, bunları yazmaktan sakınmıyor...Sanıyorum bunun nedeni, iki gün önce yazdığım şu satırlarda gizli:“Ratingler gerçek bir demokrasidir...Toplumsal dinamiklerin çoğulcu trendlerinin dip dalgalarını gösterir...Ratingleri yıllarca tukaka edenler ‘toplum mühendisliği’ yapmak isteyenlerdi...Tukaka ederek, rating alan programları toplum gözünde ucuzlaştırdılar...Ratingi itibarsızlaştırarak kendi toplumsal mühendisliklerine ‘alan’ açtılar... Gayet derin, çok hesaplı, taammüden faşizm esanslı, kurbanı ve celladı belli bir projeydi...”***O günlerde, siyasetin ve ticaretin iç içe geçtiğini, kurulan ve yıkılan hükümetlerden, ne çıkarlar sağlandığını hepimiz biliyoruz...Bunları hatırlatma nedenim, bir devr-i sabık yaratmak değil...Kendi tertemiz ve namuslu gazeteciliğimle başka olaylar arasına set çekme çabası...Benim tertemiz gazeteciğimi kirli göstermeye çalışman, hayatın gerçeklerini değiştirmez ki Barış kardeş...Siyaset ve ticareti atbaşı yapanlarla, sadece gazetecilik yapanlar, tarihin önünde her zaman ayrışacaklar ki... Bunun önüne kimse geçemez ki...***Barış arkadaş, tutuklu kalmanı istemiyorum ki, seninle tutukluyken bir de üstüne üstlük tartışmaya gireyim...Önce bir serbest kal, çocuğun var mı bilmiyorum varsa çoluğuna çocuğuna bir kavuş hele...Sevgilin varsa sevgiline, karın varsa karına...Sonra nasıl olsa bol bol tartışırız, merak etme...Seninle bu şartlarda tartışmam!..Sen ne yazarsan yaz...Haklısın arkadaş!..*****KENAN EVREN’İ SEVER MİSİNİZ?..Kenan Evren portresi bu kadar mı çarpıcı ve gerçekçi yazılır?Bugün müebbetle yargılanan 12 Eylül liderinin, bizim tarafımızdan gerçekte sevilip sevilmediği bu kadar mı iyi analiz edilir...Alper Görmüş’ün “Hayat Bilgisi” kitabında bir Kenan Evren portresi var ki, bazı bölümlerini almaz, aktarmazsam gözüm arkada gider...Alper’in kitabından bu ikinci alıntım...Kitapta portresi olan arkadaşlar şöyle düşenebilirler:- “Alper bizim için berbat şeyler yazmış... Reha da yazıların dolaylı reklamı olsun diye bunları yazıyor...”Hemen söyleyeyim...Hayır, öyle değil...Alper Görmüş bazı portreleri mükemmel yazmış...Onun için aktarıyorum...Böyle düşünenler belki satır aralarını atlamış, görmemişlerdir..Onlara hatırlatayım...Kitapta “ben de satır aralarında eleştirilerden yeterince nasibimi alıyorum...”Mesele benim de eleştirilmem değil...Mesele bir mesketaşın inanılmaz çarpıcı ve zekice analizlerini okuyucuyla paylaşmak:***Kenan Evren; “Nefret edermiş gibi yaptığımız diktatör” başlıklı portreden birkaç satır şöyle:“Kenan Evren’in yapıp ettikleri arasında bolca mizah vardı...Mesela bir resim sergisini gezerken müstehcen bulduğu bir resmin kaldırılmasını istediğini biliyoruz ama, izlediği bir klasik müzik konserinde ‘davula sadece iki kez vuran’ davulcunun da diğer çalgıcılar kadar maaş alıp almadığını sordu mu gerçekten bilmiyoruz...Mesela bir resepsiyonda karşılaştığı televizyon programcısı Aziz Üstel’le aralarında şu konuşmanın geçtiği gerçektir:- ‘Sen benim karşıma geçiyorsun, bacak bacak üstüne atıp sigara içiyorsun, kahkahalar atıyorsun...- Efendim zat-ı alinizi ilk defa görüyorum... Ben sizin karşınızda ne zaman sigara içtim?..- Televizyonda içiyorsun ya... Kenan Paşa o televizyonu seyrediyor diye düşüneceksin...’***Keza 1 Mayıs’ın İşçi Bayramı olarak kutlanmasına “memurlar ve köylüler de isterler” diye karşı çıktığını da biliyoruz...Fakat zamanın Başbakanı’na, ‘Cari açığı önümüzdeki aylardan itibaren kaldırın’ dedi mi gerçekten bilmiyoruz...”***Alper Görmüş’ün Kenan Evren olayında internet bloglarının değişkenliğini sorguladığı satırlar ise müthiş:“Demokrasi intikam almaz, hatırlar...Buna samimiyetle inanan biri olarak internet sözlüklerinde ve bloglardaki ‘idamına karşıyım ama o asıldıktan sonra...’ kıvamındaki Kenan Evren intikamcılığı ürküttü biraz...Bu kişilerin mahlaslarını izleyerek, yazdıkları başka maddelere baktım; demokrasi önemli bir bölümünün umurunda bile değildi...Nisan muhtırası günlerinde ‘şeriat gelse 200 yıl geri gideriz, oysa darbeyle sadece 20 yıl’ tezinin etrafında örgütlenmişlerdi...Bu sonucu da bütünüyle ‘12 Eylül’ün kötülükleri’ hanesine yazabilir miyiz?..Hiç emin değilim...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...“SÖYLEDİĞİNİZ ŞEYDE SAMİMİ OLUN...”“Sözlerinizi hafife almayın...Sözler oldukça güçlüdür ve önemli sonuçlara neden olabilir...Bir şey söylediğinizde, söylemek istediğiniz şeyin o olduğundan emin olun...Söylediğiniz şeyde samimi olun ve samimi olduğunuz şeyi söyleyin...Gerçek bir konuşma güçlüdür...Ve nadir bulunur...Robin Sharma...”
Bu söyleyeceklerimin MİT ile savcı ve emniyet arasında yürüdüğü söylenen olaylarla hiçbir ilgisi olmayacak...Kim ne oyunlar oynuyor, altından ne çıkacak, yakında ortaya çıkacak... Fakat Fethullah Gülen cemaati çok başka bir nedenden bu tartışmanın kolayından bitmesini sakın beklemesin...Gazetelerdeki yazar takımı, “yazı tıklatmanın günümüze yönelik mucizevi formülünü” buldular bu tartışma sayesinde...Dikkat edin, internet sitelerinde çok tıklanan yazıların başlıklarında ya Fethullah kelimesi, ya Gülen kelimesi ya da Cemaat ifadesi var...Bu üç kelimeden birini kullandınız mı, yazınız doğal dopingle “hit”lenmeye başlıyor...Yazarlar için doğal rating artırıcı “hap” Cemaat’ten ya da Fethullah Gülen’den söz eden ifadeler kullanmak...***Bunu bir kez kavradılar...Artık bundan vazgeçmeleri mümkün değil...Ne yapıp edip bu kelimeleri geçiriyorlar yazıların başlığında, olmadı, mutlaka görünen bir yerlerinde...Fethullah Gülen cemaatinin oy oranını bilmem...Fakat okuma, yazma ve izlenme oranını biliyorum...Tahmin ettiğinizden çok fazla...***12-13 yıl kadar önceydi...Show Haber’i yapıyordum...Mesut Yılmaz Başbakan’dı...Dakika dakika ratinglere bakıyor, analiz ediyordum...Tayyip Erdoğan o sırada bir siyasi parti bile kurmamıştı...Bir partinin başında bile değildi...Bir parti kurması bile gündemde değildi...Fakat ne zaman ki Tayyip Erdoğan’ın meydan konuşmasını veriyordum, ratingler zıp zıp zıplıyordu...Tayyip Erdoğan bir politikacının göremeyeceği ratingleri görüyordu...***Bir gazeteci toplumdaki kıpırdanmalara hoparlör olmak durumundadır...En azından ben öyle düşünürdüm...Televizyon gazeteciliğinin demokratlığı zaten o noktadadır...Halep oradaysa, arşın buradadır...Televizyonda kimin olduğu hemen belli olur... Başbakan Mesut Yılmaz’ın çevresinden haber geliyordu kulağıma o günlerde:“Bize karşı garezi var o arkadaşın... Onun için kullanmıyor haberlerimizi...”Oysa hadi o gün Başbakan’dı Mesut Yılmaz, açıktan söylemek inandırıcı olmazdı...Şimdi iktidarda değil, bütün açıklığıyla söyleyeyim...“Hiçbir garezim yoktu kendisine... Sadece izlenmiyordu haberleri yeterince...”***Tayyip Erdoğan ise belediye başkanlığını bırakmak zorunda olduğu halde, izleniyordu ve ben izlenen o haberleri vermekte hiç cimri davranmıyordum...Rating patlaması yaptığı için değil (çünkü hiçbir politikacı rating patlaması yapmazdı) ancak, izlenilirliği olduğu için, ilgi duyulduğu için (çünkü yine hiçbir gerçek televizyoncu ilgi duyulan bir olaya kayıtsız kalamaz)...Ancak nasıl ki Mesut Yılmaz’ın çevresi “Bize garezi var” diye düşünüyordu benim için...Tayyip Erdoğan’ın çevresindeki danışmanlar da bana karşı “belli olmaz” mesafesini tutuyor ve canlı yayın konusunda beni “öteki” buluyorlardı...***Bir gün, Tayyip Erdoğan’ı yeni partiyi kurmayı düşündüğü günlerde canlı yayın Ateş Hattı’na çıkarmak istedim... Medyada tamamen ambargolu olduğu günlerdi...Bir aydan fazla uğraştım canlı yayına gelmesi için...Danışmanları gelmesini istiyorlardı...Fakat Ateş Hattı’nın seyirci kitlesine karşı önlem olarak “Tam dokuz danışmanının yanı başında oturmasını” istediler...Onlara stüdyo düzeninde bunun olmasının mümkün olmadığını, Tayyip Erdoğan’ın kendisinin olacağını, danışmanlarının da tribünde oturacağını söyledim...İkna olmadılar...İlla ki yanında oturacak diyorlardı...“Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi gibi görüntü verir, olmaz” diyordum...- “İki kişi olsun yanında... Geri kalan tribünde olsun...”Nuh diyor, Peygamber demiyorlardı..O kadar uğraşmıştım...Haberlerini fazla görmediğim Başbakan Mesut Yılmaz’ın danışmanları “Bize bir garezi var” diyorlardı...Haberlerini fazla gördüğüm Tayyip Erdoğan’ın danışmanları ise “Bir hinlik var bu işte” deyip, dokuz kişi yanında oturmalı diye diretiyorlardı... Sonunda çok istediğim o yayın gerçekleşmedi...İçimden bir parça koptu...Ben de koptum...***O günlerde Tayyip Erdoğan’ın ratingi çok yüksekti...Muhtemelen hâlâ öyledir bilmiyorum...Fakat bugün zaten dokuz yıldır Başbakan ve çok güçlü...O gün belagatının dışında hiçbir gücü yoktu ki...Ratingler başka ve gerçek bir demokrasidir...Toplumsal dinamiklerin, çoğulcu trendlerinin dip dalgalarını gösterir...Ratingleri yıllarca tukaka edenler, “toplum mühendisliği yapmak isteyendiler...”Tukaka ederek, rating alan programları toplum gözünde ucuzlaştırdılar...Rating’i itibarsızlaştırarak, kendi mühendisliklerine “alan” açtılar... Gayet derin, çok hesaplı ve taammüden faşizm esanslı, kurbanı ve celladı belli bir projeydi...***Yedi yılın sonunda televizyon haberlerini bıraktığımda “Artık her şeye sahip oluruz” diye düşünmüşlerdi...Heyhat!.. Hayat!..Dört ay sonra, hayat “toplum mühendisliğinin değil, evrenin mühendisliğinin bu hayatta geçerli olacağını” anlatacaktı onlara...Hayat kimseye kendisini kontrol ettirmez...***Şimdi yapılan, var olan toplumsal ratingin altyapısını sağlamlaştırmaktır...“Sandıktaki ratingler bir kazaya gitmesinler” diye...Bu anlamda haklıdır rating sahipleri...Her şeyi kontrol etmeye kalkmadıkları, hayata tamamen egemen olmaya çalışmadıkları müddetçe... Çünkü evren kendi rolünü zaten kimselere vermiyor...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBİR ŞEYİ YAPARKEN YARIN DUYACAĞINIZ PİŞMANLIĞI DÜŞÜNÜN!..Kurnazlıkla, akıllarına koydukları insanların “hayatını karartmaya, onları perişan etmeye, sürüm sürüm süründürmeye çalışan” gaddarları görüyorum...Kendilerini nasıl güçlü zannediyorlar...Hayata ve olaylara hakim oldukları zannına kapılıyorlar...Güçlü olduğunu düşünerek, geçmişin intikamlarını aldığını zannetmek “evrenle oyun oynamak” demek oysa ki...“Evren” kendi bedelini kendi ödetiyor...Size o intikamı aldırtmıyor...Siz kendiniz intikam alıyorsanız, onun bedelini bir gün mutlaka bir yerde ödüyorsunuz...***32 yıldır gazetecilik yapıyorum...On binlerce olaydan oluşan canlı bir laboratuvarın içinde geçirdim hayatımı...Gazeteciler, mesleklerini yaparken “çok fazla ah” alırlar...Mesleğin biraz da natürüdür (doğasıdır) bu...Çok “ah” alanların hayatı bir daha kolay kolay iflah etmez...Hiç beklemedikleri bir yerden “bedel” ödetir evren onlara...33. yılına bugünlerde girdiğim meslek hayatımda yaptığımın içimi acıttığı, egoma yenildiğimi düşündüğüm olay sayısı herhalde bir elin parmakları kadardır...O birkaç olayın bedelini ya evren bana kesti, ya da içimdeki bir his bana kendi cezamı kendime verdirdi...***Hayatın intikamını kendim almaya kalktığım günleri çok gerilerde bıraktım...Yapılanları teker teker deşifre ediyor sonra olayları hayatın akışına bırakıyorum...Onları yapanlar vicdanlarıyla baş başa kalıyorlar...Böylesi daha iyi oluyor...Evren kendi karmik yasasını bizlerin bir dahli olmadan, kendi doğal haliyle uyguluyor...Biz kimseye bilinçli olarak zarar vermiyoruz...Evren kendi adaletini kendi buluyor...Bu Pazar sizin için seçtiğim Deapak Chopra’nın sözlerini iyi okumanız dileğiyle...***“Doğru seçimler yapmanıza yardımcı olabilmek için evrenin çok ilginç bir mekanizması vardır...Bu mekanizma bedeninizde oluşan duyularla ilintilidir...Bedeniniz iki çeşit duyu deneyimler...Biri rahatlık, diğeri ise huzursuzluk ve tedirginliktir...Farkında olarak şimdi bir seçim yapın ve bedeninize odaklanıp, bedeninize sorun...Eğer bedeniniz rahatlık mesajı gönderiyorsa, bu doğru bir seçimdir...Eğer bedeniniz huzursuzluk ve tedirginlik mesajı gönderiyorsa, bu uygun bir seçim değildir...Bazı insanlar bu huzursuzluk ve rahatlık hissini solar plexus’ta yani karın boşluğunda hisseder...Çoğu insan ise yoğun olarak kalbinde...Kalbinize ne yapmanız gerektiğini sorun...Doğru cevabı sadece kalp bilir...Birçok insan kalbin aşırı duygusal ve yumuşak olduğunu düşünür...Oysa kalbin çok güçlü sezgileri vardır...Bütünleyicidir, olayların iç yüzünü bilir...Olaylar arasında kolay bağlantı kurabilir...Kazanma kaybetme derdi yoktur...Kozmik bir bilgisayarmış gibi çalışır...Bazen baştan mantıklı görünmese de her zaman mantıklı bir düşüncenin asla ulaşamayacağı derecede doğru ve keskin seçimler yapar...***Karma yasasını daha fazla para kazanmak, zenginlik yaratmak ve tüm iyi şeylerin istediğiniz zaman size akması için kullanabilirsiniz...Fakat önce geleceğinizin şu an ve her an yapmakta olduğunuz seçimlerle oluştuğunu farkına varmalısınız...Bu farkındalığı sürekli yaşamaya başladığınızda ‘Karma Yasası’nı uygulamaya başlamışsınız demektir...Peki ya geçmiş ‘karma’lar, sizi şu an nasıl etkiledikleri konusu ne olacak?..Geçmiş karmalar için yapabileceğiniz üç şey var...Birincisi karmik borçlarınızı ödemek...Birçok insan farkında olmadan bunu yapar...Siz de bu yolu tercih etmek isteyebilirsiniz...***Bazen bu borçların ödenmesinde çok büyük acılar çekilir...Fakat ‘Karma Yasası’, ‘Evrende hiçbir borç ödenmeden bitmez’ der...Evrenin muhasebe sistemi mükemmeldir...Enerjisi devamlı bir değiş tokuş haliyle çalışır...Yapabileceğiniz ikinci şey karmanızın şeklini değiştirmek veya arzu ettiğiniz bir deneyime dönüştürmek olabilir...Bu çok ilginç bir süreçtir...Karmik borcunuzu öderken kendinize sorabilirsiniz...‘Bu deneyimden ne öğrenebilirim?..’‘Bu bana niye oluyor ve evrenin bana verdiği mesaj nedir?..’‘Bu deneyimi diğer insanların yararı için nasıl kullanabilirim?..’ Bunu yaparak aslında bir fırsat tohumu arıyorsunuz ve bu ‘fırsat tohumu’ sizin ‘darmanız’dır...Yani hayatınızın amacıdır...”
Geçen yıl Nisan ayında, herkesin şike yasası olarak bellediği, futbolda şike ve şiddet yasası çıkmıştı...Aziz Yıldırım ve futbol dünyasından birçok kişinin cezaevine gitmesine neden olan 11 Nisan yasası ilk çıktığında “şikeden çok, televizyonlarda kavga eden, uluorta sallayıp insanların onuruyla oynadığı söylenen ve futbolda şiddeti tetiklediği” varsayılan bazı yorumcuları ilk aşamada hedef alıyordu...O günlerde iki ünlü spor yorumcusuyla program yapıyordum...Canlı yayında beline beline vuruşlarıyla meşhur, kavgalarıyla ünlü televizyon yorumcularına hep “kavga etmemeleri” tavsiyesinde bulunuyor, “yeni yasanın hedefi olacaklarını” anlatmaya çalışıyordum...***O günlerde yasanın çıkmasına öncü olan Federasyon ve kulüplerin bazıları, “Sizin yorumlarınızı hedefe oturtuyor... Dikkatli olun... Canlı yayında sinirlerinize hakim olamaz, ters bir laf ederseniz, hapis cezasına gidecek cezaları alırsınız... Program da bundan nasibini alır...” diyordum...Televizyon programının olduğu gecelerde Nispetiye Caddesi üzerindeki bir mantıcı, her hafta benim bu konuşmalarıma sahne oluyordu...***Her programda, ne zaman “tatsız bir şey çıkacak” gibi hissettiysem, yayında araya girdim, kavgaya meydan vermemeye uğraştım...Ne var ki akacak kan damarda durmuyordu ve bela “Geliyorum” diyordu...Sonunda bir canlı yayın konuğuyla kavgaya tutuşmasınlar, yeni yasadan başlarına bela almasınlar diye, araya girdim...Onlara iyilik yapmaya çalışıyordum...Kavga ettirmemeye ve yayını salim şekilde sürdürmeye uğraşıyordum...Onlar ise aniden oklarını çevirip beni hedef almaya başladılar...***İyiliğe karşı kötülük bulmuştum...Korumaya karşılık hedefleri olmuştum...Fakat sınav daha bitmemişti...Bir süre sonra “Aziz Yıldırım’ın da içinde bulunduğu birçok kişi şike yasasından tutuklandı...”Tutuklananlar arasında o gece orada yorumcular, “kavga etmesinler, şiddet yasasından ceza almasınlar” diye araya girdiğim canlı yayın konuğu da vardı...Hayatın garip tecellisine bakın ki, canlı yayına katılan o konuk şike almaktan suçlanmaktaydı...***Yorumculardan biri aniden durumdan vazife çıkardı...“Bizi konuşturmadı, adam da şike yapmıştı... Acaba neden” demeye başladı...Ağzım bir karış açık kalmıştı...Televizyon programında “başlarına bir bela gelmesin” diye araya girmeye çalıştığım yorumculardan biri, “şike alanı konuşturmamı engellemek istedi” diye dolaylı yoldan suçlamaya başlamıştı...Bu yönde ifade de verdi...Şaka gibiydi...Hayatta bir insana yapmaya çalıştığın iyiliğin, böylesine bir hıyanetle arkadan vurulması bana şu iç sesi söylemeyi öğretmişti o günlerde:“Tevekkülle bekle...Hayat değişecek, sana bunu yapanlar, bu yaptıklarından dolayı gün gelip senden utanacak...Onlar bu iyiliğe karşı bu kötülüğün bedelini mutlaka ödeyecek...Adli ilahi, ya da takdir-i ilahi mutlaka tecelli edecek...”***Bir süre sonra atmaya çalıştıkları o iftira elbette tutmadı, tutamazdı...Biri bunları söyleyerek hiçbir suçu olmayan bana karşı yanlış yaptığını kapalı kapılar ardında itiraf etti...Ötekiyle hiç konuşmadım...İftarasıyla baş başa kaldı...***Geçenlerde 28 Şubat dönemiyle ilgili yargılama başlayacak dendi...Bu sefer HAS Parti Ankara İl Başkanlığı, suçlu olduğunu düşündüğü dönemin sorumluları ile altı gazetecisi hakkında suç duyurusu yapacağını açıkladı...Gazetecilerin gazetelerde, internet sitelerinde boy boy resimleri yayınlandı...Fakat bu açıklamadan hemen sonra araya hurafeler girdi...Bu altı gazetecinin beşinin adı aniden listeden çıkartıldı...Olumlu bir gelişmeydi, gazetecilerin suçlanmasından vazgeçilmesi...Fakat o sırada tıpkı şike soruşturmasında olduğu gibi, inanılmaz bir olay meydana geldi...Gazetecilerin isimlerinin sorumlu olarak uçtuğu suç duyurusuna, tam suçlu sayılmadan, muğlak bir ifadeyle başka bir gazetecinin ismi yerleştirildi...Şike soruşturması esnasında ceza almasınlar diye kavga ettirmediğim yorumcunun yaptığının bir benzerini bu kez 15 günde değişen bir listede “kuşkulu birilerinin eliyle yine ben” yaşayacaktım... ***Olayın belgelerini topladım...15 gün arayla hazırlanan iki suç duyurusunun asıllarını buldum...Bazı belgeleri yayınladım...“Arada derede ne oldu” diye sordum...Ona doğru düzgün cevap verilmedi, fakat bu arada başka bir şey oldu...Bir başka uyanık kesim, benim adımı kullanarak, tam da tahmin ettiğim gibi, kendilerini “saklama” yoluna gitmeye başladılar...Güya beni hedef gösterip, beni öne sürüp, kendilerine kamufle etmeye giriştiler...Aylardır bütün Türkiye’ye “korku” mesajları gönderip, el altından herkese göz kırpanlar, inanılmaz bir kumpasla beni büyüteç altına aldırmaya çalıştılar...Şike soruşturmasında bu hıyanetlerin benzerini yaşamıştım...Şimdi bir kez daha yaşamaktan hiç gocunmayacaktım...Bu uyanıklara çok önemli bir notum olacaktı...Beni öne sürecek kurnazlıkla, arkama saklanarak iş çevirmek hayatta yapacakları en büyük salaklık olacaktı...Hayatta temiz oynayanların arkasında dururdum... Önünde de dururdum...Fakat kirli oyunlara girenler yaptıklarını fazlasıyla öderdiler...Hayatta ne 28 Şubat, ne devrilmeye çalışılan hükümet, ne kurulan hükümet, ne sermaye, ne ticaret hiçbiriyle hiçbir ortak işim olmadı...Kimseyle aynı yolun yolcusu olmam...Karakterime ters, onlar da yaptıkları da...Herkesin yolu kendineydi, bugünkü gibi benimki de kendime...Alnım ak, yüzüm pak...Yaptığım her şeyin hesabı anamın ak sütü gibi...Başkalarına gelince...Asaletimin verdiği tevekkülü zorlamasınlar...Gün gelir ilahi adalet çok utandırır onları!..*****İYİ KÖTÜ VE ÇİRKİN’DEKİ TUCO KİM ACABA?..CNBC-e’de her hafta Perşembe akşamları klasik Western filmlerinden birini yayınlıyorlar...İki haftadır kanal üst üste, tüm zamanların en iyi 250 filmi arasında 5. sırada yer alan İyi Kötü ve Çirkin’i yayınlıyor...Benim hayatımı da en fazla etkileyen iki üç filmden biri İyi Kötü ve Çirkin kuşkusuz... Önceki gece belki 20. kez bir daha takıldım kaldım filme...Clint Eastwood’un oynadığı İyi yani Blondy (Sarışın) “gerçekten iyiyi” temsil ediyor...Dostlarını satmayan, ortağının eşit hakkına saygı duyan, başkasının parasında gözü olmayan, adil, dürüst, pes etmeyen, yetenekli ve cool bir karakter “İyi” karkateri...Lee Van Cleff’in oynadığı Melek Göz yani “Kötü” karakteri ise insanlara işkence etmekten çekinmeyen, kişisel çıkarı için zulüm eden, insanların haklarını gasp eden, bulunduğu görevleri kendi çıkarı için kullanan zalim ve gaddar bir insan...***Filmin en önemli karakterinin yıllarca “İyi” olduğunu zannederdim ben...Oysa önceki gece izlerken bir kez daha gördüm ki, filmin en önemli karakteri “Çirkin” karakteri...Çünkü “Çirkin”, aslında çirkin bir insanı karakterize etmiyor...Çirkin hayata karşı güvensiz bir karakter...Gün geldiğinde kendi çıkarı için dostunu satmaktan çekinmiyor...Çok kötü ve zalim değil...Fakat kesinlikle güvenilmez ve zor zamanda en yakın dostunu yarı yolda bırakacak türden bir oportünist...***Eli Wallach oynuyor Çirkin’i yani Tuco’yu...Tuco’yu izledikçe, hayatımda çok yakınımda olan herkesin yakından tanıdığı fakat adını kesinlikle söylemeyeceğim benim bildiğim Tuco geliyor gözlerimin önüne...O da aynı Tuco gibi...“Günlük çıkarları” her daim ön planda ve başına bir çorap örüleceğinden hep endişeli...Bu endişe onu hep hayata karşı güvensiz ve işine geldi mi akrep gibi sokacak biçimde öldürücü hale getiriyor...Zor zamanlarınızda kendisini güvende hissetmemişse “sizi hep satmasıyla” meşhur...O kadar çok satmış ve tıpkı Tuco gibi o kadar çok sizden özür dilemiş ki, yeni özrünün bir dahaki sefer için hiçbir anlam teşkil etmediğini biliyorsunuz...Yine de onu defterden bütünüyle silmenizi engelleyen bir yapısı var...En anlamlısı İyi Kötü ve Çirkin’in son sahnesi...Yaptıklarına karşılık ipi geçiriyor boynundan onu Clint Eastwood...Bir tahtanın üzerinde, önünde kendi payına kalan 100 bin dolarla ecelini bekliyor...“Sarışın” atıyla uzaklaşıyor uzaklaşıyor...Eceli geldiğini düşünen Tuco korku ve panik içinde dakikalarca boynu ipte üzerinden ter bekliyor...İyice uzaklaştıktan sonra tüfeğiyle nişan alıp, boynundaki ilmiği parçalıyor filmin iyi karakteri olan “Sarışın” yani Clint Eastwood...Tuco böylece kurtuluyor ve payına kavuşuyor elleri bağlı bir halde...1966 nire, 2012 nire?..Western nere, İstanbul nere?..46 yıl sonra Tuco’yla hâlâ yaşamak zorunda Blondy...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜÇOCUKLARI ÖRNEK ALIN...“Önümüzdeki haftalarda en eğlenceli yanınızla, içinizdeki çocukla yeniden bağlantıya geçmek için kendinize zaman ayırın...Çocukların olumlu taraflarını gözlemlemek için zaman ayırın ve onların her halükarda enerjiyle dolu olmalarını, yaratıcılıklarını ve anı yaşama becerilerini kendinize örnek alın...‘Ben çok meşgulüm’ demeyin sakın...Karıncalar da meşgul...Önemli olan, neyle meşgulsünüz?..Robin Sharma...”
Vatan ve Milliyet’in karışık günlerinde, okuyucuların her dakika “Neler oluyor sizde” diye sorduğu zon dönemlerde, “köşede kalem oynatmak dünyanın en alangirli işlerinden biri olarak gelmişti bana...”İki ortak vardı ve dünyanın en zor şeyi, kendi gazetelerinizdeki ortaklık yapısını, anlaşmazlıklarıyla ilgili gelişmeleri, okuru kandırmadan, saf ve temiz bilgiye yorumunuzu katarak bir ticari promosyona kapılmadan, manipülasyona sapmadan aktarabilmekti...Kendi gazetelerinizle ilgili “temiz ve doğru” gazetecilik yapmazsanız, ileride kimse hakkında “doğru ve temiz gazetecilik” yapamazsınız...Adama sorarlar sonra...“Kendiniz sorunlarla boğuşurken, tek bir kelime etmekten kaçındınız... Herkesin sütre gerisini çarşaf çarşaf yayınlamaktan geri durmuyorsunuz ama...” diye... ***O günlerde yazıları kaleme alırken, Fransız Le Monde gazetesinin sahip değiştirdiği günlerdeki, editöryal refleksleri kendime referans almaya çalışmıştım...Gazetecilerin de kendine ait bir meslek ve koridor sicilleri vardı...Kimse bakmasa da, bir gazeteci kendi mesleğinin dünyadaki örneklerini inceler böyle zamanlarda... Demirören Ailesi‘ni yakından tanıyordum...Olaylar karşısındaki dirençli tutumlarını, medyaya giriş amaçlarını, yapmak istediklerini, hedeflerini ve koordinatlarını anlıyordum...Ekonomik güçlerinin verdiği özgüvenle, medyaya girişleri günlük bir heves, “bir de bunu da deneyelim” türü bir nefes veya geçici bir nöbet olmadığının farkındaydım... ***O gün ortaklarıyla kısa dönemde anlaşmazlıklar yaşasalar da, orta vadede, Vatan ve Milliyet’i televizyonlarla birleştirecek yeni bir medya grubu oluşturacaklardı...Ailenin ticari geleneği, iş dünyasındaki genetiği, köklü ailenin medya dünyasında kalıcı olmaya soyunduğunu gösteriyordu...Hislerim ve bilgilerim beni yanıltmazdı...Dün Erdoğan Demirören’in 55 yaşındaki boğaz teknesiyle yalısına gittim...Tekne 48 yıldır Demirören‘deydi...Küçük, mütevazı, iyi kalite ahşap, klasik bir kıyı teknesiydi...48 yıldır teknesini 30 yıldır da kaptanını değiştirmemişti Erdoğan Demirören...Gelenek ve kökler...***Önceki gece yalısının salonunda, Vatan ve Milliyet’teki anlaşmazlıkları çözmüş, ticari sahipliğini tescillemiş, eşi, çocukları, onların aileleri ve torunlarıyla, gazetelerinin yönetici ile yazarlarını toplayan bir Erdoğan Demirören vardı... Türkiye çok zor, tarihiyle, değer yargılarıyla, kültürel mirasıyla, siyasi geçmişiyle acı veren kasvetli hesaplaşma günlerinden geçiyor...Cumhuriyet’in kurulduğu günlerden beri en radikal zamanları, en kökten hesaplaşmaları, en ilkesel devr-i sabıkları, geleceğe dair en fazla tartışılacak projeksiyonları yaşıyor...Böyle günlerde topluma ayna olacak, hoparlör görevi görecek, değer yargıları ve siyaset coğrafyası üzerinde objektif damgalar vuracak bir gazetecilik manifestosu “inanılmaz bir iç hesaplaşmanın göbeğinden” geçiyor...Sadece gazeteci kalabilmek...Sadece gazetecilik yapabilmek...Her şeye ve çevredeki her hesaplaşmaya karşı, kendi özgür gazetecilik etiğinden vazgeçmemek...Yapayalnız hissetsen da, hiçbir şeye bulaşmadan gazeteci gibi gazeteci kalmak...Kendi gazetelerinde en alangirli günlerde, içerdeki olayları vermekten imtina etmeyen bir gazetecilik anlayışı, şimdi “Türkiye’nin en zor, en hararetli ve en fırtınalı” günlerinde denize açılıyor...Önceki gece yalısına giderken Erdoğan Demirören’in 55 yıldır pırıl pırıl denizde seyreden küçük teknesine baktım...30 yıllık kaptanıyla gayet zarif ve sağlam bir tekneydi...Vatan ve Milliyet artık yeni sahipleriyle, yeni bir döneme giriyorlar...Biz oluruz olmayız, bu ayrı bir tarihsel kayıt konusu...Şimdilik tespit edilmesi gereken şudur...Bu mütevazı ve sağlam teknenin bu kadar fırtınalı bir dönemde Boğaz’a açılması Türkiye demokrasisi açısından bir kazançtır...Medyadaki değişikliğin ilk gününde tarihe düşülecek not bu “umut”tur...*****VATAN’IN DEĞİL, MİLLİYET’İN MASASINDA OTURDUM...Demirörenler’in tarihi yalısını süsleyen tabloları ve bir sarayı andıran dekorasyonu biliyordum...Yöneticilik günlerimde nice Beşiktaş gecelerine ev sahipliği yapmış bir yalıydı o...Tekneyle geçerken, karşı kıyaya geçerken kaptana sordum...- “Geçen yıl Fenerbahçe şampiyon olduğunda, Erdoğan Bey’in yalısının yanıbaşında iki büyük Fenerbahçe bayrağı asılı kaldı aylarca...Günlerce kendi kendime sordum...Bu yalılar Erdoğan Bey’in yalıları değil miydi diye...Fenerbahçe bayrağının işi neydi Erdoğan Bey’in yalılarının yanı başında...”***Kaptan durumu aydınlattı...“Bitişikteki yalı, Ali Koç’un yalısı Reha Bey...Hemen yanı başında biraz geride gördüğünüz de Fenerbahçe yönetcisi Ömer Temelli’nin yalısı...”Durum anlaşılmıştı...Yalının kapısından girerken, Başkan Yıldırım Demirören keyifli keyifli sigarasını tüttürüyordu...Braga’dan sabaha karşı dönmüşlerdi, İstanbul’daki maç için yine de tedbiri bırakmıyordu elden...“Ne olur ne olmaz, belli olmaz bu işler...”***İçerde Erdoğan Demirören eşi, Revna Demirören, Kıvanç ve Meltem Oktay, Tayfun Demirören eşi, ailenin koskocaman olan bütün torunları, gazetelerin yazar ve yöneticilerini, sıcak bir şekilde ağırlıyorlardı...Kıvanç, “Sen istersen şu masaya geç” dedi...İşaretlediği masa, Erdoğan Demirören ve eşinin Milliyet’in bütün yazar ve ağır toplarıyla birlikte olduğu masaydı...Bizim Vatan gazetesi diğer büyük masaydı...Açıkçası benim gururla yazdığım gazetem VATAN... Fakat eski dostları gördüğümden ayaklarım beni ilk göz ağrım olan Milliyet’in masasına yöneltti...Gazeteciliği öğrendiğim, Atina’lara gönderildiğim, televizyonlardan bildirdiğim ve gazeteciliğimin tamı tamına ilk 10 yılının geçtiği yuvanın adı Milliyet...***Masaya oturdum ve çocukluk arkadaşım olan 30 yıllık Milliyet’çilerle sohbetin dibine vurdum bütün bir gece...Hiç kalkamadım bir türlü o masadan...Doğduğum gazete, şimdi yazdığım gazete ve hayatımı paylaştığım kulüp...Hayat bana bir şey gösteriyor ya...Acaba ne?..*****“ÇOCUKLUK”TAN KALAN MUTLULUK...Dün bir Amerikalı milyarderin hayatından söz etmiştim... Ölürken kimsenin anlamını bilmediği ilginç bir sözcük söylüyordu o Amerikalı milyarder medya patronu...Herkes merak ediyordu ve bir gazeteci araştırmaya koyuluyordu milyarderin hayatını...Didik didik ederek, o sözün ne anlama geldiğini bulmaya çalışıyordu...Okuyucum Fuat Akbaş, yılmamış uğraşıp o milyarderin kim olduğunu bana göndermiş...Charles Foster Kane o milyarderin ismi...Orson Welles’in oynadığı Amerikan sinema tarihinin en klasik harikası sayılan Yurttaş Kane (Citizen Kane) de o filmin ismi...Hearst imparatorluğunun sahibinin hayatı olduğu söylenir o filmde geçen olayların...“Rosebud” der ölürken Amerikalı milyarder medya patronu Charles Foster Kane...***Hayatta her şeye sahip olan, her şeye inanılmaz bir azimle mücadele ederek sarılan Kane‘nin hayatındaki Robebud’un gizemi nedir?.. Film bunun ceabını aramakla geçer...Sadece annesiyle yaşayan yalnız bir çocuktur Kane küçükken...Arkadaşı yoktur, yalnızlığı ve o yalnızlığını paylaştığı karda kaydığı kızağıyla mutludur...Çocukluk günlerinin tek mutluluk kaynağı, yalnızlığını paylaştığı en önemli oyuncak karda kaydığı kızağıdır...Bir gün annesi, onun yatılı okula göndermek ister ve orada yetişmek zorunda olduğunu söyler...Yalnız bir çocuk olan Kane için, bu yanında bulunan tek varlık olan annesinden ve mutluluk kaynağı kızağından uzaklaşmak anlamına gelmektedir...Mutsuz bir şekilde çaresiz yatılı okula gönderilir...Çocukluk günlerinin tek mutluluk kaynağı olan “kızağını” arkasında bırakır... Yıllar sonra çok zengin bir patron olarak malikanesinde, dünyanın dört bir tarafından topladığı şeylerden paha biçilmez kıymette bir koleksiyon yapmıştır...Ne ki o koleksiyonun içinde en kıymetli olan şey, yatılı okula giderken annesinde bıraktığı, çocukluk günlerinin tek mutluluk kaynağı olan “kızak”ı yoktur...Ölürken Robesbud der...Rosebud çocukluk günlerinde kaydığı mutluluk ilhamı kızağının adıdır...Bütün fırtınalı hayatı çocukluk günlerindeki o yalnız ve umarsız mutluluğu aramakla geçmiştir...***Ufuk Erkıvanç o rolü oynayan Orson Welles’in dinlerken tüylerimi diken diken eden bir parçasını sözlerini göndermiş sevgilerle...“I know what is to be young (Genç olmak nasıldır biliyorum)But you don’t know what is to be old... (Fakat sen yaşlı olmak nasıl bir şey bilmiyorsun)So my friend (Öyleyse arkadaşım)Lets make music together (Gel beraber müzik yapalım)...”
Braga-Beşiktaş maçını izlerken oynanan stadı gözlemliyorum...Kale arkaları dik kayalıklarla çevrili, iki tane eften püften, nuh nebi döneminden kalma, eski Saracoğlu Stadı’yla, 30 yıl öncesinin Ankara Cebeci Stadı gibi bir stat...Porto şehrine 50 dakika mesafede, mütevazı, küçük bir kent...Beşiktaş’ı yenerlerse bin euro prim alacaklarmış...Geçen yıl UEFA finalini oynadı ve Porto’ya 1-0 yenilerek kaybetti bu kasabaya benzeyen küçük şehir takımı...Porto ne ki İstanbul’un yanında, Braga ne olsun?..***UEFA finali oynuyor ve takımı idame ettirebilmek için 6 futbolcusunu elden çıkartıyor bu sezon Braga takımı...Bir Braga kentine ve spor kulübünün ölçeklerine ve stadına bakın...Bir de dünyanın sayılı cazibe merkezlerinden İstanbul’a...Onun yüz milyon Euro’nun üzerinde bütçeli futbol takımına...İstanbul’un en zengin ilçesi Beşiktaş’ın ihtişamına, onun İstanbul Boğazı’nın en müstesna yerine konuşlanmış stadyumuna, seyircisine, olanaklarına...Beşiktaş, Braga’yı 2-0’la geçti de gururlandık...Bundan daha kötü takımlara elendiği de oldu Beşiktaş’ın...Koskoca Fenerbahçe, Young Boys’a elenmişti...***Bunları futbol istatistiklerini anlatmak için söylemiyorum...Başbakan Tayyip Erdoğan, şike soruşturmasının ortaya çıktığı, Türk futbolunun acil temizlenmesi gerektiğinin söylendiği günlerde, yakın çevresine şöyle söyledi:“Türkiye’nin dünyada ekonomide, turizmde, cazibe merkezi olmada kat ettiği yolu, futbolda kat edememesinin nedeni, bir türlü dünyanın tepe ligine çıkamamasının nedeni futboldaki kirli para ilişkileri ve çarklarıdır... Bunlar olmasa ve gerçek bir futbol ekonomisi oluşturulsa Türk futbolu patlar...”***Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisi...İlk on ekonominin içine girmenin mücadelesini veriyor...75 milyonluk nüfusa sahip...3-5 milyonluk ülkeler futbolda Türkiye ile boy ölçüşebiliyorlar...Ne ekonomisi, ne zenginliği, ne futbolcu sayısı, ne ülkenin büyüklüğü, cazibesi hiçbir açıdan Türk takımlarıyla boy ölçüşemeyecek, ülkeler ve takımlar Türkiye’nin fersah fersah önünde yer alıyorlar...Şu hale bak...Galatasaray’ın UEFA kupasını kazanmasını, “yüz yılda bir gerçekleşecek rüya” diye anlatıp duruyoruz yıllardır...Porto’ya 50 dakika mesafedeki Braga takımı, kupa finalini oynamış da kıl payı kaçırmış UEFA şampiyonluğunu...Dün baktım da, dik kayaların arasında amatör küme takımlarının stadyumuna benzeyen stadının tribünlerinin üst kısımları bile tamamen boştu...Bütün bir ikinci yarı tek kelime tezahürat yapmadılar...***Bunca paraya, yıldıza, transfere, tesise, taraftara, seyirciye, naklen yayın gelirine, futbol ekonomisine rağmen Türkiye hâlâ Avrupa’nın orta sınıf küçük ülkelerinin başarı düzeyini aşamıyor...Türkiye’de futbol ekonomisini temizler ve düzenlerseniz, başarının ulaşacağı sınırı bile tahayyül edemezsiniz...Bu ülkede şike meselesi, futboldan elde edilen yüz milyonlarca dolarlık rant meselesinin görünmeyen yüzü budur...*****TERÖR ÖRGÜTÜNE ‘BİLEREK’ YARDIMCI OLMAK...Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’la ilgili iddianame mahkemece kabul edildi...Başbuğ terör ötgütü kurmak, gibi çok ağır suçlardan müebbetle yargılanıyor...İddianamede terör suçunu görünce geçenlerde bir arkadaşımın söylediği yeni değişiklik tasarısı aklıma geldi...Gazetecilerin ifade özgürlüklerini iyileştiren yeni yasal düzenlemeler yapılırken bir yerde “basın özgürlüğü açısından çok sakıncalı olabilecek” ifadeler de yer alıyor...***65. maddede şöyle deniyor:Örgüte üye olmamakla birlikte, örgüt adına suç işleyen ya da örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişiler, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin altıncı ve yedinci fıkraları uyarınca örgüt üyesi kabul ediliyor...Aynı maddenin ikinci fıkrası gereğince bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılıyorlar...Örgütün silahlı olması durumunda ise bu kişilere verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılıyor...***Her taraftan bir terör örgütünün çıktığı günümüzde, “örgüt olduğunu bilmeden ve örgüt üyesi olmadan örgüte yardım eden kişiler 1 yıldan 3 yıla kadar cezalandırılırlar” deniyor...Burada hassas bir nokta var...Örgüt üyesi değilsiniz...Böyle bir örgüt olduğunu bilmiyorsunuz...Ya da biliyorsunuz fakat örgütle bir bağınız yok...Fakat yaptıklarınızla örgüte yardımcı oluyor, suç işliyorsunuz...Bunun karşılığında ceza alıyorsunuz... Bilmediğiniz bir örgüte yardımcı olmayı nasıl bilebilirsiniz?..Gazeteci yazdığı her yazıda, hangi suç örgütüne yardımcı oluyorum acaba diye düşünebilir mi?..Sakıncaların ortadan kaldırıldığı düzenlemelere, yeni sakıncalar koymamak gerek...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜİHANET...“Gerçek kişiliklerimiz ile topluma gösterdiğimiz yüzümüz arasındaki boşluk büyüdükçe, hayatımız daha az yolunda gider ve yaşamdan daha az keyif alırız...Neden mi?..Çünkü kendimize ihanet ederken mutlu olamayız...Robin Sharma...”***İhanet maruz kalan için acıtıcı bir duygudur...Başkasının size ihanet ettiğini öğrendiğinizde, içiniz acır, kalbiniz kırılır, egonuz yaralanır...Başkasından gelen ihanetin kolay kolay üstesinden gelemeyen insanoğlu, kendisini, ruhuna ve kimliğine sürekli ihanet eder...Onu olduğundan farklı sunar...Ruhunun derinliklerindekini kendine sakladığını söyleyerek, etrafa sanal olarak ördüğü başka bir kimlikle çıkar...O kimliğe göre, davranış modelleri belirler...O davranış modellerini uygulayarak toplumsal statüde kendisine yer eder...Kendisi değildir...Oynamaktadır...***Toplumsal statüdeki yeri değiştikçe, artıp, eksildikçe, statüdeki değişikliğe paralel yeni kimlikler peşinde koşar...Yeni pozisyonuna göre üzerine yeni kimlikler giyer...Çevrenin davranış biçimlerinden, kendine davranış modelleri çıkartır, kimlikler oluşturur, pozisyonlar belirler...Sanal bir kişilik oluşturur...Kendini olduğundan farklı gösterir...Geçmişini olduğundan daha güzel, çocukluğunu yaşamış olduğundan daha mükemmel, ailevi ilişkisini olduğundan daha ideal gösterir...Sanal kişilikler ve ona uygun yaratılan beklentiler, bir süre sonra “ruhlarının derinliğindeki, saklandığı zannedilen” gerçek kişilikleri de unutturur...Yeni konumlar, yeni pozisyonlar, gerçek kişiliğini unutarak, borsadaki pozisyonlama gibi kendini pozisyonlayan insanlar...***Üniversitedeki sinema hocam Mahmut Tali Öngören, şimdi adını hatırlayamadığım bir Amerikan milyarderinin hayatını konu alan bir geçmiş sinema klasiğinden söz ederdi hep...Öngören, Amerikalı milyarderin ölürken son nefesinde kimsenin ne anlama geldiğini bilmediği bir sözcük söylediğini aktarırdı...Çevresinde biriken bütün çevre, Amerikalı milyarderin son sözünün ne anlama geldiğini araştırmaya başlar...Bilinmedik bir yerde toplanmış parasının yerini mi söylemektedir?..Mazide kalmış bir ifşaatı mı açıklamaktadır?..Müphem kalmış bir konuyu mu ifşa etmektedir?.. Şirketinin ve servetinin geleceğini mi işaretlemektedir?..Herkes Amerikalı milyarderin son sözünün ne anlama geldiğini bulmaya çalışır...Bütün bir film insanların bitmek tükenmek bilmeyen bu çabalarıyla geçer...En sonunda milyarderin ölürken son nefesinde söylediği gizemli sözcüğün ne anlama geldiği ortaya çıkar:Çocukluğunda çok sevdiği ve vazgeçemediği oyuncağına verdiği “adı” mırıldanmaktadır milyarder...Ölmeden önce, çocuklukta çok sevdiği oyuncağı hatırlamıştır...Son sözü, çocukken severek oynadığı biricik oyuncağın adıdır...